“ Herşey, içimizde hiç bir gözun göremediği
en gizli yerimizde olup bitmelidir.” MONTAİGNE,
“..Ben de o gizli ve derin yerde; hissettiğim gördüğüm , duyduğum çoklukla göremeyip kum tanesi kadarda olsa
kendimden bir şeyler bulmaya çalışıyorum. “ZAHİDE YÜKSELER
Desen üzerine düşünürken Zahide Yükseler’in resimlerini anımsadım; Desen gücü, çok önemli olmasına rağmen onu desenle özleştirmenin, anlatım sadeliğinde ve arılığında, ulaştığı farklı estetik düzeyi anlamamak olacaktır. Zira o, desene sadece desen, resme de sadece resim olarak bakanlardan değil. Özellikle çizgilerden yola çıkan anlatımı, grafiksel bir dil gibi görülse de çalışmanın bütününde farklı bir derinliği sezersiniz.Evet. O bir çözümleme ve arınma ustası; Nesneyi, figürü desen formatında en az malzeme ile en yalın ve çıplak biçimde çözümlüyor. Bu sade dil, öğrencisinin çalışmalarında da izlenir. Resmin anatomik iskeleti, kendine has artistik bir boyut ve çehre kazanmaktadır.Sanatta etkileme, her zaman biçimin özgün gücünde gizlidir. Bu özel dil, içeriğe tutunmadan sadece plastik değerlerle yansıtılıyorsa ulaşılan,estetiğin özü olacaktır. İçinin plastik sureti, siyasal veya ideolojik bir öykü değilse popülizmin ve ezberlerin dışında konu değil biçim yaratılmıştır.
Kendi mecrasındaki plastik yalnızlığı, aslında onun bağımsızlığı hatta özgüvenidir. İzlediğiniz bir anatominin albenili bezemesi değil aslında sadeliğin lirizmidir. Zaten sıradan eğitimle, öykünme ile ulaşılan rutinleşmiş bir desen, zanaat kapsamında değil midir?Bu çalışmalar, atölyede bir anatomi dersi eskizleri mi? Nesnenin plastik ruhuna ulaşma serüvenleri mi? Aslında resim, nesneleri içselleştirerek kendi duyarlığınca yeni ve özel biçimler, dünyalar yaratmak değil midir?O biçim , entellektüel ruhunuzda veya plastik ufkunuzda sizi tahrik edebiliyorsa , seçenekler sunabiliyorsa artık yeni ve özel bir seyirlik konumundasınız. Çünkü o zaman Montaigne’nin dediği “..hiç bir gözün göremediği, en gizli olan içinizdeki o yerdesiniz.” demektir.
Hep canlı olan arayış tutkusu , onu hazır şablonların dışında özgün ve özerk bir yapıya taşıyacaktır. Bu eylem , aynı zamanda sezgi ve içgüdüsel bir duyarlılıktır. Sanatçının biçime katacağı, arınmış bir iç sezişin suretidir. Spontane oluşan bu çizgi akışı, öykünme veya taklitle sağlanamayan bir duyumsamanın ürünüdür.Bu kurgu içindeki cesur, sert kontürler ve boş alan hakimiyeti, tasarım ve düzenleme gücüyle oluşmaktadır. Mekândaki bütünlük ve plastik denge, figür dışındaki boş alanların, yalın lekeler şeklinde kullanılmasıyla sağlanıyor. Tıpkı müzisyen John Cage’in“sessizliği bir nota olarak kullanması” gibi..Resminde içeriğin öyküsünü, plastik bir öge olarak kullanmasa da toplumum acılarına yabancı kalmamıştır. Aksi taktirde o ağır başlı plastik dokudan nice acılar sızmazdı. Edith Piaf’ın “.. içim yanmasa böyle şarkılar söyleyebilir miyim..” dediği gibi.Sanat felsefesi , sadece somut bir resminden veya resimlerinden değil nice acılardan ışıklar damıtarak aydınlattığı yaşam penceresinden izlenebilir. Onun kendini sürekli saklayan sosyal hatta sanatsal kişiliği, kuşkusuz mahzun bir sessizliği de yansıtır.Ama dilsizliği değil..Anlatım dili, ruhsal ve düşünsel yolculuğunda şekillenir. Plastik sloganlardan ve ezberlerden sürekli kaçınarak resmini bunlara karşı hep arındırır. Tabii ki “ katı uslupçuluğu tutsaklık sayan” Orhan Peker ile de çatışmaz.
Paleti geniş bir yelpaze olup sanatsal ufku ve konuları canlıdır. Zaten konu değişikliği, estetik söylemini değiştirmez. Kanser Hastanesi’nde çocuklar için yaptığı resimleri de, “kendine gitme yolunda”çocuk yüreklerinden ulaşma seyridir.Bütün sanat dallarında insan içindeki çocuğu arar ve onunla buluşmayı amaçlar. İşte o anda amacına ulaşmıştır. Onun simetriyi,perspektifi ve tekrarı tanımayan içgüdüsel çocuk duyarlığını paylaştığını hâtta hep yaşadığını düşünüyorum. O naif sezgisel yaklaşım ile ulaştığı özel dil, aslında onun yüreğindeki çocuğun öz niteliğidir.ÜNSAL PİROĞLU 12 Şubat 2026, Ankara 











