Sorunlu banliyöde saygın festival
Reklam
  • Reklam
ALİ ERGUR

ALİ ERGUR

Sesin İzi

Sorunlu banliyöde saygın festival

28 Haziran 2014 - 15:37

Yumuşak dokulu ve keskin tatlı. Fransız kültürünün, birçokları epeyce klişeleşmiş ürününün en temel özelliği bu karşıtlık üzerinden okunabilir. Farklı kültür ürünlerine kararlı bir direnç gösteren çoğu Türk, bir Camembert peyniriyle karşılaştığı zaman, bırakın tatmayı, tiksintiye çeyrek kalmış bir duyguyla tepki gösterir: Yarı-sert bir kabuk kesilince içinden neredeyse sıvı bir peynir çıkar (ya da akar). Aynı durum, Bleu (Mavi) ya da onun akrabalarından olan Rocquefort (Rokfor) gibi küflü peynirler için de geçerlidir. Beyaz peynirle karşılaştırıldıklarında çok daha yumuşak dokulu ancak çok daha sert tatlıdırlar; üstelik kokarlar! Bir kolesterol bombası olan Foie Gras (Yağlı Ciğer – kaz ciğeri) da aynı tasniften payını alabilir. Ancak Fransız tat tasavvuru, bu tezat üzerine kuruludur. Bu da elbette toplumsal örgütlenme, tarihsel deneyim ve değerlerle biçimlenen bir sürecin sonucudur. Tat anlayışı, beslenme işlevinin basit bir sonucu olmaktan çok öte bir toplumsal olgudur.

Fransız kültürünün bu temel ikiliğini birçok alana uygulayabiliriz; şarap, gündelik yaşam pratikleri, davranış kalıpları, nezaket kuralları, siyasi yaşam, yumuşak dokulu ama keskin tatlıdırlar; aynen Orchestre National de France’ın (Fransa Milli Orkestrası – Türkiye’de bunun karşılığını Devlet Orkestrası olarak anlamak daha uygun olur) hayranlık verici duruluktaki üslûbunda olduğu gibi. ONF, Radio France gibi köklü bir kamu yayın kurumunun öncülüğünde 1934 yılında kurulmuş bir orkestra. Kulağa bunca yumuşak dokulu gelip bıraktığı etki açısından bunca keskin tatlı bir başka orkestraya kolay rastlayamıyoruz. Kuşkusuz ORF, Fransız üslûbunun tarihin imbiğinden geçip damıtılmış en saf ifadelerinden biri olarak düşünülebilir. Kurucu şefi Ingelbrecht’in ardından Sergiu Celibidache, Lorin Maazel, Jeffrey Tate, Charles Dutoit, Kurt Masur gibi efsanevi isimlerin yönetimi altında gelişmiş orkestra, 2008’den beri İtalyan şef Danilele Gatti’nin genç ve yenilikçi yaklaşımıyla yaşamını sürdürüyor. Milano’da Giuseppe Verdi Konservatuarı’nda kompozisyon ve orkestra şefliği eğitimi almış olan Danilele Gatti, Paris’e gelmeden önce, Academia Nazoionale di Santa Cecilia, Teatro Communale di Bologna, Royal Philarmonic, Opernhaus Zürich gibi saygın kurumlarda müzik yöneticiliği görevlerinde bulunarak rüştünü fazlasıyla ispat etmiş bir şef. Günümüzde ORF Gatti’yle birlikte, Fransa’nın en saygın uluslararası imgelerinden biri olarak birçok festivalde başarılı temsiller veriyor.

Bu festivallerden biri de, kırk altı yıldır istikrarlı bir şekilde varlığını sürdüren Saint-Denis Festivali. Paris’in yakın kuzey banliyösü Saint-Denis mahallesi, Fransa’nın Cumhuriyet-öncesi döneminde simgesel önemi yüksek bir bölge olarak karşımıza çıkıyor. Kırk iki Fransa kralı, otuz iki kraliçe, altmış üç prens ve prensesin mezarının içinde olduğu Saint-Denis Bazilikası, birkaç istisna dışında bütün hanedanın kabristanı olma özelliğiyle öne çıkıyor. Din şehidi Aziz Denis’nin (Döni) mezarı üzerine yapıldığı düşünülen bir manastır, 4. yüzyıldan itibaren mevcut; yüzyıllar boyunca Fransa kraliyet tarihinde merkezi öneme sahip olmuş. Özellikle 19. yüzyıl içindeki onarımlar ve eklemelerle bugünkü halini alan bazilika, görkemiyle ziyaretçileri büyülüyor. Ancak Saint-Denis Bazilikası’nın bir diğer önemli özelliği de kırk altı yıldır bir müzik festivaline ev sahipliği yapması.

Orchestre National de France ve yine onun kadar saygın bir geçmişe sahip olan Chœur de Radio France’ı (Fransa Radyo Korosu) dinlemek üzere Paris’in en güney ucundan kuzey dış halkasına bir yolculuk yapıyoruz. Bir karşılaştırma için, bunu İstanbul ölçeğinde Yeşilköy’den Dudullu’ya gitmek gibi bir şey olduğunu söyleyebiliriz; metroyla uzun bir güzergâh kat etsek de sonuçta 50 dakika sonra Saint-Denis’deyiz. Bu noktada 2010 yazında, İstanbul’daki ilk Opera Festivali kapsamında gittiğimiz Zaide operası aklımıza geliyor. Topkapı Sarayı’nda gece 23.30’da biten gösteriden tramvaya binerek yaklaşık olarak 23.50 civarında Kabataş’a varıyoruz. Oradan Levent civarına ulaşmak ise bir buçuk saatten fazla alıyor. Yıpranmış sinirler, şehrin gerilimi, geride ne gösteriden bir zevk kırıntısı bırakıyor ne hoş bir anı! Ulaşılabilirlik, hem fiziki hem ekonomik hem kavramsal anlamda şehir yaşamının vazgeçilmez bir unsurudur. Kültür ancak böyle uygun koşullarda yeşerir. Türkiye’de alt-yapı sorunlarını düşünürken karşımıza bir TÜSAK belası dikiliveriyor; saatlerce trafikte kalıp konserlere gitmeye razı olur hale geliyoruz. Saint-Denis Festivali, kültürün var oluş koşullarına dair çok önemli ipuçları sunuyor.

27 Haziran 2014 Cuma akşamı, festivalin kapanış konseri olarak ORF, CRF bileşiminden oluşan bir topluluk, Felix Mendelssohn’un sıklıkla çalınmayan son şaheseri Elias Oratoryosu’nu (Op.70) icra etti. Tevrat’ta öyküsü anlatılan İlyas Peygamber’in İsrail halkını putperestlikten vazgeçirip Tanrı inancına çağırmasının ve bu yolda verdiği mücadelenin konu edildiği oratoryo, her anlamda dev bir eser; toplam süresi 2 saat 15 dakika! Dostum Mozart estetiği ve formatına alıştırılmış olan kulakların, yalnızca Türkiye’de değil, Avrupa’da da son derece indirgenmiş, çerçevelenmiş bir beğeni alanı içinde kaldığını yakından gözlemliyoruz. Muhafazakâr ve liberal çevrelerde “bu müzik bize yabancı; bu ‘Batı’nın müziği” teraneleriyle muhayyel ve yekpâre bir ‘Batı’ya havale edilen kültür pratiklerinin de, o ‘Batı’da ne kadar çeşitli olabildiğini, ara verilmeden icra edilen Elias Oratoryosu, bize çok güzel gösteriyor: Konser sırasında sıkılıp konuşmaya başlayan insanlar, alkıştan tasarruf edip o ‘görevi’ daha yüksek fiyat ödemiş seyircilerin üstüne yıkmaya çalışan dinleyiciler, ne dinlediğinden ziyade orada olmanın ritüel değerini yaşayan müzik-severler, konser biter bitmez, kalabalığa kalmamak için çıkışa doğru seğirten festival müdavimleri, bizim Türkiye’de hiç yabancısı olmadığımız bir manzara arz etmekte. Bu da bize meselenin bir ‘kültür özü’ konusu değil (çünkü kültür özü diye bir şey yoktur; kültür birikir, eklemlenir), bir toplumsal sınıf, beğeni düzeni, kültür endüstrisi, ayrımlaşma, kültür sermayesi üzerinden kurulan hükmetme stratejileri vb. olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Üstelik günümüzde bu unsurlara, küresel hareketlilik, sürekli etkileşim, kültür karşılaşmaları, melezleşme, farklı modernlikler vb. gibi olgular girince, ‘Batı’ kavramının da (en azından artık günümüzde), kendini Şarkiyatçılık eleştirisi yaptığını sanıp eleştirdiğiyle aynı yerde konumlananların bir tasavvurundan başka bir şey olmadığı görünür hale geliyor.

Konserin solist sanatçıları Lucy Crowe (soprano), Christianne Stotijn (alto), Rainer Trost (tenor) ve Michael Nagy (bariton) idi. Özellikle Elias rolünü yüklenmiş olan Nagy’nin çetrefilli ve diğerlerine oranla uzun bir partinin hakkını vermiş olması, genç sanatçıyı, konserin parlayan yıldızı yaptı. Diğer yandan üç solistin de, romantik üslûbun hem parlak hem donuk, hem akışkan hem ağırbaşlı gidiş gelişlerini iyi dengelediklerini belirtmeliyiz. Ayrıca, bestecinin dört soliste ek olarak birkaç yerde takviye soprano alto ve çocuk sesi kullanma tercihine layık yorumları nedeniyle, koro mensuplarından Kareen Durand (soprano ı), Barbara Vignudelli (soprano II), Laure Dugué (alto ı) ve Tatiana Martynova da, esas solistler kadar parlak bir icra sergilediler. Çocuk solist Armand Sztykgold ise her türlü takdirin fevkinde değerlendirilmeyi hak ediyor. Konserin ilk notasından son notasına kadar değişmeyen bir tını, entonasyon, üslûp birliği, ORF ve CRF’in neden saygın müzik toplulukları olduklarını bize anlatıyor: Tesadüfe bırakılmış hiçbir unsur yok. Titiz ve düzenli çalışma, tarihsel mirasın sürdürücüsü olma sorumluluğu ve kamu politikalarının, bütün ekonomik güçlüklere rağmen neo-liberal saldırganlığa tamamen teslim olmaması bileşenleri bir araya geldiğinde, iyi bir icradan çok fazlası ortaya çıkıyor. Üslûbun tanınırlığı, bir topluluğun ayırt edici estetik özeliklere sahip olması, yalnızca teknik bir olgu değildir. Hatta bu üslûbun ortaya çıkmasında (eskilerin dediği neşv-ü nemâ bulmasında) en az etkili olan unsurun teknik mükemmeliyet olduğunu iddia edebiliriz; önemsiz olduğu için değil, o zaten eşyanın tabiatı gereği mevcut olması gerektiği için. Ama bir topluluğu kendine özgü ve ayırt edilebilecek kadar kişilik sahibi yapan temel bileşen, teknik üstünlüğü değil, beslendiği kültür zeminin, ona sunabildiği olabildiğince zengin olmasıdır.

Bugünlerde yüzüncü yılı anılan Birinci Dünya Savaşı yıkımını, elbette İkinci Dünya Savaşı’nın işgal ve işbirliği utancını yaşamış olan Fransa’nın, üstelik ardından 1950’lerden itibaren sömürgelerini kaybetmiş olması, onun 19. yüzyılın en büyük güçlerinden biri olma niteliğini önemli ölçüde aşındırdı. 1960’lardan itibaren, sömürgelerin bağımsızlaşmasının bir sonucu olarak alınan göçler, Fransa gibi merkezi bir yönetimi ve bütünleşmeci bir vatandaşlık ilkesinin egemen olduğu bir ülkede ciddi sorunlara yol açtı. 2005’teki banliyö isyanları, hâlâ her an patlamaya hazır bir basınç kazanı olduğunu bize kanıtladı. Sanayi uygarlığının öncülüğünü yaptığı döneme oranla, Fransa’nın bugünkü konumuna baktığımızda, birçok verinin pek parlak bir duruma işaret etmediğini görüyoruz. Bununla birlikte icat alanında Fransa girişimci konumunu ilginç bir şekilde koruyor. Kültür alanında, bütün bu göreli durağanlığa karşın, Fransa hâlâ niteliği değişim değerine tahvil etme sevdasına düşmüş esnek ahlâkın tuzaklarına düşmeyi reddediyor. Kültürün nasıl bir kamu hizmeti olması gerektiğinin güçlü kanıtını sunuyor; bunu yaparken de kültür eleği kurup ‘bizden olan - bizden olmayan’ ayrımının (yani kültür kavramının bizatihi doğasına aykırı olan ırkçılığın) şehvetli cazibesine kapılmaya direniyor.

Saint-Denis Bazilikasının merkezinde olduğu Saint-Denis mahallesi, 2005 banliyö isyanlarının en çok vurduğu ilçelerden olan Seine Saint-Denis’de bulunuyor. Paris’in ‘sorunlu banliyö’lerinden biri olarak addedilen ilçe, bu karmaşıklığına, tam bir etnik-kültürel yama-işi (patchwork) özelliği arz etmesine, buna bağlı olumlu olduğu kadar çatışmalı özelliğine rağmen kırk altı yıldır saygın bir müzik festivaline ev sahipliği yapmaktan vazgeçmiyor; onu bu konumunda tutabilen tarihsel, kültürel bileşenlerin gücü, gündelik ve geçici olanın yüzeyselliğine mahkûm olmuyor.

Gecenin 11’inde, bir dinleyici topluluğu, genci, yaşlısı, zengini, orta hallisi, Asya kökenlisi, Arapça konuşanı, metro istasyonunda, gelecek treni bekliyoruz. Aramıza, papyonlarını fora etmiş erkek koristler, trombonunu, viyolonselini sırtlamış, siyah konser elbisesi üzerine jean mont giymiş çalgıcılar, topuklu ayakkabılarını çıkarıp sandaletlerini giymiş kadın koristler de katılıyor. Herkes, damağında konserin muhteşem tadını ya da böyle bir icranın parçası olmanın sessiz gururunu, şehrin sevimsiz karmaşasına kurban etmeden evine vâsıl oluyor. Kültür, yaşamın uzağında, birilerine ait bir cevher gibi değil, yaşamın kılcal damarlarında dolaşan bir can suyu olarak yaşıyor. Yumuşak dokulu ve keskin tatlı…

Bu yazı 2310 defa okunmuştur .

Son Yazılar