Bir ozanı anımsamak...
Reklam
  • Reklam

Bir ozanı anımsamak...

Bülent Ecevit'le şiiri üzerine yapılmış nadir belki de tek söyleşi...

06 Kasım 2016 - 12:01 - Güncelleme: 06 Kasım 2016 - 12:37
Reklam

Bülent Ecevit'le Şiiri Üzerine...

Şefik Kahramankaptan

Genç kuşaklar, Bülent Ecevit'i 'politikacı' olarak tanıyor. Biraz yakın geçmişi kurcaladıklarında, tarihsel kişilik İsmet İnönü'yü Pembe Köşk'e göndererek CHP'nin başına geçen, sosyal demokrasiyi kitlelere sevdiren bir eylem adamı portresi çıkıyor karşılarına ... Okuyorlar, dinliyorlar veya anımsıyorlar Ecevit'in Başbakanlığını, 'Kıbrıs Barış Harekâtı'nı, siyasal savaşımlarını, 12 Eylül sonrası onurlu karşı çıkışını, cezaevi günlerini ...

Bugün Ecevit, genç kuşaklar için Demokratik Sol Parti'nin genel başkanı, deneyimli bir politikacı. Pek az genç O'nun "Benim özel eylemim" dediği, coşkulu, önemli, çağlayan, dipdiri yanını biliyor. Ecevit, politikacılığından çok önce, bir edebiyat, bir şiir adamı. O bir şair.

Şiir yazmayı "bir iletişim aracı, bir düşünce açıklama yolu değil, bir düşünme yöntemi" olarak tanımlayan Bülent Ecevit, bugün tam 68 yaşında. ilk şiirleri, daha 16 yaşındayken, Vedat Nedim Tör'ün üç ayda bir çıkarmakta olduğu “Hep Bu Topraklar” adlı dergisinde yayımlandı. Sonra başta “Varlık” olmak üzere, edebiyat dergilerinde göründü imzası. Sanskritçe ve Bengalce'den, İngilizce'den şiir çevirileri de yaptı.

Son biçimini vermeden, şiirlerinin yayınlanmasını istemiyor Ecevit. Hatta, gençliğinde yazdığı bazı şiirlerini tümüyle yokediyor, bazılarını değiştiriyor. Kendinden izinsiz yayınlanan şiirlerinden derlenmiş bir kitap bu yüzden kızdırmıştı O'nu. Bu sayede, 1976'da, şiirleri, şiir çevirileri, yazın ve sanat yazılarından oluşan 'Bülent Ecevit / Şiirler' kitabını yayımlamıştı. Kitabında şöyle diyordu Ecevit: "Kimi şiirle sağlayabilir iç özgürlüğünü kimi başka yollardan sağlayabilir. Ne yoldan olursa olsun iç özgürlük sağlanmadan gerçek özgür olunamaz ve toplumun da insanlığın da insanın da özgürlüğüne katkıda bulunulamaz."

1976'dan bu yana çok şiir yazdı Ecevit... Şimdi, ikinci şiir kitabını hazırlamanın zamanı geldiğini düşünüyor. Ecevit'le hem şiiri üzerine söyleşiyor, hem de 1980 sonrası yazdıklarından örnekleri alıyoruz.

Sayın Ecevit, edebiyata merakınız, ilginiz nasıl başladı?

Aileden başladığını söyleyebilirim. Babam doktordu, adli tabipti ve adli tıp profesörü idi; fakat, edebiyatla çok yakından ilgilenirdi. Annem de ressamdı. Onun için çocukluğumda, ev yaşamımızda en çok üzerinde konuşulan konular edebiyat ve resimdi. Tabii, politika da konuşulurdu. Ama, o kültürü evden aldığımı söyleyebilirim.

İlk denemelerinizi kaç yaşında yapmıştınız?

Henüz okuma-yazma öğrenmeden önce şiir söylerdim, çocukluğumda, onları rahmetli anneme not ettirmişim. Sonra uzunca bir ara girdi. Fakat işte, erken gençlik çağında yeniden şiir yazmaya başladım. Ve gençliğimde de temel ilgi alanlarım, yine, edebiyat ve sanattı.

Edebiyat dalları arasında neden şiiri tercih ettiniz?

Bu, insanın içinden gelen birşey. Bilinçli yapılan bir seçim değil. Siyasete girdikten sonra da, şiir, benim için bir anlamda sığınak oldu. Ben, bir politikacının bütün yaşamının politikadan ibaret olmasını çok tehlikeli görürüm. Tabii, bu, her politikacı şiir yazmalıdır anlamına gelmez veya resimle ilgilenmelidir anlamına gelmez; ama, politikanın dışında, ona doğanın bir parçası olduğunu anımsatacak, bana insan olduğumu anımsatacak, politikanın asıl amacının da insan olduğunu anımsatacak bir başka ilgi alanı mutlaka bulunması gerektiğine inanıyorum. Siyasal yaşamımda en sıkıntılı dönemlerim, en zor karar verme gereğini duyduğum dönemlerim, şiirle de en yakından ilgilendiğim dönemler oldu. Şiir okuma, yazma, çevirme, beni siyasetin yoğunlaştığı, zorlaştığı dönemlerde sıkıntıdan kurtarmanın bir yolu oldu sanıyorum. Tabii, bunu da, bilinçli bir seçim olarak yapmış değilim. İçgüdüsel bir kendini savunma yöntemi olarak uyguladım, sanırım.

Herkesin kendine özgü bir yazma tekniği var. Sizde yaratım süreci nasıl gelişiyor?

Şiirde esin denen, ilham denen şey en önemli etken. O hiç beklenmedik anda insana geliyor, esiyor insanda. Yani bir makale yazar gibi insan, ben bugün oturup şiir yazayım diye karar verip şiir yazmaz sanıyorum. Başka ozanlar nasıl yaparlar bilmiyorum ama; insan, o isteği bir an gelir dayanılmaz biçimde duyar, sanıyorum. Yani bende öyle oluyor. Ancak, son yıllarda ben destansı, yani epik şiir yazma eğilimini de duydum. O tür şiirleri, yine, belli bir esin kaynağından hareket ederek yazmaya giriştim; ama, bir kez o kararı verdikten sonra bayağı ciddi inceleme yaptım. Örneğin 'Bir Fırat Balıkçısı Tufanı Anlatıyor' şiiri, ki o bir destansı şiir örneği sayılır sanırım, onu yazmak içimden geldiği zaman, Gılgamış destanını, Sümerlerin, Babillilerin destanlarını, Nuh efsanesi ile ilgili elime ne geçtiyse hepsini okudum. Yine, son yıllarda yazdığım bir destansı şiir Çanakkale üzerine. Bu, bir savaş şiiri değil de, barış şiiri. Bu da, uzun bir destansı şiir. Bir gün rastlantı sonucu Çanakkale'den Trakya üzerinden İstanbul'a dönerken asıl yoldan ayrılmışız, yolum şehitliklere ve mezarlıklara düştü, eşimle birlikteydik. O şehitlikler ve mezarlıklar, yani bizim şehitliklerimiz ve yabancıların mezarlıkları bizi son derecede etkiledi. Sonra ilk fırsatta, özellikle o şehitlikler ve mezarlıklar için, Çanakkale'ye gittik. Uzun uzadıya bütün mezarlıkları dolaştık. Mezar taşlarından notlar aldım. Çanakkale Savaşını inceledim. Tabii, ortaya çıkan şiir bir belgesel şiir değil; fakat o yerinde incelemeler, okumalar beni havasına soktu Çanakkale'nin. Yani destansı şiire gelince, o sanırım, bir incelemeyi gerektiriyor.

Kendi dışınızdaki şairleri izleyebiliyor musunuz?

Eskisi kadar değil ama olabildiğince izlemeye çalışıyorum. Edebiyatta en ileri olduğumuz dal şiir sayılabilir. Çünkü, şiir konusunda Türk halkının çok köklü bir geleneği var. Bir kere köylümüz şiir gibi konuşur. Ayrıca, benim vatandaşlardan aldığım mektuplardan birçoğu, şiir olarak yazılmıştır; yani yalnız duygularını değil düşüncelerini de şiirle dile getirir bizim halkımız. Bence, çok güçlü bir halk şiiri geleneğimiz var. Bu Türk halk tasavvufu ile kaynaşan bir gelenek. Sanırım, bunların etkisiyle günümüzde de, bence, Türk edebiyatının en ileri olduğu alan şiir. Ayrıca hikaye, öyküde de çok ileriyiz. Son yıllarda yeteri kadar romanları izleyemedim, o konuda birşey söyleyemiyarum; ama sanırım hikayecilikte, romancılıktan daha ileriyiz. Şiirde hepsinden daha ileriyiz. Ve tabii, çağımızda çok büyük şiir ustaları yetişti. Yani devir açan şiir ustalan deyince Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Orhan Veli Kanık, öncelikle aklıma geliyor ama, genç kuşakta da çok iyi ozanlar var. Ayrıca, Türkiye'deki Türk toplumu dışında da şiir çok güçlü. Örneğin Makedonya'daki ve Kosova'daki Türk ozanlarının şiirlerini elime geçtikçe sürekli okurum. Eksik olmasınlar dergilerini de gönderirler, çok nitelikli ozanları var. Türkçeye de çok büyük katkıda bulunuyorlar. Yani Öztürkçeyi, Türkçeyi arındırmaya çok büyük katkıda bulunuyorlar. Şimdi Orta Asya Cumhuriyetleri ile kültür ilişkilerimiz kuruldu ve gelişmeye başladı. Belki oralarda da Türk şiirinin yeni hazinelerini keşfedeceğiz. Örneğin Özbekistan'ın önde gelen muhalefet lideri Muhammet Salih diye çok ilginç bir genç politikacı var. Aynı zamanda çok iyi bir ozan, Tabii, Özbek Türkçesinde yazıyor. Ama bizim şiir geleneğimize başka katkılar da gelebileceğini hissediyorum, Çünkü, mesela Çin şiirinin etkisi görülüyor, bir ölçüde. Belki yeni bazı Türkçe şiir hazineleri keşfedeceğiz önümüzdeki yıllarda ve Türkiye'deki Türkçe şiire de yeni katkılar getirecek sanırım.

Şiir günümüzde toplumdan gerekli ilgiyi görüyor mu sizce?

Batı toplumlarında kesinlikle görmüyor bildiğim kadarıyla. Ama Türkiye'de halk, o şiir geleneğini sürdürüyor. Ondan eminim. Örneğin İngilizlerin çok köklü bir şiir geleneği vardır; ama sanırım, son yıllarda İngiliz şiiri biraz kurudu. Amerikan şiiri de, belki öyle; bilemiyorum. Fakat Latin toplumlarında, İspanyol kökenli toplumlarda, Türk toplumunda sanırım şiir hala etkisini sürdürüyor. Tabii bilmediğim başka diller, izleyemediğim başka edebiyatlar da var.

Ancak, şöyle bir gerçek var; Türkiye'de kitap tirajları son derece düşük. Eskiden beş bin yapılan baskılar, şimdi, üç bin olarak yapılıyor. Şiir kitapları ise bin, bin beş yüz civarında basılıyor ve diğerlerine oranla daha geç tükenebiliyor.

Doğrudur. Tabii, bunda, kitapların aşırı pahalılaşmasının da etkisi var. Şimdi, toplum, bir televizyon tutkusu döneminden geçiyor. Bu, zaten düşük olan okuma zevkini büsbütün azalttı, olumsuz yönde etkiledi. Bunların etkisi olabilir. Ama, yazılı şiir kitapları fazla yayılıyor olmasa da, halk kendisi şiir söylemeye, şiir yazmaya devam ediyor.

Peki, günümüz genç şairlerinden dikkatinizi çekenler, üzerinde durduklarınız kimler?

İsim vermeyeyim, atlayabilirim, şu anda aklıma gelmeyebilir ama, genelikle çok iyi ozanlar var. Dediğim gibi, benim görüşüme göre şiirde ve hikayecilikte bir hayli ileriyiz.

Siz, kendi sanat çizginizdeki değişimi nasıl gözlüyorsunuz? Başlangıçtan, bugün geldiğiniz noktaya ...

Bilemiyorum, zaman zaman değişik türlerde yazma eğilimim depreşiyor. Yani sadece belli bir dönemde ben şu türde şiir yazdım, ondan sonra bu türe geçtim diyemem; çünkü, değişik türlerde şiir yazma eğilimi zaman zaman depreşiyor. Örneğin, bazen, kendi halk şiirimizin etkisiyle yazarım ama bir süre ondan uzaklaşırım, sonra yine dönerim. Dediğim gibi, son yıllarda da bu belgesel diyebileceğim türden destansı şiirlere eğilimim arttı. Ama o şiirleri yazarken, bir yandan da Türk halk şiiri geleneği çerçevesinde, Türk halk tasavvufu geleneği çerçevesinde de yazmayı sürdürüyorum. Yani bir dönemi kapatıp başka bir döneme geçmek şeklinde değil de, zaman zaman değişik türlerde yazıyorum.

Mesela, 'Özgeçmiş' adlı şiiriniz buram buram tasavvuf kokuyor.

Evet, o tür bir hayli şiirim var.

Noktalama işareti kullanmıyorsunuz şiirlerinizde. Niye?

Evet, hatta bazen, nesirde de kullanmamayı deniyorum. Türkçe, bence, çok önemli ve çok yaratıcı bir dil. Ben, Türkçede hiç noktalama kullanmaksızın herşeyin anlatılabileceği kanısındayım. Zaten noktalama yapay birşey. Çünkü konuşurken biz nokta, virgül, noktalı virgül diye cüm1elerimizi kesmeyiz. Ama konuşurken insan kendini serbest bırakır ve noktalar, virgüller kendiliğinden yerli yerine oturur. Ayrıca başka bazı dillerde bir sözcük vurgulanmak istendi mi, o ya italikle yazılır veya altı çizilir. Ama Türkçede bir tümcedeki sözcüklerin yerini namütenahi değiştirebilirsiniz. Ve değiştirdikçe vurgular da değişmiş olur. Şimdi aklıma gelen bir örnek vereyim, "Bugün sokağa çıkacağım" tümcesi... "Sokağa bugün çıkacağım" dediniz mi 'bugün'ü vurgulamış olursunuz. "Çıkacağım bugün sokağa" dediniz mi 'çıkacağım'ı vurgulamış olursunuz. Türkçenin bu gibi esneklikleri, kolaylıkları var. Onun için, ben, yazı dilinde de, Türkçenin noktalamaya gereksinmesi olmadığı kanısındayım.

Politika konuşmalarınız, incelemeleriniz dışında edebi anlamda nesir de yazıyor musunuz?

Hayır. Zaten siyasal yaşamım o kadar yüklü ki, siyaset dışında tek bir tür yeter de artar bile. Ama bir izleyici olarak, örneğin resim sanatına ilgim sürüyor.

Politikada olmak sizin sanatınızı nasıl etkiledi? Şiiriniz politikadan etkilendi mi?

Etkilenmedi. Hatta, politikacı olmak beni yaşamla daha içiçe hale getirdi. İçiçe olma olanağına kavuşturdu. İnsanı daha yakından tanıma olanağı verdi. Çok dolaşmam gerektiği için doğayı, ülkeyi daha yakından tanıma olanağını elde ettim. Örneğin bu Çanakkale şiirimle ilgili olarak o mezarlıklardan sözetmiştim, bir politikacı olarak yaptığım gezi sırasında ben o mezarlıkları gördüm, ondan sonra ozan olarak tekrar gittim. İnsan doğasını çok dinamik bir süreç içinde izlemek mümkün politikada. Onun için, bana epey kazanım sağladığına yani şiirime çok şey kazandırdığına inanıyorum politikanın. Aksi halde, belki, bir fildişi kule ozanı olurdum.

 

ÖZGEÇMİŞ

bir boşluktan bir boşluğa

bir cam bardağa dolmuşum

cam bardakta su olmuş

sudan içmiş can olmuşum

 

görünmezden cana

bir kumaş örülmüş

kumaşa bürünmüş

beden olmuşum

 

bir varmış bir yokmuş

iki boşluk arası

bir rüyalık alemde

sen ben olmuşum.

bülent ecevit, 12 Mayıs 1993

 

* * *

 

AYDINLARA DİLEKÇE

biz halkız

kıt da olsa okuyup yazmamız

bilgiyi işten

aydınlığı güneşten alırız

ay gibi girip de

güneşle aramıza

gölge etmeyin

karanlıkta kalırız

 

içimizde kır çiçeğinin kayaları delen gizi

surları yarıp aşarız ezmezseniz bizi

özgürlük bizim aşımız

tüketmeyin bir başınıza

siz onsuz da doyarsınız

ama biz aç kalırız

tek bir ağaçız kökleri derinde

kopmayın bizden dallar gibi

kopan dallar kurur gider

tomurcuğu meyvasız

bülent ecevit,1982

Şefik Kahramankaptan'ın bu söyleşisi 1993 yılında Gösteri Dergisi'nde yayımlanmıştır.

Bu haber 5743 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
ADK'da büyük coşku ve 100. Yıla İdil Biret damgası
ADK'da büyük coşku ve 100. Yıla İdil Biret damgası
Eskişehir'de “Doğum Günüm 1919” sahnelemesi
Eskişehir'de “Doğum Günüm 1919” sahnelemesi