Klasik konser dinleyicisinin, eğer TV dizi izleyicisi değilse Ayşe Önder’i bir besteci olarak tanıyabileceğini hiç sanmıyorum. Dizi izleyicilerinin çoğu da, yaratıcıların verildiği listelere pek bakmıyorlar. Oysa Ayşe Önder, Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu, iki yüksek lisanslı, ABD’de de Hartford Üniversitesi Hart Müzik Okulu’nda doktora derecesini almış bir besteci.Konservatuvar öğrenciliğinden itibaren tanıdığım Ayşe Önder’le müzik ve bestecilik serüvenini söyleştik.Babanızın müzik öğretmeni ve müzisyen olması, altı kardeşi birden nasıl aynı mesleğe yönlendirdi?Bizim evde müzik bir meslekten çok bir yaşam biçimiydi. Babam halk ve sanat müziğinde çok yetkin bir müzisyendi. Biz altı kardeş, onun rehberliğinde büyüdük. Dört yaşımda mandolin çalmaya başladım. Sonra cura, bağlama, kanun… Evimizde her zaman bir enstrümanın sesi duyulurdu. Babam bize hiçbir zaman “müzisyen olun” demedi ama müzik zaten bizim içimize işlemişti. TRT İzmir Çocuk Korosu’nda, Karşıyaka Halk Eğitim Merkezi Çocuk Korosu’nda yer aldım. Küçük yaşta sahneye çıkmaya başladık. Bu yol doğal bir akıştı.Eğitim hayatın nasıl şekillendi? Konservatuvar serüveni nasıl başladı?İlkokuldan sonra Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’na kabul edildim. Önce piyano bölümünde başladım, ardından kompozisyon bölümüne geçtim. 1997’de mezun oldum, 2000’de yüksek lisansımı tamamladım. Bu süreçte HÜ ADK’da değerli isimlerle çalışma fırsatım oldu: Necil Kazım Akses, Prof. İlhan Baran, Ertuğrul Bayraktar ve Ertuğ Korkmaz gibi hocalardan dersler almak, farklı müzikal yaklaşımlarla tanışmama vesile oldu.Sonra?Sonrasında Stuttgart’a giderek, Stuttgart Musikhochschule’de Marco Stroppa ile misafir öğrenci olarak çalışma fırsatı buldum. Bu deneyim, özellikle elektronik müzik ve çağdaş kompozisyon teknikleri açısından ufkumu genişletti. Aynı yıllarda British Council’ın düzenlediği bir yarışmada ödül kazandım ve bu sayede Royal Northern College of Music’te 3 aylık bir eğitim bursu elde ettim. 2001 yılında bu hakkımı kullanarak RNCM’de bulundum; orada Anthony Gilbert ve Adam Gorb gibi çok kıymetli hocalarla tanışma ve çalışma fırsatı buldum.Klasik müzik bestecisi olarak “yeni müzik” alanında ismin öne çıkmışken, film ve dizi müziğine geçiş nedenin neydi?Yaratma arzusu diyebilirim. Çağdaş klasik müzikte sesin fiziksel varlığıyla uğraşıyordum, ama bir noktada hikâyeye hizmet eden, karakterin iç sesine kulak veren bir müzik üretme ihtiyacı duydum. Film müziği bu açıdan beni büyüledi. Bu alana yönelmemde ablam Perihan Önder’in de önemli bir etkisi oldu. Kendisi Türkiye’nin önde gelen kadın bestecilerinden biridir. Film müziği yapmak istediğimde, beni Türkiye sinemasının önemli yönetmen, senarist ve yazarlarından biri olan Barış Pirhasan’la tanıştırdı. Barış abi aracılığıyla sektördeki pek çok senarist, yönetmen, yapımcı ve oyuncuyla tanışma fırsatım oldu. Bu tanışmalar, kariyerimin yönünü belirleyen ilk temaslardı.Rauf, Paramparça, Düğüm Salonu gibi projelerde karakterlerin ruhuna ses olmak beni derinden etkiledi. Bu, sadece iş değil; tutkuyla yaptığım bir yolculuk.
Aldığın ödüller çok çeşitli ve sayıca da fazla. Bunlar sadece onore edici ödüller mi, yoksa maddi değeri olanlar da var mı?Teşekkür ederim, bu çok kıymetli bir soru. Bazı ödüller sadece manevi olarak değerliydi ama özellikle yurtdışında aldıklarım maddi destekler de sundu. Amerika’da aldığım ödüllerin ve adaylıkların manevi değeri ve kredisi yüksekti. İsviçre, Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde aldığım ödüller ya prodüksiyon desteği ya da yeni eser siparişiyle geldi. Bu ülkelerden ve Türkiye’den aldığım bazı ödüllerde eser seslendirme, para ödülü ya da ikisi birden söz konusuydu. Fransa’daki Acanthes Festivali’nde senfonik eser yazma siparişi aldım, eserim seslendirildi ve tüm masraflar karşılandı. Lüksemburg’da Luxembourg Sinfonietta için yazdığım eser seslendirildi ve prodüksiyon giderlerinin tamamı karşılandı. İtalya’daki Donne in Musica Vakfı beni bir ay boyunca ağırladı. Türkiye’deki bazı ödüller de görünürlük açısından çok önemliydi. Rauf’un Berlinale’de yarışması, Paramparça’nın müziğiyle milyonlara ulaşmak — bunların manevi karşılığı çok büyük.Yurt içi ve dışında yaşama geçirilen müziklerinden en sevdiklerin hangileri?Rauf’un müziği çok özel çünkü sessizliği müzikle anlatmam gerekti. Su Gibi Gözlerin ise bir dizi müziğinden çıkıp kendi yolunu buldu, hâlâ duygu yüklü tepkiler alıyorum. Salt, Pepper and Coconuts adlı eserimle Hollanda’da farklı bir dil denedim; çok kültürlü bir tını yaratmaya çalıştım. Romance adlı orkestra eserim, kardeşim Ümit’in solist olduğu bir performansta seslendirildi. Duygusal olarak çok özeldi. Düğüm Salonu müzikleri ise hem eğlenceli hem de çok kişisel. Her biri bir dönemin aynası.Türkiye’nin TV ve dijital dizi sektörü hakkında ne düşünüyorsun?Türkiye dizi ihracatında dünyanın en güçlü ülkelerinden biri oldu. Prodüksiyon kalitesi yükseldi, hikâyeler küresel etki yaratmaya başladı. Ancak TV dizilerinin uzun süreleri ve reyting baskısı, yaratıcı alanı daraltabiliyor. Neyse ki dijital platformlar bu konuda özgürlük sağlıyor. Müzik alanında hâlâ gelişecek çok şey var: besteciye daha fazla alan, zaman ve vizyon tanınması gerekiyor. Ama umutluyum; bu topraklarda anlatılacak çok güçlü hikâyeler var ve müzik o hikâyelerin kalbi olmaya devam edecek.Peki ya yapay zekâ? Müzik üretiminde insan besteciyi devre dışı bırakabilir mi?Yapay zekâ bir araç olabilir ama amaç olmamalı. Evet, artık sahnelere dakikalar içinde müzik üretilebiliyor. Ama gerçek bir müzik, sezgiyle, ruhla, vicdanla kurulur. Bir karakterin içsel çatışmasını çözümleyip onu sesle anlatmak hâlâ insana özgü bir süreç. Yapay zekâ bir duyguyu tasvir edebilir ama yaşatamaz. Ben teknolojiyi kullanıyorum, ama onunla değil, onun aracılığıyla üretiyorum. Müzik ruhun dilidir. Ve ruh hâlâ insanın tekeline ait.Teknoloji kullandığını söyledin. Müziklerin enstrüman bankalarını ve belirli programları kullanarak ortaya çıkıyor herhalde. Müziği kimileri gibi klavyeyle mi çalıp sonra programa alarak çokseslendiriyorsun, yoksa doğrudan bilgisayara nota olarak mı girip programla tınıya çeviriyorsun?Piyano başında çalıp doğrudan MIDI olarak kaydediyor, ardından üzerinde orkestrasyon yapıyorum. Bazen de özellikle çok sesli kurgularda, doğrudan nota programına yazarak başlıyorum. Bu süreçte hem sezgiye hem mühendisliğe ihtiyaç oluyor. Tınıyı yalnızca doğru notayla değil, doğru tını bankası, doğru artikülasyon, doğru düzenleme ile yakalamak gerekiyor. Ses bankaları, efektler, tempolarla uğraşmak beni hâlâ heyecanlandırıyor. Ama nihayetinde her şeyin özünde duygusal bir doğruluk arıyorum. Teknik, duyguyu taşıyan bir araç benim için.Yapay zekayı sen de kullanmaya başladın mı?Yapay zekâyı müzik üretiminde hiç kullanmadım. Müziği bir tarif gibi verip “şöyle bir parça yap” demek bana doğru ve samimi gelmiyor. Benim için yaratım, insanın içinden süzülen, sezgileriyle şekillenen bir süreç. Yapay zekâyı bazen fikirleri çeşitlendirmek ya da düşünsel bir araç olarak kullanabilirim belki… Ama asla karar verici ya da yönlendirici bir unsur değil. Esas olan hâlâ sezgi, duygu ve hikâyeye hizmet. Alternatifler sunabilir ama nihai müzik kalpten gelir.Bana göre, yapay zekâyı doğrudan “bana bir parça yaz”, “bir resim çiz”, “bir senaryo üret” gibi yaratımın tüm sorumluluğunu ona bırakarak kullanmak, insanın kendi iç sesini bastırmak anlamına geliyor. Böyle bir yaklaşım, uzun vadede insanın yaratıcı öznesi olarak devre dışı bırakıldığı bir geleceğe gidebilir. Skynet gibi… :) Oysa müzik, içinde ruh taşımayan bir algoritmaya bırakılacak kadar nötr bir şey değil. Müzik hâlâ çok insani bir yaratım süreci — o yüzden ne yazarsam yazayım, içinde ruh olmadan tamamlanmış sayılmıyor zaten.Geleceğe dair projelerin neler? Önümüzdeki sezonda duyacağımız yeni müzikler olacak mı?Evet, şu anda üzerinde çalıştığım birkaç yeni proje var. Henüz açıklayamasam da dijital platformda yayınlanacak çok özel bir diziye müzik yapıyorum. Bunun dışında festivallere gidecek bir sinema filmi projesi için çok katmanlı bir sound tasarımı üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda uzun süredir içimde taşıdığım bir senfonik eser var, onu da bu yıl içinde tamamlamak istiyorum. Müziğe hâlâ aşkla bağlıyım ve her notayla içimde yeni bir yolculuk başlıyor.Peki… Bir gün tamamen içinden geldiği gibi, kimseye yazılmamış bir müzik yapacak olsan… Nasıl bir şey olurdu?Aslında yazdığım her müzikte mutlaka kendimden çok şey var. İster bir karakter için olsun, ister bir sahneye; o duyguyu ancak içimden geçirerek anlatabiliyorum. Ama bazen şöyle düşünüyorum: Bir gün hiçbir dış beklenti olmadan, sadece içimde birikenlerin sesini kaydetsem… O müzik nasıl olurdu? Belki belli bir formu olmazdı. Belki sadece bir yaylı çekerdi içini, belki uzak bir melodinin kırıntısı yankılanırdı. Ama biliyorum ki yine içten, yine samimi, yine “benim gibi” olurdu. Çünkü ne yazarsam yazayım, içimden süzülmeden notaya dökülmüyor zaten.

Sol başta Ayşe Önder, sağ başta Ümit Önder, oyuncu ve yönetmenle birlikte bir dizi film setinde
Bazı film müziklerinde ve albümlerinde kardeşin Ümit Önder’le birlikte çalıştığını gördüm.Evet. Bu yolculuğu yalnız yürümek zorunda değildim. Kardeşim Ümit Önder de benim gibi müzisyen ve besteci. Birçok projede birlikte çalıştık. Aramızda çok özel bir yaratıcı uyum var. Bazen tek bir bakışla, bir melodiyi birlikte tamamlıyoruz. Film ve dizi müziklerinde ortak duygularımızla, farklı tekniklerimizi birleştirerek sahnelere özgün ve derinlikli atmosferler kazandırdık. Bu ikili üretim süreci hem müzikal anlamda zenginleşmemi sağladı, hem de kardeşliğimizi başka bir boyuta taşıdı… Film dünyasına adım atarken de yalnız değildim; eşim de senarist olarak hem yaratıcı süreçlerimde hem de ilham dünyamda en güçlü destekçilerimden biri oldu. Karakterlerin iç dünyasını birlikte çözümlediğimiz, sahnelerin nabzını birlikte yakaladığımız çok an oldu. Bu ortaklık, müziğin hikâyeye daha derinden bağlanmasını sağladı.Bu alanda tutunman, giderek daha fazla projede yer alman nasıl gerçekleşti?Klasik altyapım başta 'fazla akademik' görülüyordu belki ama zamanla bunun projelere derinlik kattığı fark edildi. Her sahneye, her karaktere incelikle yaklaştım. Senaryoları analiz ettim, iç dünyaları müzikle örmeye çalıştım. Bu yaklaşım görünür oldu. Yönetmenlerle güvene dayalı ilişkiler kurduk. Sektörde 'hızlı üret' baskısı yüksek ama ben her işte duyguyu kaçırmadan çalıştım. Sanırım müziğin sadece eşlik değil, anlatıcı olduğuna inanmam beni bu alanda kalıcı kıldı.
Aldığın ödüller çok çeşitli ve sayıca da fazla. Bunlar sadece onore edici ödüller mi, yoksa maddi değeri olanlar da var mı?Teşekkür ederim, bu çok kıymetli bir soru. Bazı ödüller sadece manevi olarak değerliydi ama özellikle yurtdışında aldıklarım maddi destekler de sundu. Amerika’da aldığım ödüllerin ve adaylıkların manevi değeri ve kredisi yüksekti. İsviçre, Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde aldığım ödüller ya prodüksiyon desteği ya da yeni eser siparişiyle geldi. Bu ülkelerden ve Türkiye’den aldığım bazı ödüllerde eser seslendirme, para ödülü ya da ikisi birden söz konusuydu. Fransa’daki Acanthes Festivali’nde senfonik eser yazma siparişi aldım, eserim seslendirildi ve tüm masraflar karşılandı. Lüksemburg’da Luxembourg Sinfonietta için yazdığım eser seslendirildi ve prodüksiyon giderlerinin tamamı karşılandı. İtalya’daki Donne in Musica Vakfı beni bir ay boyunca ağırladı. Türkiye’deki bazı ödüller de görünürlük açısından çok önemliydi. Rauf’un Berlinale’de yarışması, Paramparça’nın müziğiyle milyonlara ulaşmak — bunların manevi karşılığı çok büyük.Yurt içi ve dışında yaşama geçirilen müziklerinden en sevdiklerin hangileri?Rauf’un müziği çok özel çünkü sessizliği müzikle anlatmam gerekti. Su Gibi Gözlerin ise bir dizi müziğinden çıkıp kendi yolunu buldu, hâlâ duygu yüklü tepkiler alıyorum. Salt, Pepper and Coconuts adlı eserimle Hollanda’da farklı bir dil denedim; çok kültürlü bir tını yaratmaya çalıştım. Romance adlı orkestra eserim, kardeşim Ümit’in solist olduğu bir performansta seslendirildi. Duygusal olarak çok özeldi. Düğüm Salonu müzikleri ise hem eğlenceli hem de çok kişisel. Her biri bir dönemin aynası.Türkiye’nin TV ve dijital dizi sektörü hakkında ne düşünüyorsun?Türkiye dizi ihracatında dünyanın en güçlü ülkelerinden biri oldu. Prodüksiyon kalitesi yükseldi, hikâyeler küresel etki yaratmaya başladı. Ancak TV dizilerinin uzun süreleri ve reyting baskısı, yaratıcı alanı daraltabiliyor. Neyse ki dijital platformlar bu konuda özgürlük sağlıyor. Müzik alanında hâlâ gelişecek çok şey var: besteciye daha fazla alan, zaman ve vizyon tanınması gerekiyor. Ama umutluyum; bu topraklarda anlatılacak çok güçlü hikâyeler var ve müzik o hikâyelerin kalbi olmaya devam edecek.Peki ya yapay zekâ? Müzik üretiminde insan besteciyi devre dışı bırakabilir mi?Yapay zekâ bir araç olabilir ama amaç olmamalı. Evet, artık sahnelere dakikalar içinde müzik üretilebiliyor. Ama gerçek bir müzik, sezgiyle, ruhla, vicdanla kurulur. Bir karakterin içsel çatışmasını çözümleyip onu sesle anlatmak hâlâ insana özgü bir süreç. Yapay zekâ bir duyguyu tasvir edebilir ama yaşatamaz. Ben teknolojiyi kullanıyorum, ama onunla değil, onun aracılığıyla üretiyorum. Müzik ruhun dilidir. Ve ruh hâlâ insanın tekeline ait.Teknoloji kullandığını söyledin. Müziklerin enstrüman bankalarını ve belirli programları kullanarak ortaya çıkıyor herhalde. Müziği kimileri gibi klavyeyle mi çalıp sonra programa alarak çokseslendiriyorsun, yoksa doğrudan bilgisayara nota olarak mı girip programla tınıya çeviriyorsun?Piyano başında çalıp doğrudan MIDI olarak kaydediyor, ardından üzerinde orkestrasyon yapıyorum. Bazen de özellikle çok sesli kurgularda, doğrudan nota programına yazarak başlıyorum. Bu süreçte hem sezgiye hem mühendisliğe ihtiyaç oluyor. Tınıyı yalnızca doğru notayla değil, doğru tını bankası, doğru artikülasyon, doğru düzenleme ile yakalamak gerekiyor. Ses bankaları, efektler, tempolarla uğraşmak beni hâlâ heyecanlandırıyor. Ama nihayetinde her şeyin özünde duygusal bir doğruluk arıyorum. Teknik, duyguyu taşıyan bir araç benim için.Yapay zekayı sen de kullanmaya başladın mı?Yapay zekâyı müzik üretiminde hiç kullanmadım. Müziği bir tarif gibi verip “şöyle bir parça yap” demek bana doğru ve samimi gelmiyor. Benim için yaratım, insanın içinden süzülen, sezgileriyle şekillenen bir süreç. Yapay zekâyı bazen fikirleri çeşitlendirmek ya da düşünsel bir araç olarak kullanabilirim belki… Ama asla karar verici ya da yönlendirici bir unsur değil. Esas olan hâlâ sezgi, duygu ve hikâyeye hizmet. Alternatifler sunabilir ama nihai müzik kalpten gelir.Bana göre, yapay zekâyı doğrudan “bana bir parça yaz”, “bir resim çiz”, “bir senaryo üret” gibi yaratımın tüm sorumluluğunu ona bırakarak kullanmak, insanın kendi iç sesini bastırmak anlamına geliyor. Böyle bir yaklaşım, uzun vadede insanın yaratıcı öznesi olarak devre dışı bırakıldığı bir geleceğe gidebilir. Skynet gibi… :) Oysa müzik, içinde ruh taşımayan bir algoritmaya bırakılacak kadar nötr bir şey değil. Müzik hâlâ çok insani bir yaratım süreci — o yüzden ne yazarsam yazayım, içinde ruh olmadan tamamlanmış sayılmıyor zaten.Geleceğe dair projelerin neler? Önümüzdeki sezonda duyacağımız yeni müzikler olacak mı?Evet, şu anda üzerinde çalıştığım birkaç yeni proje var. Henüz açıklayamasam da dijital platformda yayınlanacak çok özel bir diziye müzik yapıyorum. Bunun dışında festivallere gidecek bir sinema filmi projesi için çok katmanlı bir sound tasarımı üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda uzun süredir içimde taşıdığım bir senfonik eser var, onu da bu yıl içinde tamamlamak istiyorum. Müziğe hâlâ aşkla bağlıyım ve her notayla içimde yeni bir yolculuk başlıyor.Peki… Bir gün tamamen içinden geldiği gibi, kimseye yazılmamış bir müzik yapacak olsan… Nasıl bir şey olurdu?Aslında yazdığım her müzikte mutlaka kendimden çok şey var. İster bir karakter için olsun, ister bir sahneye; o duyguyu ancak içimden geçirerek anlatabiliyorum. Ama bazen şöyle düşünüyorum: Bir gün hiçbir dış beklenti olmadan, sadece içimde birikenlerin sesini kaydetsem… O müzik nasıl olurdu? Belki belli bir formu olmazdı. Belki sadece bir yaylı çekerdi içini, belki uzak bir melodinin kırıntısı yankılanırdı. Ama biliyorum ki yine içten, yine samimi, yine “benim gibi” olurdu. Çünkü ne yazarsam yazayım, içimden süzülmeden notaya dökülmüyor zaten.ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN
1 Ağustos 2025, Ankara
Bestecinin yayımlanmasını rica ettiği TEŞEKKÜR’ü:Hayatın her notasını birlikte yazdığım, kalbimi büyüten herkese içten teşekkür ederim…Sevgili babama, canım anneme, müzikle örülmüş kardeşlerime, her daim yanımda olan eşime ve dostlarıma…Bana inanan, yolumu aydınlatan öğretmenlerime…Yurt dışı hayallerimi gerçeğe dönüştürmeme destek olan Sevda Cenap And Müzik Vakfı’na, Aydıner Holding’e, Eczacıbaşı Vakfı’na, Kültür Bakanlığı’na, Neşe Hisarlı’ya, Selçuk Sami Cingi’ye, Gaudeamus Müzik Vakfı’na, British Council’a ve University of Hartford’a…Hikâyeme dokunmuş, kalbimde bir melodi gibi yer etmiş herkese…Ve tüm kariyerim boyunca beni adım adım takip ederek desteğini hiçbir zaman esirgemeyen, bu güzel söyleşiyi de mümkün kılan kıymetli Şefik Kahramankaptan’a…











