<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Makale / Bildiri</title>
         <link>https://www.sanattanyansimalar.com/makale---bildiri/</link>
         <description>Sanatla ilgili makale ve bildiriler</description><item>
			<title><![CDATA[Nesnede Bir Çözümleme Ustası: Zahide Yükseler]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[“ Herşey, içimizde hiç bir gözun  göremediği 

en gizli yerimizde  olup bitmelidir.”   MONTAİGNE,      

“..Ben de  o gizli ve derin yerde; hissettiğim gördüğüm , duyduğum   çoklukla göremeyip  kum tanesi kadarda  olsa 

kendimden bir şeyler bulmaya  çalışıyorum. “ZAHİDE YÜKSELER

Desen üzerine düşünürken  Zahide Yükseler’in resimlerini anımsadım; Desen gücü, çok önemli olmasına rağmen   onu desenle özleştirmenin, anlatım sadeliğinde  ve  arılığında, ulaştığı  farklı   estetik düzeyi  anlamamak olacaktır. Zira o, desene sadece  desen, resme de sadece  resim olarak bakanlardan değil. Özellikle çizgilerden yola çıkan anlatımı, grafiksel bir dil gibi görülse de çalışmanın bütününde  farklı bir derinliği  sezersiniz.

Evet.  O bir çözümleme ve  arınma ustası;   Nesneyi, figürü desen formatında  en az malzeme ile en yalın ve çıplak  biçimde çözümlüyor. Bu sade  dil, öğrencisinin  çalışmalarında da izlenir. Resmin anatomik iskeleti, kendine has  artistik  bir boyut  ve çehre kazanmaktadır.

Sanatta etkileme, her zaman biçimin özgün gücünde gizlidir. Bu özel dil, içeriğe tutunmadan  sadece  plastik değerlerle  yansıtılıyorsa ulaşılan,estetiğin özü olacaktır. İçinin plastik sureti, siyasal veya ideolojik bir öykü değilse  popülizmin ve ezberlerin dışında  konu değil biçim yaratılmıştır.

 

Kendi mecrasındaki plastik yalnızlığı, aslında onun bağımsızlığı hatta özgüvenidir. İzlediğiniz bir anatominin albenili bezemesi değil aslında sadeliğin lirizmidir. Zaten sıradan eğitimle, öykünme ile ulaşılan rutinleşmiş bir desen, zanaat kapsamında değil midir?

Bu çalışmalar, atölyede bir anatomi dersi eskizleri mi? Nesnenin  plastik ruhuna ulaşma  serüvenleri mi? Aslında resim,  nesneleri içselleştirerek kendi duyarlığınca yeni ve özel biçimler, dünyalar yaratmak  değil midir?

O biçim , entellektüel  ruhunuzda veya plastik ufkunuzda  sizi tahrik edebiliyorsa , seçenekler sunabiliyorsa  artık  yeni ve özel bir seyirlik konumundasınız. Çünkü  o zaman Montaigne’nin  dediği “..hiç bir gözün göremediği, en gizli olan  içinizdeki o   yerdesiniz.” demektir.

Hep canlı olan  arayış tutkusu , onu  hazır şablonların  dışında özgün ve özerk bir yapıya  taşıyacaktır. Bu eylem , aynı zamanda sezgi ve içgüdüsel bir duyarlılıktır.  Sanatçının biçime katacağı,  arınmış bir iç sezişin  suretidir. Spontane oluşan bu çizgi akışı, öykünme  veya taklitle  sağlanamayan  bir  duyumsamanın ürünüdür.

Bu kurgu içindeki cesur, sert kontürler ve  boş alan hakimiyeti, tasarım ve düzenleme gücüyle oluşmaktadır. Mekândaki bütünlük ve plastik  denge, figür dışındaki boş  alanların,  yalın lekeler şeklinde kullanılmasıyla sağlanıyor. Tıpkı müzisyen John Cage’in“sessizliği  bir  nota olarak  kullanması” gibi..

Resminde  içeriğin öyküsünü, plastik bir öge olarak kullanmasa da toplumum acılarına  yabancı kalmamıştır. Aksi taktirde  o ağır başlı plastik dokudan nice  acılar sızmazdı. Edith Piaf’ın  “.. içim yanmasa  böyle şarkılar söyleyebilir miyim..”   dediği  gibi.

Sanat felsefesi ,  sadece  somut bir resminden veya resimlerinden değil nice acılardan  ışıklar damıtarak aydınlattığı yaşam penceresinden izlenebilir. Onun kendini sürekli saklayan  sosyal hatta sanatsal kişiliği,  kuşkusuz mahzun bir  sessizliği de yansıtır.Ama dilsizliği değil..

Anlatım dili,  ruhsal ve  düşünsel  yolculuğunda şekillenir. Plastik sloganlardan  ve ezberlerden  sürekli kaçınarak  resmini bunlara karşı  hep arındırır. Tabii ki “ katı uslupçuluğu tutsaklık sayan” Orhan Peker ile de çatışmaz.

Paleti   geniş bir  yelpaze olup  sanatsal  ufku  ve konuları  canlıdır. Zaten konu değişikliği,  estetik söylemini  değiştirmez. Kanser  Hastanesi’nde  çocuklar için yaptığı resimleri  de, “kendine gitme yolunda”çocuk yüreklerinden ulaşma  seyridir.

Bütün sanat dallarında insan içindeki çocuğu arar ve onunla buluşmayı amaçlar. İşte o anda  amacına ulaşmıştır. Onun simetriyi,perspektifi ve tekrarı   tanımayan  içgüdüsel  çocuk duyarlığını   paylaştığını  hâtta hep yaşadığını düşünüyorum. O naif sezgisel yaklaşım ile ulaştığı  özel dil, aslında onun  yüreğindeki çocuğun   öz niteliğidir.

ÜNSAL PİROĞLU     

12 Şubat 2026, Ankara
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2026/02/nesnede-bir-cozumleme-ustasi-zahide-yukseler-8589.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2026/02/nesnede-bir-cozumleme-ustasi-zahide-yukseler-8589.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2026/02/nesnede-bir-cozumleme-ustasi-zahide-yukseler-8589-t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2026/02/nesnede-bir-cozumleme-ustasi-zahide-yukseler-8589.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/nesnede-bir-cozumleme-ustasi-zahide-yukseler/8669/</link>
			<pubDate>Thu, 12 Feb 2026 16:03:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Cemal Reşit Rey'e Anlamlı Armağan: Çelebi:]]></title>
			<description><![CDATA[Cemal Reşit Rey'in Vefatının 40'ncı Yıldönümünde Dr. Aydın Karlıbel, Sanattan Yansımalar için Çelebi üzerine yazdı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dr. Aydın Karlıbel 

Cemal Reşit Rey Çelebi’nin ilk versiyonunu, Sultan III.Ahmed devrinde yaşamış ve himaye görmüş olan Küçük Müezzin Çelebi’nin gerçek hikâyesinden yola çıkarak, ağabeyi Ekrem Reşit Rey’in  1942 yazında hazırladığı libretto üzerine 3 yılda (1942-1945) besteledi.

1938-1940 yılları arasında Rey kardeşler Ankara Radyosunda yayın şefliği görevindelerken Mesut Cemil ve Ruşen Ferit Kam tarafından kendilerine verilen bir tiyatro eseri ile Çelebi operasının bestelenme süreci başlar. Hüseyin Sadettin Arel’in de kendisine verdiği Müezzin Çelebi’ye ait özgün beste Şehnaz Buselik Semai’yi Cemal Bey operaya dahil eder.

Besteci, Çelebi üzerinde 30 yıl süreyle çalışmaya devam eder ve eser son şeklini 1973 te alır. Orkestra partisyonu ‘9 Mart 1973 ta tamamlandı’ imzasını taşır,  piyano-şan 1975’ te tamamlanmıştır. (Çelebi Cemal Reşit Rey’in tüm yedi operasının içinde, orkestrasyonunu yapıp tamamladığı tek operasıdır.)

14 Ocak 1974' te Suna Korad ve Mustafa İktu Çelebi’den seçmeleri bestecinin idaresinde Taksim Venüs sahnesinde icra ederler.

29 Temmuz 1976 tarihli Hayat Dergisi ‘Çelebi ramp ışıklarında’ başlığıyla, Aydın Gün rejisiyle esere ait Erol Uras, Suna Korad ve Atilla Manizade’nin de bulunduğu ilk distribüsyon duyurusuna yer verir.

Bestecinin vefat yıldönümüne rastlayan 7 Ekim 1996 da CRR Konser Salonundaki Cemal Reşit Rey’i Anma Konserinde Gökçen Koray yönetimindeki TRT Gençlik Korosu piyano eşliğimle eserin başında yer alan Edirne türküsü ‘Yine yol vermedi acem dağları’ (Yeniçeriler Korosu’nun geçişi) söylerler. (Aynı konserde iki piyanoyla İdil Biret ile 12 Prelüd ve Füg’den seçmelerle 10’ncu Yıl Marşını çaldık.)

20 yılı aşkın bir süre Çelebi’den yadigar sadece piyano şan notası vardı. Partisyon kayboldu deniyordu. Serencebey’deki derslerimde salonundaki yuvarlak cam masasında bir hattat titizliğiyle işlemekte olduğu partisyonda hocam orkestrasyonun aşamalarını bana göstermekteydi. 35x50 cm. ebadındaki partisyonun kaybolmuş olması inanılır gibi değildi. Bu kayıptan duyduğum üzüntüyle piyano şandan yola çıkarak Yeniçeriler Korosu’nu piyanoya uyarladım. Vedat Kosal 1998 yılında Almanya’da Phillip Verlag için hazırladığı CD albümünde bu transkripsiyonu kaydetti (Türkische Miniaturen) Rüya Taner ise Wigmore Hall resitalinde çaldı. Çelebi’nin kaybından teselli bulabilmek ümidiyle Suna Korad’ın motivasyonuyla Eyyubiler’i konu alan tarihi bir operayı da bestelemeye koyuldum.

Ekim 2004’ te Cumhuriyet Bayramı ve Cemal Reşit Rey’in 100ncü doğum yıldönümü münasebetiyle verilen İDSO konserinde Naci Özgüç yönetiminde görkemli bir kadro ile Yeniçeriler Korosu, mehteran bölüğü ve bandonun da katılımıyla, ayrıca bestecinin Bebek Senfonisi ve Marşları ile birlikte seslendirildi.

Eylül 2005 te Çelebi’nin partisyonunun Ankara Devlet Operası arşivinde bulunması büyük bir sevinç yarattı

Temmuz 2006 da hocanın sağlığında tamamlayamadığı III. ve IV. Perdelere ait (nefesli ve vurma saz partileri) orkestra materiyelini hazırlayarak eseri tümüyle seslendirilmeye hazır hale getirdim. Ersu Pekin başkanlığındaki ekip partisyonun dijital nüshasını hazırladılar.

Kasım 2008’de İ.T.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde Cihat Aşkın, İlhan Usmanbaş, Şehvar Beşiroğlu, Ruhi Ayangil ve Hasan Uçarsu’dan oluşan jüri tarafından Çelebi üzerine yazdığım Doktora Tezim onaylandı.



7 Mayıs 2010 da Suat Arıkan’ın müdürlüğünde Çelebi İstanbul Devlet Operası tarafından Süreyya sahnesinde Aydın Gün’ün anısına Vladimir Lungu ve Gökçen Koray yönetiminde, Serkan Bodur ve Sevim Zerenaoğlu ile birlikte 13 değerli solist tarafından ilk kez konser sunumuyla icra edildi.

2015 te Çelebi’nin komple piyano-şan notasının bilgisayar baskısını tamamladım.

Hocamın eserleri üzerindeki diğer bazı çalışmalarım Zeybek operasının komple piyano-şan baskısı, Söylemeden Yapmak (Faire sans dire) operasının orkestrasyonu, Shakespeare’in Fırtına’sının sahne müziği ve Fantezi Vokaliz’in partisyon restorasyonları. Piyano solo eserlerine ait bir kaydım ise Naxos yayınevine sunuldu.

Mayıs 2023’ te SANSEV Korolar Festivalinin Onur Bestecisi olarak Cemal Reşit Rey’in eserleri ülkemizin seçkin koroları tarafından icra edildi.

Temmuz 2023' te Evin İlyasoğlu’nun Cemal Reşit Rey biyografisi İBB tarafından yayınlandı.

Kasım 2023’ te Polonyalı soprano Elzbieta Nowotarska-Lesniak ile İ.T.Ü. MIAM Stüdyosunda Fatma’nın 1’nci ve 4’ncü perde aryalarını kaydettik. Polonyalı soprano Ekim 2024’ te Krakow’da Jagiellonian Üniversitesi’nde Cemal Reşit Rey üzerine bir konferans verdi.

Sağlığında gözlemlediğim husus, talebelerini asla buna zorlamasa da, Cemal Beyi en çok mutlu eden şeyin, eserlerinin raflarda durmayıp sahnelerde icra edilmesiydi. İkilemler (düaliteler), Batının ve Doğunun tınıları, modal ve makamsalın, diyatonik ve kromatiğin, dünyevi ve uhrevinin birlikteliği, Chopin, Beethoven ve Faure’den ilham bulduğu aydınlık ve karanlığın tezatları, dünyevi tutkular ve meleksel huzur ile salah, Çelebi’de yer bulmuştur.

Çelebi’nin Ankara’da ilk kez sahnelenmesi dünya çapında bir sanat olayıdır. Bestecimiz benzersiz kişiliği ve sanatı ile ebediyen ilgi ve hayranlık uyandırmaya devam edecektir. Eserin dünya sahnelerinde yer bulabilmesini, CRR arşiv ve külliyatının tamamlanmasını dileriz. Çelebi’ye emeği geçen tüm sanatçılara ve bu büyük düşü gerçekleştirenlere saygıyla selam olsun.

Dr. Aydın Karlıbel

9 Nisan 2025 İstanbul/ Mecidiyeköy

 

CRÉATION DE ÇELEBİ (TCHÉLÉBI), GRAND OPERA BILINGUE       DE CEMAL REŞID REY

                                                                                                                         Commentaire par Dr.Aydın KARLIBEL

    L'Opéra “Çelebi” ('Tchélébi') composé en turc et en français, en 4 actes, du célèbre compositeur turc Cemal Reşid Rey, (Djémal Réchid) (1904-1985) verra la création à l’Opéra d’Etat d’Ankara le 19 Avril.

     Composé en 31 ans entre 1942-1973 et dont les préparations ont pris 52 ans (1973-2025)

 Des 2 frères artistes, (la famille comptait deux autres soeurs) l’ainé Ekrem Réchid, écrivain, a étudié à Paris (Lycée Buffon) et à Genève (Académie des Beaux-Arts) (Prix du Ministère de l’Education français et Officier d’Académie).Il a écrit le livret de Çelebi en 1942.

    Cemal Reşid Rey, enfant prodige, dont le talent précoce était loué par Gabriel Fauré et Marguerite Long au Conservatoire de Paris, a étudié au Conservatoire à deux étapes. Pionnier doyen de la musique occidentale en Turquie, Rey a fondé l’orchestre symphonique d’Istanbul, a collaboré avec des  artistes de renommée internationale au moyen de la Société Philarmonique d’Istanbul de laquelle il était parmis les fondateurs.

 Chevalier de la Légion d’Honneur, plusieurs prix ont lui été accordés par des governements européens.

Virtuose du piano, fécond compositeur de génie en tous genres, maitre de l’orchestration, très jeune il habitait voisin de Saint-Säens à l’Avenue Kléber à Paris, ses oeuvres symphoniques et concertos ayant été crées aux centres européens sous son baton.

 Il a dédié des partitions à des maitres comme Alfred Cortot, Samson François, Pierre Fournier avec lesquels il a dirige des concerts.

 Çelebi offre un panorama de la vie sociale de l’époque de l’Empereur Ottoman Achmed III, nommé ‘l’ère des tulipes’ (Lâle Devri) Le Muezzin Çelebi (chanteur des prières musulmanes), protégé de l’empéreur, est plus tard exilé à Konya.

 Le 1er Acte commence par un élément du grand opera, la procession des soldats janissaires. Çelebi souffre de son amour pour Fatma et expire à la fin, peu après avoir retrouvé son amant.Un choeur célèste lui chante l’élégie du poète Sami.

 ADOB va présenter 5 spectacles de Çelebi à continuer la saison prochaine.

                                                                                                                                               Dr.Aydın Karlıbel, Istanbul
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2025/04/cemal-resit-rey-e-anlamli-armagan-celebi-3754.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2025/04/cemal-resit-rey-e-anlamli-armagan-celebi-3754.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2025/04/cemal-resit-rey-e-anlamli-armagan-celebi-3754-t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2025/04/cemal-resit-rey-e-anlamli-armagan-celebi-3754.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/cemal-resit-rey-e-anlamli-armagan-celebi/8278/</link>
			<pubDate>Mon, 14 Apr 2025 19:23:32 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sibel  Ünalan'da Plastiğin Ritmi ve Lirizmi ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Sibel  Ünalan’da Plastiğin Ritmi ve Lirizmi

                                               “ Estetik, sanatın temel içgüdüsüdür.” F. Nietzche

Şu anda  tam karşımda gülerek gelen Sibel’in  resimlerini-kolaj serüvenini yazmak istiyordum. Ama birden araya giren bir başka ressamı dinlemem gerekiyor; B. Bonnard: “Bir resim, bir defada  ya da  bin defada..” diyor.

Bu evrensel bir  soru ya da resmin  üretim seyrinde ilginç bir tez. Acaba  bu yolda  koşanlar mı,  yürüyenler mi?  Hâtta hiç doğum sancısı  yaşamayanlar  mı?

Evet  belki de anlık bir  gülüşün  sıcaklığını  kolaja yüklesek  koşmadan bir defa da.. Ulaşabilir miyiz? 

Kafka’nın “Hemen yazabileceğim  şeyleri hiç bir zaman yazmam “  sözlerini de ancak işçiliğin ağır bastığı edebiyat ürünleri için düşünürüm. Ama bir solukta  çağlıyan  bir şiir için değil tabii..

Resimde ise bir defada oluşumun sıcaklığı ve heyecanı kuşkusuz  daha farklı olacaktır. Özellikle sanatsal duygunun hâtta  plastik zekânın  ön planda olduğu, önünüzü aydınlattığı durumlarda estetik doku farklı bir güç kazanabilecektir.

Öncelikle “  Resim, elle değil kafayla yapılır” diyen  Leonardo Vinci’ye hak vermek  keza “Sanatın aklın ürünü “  olduğunu savunan Hegel’i   de anlamak   gerekir.

Sadece akılla belli bir estetiğe  ve lirizme  ulaşmak mümkün müdür?

Eski çağ bilgeleri, akılla lirizm ya da haz  arasında  ilişki olduğunu ileri sürmüşlerdir. O nedenle belli duyarlıklar da  akıl zemininde değerlendirilmelidir. 



Sibel’in eğitim süreçlerinde üstün zekalı öğrenci statüsü ile  kendini kanıtlamış olması,  plastik zeka anlamında da  bir  özgüvene sahip olduğunu    düşünmek gerektirir. 

Resim serüveninde  kazandığı bu  önemli   alt yapı   ayrıcalığı  ve  avantajı ,  ona  yaratım cesareti  ve  estetiğin  klasik  kalıplarını kırma gücü verebilir. Fakat bu  yeti de sanatta  tabii ki her şey değildir.

Zira kolaj  hiçbir  öğretiye, ezbere, hazır şablonlara dayanmayan ressamın sadece  sanatsal zekâsının  değil  estetik içgüdüsünün  de ürünüdür.  

Estetik  form, hazır bir şey değildir. Tabii ki onu yeniden  üretmek gerekir .



Kolaj aslında estetiğin özüne salt bir yolculuktu. Ama o zaten hep “yolda” idi. Estetik algı gözbebeklerinde hep hazırdı;

“Yürüyenin gündüz düşleri”, Gelip geçen bir kadın”, “Geceyi anlatan bir yüz”, Kendini sokağa atanla”, “Varmadan yürüyenle”,  Zamanın biraz içinde biraz  dışında  ve her şey için yürüyenlerle”  zihinsel bir iletişimle  hep göz göze idi.

Hepsinin ötesinde  “hayatın içinden  gelip geçenin , belki de geçmiyenin  fotoğrafını çekmekti. Yaşamın fotoğraflarını düş izler gibi  dizmekti belki de..

Aslında susan fotoğraflardan ve insanlardan  bir dünya kurmuştu.

Doğal ki,  resmin amacı   plastik  gerçeği aynen  yansıtmak, sadece  olanı-aktarmak  değil,  olmayandan  olanı yeniden yaratmaktı.

Onun için estetik duyarlığın üst düzeyde  olması gerekiyordu. Aksi  takdirde  şablonlara, ezberlere yapışıp, paslanıp yok olması her zaman olağandı. 

Kolajda  vasatlığa, popülizme  ve tekrara da  yer yoktur. Tekrarla ilgili her  eylem, yaratıcılığın olmadığının veya bittiğinin  yansımasıdır.  Picasso bile  “ kendini kopye etmek gibi bir  korkusu olduğunu” söylemiştir.

Sibel  ise belki de  ruhunun kopyacısı idi. Kolajlar, bir  anlamda içinin suretler  geçidi ..

Galerilerin bu konudaki  soğuk tavırlarını  bile umursamadan  hep aynı yolda   sürekli  altın arayıcısı  oldu. Özgünlük  içinde   leke ve denge  bütünlüğüne ulaştı.

Etkilerden   değil, içinden gelerek, heyecanını kaybetmeden  ise  her halde ‘bir defa da’.  resmin  plastik gizemine  ulaşma süreci  mümkündür. 

Sulu boya  çalışmalarda  plastik gerçeğe veya estetiğe ilk  solukta  ulaşılma şansının yüksekliği  belki de bundandır. Bu  içgüdü akılla şekillenirse  kuşkusuz istenilen resme ulaşılacaktır.



Sibel , alışılmadık malzeme ve  unsurlarla  estetiğin dilini  bir   kerede  çözenlerden.  Bir çok önemli imzada rastlanmıyacak bir yalınlık ve   sıcaklık içinde plastik albeniyi duyumsuyor ve yansıtıyor.

Fırçalarla, renklerle bağırıp çağırmadan. Sadece içindeki   rüzgârların, ışıkların 

sureti ile  içimizi ısıtan  bir  lirizme  ulaşıyor. Resmin kadim  kuramlarına fazla  uymadan,  evet   bir  defada..



Tabii ki anı yüklü fotoğraflar, yazılar, masum ‘leke’ler, kardeş renkler ve daha nice tutkulu  yol  arkadaşlarıyla  bir  arada    sessizliğin  ritmi ile   içinize  yerleşiyor. Söz konusu unsurlar  plastik leke olarak  birbirleriyle  kolkola   bir kompozisyon oluşturuyor.

Basit  gibi görünen  nitelikli bir  kolaj,  arkasında   mutlaka estetik  bir derinlik taşır. Dili de  yalın olduğu için  duyarlı her yüreğe ulaşacaktır.

Kolajda  bütünlüğün planlanması, tasarımı ve  inşası söz konusudur. Estetik özelliğin  özne alındığı bir düşünce etkinliği ve yaratım süreci esastır.

 Sibel’in kolajlarında sade ve  yalın hatta naif  bir  dil tercihi  estetik duyarlılıktaki özgüvenini de  yansıtıyor. O bu anlamda yeterli  birikim ve bilinçle  konuya hemhal olup bu eylemin yaratım hazzını her üretimde yaşamaktadır.

Onun duyarlık düzeyi, kara kalem desen çalışmalarındaki ince devinimde ya da çok sevdiği kumaşlarının sıcaklığında da dile gelir. Keza   içinizi ışıklara  boğan gri beyaz kontrastlara ve  lirik dantellere  de elbette yansıyacaktır.

Evet yeri gelmişken söylemeliyim; Sibel’in üzerinde her gün başka türlü gözlerimizi okşayan  o özgün kreasyonların tasarım  ve dikişi de ellerinden  çıkıyor. Kumaşlarına  yüreğinden damıttığı  naif tasarımlar, kolajlarındaki gizemli  dünyasında da mutlaka yansımaktadır.                                                                                                                             Aslında estetik nitelik, doğada her nesnede mevcuttur. Her varlık  içindeki o   heyecanla soluk alıyor ve dışa açılıyor, yansıyor. Doğa bunu belli bir sistemle  sayısal algoritmalarla  yapıyor.

Nitekim Albert Einstein (1679-1955) bile; “ Doğru bir  formül , içinde  mutlaka  bir estetik barındırır.” sözleri ile dolaylı olarak resmin de  matematiksel bir tasarım olduğunu  fısıldıyor.

Galilio (1564-1642)  “Matematik doğanın dilidir” derken de plastik değerlerin  sonsuz ufkunu yıllar  öncesinden belirliyor.

Sibel belki de  bu sezgi ile  sayılara, rakamlara da takılıyor. Rakamsal değerlerin  işlevi   şüphesiz sadece “leke”  değeri ile sınırlanmayan ayrı bir konum içeriyor. Kolaj yöntemi ile  doğru olan matematiksel  gerçek plastik özü arıyor.  

O , şimdi kolajın açtığı özgürlük ile  görselin  gizemli  sonsuz  yolunda  yeni ufuklara   ilerliyor. Son sergisinde  samimi  şekilde  ifade ettiği  üzere; “Belli ki  daha gidilecek  nice yollar, aşılacak engeller, ulaşılacak güzellikler var.”.

Ama  her yeni yolda  kolajda duyduğu hazzı özleyeceğine inanıyorum. Hâtta biz de..

ÜNSAL PİROĞLU

15 Aralık 2024, Ankara
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/12/sibel-unalan-da-plastigin-ritmi-ve-lirizmi-5148.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/12/sibel-unalan-da-plastigin-ritmi-ve-lirizmi-5148.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/12/sibel-unalan-da-plastigin-ritmi-ve-lirizmi-5148-t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/12/sibel-unalan-da-plastigin-ritmi-ve-lirizmi-5148.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/sibel-unalan-da-plastigin-ritmi-ve-lirizmi/8095/</link>
			<pubDate>Sun, 15 Dec 2024 18:21:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[MMM Bir Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesidir]]></title>
			<description><![CDATA[Tüm ayrıntılarıyla objektif bir değerlendirme:]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[MUSİKİ MUALLİM MEKTEBİ BİR ATATÜRK VE CUMHURİYET MUCİZESİDİR*

Musiki Muallim Mektebi’mizin Kuruluşunun Yüzüncü Yılı ve Müzik Öğretmenliği Günümüz kutlu olsun! Bu kutlamanın anlam, önem ve değerini bilebilmek için önce 1000 yıl, sonra 230 yıl önceye gidelim. Ve o zamandan bu yana olan süreci adım adım izleyerek günümüze gelelim.

 Türkiye’mizde kalıcı Türk müzik eğitimi, binlerce yıl önce Anadolu’da var olduğu bilinen Ön-Türkler olgusu bir yana bırakılırsa, ilk Türk Beyliklerinde başlar, Selçukluda yerleşir, Osmanlıda kökleşir, Cumhuriyette öze dönüp yeniden biçimlenerek çağımıza ve günümüze erişir. Bu süreçte geleneksel müzik eğitiminin yaklaşık 1000 yıllık, yeni müzik eğitiminin 230 yıllık bir geçmişi vardır.

Osmanlı’nın yenileşme evresinde III. Selim’in Nizam-ı Cedit-Yeni Düzen programından esinli Osmanlı Kalarak Yenileşme-Batılılaşma amaçlanmıştı. Bu amaçla yeni eğitim, yeni okul, yeni öğretmen ilkeli evreye girilmişti. Bu evre Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyette Muasır Medeniyet -Çağdaş Uygarlık ülküsünden esinli Türk Kalarak Batılılaşma-Çağdaşlaşma evresine dönüştü. Ve çağdaş düzen, çağdaş eğitim, çağdaş okul ve çağdaş öğretmen ilkeli sürece girildi. Bu giriş ve dönüşümün en temel kültür-sanat-eğitim alanlarından biri Müzik, en temel kurumlarından biri Musiki Muallim Mektebi, en temel öğretmenlik ve eğitimi dallarından biri Müzik Öğretmenliği ve Eğitimi olmuştur. Bu dönüşüm, kurum ve eğitimle birlikte müzikte Türk Kalarak Batılılaşma, Türk kalarak Çağdaşlaşma ve Türk kalarak Evrenselleşme denilen üç aşamalı yaklaşım izlenmiştir.

Osmanlı döneminde Müzik dersi yeni okul programlarına ilk kez 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi-Genel Eğitim Tüzüğü ile girdi. İlkin Kız Ortaokulları ile Kız İlk ve Orta Öğretmen Okullarında yer aldı. 1913’te Kız Liselerinde, 1915’te Erkek Ortaokulları ile Erkek İlk Öğretmen Okullarında yer buldu. İlkokullarda ise 1913 tarihli İlköğretim Geçici Yasası’yla yer aldı. Ve “ayrı bir öğretmen” ile verilmesi öngörüldü. Böylece yeni okullarda müzik öğretmeni istihdamı için gerekli ders ve program zemini oluştu ve kimi müzikçiler öğretmen olarak görevlendirildi. Ama gerçek anlamda müzik öğretmeni yetiştirilmedi. Buna yönelik yapılan iki anlamlı düşünüm ve ön girişim sonuçsuz kaldı. Ancak İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde müziğe ilgili ve üst düzeyde yetenekli öğrencilere ders içi ve ders dışı “ağırlıklı müzik eğitimi” verildi. Bir tür “örtülü müzik semineri” olan bu uygulamalarla çok iyi yetişenler mezun olunca “ilkokul gezici müzik öğretmeni” olarak atandılar. Bunlardan biri 1917 çıkışlı Halil Bedi Yönetken’dir. Kendisi tam 40 yıl sonra 1957’de İstanbul İlk Öğretmen Okulu Müzik Semineri’nde benim öğretmenim olmuştur.

Görülüyor ki Osmanlı’da, önce yeni okullara Müzik Dersi konulmuş, epey sonra Müzik Öğretmeni yetiştirme düşünülmüş ve iki ön girişimde bulunulmuş, ama başarılamamıştır. Cumhuriyet’te ise Müzik Dersi ile Müzik Öğretmeni birlikte düşünülüp hemen Müzik Öğretmeni yetiştirmeye girişilecek ve işe Cumhuriyetin ilk yılında köktenci biçimde tam başlanacaktır.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında beliren müzik öğretmeni yetiştirme düşüncesi Ulusal Kurtuluş, Kuruluş ve Cumhuriyetin İlanıyla özellikle Atatürk’ün kafasında hızla gelişerek köktenci bir kurumsallaştırmaya dönüştü. Önce 3 Mart 1924’te 429, 430 ve 431 sayılı Üç Devrim Yasası çıkarıldı. Bunlardan biri Tevhid-i Tedrisat-Öğretim Birliği Yasası idi. On gün sonra 13 Mart’ta 439 sayılı Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu kabul edildi. Bu yasa “Öğretmenlik, Devletin genel hizmetlerinden eğitim ve öğretim görevini üzerine alan bağımsız sınıf ve derecelere ayrılan bir meslektir” diyordu. Dolayısıyla öbür öğretmenlikler gibi Müzik öğretmenliği de yasal bir meslek oluyordu. Yasada “Resim, Elişleri, Musiki gibi sanat dersleri öğretmenleri meslek eğitimi veren yükseköğretim kurumları mezunlarından ve yeterlik belgelilerden seçilir” deniliyordu. Böylece ülkemizde müzik öğretmeni yetiştirecek meslekî yüksekokul açmak için gerekli yasal zemin de oluştu.

O sıralarda eski MH ve MHM’nin Orkestra Şefi Osman Zeki Üngör Atatürk’ün buyruğu üzerine orkestrasıyla konserler vermek için geldiği Ankara’dadır. Ve kimi yetkililerle görüşmektedir. Atatürk kendisini ziyarete gelen Üngör’e “Zeki Bey, memleket için, musiki hakkında fikriniz nedir?” diye sorar. Ondan şu yanıtı alır: “[İşe] Evvela mekteplerden başlamak ve ehil muallimler bulmak lâzımdır, sonra hem musiki muallimi, hem de bando ve orkestraya eleman yetiştirecek bir mektep açmak zarureti vardır.” Ama Atatürk konuyu en dip kökünden ele alarak Ankara’da ilkin öncelik ve ivedilikle musiki muallimi yetiştirmeye karar verir. Atatürk’ün aldığı kesin karar 1924’ün Nisan ayında yapılan Maarif Vekâleti İkinci Heyeti İlmiye (İHİ) toplantısında görüşülür ve “Musiki Darülmuallimîni” (Erkek Musiki Muallim Mektebi) açılması kararı olarak tam resmîleşir. 

Osman Zeki Üngör Osmanlı’nın saray kurumu Musika-i Hümayun kökenli-öğrenimli-deneyimli, çok yönlü üstün bir müzikçi ve Darülmuallimîn musiki öğretmenliği deneyimli etkili bir eğitimcidir. Çifte donanımlı ve birikimli en seçkin kamusal müzikçi-eğitimci olarak belirdiğinden 1 Nisan 1924’te okulu kurucu müdürlüğe atanır. MMM resmen 1 Eylül’de kurulur ve 1 Kasım’da öğretime açılır. Burada 1 Nisan, 1 Eylül, 1 Kasım üç tarih olarak MMM ve Türk Müzik-Eğitimi Devrimi açısından çok anlamlı, önemli ve değerlidir. Bu nedenle bu üç 1’e “Üç Altın 1” diyorum.

MMM beş yıllık ilkokul üzerine toplam 5 yıl öğrenim sürelidir. 1 yıl Hazırlık Sınıfı + 3 yıl Öğretim + 1 yıl Tatbikat (Uygulama) olarak yapılanır. 1924’te önce 6’sı Ankara İlk Muallim Mektebi’nden, sonra 6’sı İstanbul Öksüzler Yurdu’ndan seçilen 12 erkek öğrenci ile öğretime başlar. Amaç “lise ve ortaokullar ile [ilk] öğretmen okulları için musiki öğretmeni yetiştirmek”tir. 1926’da kız öğrenciler de alınıp karma eğitime geçilir. Yetimler Yurdu’ndan seçilenlerle sayı giderek artar. Böylece Atatürk’ün ‘Cumhuriyet özellikle kimsesizlerin kimsesidir’ sözünün gereği müzik alanında ilkin MMM’de yerine getirilir. Okul 1929’da ilk mezunlarını verir. Öğrenim süresi 1931’de altı yıla çıkarılır. Program Müzik, Kültür ve Öğretmenlik meslek derslerinden oluşur. Her dersin öğretmeni alanında dönemin en seçkinleri arasındadır. Okulda Sanatçı Öğretmen yetiştirme modeli uygulanır.

MMM kentin dış semti Cebeci dolayında ilkin, bağ içinde “üç kerpiç ev” olarak anılan ahşap binalara yerleşmişti. Elektriği yoktu, gece çalışmaları gaz yağlı lambalar ışığında yapılıyordu. Sonra ünlü mimar Egli’nin eski Türk mimarisinden de izler-ögeler içerir biçimde tasarladığı çağdaş anıtsal binanın temeli 1927’de atıldı, yapımı 1929’da bitirilip kullanıma açıldı. Ayrılan büyük parasal kaynakla, her yönüyle örnek bir yatay mimarî başyapıt olarak hiç yoktan var edildi.

Musiki Muallim Mektebi 1920’ler Türkiye’sinde olağanüstü bir düşünüm, tasarım, atılım ve devrimdir. Atatürk Türkiyesi yalnızca müzik öğretmeni yetiştirmek amaçlı ayrı, bağımsız bir Müzik Öğretmen Okulu kurup açarak Türk eğitim sistemine yepyeni, öpözgün bir okul ve kurum kazandırdı. Bu tarihsel tutum ve kazanım bu okula, mesleğe ve alana büyük önem vermek, yaşamsal işlev yüklemek ve en yüksek değer biçmek demekti. Ulus ve ülke bin bir darlık, yokluk ve yoksunluk içindeyken, Cumhuriyetin ilanının ardından bu köktenci devrime girişerek bunu göstermiştir. Ama TBMM içinde-dışında kimileri, bu kuruluş, açılış ve işleyişe karşı çıkmış; fırsat buldukça haksız olarak eleştirme, engelleme ve kösteklemeye çalışmışlardır. “Atatürk’ün yakın çevresinden bile çok homurdananlar olmuştur”. MMM ise bunlara karşın üçlü öz-dili Türkçe-Atatürkçe-Müzikçeyle 1924’ten 1941’e somut varlığını, etkinliğini, verimliliğini ve yararlılığını sürdürmeyi başarmıştır.

MMM ülkemizde müzik öğretmenliğinin gerçek anlamda, çağdaş nitelikte ve seçkin bir konumda tam meslekleşmesi; yetişme, atanma ve çalışma-istihdam koşul, ilke-kural ve ölçütlerinin belirlenmesi, kökleştirilmesi ve kalıcılaştırılmasında ilk ana merkezî rol oynadı. Cumhuriyetin öncelikle-ivedilikle gereksindiği ilkeli, ülkülü, tutkulu çağdaş Türk müzik öğretmenlerini yetiştirdi. Müzikte ana-temel ilke, yol-yöntem ve teknik olarak önce çoksesli Batı musikiciliğini, ardından Genel son musiki kurallarını alma, Türk müziğine uygulama-uyarlama ve Türk müzik varlığını onlara göre işleme ve geliştirme işlevini gördü. Türk ulusunun yeni değişikliğinde ölçü olarak belirlenen “musikide değişikliği alabilmesi ve kavrayabilmesi” için çalıştı, hizmet etti, insan ve uzman yetiştirdi. Örnek bir sanatsal, bilimsel ve eğitimsel yaratma ortamı oldu, kalıcı ürünler verdi. Yanı sıra 1934’te Millî Musiki ve Temsil Akademisi’ni, 1936’da Ankara Devlet Konservatuvarını, 1937-38’de Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünü doğurdu. Sonraları bunlardan türeyen tüm müzik kurumlarına ilk ana temel, kaynak, örnek ve esin odağı oldu. Dolayısıyla MMM Türk müzik eğitimi tarihinde kökten devrimci çağdaş kurumlaşmanın başlangıcıdır, miladıdır. 

MMM’nin Atatürk’ün kurucu-yönerici şemsiyesi ve koruyucu-kollayıcı kanatları altında Cumhuriyet’in ilk yılında kurulması ve kurucu müdürü Üngör’ün hem Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti Reisi ve Orkestrası Şefi, hem de Cumhuriyet Marşı ve Türk Millî Marşı-İstiklal Marşı’mızın bestecisi olması çok anlamlı ve önemliydi. Çünkü bu durum bu okula ilk on yıl boyunca yarı bağımsız-yarı özerk konumlu olağanüstü bir saygınlık, yüksek değer, ayrıcalık ve dokunulmazlık sağladı. Bunlardan da güç alarak Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri, ülküleri ve tutkularının baş taşıyıcı ve yayıcısı oldu. Sonraları doğurduğu yeni müzik yükseköğretim kurumlarıyla Cumhuriyetin kurucu kurumları arasında ilk baş yeri aldı. Bu nedenlerledir ki MMM’yi Atatürk’süz, Cumhuriyet’siz ve Üngör’süz doğru dürüst tanımlayamayız ve betimleyemeyiz, anlayamayız ve anlatamayız.

Ancak 1934’te Özsoy Operasının hazırlanışı sırasındaki tutumundan dolayı Üngör gözden düşer-düşürülür ve sonrasında tüm görevlerinden ayrılmak durumunda kalır. MMM başka bir sürece girer. Bu nedenle MMM tarihini Üngör dönemi (1924-1934) ve Üngör sonrası dönem (1934-1941) olarak iki evrede ele almak gerekir. Kasım 1934 sonlarında Ankara’da toplanan Müzik Kongresi’nin Raporunda MMM Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi Musiki Pedagojisi Şubesi’ne indirilmek istenir. 1935-36’da Hindemith Devlet Müzik Yüksek Okuluna bağlı Seminere indirmeyi önerir. 1936’da yapılan iç sınavla öğrenci sayısı 150’lerden 80’lere düşürülür. 1936’dan itibaren yeni öğrenci alamaz. 1938’de son üç sınıfıyla GEE’ye aktarılır. Musiki İlk Muallim Mektebi olarak 1941’de son mezunlarını verir. GEE MB, MMM’den bayrağı 1941-42 öğretim yılında büsbütün devralır.

Türkiye eldeki bilgi, belge ve bulgulara göre Dünyada yalnızca müzik öğretmeni-yetiştirmek için adıyla-sanıyla ayrı, bağımsız bir okul kurup açan ve geliştiren ilk ve tek ülkedir. Avrupa’da hiçbir devlet ve ülke böyle bir okul kurmamış ve açmamış görünmektedir. 1924-25’te müzik eğitimi alanında dünyanın en ileri ülkelerinden biri olan Almanya’da bizim MMM’ye en benzer kurum Devlet Kilise ve Okul Müziği Akademisi idi. Bu akademi kilise müzikçisi ve okul müzikçisi denilen iki tip müzikçi yetiştiriyordu. 1935’te bizim MMM’yi biraz andıran Devlet Müzik Eğitimi Yüksekokulu oldu. Görülüyor ki özgün bir Müzik Öğretmen Okulunu o dönem yalnızca Atatürk ve Türkiye düşündü-tasarladı, gerçekleştirdi. Bu bakımdan Ata-Türkiyemiz Dünyada ayrıcalı bir konumdadır. Bu nedenlerle 1 Kasım’ın Müzik Öğretmenliği Günümüz olarak da kutlanmasını önerdim. MÜZED-Müzik Eğitimcileri Derneği Merkez Yönetim Kurulu bu önerimi 20 Ekim 2018’de görüşüp oybirliğiyle kararlaştırdı. Bu kararla 1 Kasım’ı 2018 yılından beri Musiki Muallim Mektebi’nin Açılış Yıldönümü ile birlikte Müzik Öğretmenliği Günü olarak da kutlamaktayız. Bunun aynı zamanda uluslararasıl ve küresel düzeyde Dünya Müzik Öğretmenliği Günü olarak da kutlanmasını önermekteyiz.

Atatürk’ün ve Cumhuriyetin ilk gözbebeği MMM özgün bir Türk buluşudur ve gerçek bir Türk mucizesidir. Cumhuriyet müzik kültürü ve eğitiminin ilk kurumsal yüz akıdır. Üçlü Öz-dili Türkçe, Atatürkçe ve Müzikçe’yle 17 yıl somut kurumsal varlığını, tüzel kişiliğini ve devrimsel etkinliğini sürdürmüştür. Cumhuriyetin erken dönem müzik yaşamı, kültürü ve eğitimine doğrudan damgasını vurmuştur. Doğurduğu kurumlar ve sonraları onlardan türeyenler yoluyla dolaylı damgasını vurmaya devam etmiştir. Bu durum içten içe, derinden derine günümüzde de sürmektedir. Türk müzik eğitimi tarihindeki görkemli varlığı, unutulmaz hizmetleri, paha biçilmez katkıları, kalıcı etkileri ve silinmez izleriyle 1924’ten 2024’e tam Yüz Yıldır Yaşayan bir Ulu Çınar Kurumdur.

Bütün bu nedenlerle Musiki Muallim Mektebi Atatürk ve Cumhuriyet Türkiyesi’nden Türk ve Dünya müzik eğitimi varlığına eşsiz bir armağandır. Bu eşsiz armağanın Türk ve Dünya müzik tarihi içerisindeki yeri, önemi ve değeri tüm ilgililerce çok iyi bilinmeli; yeri ve zamanı geldikçe anımsanmalı, anımsatılmamalı ve anılmalıdır. Türkçe, Atatürkçe ve Müzikçe kalın! 

Prof. Dr. Ali UÇAN

      Ankara, GÜ GEF GKS, 1 Kasım 2024

*Gazi Üniversitesince 1 Kasım 2024 günü düzenlenen "Musiki Muallim Mektebi 100 Yaşında: Müzik Öğretmenlerinin 100. Yılını Kutluyoruz" adlı etkinlik kapsamında düzenlenen "Türkiye Cumhuriyeti'nin İlk Yüz Yılında Müzik Eğitimi" ana konulu Panelde Prof. Ali Uçan'ın sunduğu "Musiki Muallim Mektebi Bir Atatürk ve Cumhuriyet Mucizesidir" başlıklı bildiri niteliğindeki üç sayfalık Konuşma metnidir.  
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/11/mmm-bir-ataturk-ve-cumhuriyet-mucizesidir-1.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/11/mmm-bir-ataturk-ve-cumhuriyet-mucizesidir-1.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/11/mmm-bir-ataturk-ve-cumhuriyet-mucizesidir-1-t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/11/mmm-bir-ataturk-ve-cumhuriyet-mucizesidir-1.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/mmm-bir-ataturk-ve-cumhuriyet-mucizesidir/8030/</link>
			<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 10:32:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Acılar ve İncelikler Üzerine Bir Suret Denemesi]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[“Sözkonusu olan birinci değil, biricikolmak..” JULES RENARD

“Yapılmamış,denenmemiş bir yol bulmalıyım,bulacağım.” G. ATLAS

 

Durmadan koşuştuğu ufkunda onu takip edebilmek oldukça güç. Bir   bilim  insanı azmi ile sürekli devinim içinde sanatın ve bir çok alanın peşinde bir maratoncu.

 Sürekli bir düşünce  pratiği içinde her zaman özel bir duruş sergiler. Militan bir devrimci ruhu her tavrında yansır. Onu parkalı bir devrimciyle karıştırsanız da fazla yanılmazsınız. 



Paletinde değişkenlik içindeki  görsel serüveni de her şeye  ve yere ulaşacak kadar  panoramik  bir genişlik ve sürat içerir.. Yüzünde bir tiyatro oyuncusunun esnekliği vardır. Tüm davranışları bu anlamda teatral bir estetik yansıtır. 

Nice coğrafyaların acıları, Filistinli  çocukların  çığlıkları paletinden işitilir. Tuvali bütün dünyanın yalnızlık yüzüdür. Modern insanın yalnızlığı ve onların acılara  uzaklığı temel gündemidir.

Duruşu, sanatı, her türlü bakışı ve başkalığı ile aslında o bir artist; Yapıtları  resimden fazlası kendisi de sanki ressamdan başkasıdır. Nice acılara meydan okuyan aşkın ve  hüznün muzaffer kahramanıdır.

Bir ressam sadece bir ressam,  şair sadece bir şair, müzisyen sadece bir müzisyendir. Fakat artist bunların hepsidir. Birini seçmesi farketmez. Hangisini seçerse seçsin o yine  hepsidir.

. 

Artistik sezgi düzeyi tüm davranışlarına yansır. Oturuşu, kalkışı, yürümesi, yürümemesi hallerinde bile vücut dili, spontane  uzun bir şiirin veya  müziğin kısa versiyonları olur. Bazan dansın ritmini yahut ta yalnızlığın içimize dolan o sessiz  söylemini  duyumsarsınız.

Sanatı, tuvalin çerçevesi içinde algılamaz, sınırlamaz. O nedenle yapay zekâ  olgusuna bile  yabancı değildir. Her adımında sıradanlığın sınırlarını zorlamak ister. Onun sanatı tekrar değil, sürekli kendini aşma eylemidir. Aslında devinimin ve düşüncenin resmini amaçlıyor. Bu bağlamda  Farabi’nin “ İnsan denen varlık baştan aşağı  eylemden ibarettir.” sözleriyle hemhâldır.

Sanatçı olarak toplumsal sorumluluk içindedir. Sanatını, nesne değil  özne olarak öne çıkararak bu işlevle konumlandırmak istiyor. Amacı, yereli aşan evrensel bir hedef  içindir. Çağımızın  temel sorunlarına herkese ulaşabilecek bütüncül  cevaplar arar. Genelde soyut dili değil, doğanın ve yaşamın  şiirsel dilini arar. Realist plastik söyleminin estetik  ifade düzeyini düşürmeyeceğine dair özgüveni her an canlıdır.

Dünyanın hüzün sayfalarının her zaman seyir defteridir. Nice coğrafyaların grileri fırçasında sessiz bir çığlık serenadıyla parlar. Resimleri çoğu kez nice yaslara  görsel bir dokunuştur. İçe işleyen bir  anlatım derinliği  izleriz. Nesnelerin ve hayatın ruhuna sıkıca sarılarak doğanın şiirsel gizemini amaçlar.

Düşüncesiyle , fırçasıyla  bütüncül bir yürek aktivistidir. Sanatta  doğu-batı sentezine  Attila İlhan’ın  ifadesiyle“ulusal bileşim”e inanıyor. Ulusal bileşim, sanatlar arasında kuşkusuz  bir iç  sentezi de barındırır.

Kimi zaman   plastik  inceliklerle, bazanda bir hançer narinliğinde kelimeleriyle çorak  yeryüzüne dışardan bakanları içeriye davet ediyor.Ka labalıkların yalnızlığına, nice  kahkahaların  hüznüne..

Ünsal Piroğlu

18 Ekim 2024, Ankara
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/10/acilar-ve-incelikler-uzerine-bir-suret-denemesi-867.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/10/acilar-ve-incelikler-uzerine-bir-suret-denemesi-867.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/10/acilar-ve-incelikler-uzerine-bir-suret-denemesi-867-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/10/acilar-ve-incelikler-uzerine-bir-suret-denemesi-867.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/acilar-ve-incelikler-uzerine-bir-suret-denemesi/8004/</link>
			<pubDate>Fri, 18 Oct 2024 16:37:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Türk Müzik Devriminden İpekyolu'na Yansımalar]]></title>
			<description><![CDATA[Tarihsel, ekonomik ve sosyolojik gelişmelere derinlikli bir bakış...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE YÜZÜNCÜ YILINA ERİŞEN 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, BAŞKENT ANKARA VE TÜRK MÜZİK DEVRİMİNDEN

İPEK YOLU ULUS VE ÜLKE KÜLTÜRLERİNE YANSIMALAR

Türkiye’nin bugünkü savaşımı yalnız kendi ad ve hesabına değildir.

Çünkü savunduğu dava bütün mazlum ulusların, bütün Doğunun davasıdır (1922).

Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir  (1934).

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Prof. Dr. Ali UÇAN

1. Giriş

4. Uluslararasıl İpek Yolu Müzik ve Sanat Konferansı: Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Yılında “Üç Deniz Mirası” Doğu Akdeniz-Karadeniz–Hazar” ana başlıklı bu tarihî konferans, doğal olarak ilkin Türkiye Cumhuriyeti’nden İpek Yolu’na ve onun üzerinden Dünya’ya bakmayı gerektiriyor. Bu nedenle Konferansta ev sahibi ülkeyi, kenti, kurumu ve kuruluşları da temsil eden çağrılı konuşmacı olarak, konumu, Konferans için önerilen 17 konu başlığından ilk üçünü içerir biçimde belirledim. Dolayısıyla konuşma konumu şöyle oluşturdum: “Atatürk’ün Önderliğinde Yüzüncü Yılına Erişen Türkiye Cumhuriyeti, Başkent Ankara ve Türk Müzik Devriminden İpek Yolu Ulus ve Ülke Kültürlerine Yansımalar.”

Konumu böylece Atatürk’ün adıyla başlayarak belirler ve oluştururken UNESCO’nun 45 yıl önce 1978’de aldığı kararla yaptığı evrensel Atatürk Tanımını anımsadım. UNESCO diyor ki: “Atatürk, uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi. UNESCO’nun yetki alanlarında yenilikler gerçekleştirmiş bir devrimci. Sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önderlerden biri. İnsan haklarına saygılı, insanları ortak anlayışa ve devletleri dünya barışına isteklendiren-özendiren. Bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, din, ırk ayırımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.” UNESCO doğumunun 100. yılını Atatürk Yılı olarak belirlemiş ve kutlamıştır.

Bu kısa giriş, özlü tanım ve bilgilendirmeden sonra ilkin doğal olarak İpek Yolu kavramı ve olgusu ile İpek Yolu kültürleri ve uygarlıklarına genel olarak değinmekte yarar vardır. 

2. İpek Yolu Kavramı ve Olgusu: Yol Kültürdür-Uygarlıktır

En temel, yalın ve özlü anlamıyla Yol, karada, havada, suda bir yerden bir yere giderken üzerinden geçilen yer ve aşılan uzaklık demektir. Bir amaca ulaşmak için başvurulan, izlenen ve uygulanan yöntem de bir yoldur. Sözcük olarak çekirdek, yan ve mecaz anlamları vardır. Türkçe Sözlükte on iki anlamı bulunmaktadır (TDK 2005: 2188-89). İnsanlar, toplumlar ve uluslar arası bağlantılılaşım, ulaşım, erişim, iletişim, etkileşim ve paylaşım ilişkilerini içerir. Yerine, yapısına, üzerinde giden ve taşınan varlığı göre adlandırılır. Bu kısa açıklamadan da anlaşılıyor ki Yol, çok çeşitli anlamları olan bir kavram ve çok çeşitli işlevleri olan bir olgudur. Ama tüm anlamları ve işlevleriyle Yol bir kültürdür, bir uygarlıktır. Dolayısıyla İpek Yolu kavramı ve olgusunun özü: Kültürdür-Uygarlıktır. Güneşin doğuşu gibi İpek Yolu da Doğu’dan doğmuştur.

Eldeki verilere göre en az Tunç Çağı’ndan beri (MÖ 3300-1200’den beri) Çin ile Avrupa arasında bağlantılar vardır. Uzunluğu yaklaşık 6 000–8 000 km olan bu yolun güzergâhı ile ilgili Batı’daki ilk belgeler Antik Yunan ve Romalılara dayanır. Herodot bu yolun kuzey rotasını ayrıntılı anlatmıştır (MÖ 450). Tarihî İpek Yolu Eski Dünya’nın bir insanlık yoluydu. İnsanlığa yönelen çeşitli düşüncelerle doluydu. Bu yolda tecimsel kültür varlıklarıyla birlikte insanlığa yönelen düşünceler de Eski Dünya’nın bir ucundan öbür ucuna taşınıyor ve aktarılıyordu. Örneğin İlkçağ derinliklerinde Konfüçyüs ve ipek Batı’ya; Aristo ve cam Doğu’ya taşındı ve aktarıldı (Uçan 2016a: 4-5). Türkler son 2 500 yıl boyunca bu yol üzerinde etkin ve belirleyici rol oynadı.

Son yıllarda İpek Yolu ana köklerinden yeniden doğuyor. İnsanlık tarihinin İlkçağ derinliklerinden gelen görkemli varlığıyla yeniden canlanıyor. Çağdaş dünyada kendine yakışan doğrultuda yeniden yükseliyor (Uçan 2017). Bu yeniden doğuş, canlanış ve yükselişte Türkiye ve Türk Dünyası kendine düşen görevin bilinciyle etkin, verimli ve yararlı olmaya çalışıyor.



  3. İpek Yolu Kültürleri-Uygarlıkları ve “Üç Deniz Mirası” Doğu Akdeniz-Karadeniz–Hazar”

Bilindiği gibi Eski Dünya denilen Eski Asya, Avrupa ve Afrika kültürleri ve uygarlıkları yüzlerce ve binlerce yıl İpek Yolu üzerinde buluşmuş ve alış verişte bulunmuş, birbirlerinden etkilenmiş ve yararlanmışlardı. Doğu’dan Batı’ya doğru tek tek bakışla Çin, Japon, Türk, Rus, Hint, Acem, Arap, Latin, Yunan ve Slav kültür ve uygarlıkları öncelikle uluslararasıl tecimi kolaylaştırırken kültürel iletişim-etkileşim, erişim ve paylaşımı da geliştirmişlerdi. İpek Yolu’nun günümüzdeki yeniden doğuş, canlanış ve yükseliş sürecinde Eskiyi anımsar ve değerlendirirken Yeni Asya, Avrupa ve Afrika uygarlıkları da bu yol üzerinde buluşmakta, alış verişte bulunmakta, birbirlerinden etkilenmekte ve yararlanmaktadır (Uçan 2016b). Bütün bunlar olup biterken Tarihî İpek Yolu, içinde bulunduğumuz dönemde Yeni İpek Yolu’na dönüştürülmektedir” (Uçan 2017). Öbür yandan Genel Ağda / InterNette yeniden “İpek Yolu’nun Uygarlıkları”ndan söz ediliyor. Çünkü uzun İpek Yolu üzerinde ve çevresinde birçok uygarlık bulunuyor ve yaşıyor. Bu durum insanı çoklu bir İpek Yolu uygarlığı, çoklu bir İpek Yolu kültürü, çoklu bir İpek Yolu müziği ve çoklu bir İpek Yolu sanatı olduğu gerçeğine götürüyor. Ve gelecekte de böyle olacağı öngörüsü, uzgörüsü ve beklentisine yöneltiyor.



İpek Yolu’nda Doğu Akdeniz, Karadeniz, Hazar [Denizi] ve çevresi çok önemli işlev görüyor. Afro-Avrasya’nın göbeğinde birbirleriyle bağlantılı olan bu “Üç Deniz” çevresinde her birine özgü kültürler/uygarlıklar oluşuyor. Bu nedenledir ki Doğu Akdeniz kültürü/uygarlığı, Karadeniz kültürü/uygarlığı, Hazar [Denizi] kültürü/uygarlığı olarak nitelendirilip adlandırılıyor. Bunlar birbirleriyle buluşuyor ve koşullara göre az çok birleşiyor, kesişiyor ve örtüşüyor. Bütün bunlara bağlı olarak İpek Yolu kültürleri ve uygarlıklarında hem ayrı ayrı, hem de birlikte ve iç içe bir bütün olarak kilit rol oynuyor. Ayrı ayrı kilit rol oynamaları her birinin kendi coğrafî konumuyla kendine özgü bireşimsel bir kültür/uygarlık özelliği taşımasından kaynaklanıyor. Birlikte kilit rol oynamaları ise en tepeden bakışla doğal olarak kendiliğinden “Üç Deniz” birliği-bütünlüğü olmasından kaynaklanıyor. Bu durum İpek Yolu’nda Doğu’dan Batıya ve Batı’dan Doğuya olan kültür ve uygarlık akışlarının iç içe girip düğümlendiği bir bölgede gerçekleşiyor, yaşanıyor. 

Böylece insanlık tarihinin İlkçağ derinliklerinden günümüze olan akışı içinde Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Hazar’ı içine alan, günümüzdeki deyişle “Üç Deniz Mirası” kavramı ve olgusu ortaya çıkıyor. Bu oluşum Doğu Akdeniz kültürü/uygarlığı, Karadeniz kültürü/uygarlığı ve Hazar kültürü/uygarlığı denilen üç ana ögeyi kapsıyor. Bu kapsamın son üç bin yılında en kilit rollerden birini her üç kültür ve uygarlıkla sımsıkı ilişkili Türk kültürü ve uygarlığı oynuyor. 4. Uluslararasıl İpek Yolu Müzik ve Sanat Konferansımız bu gerçekliğin yeni bir yansıması oluyor.

Burada yeri gelmişken sanat-uygarlık ilişkisiyle ilgili çok önemli bir gerçekliği belirtelim: Şöyle ki gelişmekte olan ve gelişkin ulus ve ülkelerin halk müzikleri kültür ağırlıklıdır, sanat müzikleri ise kimi ögeleriyle uygarlık ağırlıklıdır. Bu nedenle sanat müzikleri ve kapsadığı belli müzik türleri birer kültür olgusu olmalarının yanı sıra aynı zamanda birer uygarlık olgusudur (Daloğlu 2009: 211, 215). Bu durum kuşkusuz genel-temel uygarlık eşiğini aşmış-geçmiş ya da uygarlık sıçramasını gerçekleştirmiş İpek Yolu ulusları ve ülkeleri için de geçerlidir.

İpek Yolu kavramı ve olgusu ile İpek Yolu kültürleri ve uygarlıkları konularına genel olarak yeterince değindikten sonra şimdi bir de Atatürk’ten İpek Yolu’na bakalım.

4. Atatürk’ün 1920’lerde-1930’larda İpek Yolu Eksenli Doğu Uluslarına Bakışı

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1922’de “Türkiye’nin bugünkü savaşımı yalnız Türkiye’ye ait değildir. Türkiye’nin bugünkü savaşımı yalnız kendi ad ve hesabına değildir. Çünkü savunduğu dava bütün mazlum ulusların, bütün Doğunun davasıdır” der (ABE C: 13 2004b: 136). Dahası Türkiye’nin o günkü savaşımı salt yurdu ve ulusu düşmandan kurtarma ile sınırlı değildir. Aynı zamanda ulusça ve ülkece çağdaş anlamda yapılanma, gelişme ve uygarlaşma savaşımıdır. Bu da gerçekte sadece kendisi için değildir, çağdaş anlamda gelişme ve uygarlaşma yolundaki tüm mazlum uluslar ve ülkeler adına ve hesabınadır. Türkiye’nin işgalci, yayılmacı-ve sömürgeci güçlere karşı koyma, engel olma ve savaşmasını “Bu suretle, bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz (1920)” diyerek değerlendirir (ABE C. 8. 2004a: 345). Dolayısıyla bu savaş, başta İpek Yolu ve Doğu insanlığı olmak üzere tüm insanlık adına yapılan bir savaştır. Çünkü “Anadolu, bütün Asya’nın, bütün mazlumlar dünyasının zulüm dünyasına doğru ileri sürdüğü bir konumda bulunmaktadır (1921)” (ABE C. 12 2005: 50). Mazlumlar dünyası demek mazlum milletler-ülkeler demektir; mazlum kültürler-sanatlar-müzikler demektir. Yarı mazlum ve gelişmekte olan milletler ve ülkelerde ise mazlum katmanlar ve sınıflar ile kültürleri-sanatları-müzikleri demektir.



Günümüzden yaklaşık yüzyıl önce 1920’lerdeki İpek Yolu eksenli Doğu, 1930’larda da hemen hemen aynı ya da benzer durumdaydı. Bunu çok iyi bilen Atatürk Cumhuriyetimizin 10. Yılı olan 1933’te şöyle diyordu: “Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olarak meydana gelecektir. Bu milletler bütün güçlüklere ve engellere rağmen güçlükleri, engelleri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı geçecektir.” (ABE C. 26 2009: 144).

Atatürk “Doğu devletleri” demiyor, “Doğu milletleri” diyor. Çünkü o milletlerin birçoğu kendi devletlerine sahip olsalar da mazlum idiler, kimileri günümüzde de mazlum durumdadırlar. Görülüyor ki ilkeleri, ülküleri ve tutkularıyla Atatürk ulusçul olduğu kadar insancıl ve tüm insanlıkçıl bir önderdir. Ulusuna olduğu kadar insanlığa da yönelen düşünceler taşır. Türk ulusuna hizmeti tüm insanlığa hizmet olarak görür ve gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü 1922’deki bir özdeyişiyle “İnsanlığa yönelen düşünce hareketi er geç başarılı olacaktır” (ABE C. 12 2005: 201). O’nun çok yönlü başarısı bu insancıl anlayış, yaklaşım ve inancından da kaynaklanır.

5. Türkiye Cumhuriyeti’mizin Kuruluşu-Varoluşu ve İpek Yolu Açısından İşlevi ve Önemi

Türk Ulusal Kurtuluş-Kuruluş Savaşı’nı eşsiz bir Büyük Utku’yla kazanıp Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürk “Utkular ancak irfan [kültür] orduları ile kalıcı olabilirler” der. “Temeli kültürdür, yüksek Türk kültürüdür” diyerek tanımladığı Türkiye Cumhuriyeti bir devlet, egemenlik ve yönetim biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir yaşam biçimidir; dolayısıyla bir kültür biçimidir. Çünkü her devlet, egemenlik ve yönetim biçimi gibi Cumhuriyet de kendi yaşam biçimini yani kendi kültürünü yaratır. Cumhuriyetin yarattığı kendine özgü yaşam biçimine cumhuriyet yaşam biçimi, kültüre de cumhuriyet kültürü denir” (Uçan 2023: 11). Türkiye’deki cumhuriyetleşme bir çağdaşlaşma tasarısıdır (projesidir). Dolayısıyla çağdaş cumhuriyet yaşam biçimi öncelikle cumhuriyet kültürü, sanatı, müziği ve eğitimi odaklıdır. Atatürk’ün “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.” “Güzel sanatlarda başarı, bütün devrimlerin başarılı olduğunun en kesin kanıtıdır.” sözleri ana ölçüttür. Bu tanım, saptama, ilke ve ölçütler özellikle İpek Yolu insanlığı ve ulusları için de geçerlidir. Bütün bunlardan dolayı Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen Türk Ulusal Egemenlik, Kurtuluş-Kuruluş Savaşı ve Cumhuriyetleşme-Çağdaşlaşma Devrimi öncelikle mazlum Doğu uluslarına ve ülkelerine, o bağlamda özellikle İpek Yolu uluslarına ve ülkelerine örnektir, esin kaynağıdır. 

Atatürk ve kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Batı ile Doğu ve Kuzey ile Güney arasında yaşanan ikilemi, çağdaşlaşarak ortadan kaldırma yolunda ve Türk insanını çağdaş yaşama hazırlama yönünde ana kurumların temellerini atarak öncülük etmiştir. Bu öncülük, yalnız Türk ülkesi ve insanı için değil, İpek Yolu ülkeleri ve insanları için de geçerlidir. Çünkü bu öncülüğüyle Afro-Avrasya’da en Uzak Doğu’dan en Uzak Batı’ya ve en Uzak Kuzey’den en Uzak Güney’e kadar geniş bir coğrafyada örnek alınıp etkili ve katkılı olmanın yolunu açmıştır.

6. Türkiye Cumhuriyeti’nin İpek Yolu Ülkeleriyle Müziksel İlişkileri

Atatürk müziğin-sanatın engel-sınır tanımaz işleviyle Batılılaşmayı aşıp Çağdaşlaşmayı ereklerken “Batı musikiciliğini alma-uygulama” yöntemini aşıp “Dünyanın her yerinde geçerli Genel son musiki kurallarını alma-uygulama” yöntemini önermiştir. “Batı musikisinde yerini alma” amacını “Evrensel musikide yerini alma” amacına dönüştürmüştür. Bu temelde İpekyolu Müzik Konferanslarımız Afro-Avrasya’da Doğu ile Batı ve Kuzey ile Güney arasında yaşanan ikilemleri çağdaşlaşarak ortadan kaldırma ve aşma yolunda çalışmalar yapmaya, etkinlikler düzenlemeye, kurumlar oluşturmaya örnek ve esin kaynağı olan bir oluşum ve girişimdir.

Atatürk dönemi ve sonrası Türk müzik devriminde İpek Yolu üzerindeki Orta ve Yakın Doğu ulusları ve ülkeleriyle müziksel ilişkiler, devrimin önemli bir boyutunu oluşturdu. Gelişen genel siyasal ve kültürel ilişkiler söz konusu ülkeleri Türk müzik devriminden yararlandırmaya uygun bir ortam oluşturdu. Bu ülkelerden konuk yönetici, uzman, sanatçı ve eğitimciler ülkemize geldiler. Müzik devrimimizin başlıca kurum, kuruluş, topluluk ve kişilerinin çalışmalarını yerinde ve yakından gördüler, izlediler, incelediler. Bunların bir sonucu olarak Irak, Suriye ve Lübnan çoksesli Türk askerî bando ve eğitimi geleneğini alıp sürdürdüler. Sonraki yıllarda bunları başka tür çalışma ve etkilenmeler izledi. Türk müzik devriminden kimi ülkeler doğrudan, kimi ülkeler dolaylı etkilendi-katkılandı. Doğrudan etkilenen/katkılanan ülkeler İran, Afganistan, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün ile İpek Yolu’nun Kuzey Afrika uzantısı üzerindeki Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir’dir. Dolaylı etkilenen/katkılanan ülkeler ise İran ve Afganistan üzerinden Pakistan; Irak ve Suriye üzerinden Ürdün; Libya, Tunus ve Cezayir üzerinden Fas’tır. Bu ülkelerden de onlara komşu kimi başka ülkelere dolaylının dolaylısı olarak kimi etkiler ve katkılardan söz edilebilir.

Bu bağlamda hemen aklıma geliveren birkaç örnek olarak şunları anımsatmakta yarar görüyorum: (1) 1934’te İran Şahı Türkiye’yi ziyaretinde yaratılıp sahnelenen Özsoy operasını Atatürk’le birlikte izledi. Bundan çok etkilenerek yurduna döndükten sonra Tahran’da bir Opera Binası yapımına girişti. (2) Irak Kralı Faysal 1931’de Türkiye’yi ziyaretindeki gözlemlerinden çok etkilendi. 1934’te Irak hükümetinin çağrısıyla seçkin Türk müzikçiler Bağdat’a gidip Güzel Sanatlar Akademisi Musiki Bölümü’nü kurdu. (3) 1948’de Suriye hükümetinin çağrısıyla seçkin Türk danışman-uzman müzikçiler Şam’da Şark Musikisi Konservatuvarını kurdu. (4) Afganistan hükümetinin çağrısıyla 1933’ten itibaren Türk danışman-uzman müzikçiler tarafından Afganistan Muzika Okulu ve Nümune Muzikası kuruldu, ayrıca Afgan Ulusal Marşı bestelendi. (5) 1932’de Mısır’daki Arap Musiki Kurultayı’na Türk müzikçiler de katıldı. (6) 1956’da Libya Kral Selam Marşı, 1959’da Libya Ulusal Marşı bir Türk besteci tarafından bestelendi.

Türkiye’nin öncülüğünde kendi batısında İpek Yolu’nun Güney Doğu Avrupa-Balkanlar uzantısı üzerindeki Balkan ülkeleriyle Balkan Oyunları düzenlendi. Balkan Festivali (Şenliği) gerçekleştirildi. Atatürk “Ulusları antlaşmalardan çok duygular bağlar.” (ABE C. 29 2011: 165) görüşüyle davranıyordu. Çok iyi biliyordu ki insanlığın üstün nitelikleriyle ulusları birbirine bağlamada müziksel duygular çok önemli etmendir. Duyguların müzik yoluyla iletişimi, paylaşımı, ortaklaşımı çok etkilidir. 1935-1939 yılları arasında gerçekleştirilen Balkan Festivalinin ilkine ev sahibi Türkiye ile Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan katıldı. Ne var ki 1939’da patlayan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle bu festival 1940’tan itibaren düzenlenemedi.

Türkiye ve Türk Dünyası barışçıl İpek Yolu Müzik Konferanslarını çok önemser. Çünkü müzik savaşkan bir dünyanın ve insanlığın barışkan bir dünyaya ve insanlığa dönüşmesine-evrilmesine hizmet eder, katkı sağlar. Bunun somut örneklerini Balkan Şenliğinde gören-yaşayan Atatürk ünlü Yurtta Barış, Dünya’da Barış ilkesi-ülküsü ve tutkusuyla Batı’da Balkan Paktı’nı (1934), Doğu’da Sadabat Paktı’nı (1937) kurdu. Böylece ünlü ilkesini-ülküsünü ilkin İpek Yolu Ekseninde uygulamış oldu. Çünkü kuruluşuna öncülük-önderlik ettiği bu iki paktın ülkeleri İpek Yolu üzerinde idi. Bu yol Türk Dünyası’nı çevreleyen dünyalarla; genelde Asya, Avrupa, Afrika dünyalarıyla; özelde Çin, Japon, Rus, Hint, Acem, Arap, Latin, Yunan ve Slav kültür-uygarlık dünyalarıyla buluşturur, birleştirir, kaynaştırır. İpek Yolu’nun ana odağındaki Orta Asya–Anadolu ekseni, yani Türkistan-Türkiye ekseni Doğu ile Batı arasında bağlantıyı sağlayan ana eksen işlevi görür. Bu eksen üzerinde, TÜRKSOY bünyesinde 2015’te uluslararasıl sivil/uygar toplum-kültür-eğitim kuruluşu TÜRKMEB kurulmuştur (Uçan 2015; 2018). Bu kuruluş Türk Dünyası’nın yanı sıra İpek Yolu ulusları-ülkeleri müzik-eğitimi kuruluşlarıyla da etkinlik ve işbirliğine yöneliktir.

7. Ankara, Musiki Muallim Mektebi, Devlet Konservatuvarı ve İpek Yolu’na Yansımalar

Ankara Anadolu’nun iç-orta bölgesinde Tarihî İpek Yolu’nun ana güzergâhı üzerindedir. Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da buraya gelip yerleşmesinden itibaren yeni millî Türkiye’nin eylemli başkenti oldu. 23 Nisan 1920’de millî TBMM burada toplandı ve açıldı. Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı buradan yönetildi. Cumhuriyetin ilanından önce 13 Ekim 1923’te yasal Başkent oldu. Bu sürecin başından itibaren İpek Yolu ulusları, ülkeleri ve önderleri buraya yöneldiler. Ankara ülkenin merkez bölgesinde Doğu, Batı, Kuzey ve Güney bölgelerine yaklaşık aynı uzaklık ve yakınlıkta, kolay ulaşılabilir konumdadır. Âdeta yoktan var edilmiş bir şehirdir. Yüzyılı aşkın süredir Atatürk ve Cumhuriyet kültürü, sanatı, müziği ve eğitiminin ana merkezi ve beşiğidir. Doğunun-Batının, Kuzeyin-Güneyin tüm ulusları-ülkeleri-devletleri burada temsil edilir. 

Atatürk yeni başkentte Müzik Devrimine girişirken ilkin müzik öğretmeni yetiştirecek bir okula öncelik ve ivedilik verdi. Cumhuriyetin ilanından sonra RCMH Reisi Osman Zeki Üngör 1 Nisan 1924’te bu okulu kurmakla görevlendirilip kurucu müdür olarak atandı. Musiki Muallim Mektebi (MMM) resmen 1 Eylül’de kuruldu, 1 Kasım’da öğretime açıldı. Bu olağanüstü bir tasarım, atılım ve devrimdir. Atatürk Türkiyesi yalnızca müzik öğretmeni yetiştirmek amaçlı ayrı, bağımsız bir Müzik Öğretmen Okulu kurup açarak, Türk eğitim sistemine yepyeni, öpözgün bir kurum kazandırdı. Bu tarihsel tutum, davranış ve kazanım, bu okula, mesleğe ve alana, yaşamsal bir önem vermek, işlev yüklemek ve yüksek bir değer biçmek demekti. Bin bir yokluk, yoksunluk ve kısıtlılık içindeyken, Cumhuriyetin ilanının ardından bu devrime girişerek verdiği önemi, yüklediği işlevi ve biçtiği yüksek değeri göstermiştir. Ama TBMM içinde, dışında kimileri bu kuruluş, açılış ve işleyişe karşı çıkmış; fırsat buldukça haksız biçimde eleştirme-engelleme ve kösteklemeye çalışmışlardır. MMM ise her şeye karşın Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe üçlü öz-diliyle 17 yıl adını, varlığını, etkinliğini sürdürmüştür. Dolayısıyla MMM gerçek bir Türk mucizesidir.



MMM ülkemizde müzik öğretmenliğinin gerçek anlamda, çağdaş nitelikte ve seçkin konumda meslekleşmesi, yetişme-atanma-çalışma koşul-ilke-ölçütlerinin belirlenmesi, kalıcı kılınması ve kökleştirilmesinin ilk evresinde merkezî rol oynadı. Doğurduğu Ankara Devlet Konservatuvarına ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüne, sonraları ikisinden türeyen öbür bölümlere, konservatuvarlara ve diğer müzik yükseköğretim kurumlarına ilk ana temel, kaynak ve örnek oldu. Asıl öncelikli-ivedilikli amacı olan Erken Cumhuriyet Döneminin (1923-1938) gereksindiği çağdaş müzik öğretmenini yetiştirdi. Yanı sıra ilke, yol-yöntem ve teknik olarak çoksesli Batı musikiciliğini ve Genel son musiki kurallarını alma, Türk müziğine uygulama ve uyarlama işlevini gördü. “Türk ulusunun yeni değişikliğinde ölçü” olarak belirlenen “musikide değişikliği alabilme ve kavrayabilme” ereği için çalıştı, hizmet etti, insan yetiştirdi, ürünler verdi.

İşte bu nedenlerle tarihî 1 Kasım’ın Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışı ile birlikte Müzik Öğretmenliği Günü olarak kutlanmasını önerdim. Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED) Merkez Yönetim Kurulu bu önerimi 20 Ekim 2018 günlü toplantısında görüşüp oybirliğiyle kararlaştırdı. Bu tarihî kararla Musiki Muallim Mektebi’nin açıldığı 1 Kasım’ı 2018 yılından itibaren yalnızca Açılış Yıl Dönümü olarak değil, aynı zamanda Müzik Öğretmenliği Günü (MÖG) olarak da kutlamaktayız. Böylece anlaşılıyor ki, tıpkı MMM gibi MÖG de özgün bir Türk buluşudur.

Şöyle ki Türkiye eldeki doğru bilgi, belge ve bulgulara göre Dünyada yalnızca müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmek için ayrı, bağımsız bir okul kurup açan, geliştiren ilk ve tek ülkedir. Çünkü hiçbir dönemde ne Almanya, ne Fransa, ne Amerika, ne Rusya, hiçbir devlet ve ülke böyle bir okul kurmamış ve açmamış görünmektedir. 1924-1925’te örgün müzik eğitimi alanında dünyanın en ileri ülkelerinden biri olan Almanya’da bizim MMM’ye en benzer kurum Devlet Kilise ve Okul Müziği Akademisi idi (Staatliche Akademie für Kirchen- und Schulmusik). Bu akademi Kilise müzikçiliği ve Okul müzikçiliği eğitimi vererek kilise müzikçisi ve okul müzikçisi denilen iki tip müzikçi yetiştiriyordu. 1935’te bizim MMM’yi andıran Devlet Müzik Eğitimi Yüksekokulu (Staatliche Hochschule für Musikerziehung) oldu (Richter 1993: 24). Görülüyor ki adı, sanı ve amacıyla özgün bir Müzik Öğretmen Okulunu yeryüzünde yalnızca Atatürk ve Türkiye düşünüp tasarladı ve gerçekleştirdi. Bu bakımdan tüm Dünyada istisnai (ayral) bir önder ve ülke konumundadır. Dolayısıyla bu alada ayrıcalı bir önder ve ülke olarak nitelendirilir.

Bilindiği gibi Dünya Eczacılık Günü, Dünya Mimarlık Günü, Dünya Müzik Günü vb. evrensel alan ve meslek günleri vardır. Bu bağlamda MMM kaynaklı özgül anlamı, önemi, işlevi ve tarihsel değeriyle 1 Kasım, Dünya Müzik Öğretmenliği Günü olarak tanımlanıp evrensel düzeyde de kutlanabilir. Bunun için Türkiye olarak gerekli çalışmaları yapalım diyorum. Ve tüm ilgilileri bu yönde çaba göstermeye çağırıyorum. Çünkü MMM, Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in Türk ve Dünya müzik eğitimine kazandırdığı benzersiz bir olgudur. Bunun eşsiz değerinin tam bilincinde olalım. Bu bilinçle 1 Kasım’ı ülkemizde ve dünyada en anlamlı biçimde anmaya ve kutlamaya girişelim. Bu haklı, içtenlikli duygu, düşünce ve öneriyle diyorum ki: 1 Kasım Müzik Öğretmenliği Günü’müz Türk Dünyasına, İpek Yolu Dünyasına ve tüm İnsanlığa Kutlu Olsun! 

ISME’nin seçilmiş Başkanı Prof. Dr. Patricia A. Gonzales-Moreno bu konferansımızda onur konuğumuz ve çağrılı konuşmacımızdır. Kendisine ülkemizde 1 Kasım 2018’den beri kutlanmakta olan 1 Kasım: Müzik Öğretmenliği Günümüzün önümüzdeki yıl MMM’nin Kuruluşunun-Açılışının 100. Yıldönümü olan 1 Kasım 2024’ten itibaren 1 Kasım: Dünya Müzik Öğretmenliği Günü olarak kutlanmasını gerekçeleriyle önerelim. Kendisinden bu önerimizin ISME Yönetim Kurulu’nun önümüzdeki çalışmalarında ele alınıp görüşülerek değerlendirilmesi ve olumlu yönde karara bağlanması için çaba göstermesini isteyelim. Bu girişimimizi olumlu sonuç alana dek sürdürürken bu Konferansta, 1 Kasım: İpek Yolu Müzik Öğretmenliği Günü olarak kutlamayı kararlaştırıp uygulayalım. Çünkü MMM mucizesi aynı zamanda bir İpek Yolu ülkesi mucizesi olduğundan ilk kez uluslararasıl gün olarak kutlanmış olur. Avrupa’da EAS-Avrupa Okul Müzik Eğitimi Birliği nezdinde de girişimde bulunalım. Bunun için EAS Türkiye Koordinatörümüz hemen harekete geçebilir. Böylece ISME’den önce ya da onunla birlikte EAS da benzer veya koşut bir karar alabilir. Ayrıca Türkiye UNESCO Millî Komisyonu aracılığıyla UNESCO düzeyinde de öneride bulunalım. Ancak tütün bunlardan önce TÜRKMEB örgütümüz konuyu hemen görüşüp 1 Kasım’ı Türk Dünyası Müzik Öğretmenliği Günü olarak kararlaştırabilir. Böyle bir uluslararasıl karar, öbür uluslararasıl kararların alınması yönünde ilk doğru ve örnek adım olur.

Atatürk başlattığı Türk müzik devriminin ikinci evresinde öncelikle çağdaş çoksesli Türk ulusal müziği alanında yaratıcı-besteci, seslendirici-yorumcu, araştırıcı-geliştirici yetiştirmek için yeni bir atılıma girişti. 1934’te büyük bir beklentiyle kuruluş yasası çıkartılan Millî Musiki ve Temsil Akademisi (MMTA) bir türlü gerçekleşmeyince 1936’da Ankara’da devlet konservatuvarı kurulması kararlaştırıldı. İlkin MMM’ye bağlı Konservatuvar Sınıfları olarak açılırken kuruluşu 1 Kasım 1936’da Atatürk muştuladı. Hızla gelişti. 1940’ta Devlet Konservatuvarı Kanunu çıkarılıp köklü ve güçlü bir yapıya kavuştu. ADK olarak 1940’lardan itibaren başkentin ve ülkenin çağdaş müzik ve sahne sanatlarındaki oluşum, gelişim ve başarımına damgasını vurdu. Öbür yandan son dönemlerde GÜ GEF Müzik Eğitimi Bölümü, BÜ Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi ve HÜ Ankara Devlet Konservatuvarı (ADK) kimi Türk Dünyası ve İpek Yolu ülkelerinden müzikçiler görevlendirdi. ADK’li Fazıl Say İpek Yolu Konçertosu besteleyip seslendirdi-yorumladı. 

8. Müzik ve Sanat Eğitiminde Sosyal Sorumluluk Projeleri ve İpek Yoluna Yansımaları

Yedi yıl önceki Uluslararasıl 2. İpek Yolu Müzik Konferansımızda 1. Panel: Sosyal Sorumluluk Paneli ve konumuz “Müzik/Sanat Eğitiminde Sosyal Sorumluluk Projeleri” idi. Bu konu müzik ve sanat eğitiminde yaratımcı, yönetimci, eğitimci, uygulayımcı, katılımcı, öğrenimci ve izleyimci olarak yer alan herkesi ilgilendiriyor. İlgilileri birey/insan ve toplum yaşamında müziğin/sanatın anlamı, yeri, önemi ve işlevleri üzerinde bir kez daha yeniden düşünmeye yöneltiyor. Düşünürken dikkatler kendiliğinden daha çok işlevler boyutu üzerinde yoğunlaşıyor. Çünkü söz konusu anlam, yer ve önem özde işlev boyutundan kaynaklanıyor (Uçan 2016c).

Müziğin/Sanatın İşlevleri genel olarak estetik özlü/temelli bireysel, toplumsal, kültürel, eğitimsel, sağaltımsal, siyasal, ekonomisel işlevler olarak yedi ana kümede toplanabiliyor. Ve toplumsal ve eğitimsel işlevlerde odaklanıyor. Çünkü öbür işlevlerin sağlıklı gerçekleşmesi büyük ölçüde toplumsal ve eğitimsel işlevlerin birlikte iç içe gerçekleşmesine bağlı görünüyor. Etkili-verimli-yararlı bir gerçekleşme bireysel sorumluluğu da içeren güçlü bir toplumsal sorumluluk gerektiriyor. Böyle olunca çağdaş müzik/sanat eğitiminde toplumsal sorumluluk daha ön plana geçiyor. Ancak işin doğası gereği kararlı bir bireysel sorumluluk temeline oturuyor. Bunu istendik biçimde yerine getirebilmek için öncelikle toplumsal birey ve toplumcul birey olmak zorunlu görünüyor. Toplumsal ve Toplumcul Bireylerin üstlendiği sorumlulukla işleyen-işletilen bir eğitim sürecinde müziğin/sanatın dokusu ile toplumun dokusu birbirini daha kolay, daha çabuk ve daha kalıcı etkiliyor. Bu durum çağdaş müzik/sanat eğitimi sürecini daha da önemli kılıyor.

Bunun yeterince farkında ve bilincinde olan ülkeler, kurumlar, kümeler ve kişiler son yıllarda müzik/sanat eğitiminde toplumsal sorumluluk projelerine giderek hızla artan bir ölçüde yöneliyorlar. Toplumun özellikle orta, alt ve engelli katmanlarının-kesimlerinin gereksinimlerine ve müzik/sanat eğitiminin doğasına uygun bir toplumsal sorumlulukla işleyen-işletilen çeşitli düzenlemeler yapıyorlar. Bu tür çalışma ve etkinliklere gereğince yer, önem ve değer veriyorlar, emek harcıyorlar. Dünyanın çeşitli bölgelerinde gözlemlenen bu sevindirici durum İpek Yolu ülkelerinde daha çok yer, önem ve değer kazanmayı gerektiriyor. Bu nedenle 2. Konferansımızda söz konusu projelerle ilgili Panelin düzenlenmiş olmasını çok doğru ve yerinde bulmuştum.

Müzik/Sanat Eğitiminde Toplumsal Sorumluluk Projeleri genellikle gönüllülük, etkin katılımlılık, özverililik ve paylaşımcılık ilkelerine dayanıyor. Ancak bu projelerin etkili ve verimli olabilmeleri için bunların yanı sıra özendiricilik, kolaylaştırıcılık ve destekleyicilik ilkelerine de dayalı olmaları zorunlu oluyor. Daha açık bir anlatımla bu tür projeler maddî ve manevî olarak sürekli özendirilmeyi, olabildiğince kolaylaştırılmayı ve karşılıksız desteklenmeyi gerektiriyor. Bu zorunluluk ve gereklilikler yerine getirilirken doğal olarak kendiliğinden yaygınlaşmanın da önü ve yolu açılıyor. Bu tür projeler gelişmiş ülkelerin yanı sıra özellikle gelişmekte olan ülkelerde de tasarlanıyor ve gerçekleştiriliyor. Çünkü gelişmekte olan ülkelerde bu tür projelere giderek daha çok gereksinim duyuluyor. Ancak bu gereksinimi karşılamak için söz konusu ülkelerde toplumsal devlet anlayışını ve sivil/uygar-toplum-kültür-eğitim girişimlerini daha egemen, daha etkin ve daha yaygın kılmak gerekiyor. İpek Yolu Müzik Konferans Serisi kendine özgü bir sivil/uygar-toplum-kültür-eğitim oluşumu ve girişimi olarak bu yönde de etkin çaba gösteriyor.

Türkiye’mizde yeni okullarda yeni eğitsel yapılanmalar belirmiş, Cumhuriyet döneminin ilk evrelerinden itibaren Eğitsel Kollar olarak ortaya çıkmıştı. Bu tür kol odaklı çalışma, etkinlik ve projeler son yıllarda yeni ilke, amaç ve içeriklerle ivme kazanıyor. Bu bağlamda özellikle Eğitim Fakülteleri Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi ve Resim İş Eğitimi Anabilim Dalları Müzik ve Resim-İş Öğretmenliği Lisans Programlarında GK kodlu Topluma Hizmet Uygulamaları dersi yer alıyor (YÖK 2018: 290, 317, 394, 404, 510). Bu dersin amacına uygun biçimde yürütülmesi yepyeni bir adım ve ileri bir atılım olarak görülüp değerlendiriliyor. Kimi üniversiteler, vakıflar, dernekler vb. sivil/uygar-toplum-kültür-eğitim kuruluşlarınca yeni projeler oluşturulup geliştiriliyor. Millî Eğitim Bakanlığı işbirliğiyle yürütülüp yaşama geçiriliyor. Buna kimi Belediyeler yardım ve destek veriyor. Ortaya konulan projeler ve ürünleri belirli kesimlerce ilgiyle, coşkuyla izleniyor ve mutlulukla paylaşılıyor. Müzik/Sanat Eğitiminde Sosyal Sorumluluk Projeleri 2. İpekyolu Müzik Konferansı’mızda da coşkuyla paylaşılmıştı. Bu tür Topluma Hizmet Uygulamalarının İpek Yolu’nda artarak ve çeşitlenerek sürdürülmesi çok yararlı görülüyor.

9. İpekyolu Ekseninde Kültür-Sanat-Müzik-Eğitim Odaklı Yeni Bir Değerler Dizgesi

Tarihî İpek Yolunun kendine, Asya’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya ve Dünyaya kazandırdığı değerler vardır. Bunlar günümüzdeki kimi değerlere ve gelecekteki olası değerlere kaynaklık eder. İpek Yolu ana ekseninde kültür-sanat-müzik-eğitim odaklı yeni bir değerler dizgesinin oluşması olanaklıdır. Bu yeni dizge geleneksel ve çağdaş boyutlarıyla giderek kendine özgü bir İpekyolu merkezli değerler bütününe dönüşebilir. Ama bunun için söz konusu eksenin Batı ayağındaki değerler ve Doğu ayağındaki değerler ile Orta-Gövdedeki değerlerden doğru, tutarlı ve seçici yararlanmak gereklidir. Çünkü çağdaş İpek Yolu beş yüz yıl önceki kadim İpek Yolu’ndan epey farklı nitelikler taşıyor, epey farklı işlevler görmeye aday görünüyor. Daha çok yönlü, çeşitli ve zengin nitelikler taşıyacağa ve işlevler göreceğe benziyor. Çünkü İpek Yolu sadece bir eksen değildir, yanı sıra eksen odaklı bir ağdır, bir örgüdür, bir dokudur. Bu özelliğiyle Afro-Avrasya’da çok geniş bir alanı kaplar; çok yönlü, çok boyutlu ve zengin bir değerler bütününü kapsar. Giderek daha çok gereksinilen barışın, dostluğun, kardeşliğin paylaşımını ve ortaklaşımını içerir.

Öbür yandan değerler konusunda Batı denilince Avrupa kökenli-merkezli bir değerler bütünü, Doğu denilince de Asya kökenli-merkezli bir değerler bütünü anlaşılır. Bu iki değerler bütününden Asya kökenli-merkezli olanı, kendi içinde öbüründen çok daha belirgin bir karmaşıklık, çeşitlilik ve zenginlik gösterir. Bu, Avrupa’nın birkaç katı olan kıtasal büyüklüğü ve tolumsal/kültürel çeşitliliğinden de kaynaklanır. İpekyolu merkezli değerler bütününü oluşur ve gelişirken sürece ve ürüne doğal ve kaçınılmaz olarak yansır. Öbür yandan Kuzey denilince genellikle Kuzey Yarımküre kökenli-merkezli değerler bütünü; Güney denilince de Güney Yarımküre kökenli-merkezli değerler bütünü akla gelir. İpekyolu merkezli değerler bütününü oluşur ve gelişirken Kuzey Yarımküre kökenli-merkezli değerlerin ağırlıklı etkileri olacaktır. Yanı sıra Güney Yarımküre kökenli-merkezli değerler bütününden de kimi esinler olabilecektir. 

Genel-tümel çağdaşlık anlayışına uygun İpek Yolu merkezli yeni değerler bütünüyle yaşamı ve dünyayı yeni bir kavrayış biçimi oluşabilir. Bu yeni oluşum kültürü-sanatı-müziği-eğitimi Doğuculuk-Batıcılık, dincilik-laikçilik, sağcılık-solculuk karşıtlığı, çekişmesi-çatışması kısır döngüsünden kurtarabilir ve uzak tutabilir. Bu yolda olabildiğince ilerli-tutarlı bir kültür-sanat-müzik-eğitim politikası oluşturma ve uygulamaya uygun duygusal-düşünsel-devinsel-sezinsel ortam sağlayabilir. Üç Deniz Mirası kavramını ve olgusunu oluşturan Doğu Akdeniz, Karadeniz, Hazar kültür ve uygarlıkları birlikte iş-işlev görerek bu ortamı perçinleyebilir.

İpek Yolu Değerlerinin Belirlenmesi: Bir konferans sıkça gereksiniliyor, sürekli aynı ad, kapsam ve içerikle tasarlanıyor ve son on yıl içinde dört kez düzenlenip gerçekleştiriliyorsa bir dizi-seri oluşuyor demektir. Ve bunun temelinde onu gerekli kılan birtakım eski köklü değerler yatıyor ve öncelikle o değerlerden esinlenip kaynaklanıyor demektir. Dahası o köklü değerlerden kaynaklı yapılan çalışmalar ve gelişen etkinliklerle kendiliğinden yeni kalıcı değerler de oluşuyor demektir. Bunların belirlenip süzülerek öncekilere eklemlenmesi bekleniyor demektir. Kararlılıkla tasarlanarak gerçekleştirilmekte olan İpekyolu Müzik Konferans Serisi kanımca bu özellikleri taşıyor. Öyleyse bu aşamadan itibaren bu konuda şunların yapılması gerekli görünüyor: İpek Yolu Müziklerinde (1) Geçmişte oluşmuş eski köklü değerleri saptamak. (2) Günümüzde oluşmakta olan yeni kalıcı değerlerin neler olduğunu ya da olabileceğini saptamak. (3) Yeni olası kalıcı değerleri süzgeçten geçirerek eski-köklü değerler ile birleştirip kaynaştırmak ve bütünleştirmek.

Âşık Veysel Örneği: 20. yüzyıl Türk âşık/ozan geleneğinin-göreneğinin baş temsilcisi Âşık Veysel’dir. Birçok yönden İpek Yolu’nun eski köklü değerleri ile yeni kalıcı değerlerini birbiriyle buluşturma, birleştirme, kaynaştırma ve bütünleştirmede yalın, özgün ve eşsiz bir örnektir. İlk şiiri olan, 1933’te Atatürk için yazdığı Cumhuriyet Destanı, “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası” dizesiyle başlar. Âşık Veysel ilgilenen herkese her yönüyle tam bir esin kaynağıdır.

10. Genel Değerlendirme ve Öneriler

Bütün bu anlatımlardan açıkça anlaşılıyor ki çağdaş Türklüğün ulu atası, önderi-yönderi ve yederi Atatürk (Uçan 2019a: 21) aynı zamanda bir İpek Yolu önderidir. Türk ulusu bir İpek Yolu ulusudur. Türk Dünyası bir İpek Yolu dünyasıdır. Türkiye bir İpek Yolu ülkesidir. Ankara bir İpek Yolu kenti ve başkentidir. Âşık Veysel bir İpek Yolu âşığı ve ozanıdır.  Musiki Muallim Mektebi ve Ankara Devlet Konservatuvarı Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Müzik Devrimi’nin, Başkent Ankara’nın ve dolayısıyla İpek Yolu’nun yüz akı kurumlardır.

Türk müzik devrimimizin öz dili Türkçe, Atatürkçe ve Müzikçe’dir. Bu üçlü dilde Atatürkçe düşün, ilke ve ülkü dilimizdir. Ana kaynağı kurtarıcı-kurucu önderimiz-yönderimiz-kılavuzumuz Atatürk’tür. Hemen her ulusun-ülkenin bir sözel dili, kurucu önderi-yönderi-kılavuzu vardır. Müzikçe ise uluslar ve ülkeler içi ve arası en ortak dildir. Ana kaynağı insanlığın en ortak kültürel paydası olan Müzik’tir. Dolayısıyla onun dili olarak adlandırıp nitelendirdiğimiz Müzikçe, insanlığın en ortak ve en insancıl kültürel dilidir. Bu bakımdan Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe üçlü dili İpek Yolu uluslarına ve ülkelerine özgün bir örnek ve esin kaynağıdır.

Müziğin öz dili “Müzikçe” ülkemiz Türkiye adına kurucularından biri olduğum Avrupa Okul Müziği Birliği’nin (EAS’ın) 1998 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’da düzenlediği EAS Konferansı’nda sunduğum geniş kapsamlı bildirimde ana konu olarak yer almıştır. “Müzik Dili” yerine kullanılmak üzere tüm gerekçeleri ile birlikte Almanca yazılış biçimiyle tasarlayıp oluşturduğum “Musikisch” olarak sunulup önerilmiştir. Bu önerim Konferansın düzenleyicileri, katılımcıları ve izleyicilerince son derece anlamlı, ilginç ve özgün bulunmuştur. Bunun üzerine bildirim, hemen yayımlanmış olan Konferans Bildiriler Kitabı’nda aynen yer almıştır (Uçan 1998). Bu önerimi içeren söz konusu bildirim ertesi yıl, Avusturya Müzik Eğitimcileri Derneği’nin yayın organı Musikerzihung [Müzik Eğitimi] adlı dergide de aynen yayımlanmıştır (Uçan 1999).

Uluslararası İpek Yolu Konferansında ele alınan konular ve sunulan bildirilerin özel ya da özgül ad, kapsam ve içerikleri İpek Yolu kavramı ve olgusuyla yeterince ilişkilendirilmeyi de gerektirir. Bunun yolu, araştırma ve incelemeleri en az bir yönüyle İpek Yolu boyutlu, ilişkili, ağırlıklı, eksenli ya da odaklı yapmak ve bildirileri buna göre hazırlamak ve sunmaktan geçer. Bu çalışmalarda felsefî, bilimsel, tekniksel, sanatsal ve müziksel yol ve yöntemleri birbirleriyle en uygun biçimde buluşturmak ve kaynaştırmak büyük önem taşır.

İpek Yolu Konferansımızın çok daha düzenli, sürekli ve kalıcı olabilmesi için kendine özgü bir uluslararasıl kurumsal yapıya kavuşturulması gereklidir. 1. Konferans’tan iki yıl sonra 2. Konferans’ın, ertesi yıl 3. Konferans’ın ve altı yıl sonra bugünkü 4. Konferans’ın düzenlenmiş olması, süreklileşme, kalıcılaşma ve kurumsallaşma yolunda önemli aşamalardır. Bu yılki Konferansta İpek Yolu Orkestrası’nın ikinci kez kurulmuş ve Türk müzik devriminin ürünü eserler de içeren bir konser programıyla yer alması kalıcı kurumsal yapılanmaya ilişkin çok anlamlı bir adımdır. Bu adımların ardından İpek Yolu Uluslararasıl Müzik Eğitimi Birliğinin kurulması beklenmektedir.

Öbür yandan 2014 yılındaki 1. Konferanssımızda sunulmuş bildirilerin derli toplu kitaplaştırılıp yayımlanmış olması kalıcılaşmayı sağlayan bir çabadır. Onu sonraki 2., 3. ve 4. Konferans kitaplarının basılı yayımlanması izlemelidir. Çünkü bu tür çalışmaların basılı kitaplaştırılarak yayımlanması çok daha kalıcı, gerektikçe kolay erişilebilir ve yararlı olmaktadır.

İpek Yolu ulusları-ülkeleri arasında akademik öğrenci, araştırım ve öğretim elemanı değişim programları düzenlenebilir. İpek Yolu Müzik Araştırma ve Geliştirme Merkezi kurulabilir. Asya-Avrupa-Afrika üçlü kıtasal zemininde Kıtalararasıl İpek Yolu Konferansı düzenlenerek Eski Dünya’daki işlevine de uygun bir yapıya kavuşabilir. Böylece yeniden doğuş, canlanış ve kendine yakışan doğrultuda yeniden yükseliş daha çekici, kapsayıcı ve kuşatıcı olabilir.

Genel kültürel bakış, görüş ve anlayışla İpekyolu bir Kültür-Sanat-Müzik Yoludur. Bu yolda küresel ölçekli katılım-eğitim-araştırım-yayım ile sağlıklı bir yaratım-üretim-paylaşım için Genel Ağda / InterNette İpekyolu Kültür-Sanat-Müzik Ağı oluşturulabilir.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkürler ediyorum. Konferansımızın olağanüstü verimli, başarılı ve yararlı olmasını ve tüm olumlu düşün, öneri ve beklentilerin gerçekleşmesini diliyorum. Önümüzdeki yıl 1 Kasım Türk Dünyası ve Tüm Dünya Müzik Öğretmenliği Günümüzde buluşmak umuduyla… Hoşça kalın!

Sunum tarihi: Ankara, 1 Kasım 2023

KAYNAKÇA

ABE (2004a), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 8 (1920), İkinci Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul.

ABE (2004b), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 13 (1922), Birinci Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul.

ABE (2005), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 12 (1921-1922), İkinci Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul.

ABE (2009), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 26 (1932-1934), Birinci Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul.

ABE (2011), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 29 (1937), Birinci Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul.

Daloğlu, Yavuz (2009), “Müzik, Bilim ve Uygarlık”, 38. ICANS Bildiriler: Müzik Kültürü ve Eğitimi I. Cilt, Yay. Haz. Z. Dilek, M. Akbulut, A. Uçan, Z. B. Özer, R. Gürses, B. K. Taşkın, AKDTYK, Ankara, s. 211-225.

Richter, Christoph (1993), “Musikhochschulen in Deutschland: Zur Geschichte der musikalischen Ausbildung und zur Entwicklung der Musikhohschulen”, in: Musikhochschulführer, B. Schott’s Söhne, Mainz, ss. 19-63.

TDK (2005), Türkçe Sözlük, 10. Baskı, Türk Dil Kurumu [TDK] Yayınları, Ankara.

TÜRKSOY (2015), “Türk Dünyası Müzik Eğitimi Birliği Kuruldu” [TÜRKMEB], TÜRKSOY, 06 Nisan 2015, Pazartesi, Ankara. https://www.turksoy.org/tr/news/2015/04/06/turk-dunyasi-muzik-egitimi-birligi-kuruldu.

Uçan, Ali (1998), “‘Musik?, Musikisch?, Musikalisch?’ oder ‘Alle Drei?’ Musikisch- und/oder Musikalisch-Lernen/Lehren beim Musik-Lernen/Lehren - Reflexionen aus multikultureller Perspektiven”, EAS Konferenz: Der Wandel vom Lehren zum Lernen - Musikerziehung in einer sich ändernden Welt (7.-10. Mai 1998), Kungliga Musikhögskolan, Stockholm, 1998, S. 81-107.

Uçan, Ali (1999) “‘Musik?, Musikisch?, Musikalisch?’ Musikisch- und Musikalisch-Lernen/Lehren beim Musik-Lernen/Lehren. - Reflexionen aus multikultureller Perspektiven”, in: Musikerziehung, 52. Jahrgang, Nummer 4, April 1999, Zeitschrift der Musikerzieher Österreichs Organ der AGMÖ, Wien, 1999, S. 147-161. 

Uçan, Ali (2015), “Türk Dünyası Müzik Eğitimi Birliği [TÜRKMEB] Kuruluş Toplantısı Açılış Konuşması: En Kalıcı Birlikler Dil ve Kültür Birlikleridir”, TÜRKSOY Konferans Salonu, 3 Nisan 2015, Ankara, Sanattan Yansımalar, Türkiye’nin Kültür-Sanat Portalı, Editör: Şefik Kahramankaptan, 07.04.2015 http://www.sanattanyansimalar.com/en-kalici-birlikler-dil-ve-kultur-birlikleridir/1109/

Uçan, Ali (2016a), “İnsanbilim, Çağdaşlaşma ve İpek Yolu Açısından Müzik Kültürü ve Müzik Eğitimine Genel Bir Bakış”, MÜZED Bölge Konferansı: İpek Yolunda Müzik Kültürü ve Müzik Eğitimi / MÜZED Regional Conference: Music Culture and Education on the Silk Road – Bildiriler Kitabı / Procendings (17-19 Nisan/April 2014, İstanbul, Türkiye), Yayına Haz.: Suna Çevik, Belir Tecimer, Refik Saydam, Ferit Bulut, Birinci Basım: Ocak 2016, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara, s. 2-23. file:///C:/Users/PC/Downloads/Scientific_Meetings_001%20(1).pdf

Uçan, Ali (2016b) “Konferans Açış Konuşması”, MÜZED Uluslararası 2. İpek Yolu Müzik Konferansı (6-8 Mayıs 2016, Bolu), Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Bolu.

Uçan, Ali (2016c), “Sosyal Sorumluluk Paneli Açış Konuşması”, MÜZED Uluslararası 2. İpek Yolu Müzik Konferansı (6-8 Mayıs 2016, Bolu), Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Bolu.

Uçan, Ali (2017), “Uluslararası 3. İpek Yolu Konferansını Genel Değerlendirme”, Uluslararası 3. İpek Yolu Müzik Konferansı (18-19 2017) E-Bildiriler Kitabı (PDF Dosyası), Doğu Akdeniz Üniversitesi, Gazimağusa / KKTC, International 3rd Silk Road Music Conference E-Proceedings Book July 17-19, 2017 / East Mediterranean University, Turkish Rep. of Northern Cyprus, Editörler–Editors: Prof. Dr. Uğur Alpagut, Prof. Dr. Dolunay Akgül Barış, Yrd. Doç. Dr. Başak Gorgoretti, Refik Saydam, Aralık 2017, Müzik Eğitimi Yayınları, Ankara, s. 261-263. http://www.muzikkitaplari.com/3-ipekyolu-muzik-konferansi-bildiriler-kitabi

Uçan, Ali (2018), “Türk Dünyası Müzik Eğitimi Birliği’nin [TÜRKMEB’in] Kuruluşu, İşlevi ve Önemi”, içinde: ISME–2018 Uluslararası Müzik Eğitimi Birliği 33. Dünya Konferansı Türk Dünyası Oturumu, 15-20 Temmuz 2018, Azerbaycan Millî Konservatuvarı, Bakü / Azerbaycan; ISME–International Society for Music Education Turkic Session, July 15-20, 2018, Baku / Azerbaijan, Turkish Editor Group: Uğur Alpagut, Başak Gorgoretti, Refik Saydam, Azerbaijan National Conservatory, Baku / Azerbaijan, s. 457-473.

Uçan, Ali (2019a), “Türk Dünyasında Müzik Mirası ve Dünya Mirasına Katkıları”, ISME Legacy Conference İstanbul 2019, September 4-7, 2019, Kadir Has University, Proceedings & Abstracts Book, Editörler-Editors: Uğur Alpagut, Başak Gorgoretti, Habibe Memedova, Şefkat Sağlamer, Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED) Yayınları No 4, s. 16-43. ismelegacyconferenceistanbul.org.

Uçan, Ali (2019b), “ISME Miras Konferansı İstanbul 2019’u Genel Değerlendirme”, ISME Legacy Conference İstanbul 2019, September 4-7, 2019, [ISME Miras Konferansı İstanbul, 4-7 Eylül 2019], Kadir Has Universty, ismelegacyconferenceistanbul.org.

Uçan, Ali (2023), “Atatürk’ün Öngördüğü Cumhuriyet İnsanı, Ulusu, Kültürü ve Müziği”, Cumhuriyet Kültürünü Yaşatacağız, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Kültür Kurulu Yayını, Ankara, 2023, s. 8-17; https://www.sanattanyansimalar.com/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi/7363/ 

YÖK (2018), Öğretmen Yetiştirme Lisans Programları, Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Ankara.

Açıklama: Bu çalışmanın geniş bir özeti, Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı ile TÜRKSOY, Müzik Eğitimcileri Derneği ve Türk Dünyası Müzik Eğitimi Birliği’nin örnek işbirliğiyle 1-3 Kasım 2023 tarihlerinde Ankara’da düzenlenmiş olan 4. Uluslararasıl İpek Yolu Müzik ve Sanat Konferansı’nın 1 Kasım 2023 Çarşamba günü GÜ Gazi Konser Salonu’nda gerçekleştirilen Açılış Oturumunda Bildiri niteliğinde Çağrılı Konuşma olarak sunulmuştur. Bu geniş kapsamlı bildiri nitelikli Çağrılı Konuşma metninin yapısı ve içeriği Konferansın ana konusu ile “Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Yılında Üç Deniz Mirası: Doğu Akdeniz-Karadeniz-Hazar” genel çerçeve başlığı göz önünde bulundurularak oluşturulmuş ve örülmüştür.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/07/turk-muzik-devriminden-ipekyolu-na-yansimalar-8377.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/07/turk-muzik-devriminden-ipekyolu-na-yansimalar-8377.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/07/turk-muzik-devriminden-ipekyolu-na-yansimalar-8377-t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/07/turk-muzik-devriminden-ipekyolu-na-yansimalar-8377.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/turk-muzik-devriminden-ipekyolu-na-yansimalar/7894/</link>
			<pubDate>Wed, 17 Jul 2024 17:29:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Eğitim Fakültesi Mezunları Neden Yorumculuk  Alanından Doçentlik Başvurusunda Bulunmamalı]]></title>
			<description><![CDATA[YÖK ve ÜAK'ın görmezlikten geldiği bir durum üzerine:]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Eğitim Fakültesi Mezunları Neden Yorumculuk 

Alanından Doçentlik Başvurusunda Bulunmamalı

Prof. Burcu Yazıcı

2018 yılında profesör olduktan sonra Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından atandığım doçentlik jürilerinde dosyaları titizlikle incelerim. Yıllardır, hayretle karşıladığım bir hatayı, defalarca raporlarımda belirtmeme rağmen, ÜAK tarafından hiçbir şekilde düzeltilmeyen bir konuyu, sizlerle paylaşmak istiyorum: Eğitim Bilimleri Müzik Öğretmenliği Fakültesi mezunlarının, kendi alanlarından yani; Eğitim Bilimleri/Müzik Eğitimi alanından başvuru yapmaları gerekirken bir sanat dalında ustalığı hedefleyen Güzel Sanatlar/Müzik/ Klasik Batı Müziği (Yorumculuk) alanından doçentlik başvurusunda bulunabilmeleri ve bu başvuruların ÜAK tarafından kabul edilmesi. 

Farklı eğitim ve müfredat süreçlerinin yanı sıra bilimsel akademik hedefleri amaçlayan bir alanda öğrenim gören kişilerin, sanat dallarında uzmanlık gerektiren “Yorumculuk" alanından doçentliğe başvurabilmeleri ve bu ünvanı alabilmeleri, mesleklerin temel nitelikleri ve uzmanlık alanları arasındaki farklılıkları göz ardı etmek anlamına gelir. Bu durum, hem Konservatuvarlarda mesleki standartların düşmesine yol açabilir hem de akademik değerlendirme süreçlerinin güvenilirliğini zedeleyebilir. Akademik değerlendirme süreçlerinde ve akademik yükselme kriterlerinde, farklı eğitim geçmişlerine ve uzmanlık alanlarına uygun standartlar ve değerlendirme kriterleri belirlenmelidir. Bu sayede, her mesleğin gerektirdiği özel yetenekler ve uzmanlık alanları dikkate alınarak bir değerlendirme yapılabilir.

Öncelikle konservatuvar eğitiminden söz edelim. Bizler, konservatuvar mezunları, eğitimimize 11 yaşında başlıyoruz. İki aşamalı ve müzikal yeteneği test eden sınavların ikincisinde enstrümanımız belirleniyor. Orta öğrenim ve Liseyi de kapsayan 12 yıllık bir eğitim sürecinden sonra üniversiteyi bitiriyoruz. Ülkemizde konservatuvarların sadece 9 tanesi Müzik ve Bale Ana Sanat Dallarına orta okul seviyesinde öğrenci almakta. Bunun için de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “Yükseköğretim Kurumları Devlet Konservatuvarları Müzik ve Bale İlköğretim Kurumları ile Müzik ve Sahne Sanatları Liseleri Yönetmeliği” çıkarılmış ve gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Yönetmeliğin “Okulun amacı esas ve ilkeleri” alt başlıklı 6. maddesinde:

(1) Okullarda eğitim-öğretim etkinlikleri; öğretim ilkeleri, öğrenci düzeyi, çevre özellikleri ve programda belirtilen esaslar dikkate alınarak düzenlenir ve uygulanır.

(2) Bu okulların amacı, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanununda belirtilen ilköğretim ve ortaöğretimin amaçlarının gerçekleştirilmesinin yanında özel yetenek ve becerisi olan öğrencilerin müzik ve sahne sanatları alanlarında;

a) İlgi ve yetenekleri doğrultusunda eğitim-öğretim görmelerini,

b) Özel yetenek gerektiren üst öğretim programlarına hazırlanmalarını,

c) Yetenekleri doğrultusunda yorum ve uygulamalar yapabilen, yaratıcı ve üretken kişiler olarak yetişmelerini,

ç) Araştırmacılığa yönelmelerini,

d) Ulusal ve uluslararası eserleri tanımalarını ve yorumlamalarını,

sağlamaktır.

(https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/01/20150115-2.htm) (Erişim:02/03/2024)

denilmektedir. 12 yıl boyunca hayatımızın bir parçası olan enstrümanımızla 10 ila 20 kişilik jüri önünde, müfredatla belirlenen ve süresi en az 1 saati bulan sınavlara girip başarılı olmaya çalışıyoruz. Lisansüstü eğitimde de yazdığımız tezin savunmasının yanı sıra enstrümanımızla, zorluk derecesi yüksek eserlerden oluşan bir repertuvarla en az 1 saat süren yine jürili ve seyirci önünde gerçekleşen bir resital gerçekleştiriyoruz. 

Oysa Eğitim Fakültelerinin Müzik Eğitimi ya da Müzik Öğretmenliği bölümlerine girebilmek için adaylar enstrüman ağırlığı olmayan bir sınav sürecinden geçerler. Lisans seviyesine 18 yaşından önce enstrüman çalma zorunluluğu olmadan ve seçtikleri enstrümanla çok daha düşük seviyede bir eğitim alarak, ağırlıklı olarak öğretmenlik eğitimi alan mezunlar Lisansüstü eğitimlerini de müzik eğitimi ağırlıklı dersler ve sadece tez yazıp onu savunarak bitirirler.

Ama bu iki tamamen ayrı ders içeriği olan okuldan mezun olan adaylar ÜAK tarafından eşdeğer görülmekte ve Klasik Batı Müziği (Yorumculuk) alanından doçentlik başvuruları kabul edilmektedir. Bu durum örneğin bir Sağlık Yönetimi Fakültesi mezununun doçentlik başvurusunu Sağlık Bilimleri/Tıp/Genel Cerrahi alanından yaparak ÜAK tarafından kabul edilmesi ile aynıdır. 

Birçok jüri üyesinin bu hatalı başvurular hakkında olumsuz raporlar yazmasına ve dahası adayların asgari koşulları karşılamadığını ÜAK’a bildirmesine rağmen, bu durum ÜAK Doçentlik Komisyonu tarafından ret ediliyor. Bu süreçte, belirtilen mevzuat ve yönetmeliklerde iki farklı eğitim alanının ders içerikleri görmezden geliniyor ve başvurular geçerli sayılıyor. 

Danıştay tarafından alınan bir kararı bu konunun altını çizdiği için paylaşmak isterim:

Danıştay 8. Dairenin 1997/1749 Esas ve 1999/4323 Karar metninde:

.....olayda davacının konservatuvar mezunu olmayıp Gazi Üniversite Gazi Eğitim Fakültesi, Müzik Eğitimi Bölümü Şan Ana Sanat Dalından mezun olduğu görülmektedir. Eğitim Fakültelerinin doğrudan öğretmen yetiştirmeyi, konservatuvarların ise öncelikle sanatçı yetiştirmeyi amaçlayan eğitim kurumları olmasından dolayı, konservatuvarlar ile eğitim fakültelerinde sürdürülen lisans eğitimlerinin amaçları birbirinden farklıdır. Ayrıca bu iki kurumda sürdürülen ders programları arasında da önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu durumda, konservatuvarlar ile eğitim fakülteleri mezunları eşdeğer kabul edilemeyeceğinden, eğitim fakültesi mezunu olan davacının sözleşmeli sanatçı öğretim elemanı olarak çalıştırılması isteminin reddedilmesine ilişkin işlemde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, yasal dayanaktan yoksun olan davanın reddine karar verildi.

denilmekte ve Müzik Eğitim Fakülteleri ile Konservatuvarların eğitim alan ve hedeflerinin birbirinden tamamen farklı olduklarını hukuken kayda geçirilmektedir. Klasik Batı Müziği (Yorumculuk) alanından başvuru yapılabilmesi için bir adayın bir sanat dalından belli bir klasik batı müziği enstrümanını seçerek en az 4 yıl lisans, sonra yine Ana Sanat dalı müzik olmak şartı ile yüksek lisans ve sanatta yeterlik programlarını tamamlaması gereklidir. 

Müzik eğitimi ya da müzik öğretmenliği eğitimi almış adayların, yorumculuk alanından başvuru yapamayacağı mevzuat ve yönetmeliklerde de belirtilmiştir. 

ÜAK tarafından belirlenen 2023 Ekim başvurularındaki asgari koşullarda yer alan “yorumculuk” maddesinin altındaki açıklama aşağıdaki gibidir:

Klasik Batı Müziği alanında başvurduğu Piyano-Arp-Gitar, Yaylı Çalgılar. Üfleme ve Vurma Çalgılar Ana Sanat Dallarının değişik dönemlerine ait Klasik üslup ya da Yenilikçi Tutarlı Teknik ve Yorumlar kabul edilebilir düzeydeki seçkin eserlerinden oluşan solo oda müziği ve en az biri orkestra eşliğinde çalınmış konçerto olmak üzere en az üç saatlik müzik kaydının (en az bir eser Türk bestecilerine ayrılacaktır) sunulması istenir. Radyo ya da televizyonda yayınlanmış konserler ile yurt içinde ve yurt dışında seçkin kurumlarda vermiş olduğu konserler İle ilgili yayımlanmış kriterler, varsa ödüller ve ilgili kurumlardan alınmış görsel, işitsel ya da  yazılı belgeler jüri üyelerine gönderilecek dosyada yer almalıdır. Aşağıdaki çalışmalara verilen birim puanlar esas alınarak adayın en az 100 puan karşılığı etkinlikte bulunması ve en az 90 puan karşılığı çalışmanın doktora/sanatta yeterlik unvanının alınmasından sonra gerçekleştirilmiş olması gerekir. (Bu madde kapsamında tüm şartlar zorunludur.)

Yukarıdaki ifadeden de anlaşılacağı gibi başvuru yapan adayın eğitimini herhangi bir sanat dalında yapmış olması gerekmektedir. 

Müzik Eğitimi Ve Müzik Öğretmenliği

Müzik Eğitimi ve Müzik Öğretmenliği bölümleri Eğitim Fakültesine bağlıdır ve akademik yapıları Ana Bilim Dalı olarak belirlenmiştir. 

2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun “Tanımlar” alt başlıklı 3. maddesinin “e” şıkkında Müzik Eğitimi Ana Bilim Dallarının bağlı olduğu Fakülteler “Yüksek düzeyde eğitim- öğretim, bilimsel araştırma ve yayın yapan; kendisine birimler bağlanabilen bir yükseköğretim kurumudur.” ifadesi ile açıklanmıştır. 

Ülkemizin önde gelen Müzik Eğitimi Fakültelerinden Gazi Üniversitesi Müzik Eğitimi Fakültesi’nin internet sitesinde, Fakültenin mezun hedef ve amaçları aşağıdaki gibi tanımlamaktadırlar:

Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı:

Ana Bilim Dalına, LGS’den belli bir başarı puanı koşulundan sonra; müziksel işitme, müziksel çalma ve müziksel söyleme boyutlarını içeren özel yetenek sınavı ile öğrenci alınmaktadır. 

Programda “Müzik alan bilgi ve becerisi”, “Müzik Kültürü”, “Öğretmenlik formasyonu” ve “Genel Kültür” derslerinden oluşan ve müziğin hemen bütün boyutlarını içeren zorunlu ve seçmeli dersler yer almaktadır.” (https://gef-guzelsanatlar-muzik.gazi.edu.tr/view/page/26518) (Erişim:02/05/2024)

YÖK’ün “Öğretmen Yetiştirme Lisans Programları” başlıklı yönergesinde ise “Lisans Programlarının Yapısı ve Getirdiği Yenilikler” alt başlığı altındaki açıklama aşağıdaki gibidir:

Öğretmenlik lisans programlarındaki dersler, Öğretmenlik Meslek Bilgisi (MB), Alan Eğitimi (AE) ve Genel Kültür (GK) dersleri olmak üzere üç gruptan oluşmaktadır.

Programlarda Öğretmenlik Meslek Bilgisi (MB) dersleri %30-35; Genel Kültür (GK) dersleri %15-20 ve Alan Eğitimi (AE) dersleri de %45-50 oranında yer almıştır.

(https://www.yok.gov.tr/Documents/Kurumsal/egitim_ogretim_dairesi/Yeni-Ogretmen-Yetistirme-Lisans-Programlari/AA_Sunus_%20Onsoz_Uygulama_Yonergesi.pdf) (Erişim:02/05/2024)

Konservatuvar

Konservatuvarlar ise tamamen ayrı bir ders programı ve müfredatla, sahne üstü performans sanatçısı yetiştirmeyi amaç edinmişlerdir. Lisansüstü eğitim, üniversite enstitülerine bağlıdır ve Yüksek Lisans diplomasını izleyen “Doktora” eşdeğerinde olan “Sanatta Yeterlik” başlığı altında bir programla eğitim vermektedir. 

2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun “Tanımlar” alt başlıklı 3. madde “h” şıkkında Konservatuvarlar için “Müzik ve sahne sanatlarında sanatçı yetiştiren bir yükseköğretim kurumudur” açıklamasına yer verilmektedir.

20.04.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan “Lisansüstü Eğitim Ve Öğretim Yönetmeliği”nin Dördüncü Bölüm, 24. Maddesine göre:

Sanatta Yeterlik Programı-Genel esaslar

MADDE 24 – (1) Sanatta yeterlik çalışması, özgün bir sanat eserinin ortaya konulmasını, müzik ve sahne sanatlarında ise üstün bir uygulama ve yaratıcılığı amaçlayan doktora eşdeğeri bir yükseköğretim programıdır.

(2) Sanatta yeterlik programı tezli yüksek lisans derecesi ile kabul edilmiş öğrenciler için toplam yirmi bir krediden ve bir eğitim-öğretim dönemi 60 AKTS’den az olmamak koşuluyla en az yedi ders, uygulamalar ile tez, sergi, proje, resital, konser, temsil gibi çalışmalar olmak üzere en az 240 AKTS kredisinden oluşur. Lisans derecesi ile kabul edilmiş öğrenciler için de en az kırk iki kredilik on dört ders, uygulamalar ile tez, sergi, proje, resital, konser, temsil gibi çalışmalar olmak üzere en az 300 AKTS kredisinden oluşur.

(https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=21510&MevzuatTur=7&MevzuatTertip=5) (Erişim:02/05/2024)

Ayrıca 12/6/2020 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak onaylanan yeni “Doçentlik Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”e göre adayların başvurdukları alanda sanatta yeterlik alma zorunluluğu getirilmiştir.

a) Türkiye’de doktora yapmış, tıpta, diş hekimliğinde, eczacılıkta ve veteriner hekimlikte uzmanlık unvanı almış veya Üniversitelerarası Kurulun önerisi üzerine Yükseköğretim Kurulunca tespit edilen sanat dallarının birinde yeterlik kazanmış ya da doktora, sanatta yeterlik ile tıpta, diş hekimliğinde, eczacılıkta ve veteriner hekimlikte uzmanlığın yurt dışından alındığı hallerde, bu unvanın denkliğine sahip olmak,

(https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/06/20200612-5.htm) (Erişim:02/05/2024)

ÜAK tarafından belirlenen 2023 Ekim başvurularındaki asgari koşullarda yer alan Yorumculuk maddesini tekrar hatırlatmak gerekirse “Klasik Batı Müziği alanında başvurduğu Piyano-Arp-Gitar, Yaylı Çalgılar. Üfleme ve Vurma Çalgılar Ana Sanat Dallarının değişik dönemlerine ait…” ibaresi kullanılmıştır.

Sonuç

Yukarıdaki açıklamalar göz önüne alındığında Eğitim Fakültesi mezunları bir sanat dalı mezunu değillerdir. Sadece bu madde bile yorumculuk alanından başvuru yapamayacaklarını belgelemektedir. Öte yandan 4 yıllık bir temel eğitim alan ve eğitim fakültelerinden mezun olan hiçbir öğrenci tek bir enstrümana bağlı kalmak zorunda değildir. Bu enstrümanı değiştirebilirler. Tek enstrümanda kalsalar bile ders saatleri ve sınav içerikleri konservatuvarlardan büyük farklılıklar içermektedir. Derslerin ağırlıkları öğretmek üzerine planlanmıştır. Konservatuvarlarda ise asıl amaç yorumculuk yani sahne üzerinde çalabilen, aynı zamanda bu enstrümanı öğretebilen çalıcılar yetiştirebilmektir. Bu iki farklı eğitim kurumunun mezunlarının ÜAK tarafından eşdeğer görülmesi ve doçentlik başvurularının Klasik Batı Müziği, Yorumculuk alanından yapmalarına izin verilmesi en kısa zamanda düzeltilmesi gereken bir konudur. Eğitim fakültesi mezunlarının konservatuvarlarda eğitim vermelerinin önünün açık olması da bu yüzden olası hâle gelmiştir. Konservatuvar eğitimi almamış bir doçentin sahne üstü sanatçı yetiştirebilmesi eğitimin kalitesi açısından son derece sakıncalıdır. 

Burcu Yazıcı Kimdir? 

İlk viyola çalışmalarına H. Ü. A.D.K’de Prof. Betil Başeğmezler’le başlayan Yazıcı, 1995 yılında, Amerika’ya giderek Louisiana ve Florida Eyalet Üniversitesi’nde Pamela Ryan ile Lisansüstü eğitimini yaptı. Eğitimi sırasında özel bir burs alarak kurulan yaylı dörtlü ile 2002 yılında Kanada’da Numus Oda Müziği Yarışmasında Birincilik Ödülü ve FEÜ’nin üstün başarılı öğrencilerine verilen Pi Kappa Lambda Ödülü’nü aldı.

İçlerinde Chicago Civic ve New World Senfoni orkestralarının da yer aldığı pek çok orkestrada yer alan sanatçı, 2002 yılında Arkansas Senfoni Orkestrası’nın tam üyesi ve kuartet viyolacısı olarak müzik hayatına devam etti. Aralarında Florida State Philarmonia, BBDS ve EBBO olmak üzere solist olarak pek çok konser verdi. 2009 yılında ilki düzenlenen ve her yıl yinelenen Klasik Keyifler adlı oda müziği kursuna eğitmen olarak davet aldı ve beş yıl boyunca ulusal ve uluslararası kariyeri olan sanatçılarla sahneyi paylaştı. 2009 yılında Borusan İstanbul Filarmoni üyesi olarak 12 yıl dünyanın en önemli festivallerine ve salonlarında düzenlenen turnelere katıldı ve CD kayıtlarında yer aldı. 2014 yılında Viyolanın Tarihçesi adlı kitabı çıktı. 2016 yılının Ekim ayında Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’ne master kurs vermek ve Türk eserlerinin açıklamalı bir konserini yapmak üzere davet aldı. Akses, Ün ve Saygun’un solo viyola eserlerinin ilk seslendirilişini gerçekleştirdi. 2017 yılında Tokyo’da gerçekleşen kongrede bildiri sunan Yazıcı ayrıca Monzuma Nakamachi Senfoni Steinway Salonu’nda resital verdi. 2018 yılında “Arkansas Üniversitesi Piyano ve Yaylı Çalgılar Festivali”ne yarışmada jüri üyeliği, oda müziği konseri ve master kurs yapmak üzere davet edildi.

2004 yılında Anadolu Üniversitesinde öğretim üyesi olarak başladığı akademik kariyeri sırasında yaklaşık 9 yıl ASD başkanlığı ve Erasmus koordinatörlüğü görevlerini üstlendi. 2008 yılında doçent, 2018 yılında profesör kadrosuna yükseltildi. 

Yazıcı’nın pek çok öğrencisi Avrupa’nın en iyi okullarını kazanarak eğitimlerine devam etmekte veya orkestralarda tam zamanlı çalışmaktadır. Yaşadığı şehirdeki müzik etkinliklerine sanat danışmanlığı ve koordinatörlük yaparak katkı sağlayan Yazıcı, halen Anadolu Üniversitesinde profesör olarak viyola, oda müziği ve orkestra repertuvarı derslerine, çeşitli üniversitelerde çalıştay düzenlemeye, kongrelerde bildiri sunmaya, resital, oda müziği ve orkestra eşlikli konserler vermeye yurt içinde ve dışında devam etmektedir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/05/egitim-fakultesi-mezunlari-neden-yorumculuk-alanindan-docentlik-basvurusunda-bulunmamali-7789.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/05/egitim-fakultesi-mezunlari-neden-yorumculuk-alanindan-docentlik-basvurusunda-bulunmamali-7789.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/05/egitim-fakultesi-mezunlari-neden-yorumculuk-alanindan-docentlik-basvurusunda-bulunmamali-7789-t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/05/egitim-fakultesi-mezunlari-neden-yorumculuk-alanindan-docentlik-basvurusunda-bulunmamali-7789.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/egitim-fakultesi-mezunlari-neden-yorumculuk-alanindan-docentlik-basvurusunda-bulunmamali/7848/</link>
			<pubDate>Sat, 01 Jun 2024 10:04:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müzik Eğitimcisi Yetiştirme Yapılanmalarımıza Tarihsel Bir Bakış]]></title>
			<description><![CDATA[Ali Uçan'dan Cumhuriyetimizin 100. yılında müzik öğretmeni yetiştirme konusunu ele alan önemli bir makale.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[TÜRKİYE CUMHURİYETİ’MİZİN YÜZÜNCÜ YILINDA 

MÜZİK ÖĞRETMENİ-EĞİTİMCİSİ YETİŞTİRME YAPILANMALARIMIZA 

GENEL VE TARİHSEL BİR BAKIŞ 

Prof. Dr. Ali UÇAN

ÖZET: Türkiye’de müzik eğitiminin köklü bir geçmişi vardır, müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmeye ise Osmanlının son yıllarındaki başarısız iki girişimden sonra Cumhuriyetimizin ilk yılında girişilip başlanmıştır. Müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmemiz 1924’te yeni başkent Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’nin kurulup öğretime açılması ve 1925 Yönetmeliğinin yayımlanmasıyla kurumlaşmıştır. Yüzüncü Yılına eriştiğimiz Türkiye Cumhuriyeti’mizde başlangıcından günümüze kadar müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmeye ilişkin 30’u aşkın kurumsal yapılanma tasarlanmış, önerilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla bu konuda epeyce donanımlı, birikimli ve deneyimli bir ülkeyiz. Bu yapılanmalar ana temel kurum olarak Musiki Muallim Mektebi, Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü, Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü, GEF Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı odaklıdır. Cumhuriyetimizin başından beri müzik öğretmenini ve onları yetiştirmekle görevli müzik eğitimcilerini yetiştirme yapılanmaları birlikte iç içe düşünülmüştür. Cumhuriyet müzik öğretmenliği-eğitimciliği tarihimiz bu konuda çok yönlü, çeşitli ve zengin verilerle doludur. Bu bakımdan Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılında gerekli yeni yapılanmaları düşünme, tasarlama, uygulama ve gerçekleştirmede bu verilerden ve onlara kaynaklık eden donanım, birikim ve deneyimlerden en geniş ölçüde yararlanılmalıdır. Bütün bu yapılanmalarda genel ortak temel öz dilimiz Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe’dir. Bu üçlü öz dilimize, dil üçlümüze her zaman, her yerde ve her koşulda tam sahip çıkalım, ödünsüz ve tam değer verelim! 

Anahtar Sözcükler: Müzik öğretmeni-eğitimcisi, yapılanma, kurumsal yapılanma, musiki muallim mektebi, müzik bölümü, müzik eğitimi bölümü, müzik eğitimi anabilim dalı.

1. Giriş

Türkiye Cumhuriyeti’mizin Yüzüncü Yılında Genel ve Tarihsel Bir Bakışla Müzik Öğretmeni Yetiştirme Yapılanmalarımızı irdelemeyi gerekli görüyorum. Konuyu ulu önder Atatürk’ümüzün öngörüş, yurdumuzun-ulusumuzun kurtuluş, cumhuriyetimizin kuruluş, çağdaşlaşmamızın işleyiş ve çağcıl uygar insanlığın yöneliş felsefesiyle tutarlı bir görüş, anlayış ve yaklaşımla ele alacağım.

Türkiye’mizde kalıcı Türk müzik eğitimi ilk Türk Beyliklerinde başlar, Selçukluda yerleşir, Osmanlıda kökleşir, Cumhuriyette çağımıza erişir. Bu süreçte geleneksel müzik eğitiminin bin yıllık bir geçmişi vardır. Yeni müzik eğitimine yöneliş ve ilk ön adımı atış yaklaşık 230, başlayış ise 200 yıllık bir geçmişe sahiptir. Müzik öğretmeni yetiştirmeye ise Osmanlının son yıllarındaki iki düşünüm ve başarısız girişimden sonra Cumhuriyetin ilk yılı biterken başlanmıştır. Osmanlı’nın yenileşme evresinde III. Selim’in Nizam-ı Cedit-Yeni Düzen programından kaynaklı ve esinli yeni eğitim, yeni yöntem, yeni okul ve yeni öğretmen ilkeli bir süreç başlamıştı. Bu evre Atatürk’ün Cumhuriyet’le Muasır Medeniyet-Çağdaş Uygarlık ülküsünden kaynaklı çağdaş düzen, çağdaş eğitim, çağdaş okul ve çağdaş öğretmen ilkeli evreye dönüştü. Bu dönüşümün en temel kültür-sanat-eğitim alanlarından biri Müzik, en temel kurumlarından biri Musiki Muallim Mektebi, en temel öğretmenlik kollarından biri Müzik Öğretmenliği, en temel öğretmen yetiştirme dallarından biri Müzik Öğretmenliği Eğitimi olmuştur (Uçan 2018: 275; 2011: 423). Ve böylece çağdaş müzik eğitimine geçilmiştir.

Konumuzla sıkı ilişkisi açısından Nizam-ı Cedit’in ilk tarihsel dönüm noktası olması çok önemlidir. Çünkü onun öncesinde yaşanan Nizam’ı Islahat, ondan önceki Nizam-ı Âlem ve ondan daha önceki Nizam-ı Kadim evrelerine ilişkin ülküsel devlet, toplum, kültür ve uygarlık düzeni anlayışı Nizam-ı Cedite evrildi. III. Selim’in başlatıp ve II. Mahmut’un kalıcılaştırdığı Yeni Düzen izleyen dönemlere temel oldu. Kimi yazarlarca Nizam-ı Asrî denilen 19. Yüzyıldaki Tanzimat ve I. Meşrutiyet ile 20. yüzyıl başlarındaki II. Meşrutiyet dönemlerinin temeli, kaynağı ve esinlenmeleri önemli ölçüde Nizam-ı Cedit’e dayanıyordu. Fransa’daki gelişmeleri yakından izlerken 1789’da tahta çıkan III. Selim’le 1790’larda başlayıp 1910’ların sonlarına kadar yaklaşık 130 yıl süren bu süreç belli evrelerden geçerek adım adım ilerledi. 1920’lerde ise devrimci Atatürk’le Ulusal kurtuluş-kuruluş-egemenleşiş temelli, Çağdaş Uygarlık ülkülü Cumhuriyete dönüştü (Uçan 2022: 14-37; 2011: 423).

2. Cumhuriyetimizin Kuruluşundan Önceki Son Durum

Osmanlı’nın son döneminde Yeni Düzen doğrultusunda Müzik dersi yeni okul programlarına ilk kez 1869 tarihli Genel Eğitim Tüzüğü’yle (Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’yle) girdi. İlk kez Kız Ortaokulları ile Kız İlk ve Orta Öğretmen Okullarında yer aldı. 1913’te Kız Liselerinde, 1915’te Erkek Liselerinin “Ortaokul” kısmı ile Erkek İlk ve Orta İlköğretmen Okullarında yer buldu. İlkokullarda ise 1913 tarihli İlköğretim Geçici Yasası’yla yer aldı (Altunya 2006: 605). Bu dönemde Müzik eğitiminin önce kız okullarında, sonra erkek okullarında verilmeye başlanması ilginç ve anlamlıydı. Böylece ilk ve orta öğretim okullarında müzik öğretmeni istihdamı için gerekli ders ve program zemini oluştu.

Yeni ortaokullar için 1848’de öğretmen yetiştirmeye başlanmıştı. 21 yıl sonra 1869’da kimi yeni okul programlarında yeni müzik eğitimine yer verilirken “Müzik dersi için ayrı bir öğretmen bulma-bulundurma” ilkesi öngörüldü, ama Müzik öğretmeni yetiştirmeye başlanmadı. Ancak gerekli okul eğitimini görmeden kendi kendini yetiştirmiş alaylılar ve askerî müzik eğitimi almış olanlar dışında öğretmen bulmada üç önemli adım atıldı: (1) Öğretmen okullarındaki Müzik derslerinin ehliyetli (yeterlikli) müzikçiler tarafından verilerek güçlendirilmesi. (2) Bu okulları bitirenlerden müzik eğitimi yönü güçlü olanların ilkokul gezici müzik öğretmeni olarak atanması. (3) Yurtdışında müzik öğrenimi görmüş olanların yeni okullarda müzik öğretmeni olarak görevlendirilmesi (Uçan 2011: 424).

Müzik Öğretmeni yetiştirme girişimi ilk Öğretmen Okulunun açılışından 68 yıl ve ilk Müzik Dersinin ortaokul programına konuluşundan 47 yıl sonra 1916’da gündeme geldi ve tasarlandı. Maarif Nezareti’ne bağlı olarak kurulan Darülelhan’da “müzikte uzman öğretmen yetiştirilmesi”, “güzel sanat musikisinin kuralları ve inceliklerine vakıf muktedir muallimler yetiştirmek” amaçlandı (Özden 2019: 22, 33). Ama kimi nedenlerle gerçekleşmedi. Öbür yandan o dönemde Harbiye Nezareti Piyade Şubesi’ne bağlı Muzikalar Komisyonu’nca askerî muzika öğretmeni yetiştirmek için Askerî Muzika Muallim Mektebi açılması kararlaştırıldı. Tüzüğü hazırlandı, çalgıları ve metot-kitapları sağlandı. Ama I. Dünya Savaşı yenilgisi dolayısıyla girişim yarıda kaldı (Gazimihal 1955: 165).

Bu arada İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde müziğe ilgili ve üst düzeyde yetenekli öğrencilere ders içi ve dışı “ağırlıklı müzik eğitimi” verildi. Bu, kendine özgü bir tür örtülü müzik semineri uygulaması gibiydi. Bu uygulamayla çok iyi yetişenler okulu bitirdikten sonra ilkokul gezici müzik öğretmeni olarak atandılar. Bunlardan biri Halil Bedi Yönetken idi. 1917’de İstanbul Erkek Muallim Mektebi’ni bitirip ilkin Bursa’da dört örnek ilkokula gezici müzik öğretmeni olarak atandı, ardından görevini İstanbul’da sürdürdü (Yönetken 1950: 2; Uçan 2011: 425). Kendisi tam 40 yıl sonra 1957’de öğrenim görmekte olduğum İstanbul İÖO Müzik Semineri’nde öğretmenim olmuştur.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki Osmanlı’da önce yeni okul programlarına Müzik Dersini koyma ve bu ders için ayrı bir öğretmen bulma, epey sonra Müzik Öğretmeni yetiştirmeyi düşünme ve ön girişimde bulunma yolu izlenmiştir. Cumhuriyet’te ise Müzik Dersi ile Müzik Öğretmenini birlikte köktenci düşünme, üstelik önce hemen Müzik Öğretmeni yetiştirme yolu izlenecektir.

3. Cumhuriyetimizle Birlikte Müzik Öğretmeni-Eğitimcisi Yetiştirmeye Başlayış

Birinci Dünya Savaşı yıllarında beliren müzik öğretmeni yetiştirme bilinci ve düşüncesi Ulusal Kurtuluş Savaşı, Ön Cumhuriyet dönemi ve Cumhuriyetin ilan edilişiyle birlikte kimi ilgililerin ve özellikle Atatürk’ün kafasında hızla gelişti. Cumhuriyet’in ilanından dört ay sonra 1924’ün Mart’ında Devrim Yasalarını çıkarışın hemen ardından tam kesin karara ve köktenci uygulamaya dönüştü.

Müzik Öğretmeni Yetiştirme Kurumunu Gerektiren Yasal Temel-Dayanak: Bu bağlamda 3 Mart 1924’te 429, 430 ve 431 sayılı Devrim Yasaları çıkarıldı. On gün sonra 13 Mart 1924’te 439 sayılı Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu kabul edildi. Yasa “Öğretmenlik Devletin genel hizmetlerinden eğitim ve öğretim görevini üzerine alan bağımsız sınıf ve derecelere ayrılan bir meslektir” der (m. 1). Bu yasayla öğretmenlik bağlamında müzik öğretmenliği de mesleksel öğrenimli ve yeterlik belgeli kendine özgü bir yasal meslek oldu. Çünkü yasa “Resim, Elişleri, Musiki gibi sanat dersleri öğretmenleri meslek eğitimi veren yükseköğretim kurumları mezunlarından ve yeterlik belgelilerden seçilir” diyordu (m. 8). Böylece müzik öğretmeni yetiştirecek bir okul-yüksekokul açmak için gerekli gereksinim ve istihdam zemininden sonra yasal zemin de oluştu (Uçan 2011: 426). Bu zemin 1924’teki Musiki Muallim Mektebi yapılanmasının ilk doğrudan yasal temelidir.

Bu yasanın çıktığı sıralarda Osman Zeki Üngör Atatürk’ün buyruğu üzerine orkestrasıyla konserler vermek için Ankara’daydı. Atatürk kendisini ziyarete gelen O. Zeki Üngör’e “Artık burada beraber çalışacağız” der. Sonraki görüşmede konuyu genişletir ve derinleştirir: “Zeki Bey, memleket için, musiki hakkında fikriniz nedir?” diye sorar. O. Zeki Üngör “[İşe] Evvela mekteplerden başlamak ve ehil muallimler bulmak lâzımdır, sonra hem musiki muallimi, hem de bando ve orkestraya eleman yetiştirecek bir mektep açmak zarureti vardır” der (Üngör 2006: 613-614; Uçan 2011: 425). Ama Atatürk musiki muallimi yetiştirmeye öncelik ve ivedilik verir. Yeni devletin yeni başkentinde ilk kez bir sivil Musiki Muallim Mektebinin (MMM) kurulup açılması çok açık ve kesin olarak kararlaştırılır. O. Zeki Üngör 1 Nisan’da kurucu müdürlüğe atanır, MMM 1 Eylül’de kurulur, 1 Kasım’da açılır. 

Atatürk Cumhuriyeti kurduktan hemen sonra neden/niçin müzik öğretmeni yetiştirmeye ve öbür tür okullardan önce yalnızca bunun için ayrı bir müzik öğretmen okulu kurma ve açmaya öncelik-ivedilik ve karar vermiştir? Bunu burada bu aşamada açıklamakta çok büyük yarar vardır. Çünkü O’nun verdiği bu öncelik-ivedilik ve kararın temelinde, öngördüğü Cumhuriyet Kültürü: Yüksek Türk Kültürü yatar. Şimdi bunu ana çizgileriyle yeterince kapsayıcı ve doyurucu bir biçimde açıklayalım.

4. Atatürk’ün Öngördüğü Cumhuriyet Kültürü: Yüksek Türk Kültürü

Cumhuriyetimiz bir devlet, egemenlik ve yönetim biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir yaşam biçimidir; dolayısıyla bir kültürdür, kültür biçimidir. Çünkü her devlet, egemenlik ve yönetim biçimi gibi cumhuriyet de kendi yaşam biçimini, yani kendi kültürünü yaratır. Cumhuriyetin yarattığı kendine özgü yaşam biçimine cumhuriyet kültürü denir. Cumhuriyet kültürü ulus kültürdür. Cumhuriyet kültürünün öz niteliği Atatürk’ün kültür görüşünde belirtilidir. Atatürk kültürü yeni Türkiye’nin temeli olarak görür ve kurduğu üniter yapılı ulus devleti “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür, yüksek Türk kültürüdür” diyerek tanımlar (ABE C. 26 2009: 267; C. 28, 2010: 330). 

Neden/Niçin böyle tanımlar? Çünkü O’nun önderliğinde bir Kültür Cumhuriyeti kuran Türk ulusunun doğasına ve belgisine en uygun kültür “temeli yüksek Türk kültürü” olan cumhuriyet kültürüdür. Türk ulusunun yurttaş, ulusdaş, kültürdaş insanları ve insan toplulukları cumhuriyet kültürüyle yoğrulur, biçimlenir, yetişir ve çağdaşlaşır. Bu süreç Türkiye Cumhuriyetimizin ulusal öze dönüşüyle birlikte oluşan çağdaş kültür ağı ve örgüsü ortamında tasarlanır, uygulanır ve gerçekleşir.

Atatürk Cumhuriyetimizin Çağdaş Kültür Ağı ve Örgüsü: Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken kültürün çağdaş anlamı ve işlevlerinin tam ayırdında ve bilincindedir. Bu bilinçle çağdaş kültürün ana bileşenlerini, insan odaklı ve yaşam eksenli spor, bilim, teknik, sanat ve felsefe olarak belirler ve öne çıkarır. Genel yaşam bilgisi temelli-eksenli Çağdaş Yaşamda bu bileşenlerden Sporu yaşamda sağlam bedenli/sağlam kafalı ve sağlıklı olmayı sağlayıcı; Bilimi yaşamda en gerçek, geçerli ve güvenilir yol gösterici; Tekniği yaşamda en güçlü ve etkili kolaylaştırıcı; Sanatı ulusun ve bireyin başlıca yaşam damarlarından biri olarak nitelendirir. Felsefeyi, bu kültürel ana bileşenleri çağdaş yaşamın gerekleri ile bireyin ve toplumun gelişmesi doğrultusunda birbiriyle buluşturan, bağdaştıran, birleştiren-kaynaştıran ve bütünleştiren bir akılcı düşünme, gerçekçi değerleme ve yararcı kılma yolu olarak görür. Müziği ise güzel sanatlar içinde en çabuk ve en önde götürülmesi gereken dal olarak belirler. Bunların tümünü çağdaşlaşma sürecinde birbirleriyle tutarlı bir bütün olarak işlevlendirir, kullanır ve değerlendirir. Bunları yaparken kültür ile uygarlığı ve kültür ile eğitimi birbirinden ayırmaz, bir arada, birlikte ve iç içe görür ve yürütür. Yaşamı ve kamusal görevleri boyunca böyle davranmayı sapmaz ve şaşmaz ilke edinir (Uçan 2023: 11; 2018: 321-22; 2011: 422; 2015: 197, 359).

Cumhuriyet İnsanımızın ve Cumhuriyet Ulusumuzun Çağdaş Yaşam Damarları: Türkiye Cumhuriyeti’mizin çağdaş kültür ağını/örgüsünü oluşturan ana bileşenler aynı zamanda birer çağdaş yaşam damarıdır. Bu nedenle Atatürk her ana bileşenin ana işlevini-işgörüsünü vurgulayan özlü sözler söylemiştir. Bunlardan biri “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” özdeyişidir. Bu özdeyiş kuşkusuz sanatın tüm kol ve dalları için geçerlidir, her birine uyarlanabilir. Bundan dolayı çağımızın güncel anlayış ve yaklaşımıyla “sanat ve müzik”, “birey ve toplum” kavramları kullanılıp “insanca ve uygarca yaşam” vurgulaması yapılarak söylenince de özdeyiş özelliği taşır. Öyleyse bu olanak kullanılarak Atatürk’ten Atatürkçe bir uyarlamayla şöyle denilebilir: “Sanatsız-Müziksiz kalan bir bireyin insanca yaşam damarlarından biri kopmuş demektir.” “Sanatsız-Müziksiz kalan bir toplumun uygarca yaşam damarlarından biri kopmuş demektir.” Bu kopmayı önleyen Sanat ve Müzik eğitimi bu damarı açar ve açık tutar, işler kılar ve geliştirir.

5. Müzik Öğretmeni-Eğitimcisi Yetiştirmeye İlişkin Kurumsal Yapılanmalar

Türkiye Cumhuriyeti’mizde Musiki Muallim Mektebi’nin kuruluş ve açılışıyla somutlaşan müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmenin başlangıcından günümüze çeşitli kurumsal yapılanmalar tasarlandı, önerildi ve gerçekleştirildi. Cumhuriyetimizin 1923’ten 2023’e İlk Yüzyılı içinde tasarlanan, önerilen ve gerçekleştirilen başlıca kurumsal yapılanmalar ve yapılandırmalar sırasıyla şunlardır: 

1. Musiki Muallim Mektebi Yapılanmaları (1924-1925, 1931, 1934, 1936, 1938-1941)

2. Öğretmen Okullarında Müzik Öğretmeni Yetiştirme Yapılanması Önerileri (1924, 1925, 1926)

3. Yurt Dışında/Batı Ülkelerinde Müzik ve Müzik Eğitbilimi Öğrenimi Yapılanmaları (1925, 1927-28, 1948)

4. Ortaöğretim Musiki Öğretmenliği Sınav Sistemi Yapılanması (1926) (Yeterlik Belgeli Musiki Öğretmenliği)

5. Askerî Muzika Muallim Mektebi Yapılanması Girişimi (1927)

6. Millî Musiki ve Temsil Akademisi Musiki Öğretmen Okulu Yapılanmaları (1934, 1936 BMMM)

7. Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi Musiki Pedagojisi Şubesi Yapılanma Önerisi (1934-1935)

8. Devlet Müzik Yüksekokulu Öğretmen Semineri Yapılandırması Önerisi (1935, 1936, 1937-38)

9. Gazi Eğitim Enstitüsü (GEE) Müzik Bölümü Yapılanmaları (Okul Müziği/Okul Müzikçiliği)

1938-39: GEE Bünyesinde Müzik İlk Muallim Mektebi yapılanması (1938-1941)

1974-75: Dört Yıllık Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü Deneme Yapılanması 

1978-79:Yapılanması: Dört Yıllık Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü Yapılanması

10. Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü Asistanlık Sistemi (1940’lar, 1950’ler, 1960’lar)

11. Yüksek Köy Enstitüsü Güzel Sanatlar Kolu [Müzik Dalı] Yapılanması (1942 Köy Enstitüsü Müzik Öğretmeni)

12. Askerî Muzika Meslek Okulu Yapılanması (1949 (Askerî Muzika Öğretmeni, Armoni Muzikası İcracı Öğretmeni)

13. Yüksek Öğretmen Okulu Müzik Bölümü Yapılanması (1980 Lisansa Eşdeğer Yapılanma)

14. Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü Yapılanması (1982-83 Müzik Bölümü’nden Müzik Eğitimi Bölümü’ne)

15. Eğitim Fakültesi (EF) Müzik Eğitimi Bölümü Araştırma Görevliliği Yapılanması (1982-83) 

16. Fen ve Eğitim Bilimleri Enstitüleri Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı Yapılanması

1982-83: FBE Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı Yapılanması

1997-98: EBE Müzik Eğitimi Anabilim Dalı Yapılanması

17. Gazi EF Müzik Eğitimi Bölümü Anabilim/Anasanat Dalları Yapılanması (1990-1993)

18. EF Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı Yapılandırması (1997-98)

19. Eğitim Bilimleri Enstitüsü GSE AB Dalı Müzik Eğitimi Bilim Dalı Yapılandırması (1997-98) 

20. Ortaöğretim Müzik Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Yapılandırması (1997-98, 2007-08)

21. Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (MGÜ) Müzik ve Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi (MGEF) Müzik Eğitimi Bölümü ve Müzik ve Güzel Sanatlar Enstitüsü (MGE) Müzik Eğitimi Anabilim Dalı Yapılanması (2017-2019).

22. Pedagojik Formasyon Eğitimi Sertifika Programı Yapılandırması (Orta-Uzun Erimli PFESP, Kısa Erimli Yarı Kurumsal)

23. Müzik Ağırlıklı İlkokul/Sınıf Öğretmeni Yetiştirmeye İlişkin Yapılanmalar 

1947-48: İlköğretmen Okulu Müzik Semineri Yapılanması 

1951-52: İstanbul İÖO Müzik Semineri Yapılanması

1962-63: Ankara İÖO Müzik Semineri Yapılanması

1985 : Öğretmen Liseleri Müzik Kolu/Bölümü Yapılanması

1989-90: Eğitim Yüksek Okulu Müzik Yan Alan Yapılanması

24. İlkokul/Sınıf Öğretmeni Yetiştirmede Müzik Eğitimine İlişkin Yapılanmalar 

1924 Yapılanması: İlk Öğretmen Okulları (“İlk Mektep Muallim Mektepleri”)

1937-1940 Yapılanması: 1937 Köy Öğretmen Okulları-1940 Yasasıyla Köy Enstitüleri

1952 Yapılanması: 6 Yıl Öğretim Süreli Köy Enstitüleri 

1953-54 Yapılandırması: Köy Enstitülerinden Altı Yıllık İlköğretmen Okullarına

1973 Yapılanması: İlköğretmen Okullarından Öğretmen Liselerine

1974 Yapılanması: İki Yıllık Eğitim Enstitüleri

1982-83 Yapılanması: İki Yıllık Eğitim Enstitülerinden İki Yıllık Eğitim Yüksekokullarına

1989-90 Yapılanması: Dört Yıllık Eğitim Yüksekokulları

Bunların en önemli ve belirleyici olanları Musiki Muallim Mektebi, Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi Musiki Pedagojisi Şubesi, Devlet Müzik Yüksek Okulu Müzik Öğretmen Semineri. GEE Müzik Bölümü, Yüksek Köy Enstitüsü Güzel Sanatlar Kolu Müzik Dalı. GÜ GEF Müzik Eğitimi Bölümü, FBE Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı, GEF Müzik Eğitimi Bölümü Ses Eğitimi, Çalgı Eğitimi ve Müzik Kuramları Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalları. EF GSE Müzik Eğitimi Anabilim Dalı ve EBE Müzik Eğitimi Bilim Dalı yapılanmalarıdır (Uçan 2011: 421-455; 2018: 326-332). Bunlara son yıllarda yeni bir önemli olası belirleyici olarak 2017 yılında Ankara’da kurulan Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin (MGÜ) 2019’da eğitim öğretime başlayan Müzik ve Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi (MGEF) Müzik Eğitimi Bölümü’nün ve Müzik ve Güzel Sanatlar Enstitüsü (MGE)’nün 2023’te eğitime başlayan Müzik Eğitimi Bilim Dalı’nın eklenebileceği düşünülebilir.

6. Müzik Öğretmeni-Eğitimcisi Yetiştirmeye İlişkin Başlıca Yapılanmalar

(1) Musiki Muallim Mektebi Yapılanması (1924-1925): 1924 yılında beş yıllık ilkokul eğitimi üzerine 5 yıl öğrenim süreli ayrı bir okul halinde İlk Öğretime bağlı olarak kuruldu ve öğretime başladı. Bu tam bir devrimdi. 1925’te Yönetmeliği yayımlandı ve Orta Öğretime bağlandı. Amaç “lise ve ortaokullar ile [ilk] öğretmen okulları için musiki öğretmeni yetiştirmek” idi (m. 1). Kurumsal yapısı 1 yıllık Hazırlık Sınıfı + 4 yıllık Ortaöğrenim olarak belirlendi. Dört yılın ilk 3 yılı öğretime, son 1 yılı öğretmenlik uygulamasına ayrıldı (m. 4). Uygulama (Staj) sınıfına dâhil olanlara stajyer (yetişmen) öğretmen yardımcısı sıfatı verildi (m. 10, 11). Hazırlık ve Öğretim sınıflarında başarısız olanların öbür ilköğretmen okullarına aktarılması (m. 10, 16), Uygulama sınıfının sonunda başarılı olanlara lise ve ortaokullar ile (ilk) öğretmen okulları için Müzik Öğretmenliği Diploması, başarısız olanlara İlkokul Müzik Öğretmenliği Yeterlik Belgesi verilmesi öngörüldü (m. 11, 13). Böylece okula giren her öğrenci yetenek, çalışım, gelişim ve erişim durumuna uygun bir olumlu sonuç alacaktı. Bin bir yokluk-yoksunluk içindeki ülkenin çok kıt kaynakları, eğitimin en tutumlu, en verimli ve en insancıl biçimde olmasını gerektiriyordu. Bu, Atatürk’ün çok önemsediği firesiz eğitim demekti. Okulu seçkin bir yetenek ve başarıyla bitirenlerin yurtta iki yıl hizmet ettikten sonra öğrenimini tamamlamak, daha ileri bir öğrenim ya da uzmanlık için Devletçe Batı ülkelerine gönderilmeleri öngörüldü (m. 17) (Uçan 1982, 1996: 196-198). 

Musiki Muallim Mektebi’nde (MMM’de) Sanatçı Öğretmen modeli esas alındı. Modelin yaratıcısı, seçkin sanatçı ve öğretmen nitelikleriyle Osman Zeki Üngör idi. Bu nedenle söz konusu modeli Üngör modeli olarak nitelendiriyoruz. Modelin ana gerekçesi, o dönemde müzik öğretmenine yüklenen yaparak-yaşayarak ve yaptırarak-yaşatarak sanatsal öğretme göreviydi. Ülkede henüz Radyonun-TV’nin olmadığı, çağdaş etkin müzik kurumlarının ve çoksesli sanat müziğine erişimin çok az ve kısıtlı olduğu o dönemde müzik öğretmeni müzik sanatçılığının ve öğreticiliğinin etkin temsilcisi olarak görülüyordu. Yanı sıra cumhuriyet müzik kültürünü yapıcı-oluşturucu-taşıyıcı-aktarıcı-örneklendirici-sergileyici-yayıcı görev üstlenmişti. Bu ilk kurumsal yapılanma yurtiçinde yetişmiş yerli uzmanlarla yerli birikimle gerçekleştirildi. Dolayısıyla büsbütün yerli ve millî, sağlam ve tutarlı bir yapılanmaydı.

MMM 1931 Yönetmeliğiyle “ilk ve orta dereceli okullar için musiki öğretmeni yetiştirmek” amaçlandı, Hazırlık sınıfı kaldırılıp öğrenim süresi 6 yıla çıkarıldı. 1934’te Yüksek Öğretime bağlandı ve Akademi olarak yapılanmaya yöneldi ve ereklendi. Atatürk’ün isteği, O. Zeki Üngör’ün ısrarlı önerisi ve yoğun çabası ve Bakanın kararlı davranışıyla çıkarılan 25 Haziran 1934 tarih ve 2541 sayılı Millî Musiki ve Temsil Akademisinin Teşkilat Kanunu (MMTATK 1934) kapsamına alındı. Akademi (1) Musiki Muallim Mektebi, (2) Riyaseticumhur Filarmanik Orkestrası = Orkestra Şubesi ve (3) Temsil Şubesi’nden oluşuyordu. Ancak yasanın 10. Maddesi aynen şöyleydi: 

“Musiki Muallim Mektebi mezunları temayül, istidat ve ihtisaslarına göre ya Akademideki Riyaseti Cumhur Filarmonik Orkestrasına veya Temsil Şubesine ve yahut Orta Tedrisat Musiki Muallimliğine alınırlar.” 

Buna göre MMM, MMTA bünyesinde öğrencilerinin eğilim, yetenek ve uzmanlaşmaları yönünden yarı örtülü olarak üç boyutlu işlev yüklenmekteydi. Bu boyutlardan biri MMM’nin aynı zamanda örtülü bir Musiki Mektebi ya da Musiki Konservatuvarı işlevi görmesiydi. Ne var ki bu boyut ve işlev 1936’da MMM bünyesinde Konservatuvar Sınıfları’nın açılmasıyla büsbütün ortadan kalktı. Dört yıl sonra 1940’ta 3829 sayılı Devlet Konservatuvarı Kanunu çıkarılırken Millî Musiki ve Temsil Akademisi Kanunu’nun MMM ile ilgili maddeleri yürürlükten kaldırıldı. Böylece müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmede akademisel yapılanma olanağı büsbütün rafa kalkmış, dolayısıyla tam belirsizliğe bürünmüş oldu. Bu olumsuz durum 1960’lar ve 1970’lerdeki girişimler de olumlu sonuçlanmayınca, 1982’ye kadar tam 48 yıl sürdü.

(2) Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi Musiki Pedagojisi Şubesi Yapılandırma Önerisi-Tasarısı: Atatürk’ün 1 Kasım 1934 TBMM’yi Açış Söylevinden sonra 26 Kasım 1934’te Kültür [Eğitim] Bakanının başkanlığında dönemin önde gelen müzik insanlarından oluşan Musiki Komisyonu toplandı. Osman Zeki Üngör ile Ekrem Zeki Üngör’ün çağrılmadığı ve Ahmed Adnan Saygun’un bulunamadığı bu toplantıya ilişkin çalışmalar sırasında “Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi’nin Ana Çizgileri” (TDMTAAÇ 1934-1935) başlıklı Rapor hazırlandı. Halil Bedi, Cevat Memduh, Hasan Ferit, Cemal Reşit, Ulvi Cemal, Nurullah Şevket, Cezmi ve Necil Kâzım tarafından imzalanan bu Raporda MMM’nin ilk, orta ve yüksek kısımdan oluşacak Akademinin orta kısmında “Musiki Pedagojisi Bölümü” hâline dönüşmesi önerildi. “İlk mektep seyyar [gezici] musiki muallimi” ve “Orta mektep musiki muallimi” olarak iki tip musiki muallimi yetiştirilmesi öngörüldü. 

Bu önemli Rapor Atatürk’ün ve Cumhuriyetin ilk göz bebeği on yıllık koskoca MMM’yi kalıcı okul düzeyinden geçici bölüm düzeyine indirmeyi öneriyordu. Öngörülen bu yapı, beş ay önce TBMM’den geçirilerek çıkarılmış olan 2541 sayılı MMTA Kuruluş Yasası’ndaki kurumsal yapının çok gerisindeydi. Bu, MMM’ye ilişkin Üngör sonrası kurumsal olumsuzluğun ilk habercisiydi.

(3) Devlet Müzik Yüksek Okulu Müzik Öğretmen Semineri Yapılandırma Önerisi-Tasarısı (1935-1936): 26 Kasım 1934 Toplantısından sonra kısa adıyla TDMTAAÇ Raporu Kültür [Millî Eğitim] Bakanlığınca da benimsendi. Bakanlık hemen Avrupa’da yetkin bir müzik uzmanı arayışına girdi. Almanya’da yoğunlaşan görüşmeler sonunda 27 Mart 1935’te T.C. Berlin Büyükelçiliği ilgilileri ile Alman Prof. Paul Hindemith arasında sözleşme imzalandı. Söz konusu toplantıya çağrılmayıp yeni girişimler ve çalışmalardan dışlanan O. Zeki Üngör, büyük emek verdiği MMTA Kuruluş Yasası yürürlükteyken belli nedenlerle MMM’deki görevinden de ayrılmak durumunda kaldı. P. Hindemith sözleşmeyle, ülkenin müzik yaşamını yeniden düzenleme, müzik kurumlarını yeniden örgütleme ve yapılandırmada Bakanlığa uzman-danışman olarak hizmet etmek üzere görevlendirilmişti. 

Hindemith 6 Nisan 1935’te Ankara’ya gelip ilgililerle görüştü. Ankara, İstanbul ve İzmir’deki durumu yerinde görüp inceledikten sonra hazırladığı “Türk Müzik Yaşamının Kalkınması İçin Öneriler” başlıklı Raporunu yazıp Bakanlığa sundu. Rapordaki ana kurum önerisi olan [Devlet] Müzik Yüksek Okulu Kuruluş Planı’nda “Seminer” alt başlığı altında MMM’ye ilişkin yeni bir yapılandırma ortaya koydu. Seminer o dönem Almanya’sında öğretmen yetiştiren kurumların genel adıydı. Seminer adı ve başlığı altında okul ve müzik eğitimi türlerine göre müzik eğitmeni-öğretmeni yetiştirmek üzere sırasıyla şu dörtlü yapıyı önerdi (Hindemith 1983: 30-31, 42-43; Kahramankaptan ve Yavuz 2013: 89, 95): “Seminer 

a) İlkokul Müzik Öğretmenleri için

b) Ortaöğretim [Ortaokul, Lise ve Dengi Okul] Müzik Öğretmenleri için

c) Anaokulu [Önokul Müzik] Eğitmenleri için

d) Özengen Müzik Eğitmenleri için”

Bu yapılanma modeli kimi yönleriyle ülkemizde daha önce düşünülüp tasarlanmış olan büyük öğretmen okulu yapılanmasını andırıyordu. O yıllarda içten içe düşünülen iki aşamalı müzik öğretmen okulu yapılanmasıyla da benzerlik gösteriyordu. Hindemith’in bu çok önemli önerisinde yepyeni olarak Anaokulu müzik eğitmenliği ile Özengen müzik eğitmenliği ve buna bağlı Çocuk Müzik Okulu, Özengenler Korosu, Özengenler Orkestrası da yer alıyordu. Ne var ki Bakanlık bu çok olumlu öneriyi hasıraltı etti ve altın fırsatı kaçırdı. Ama aşağıda açıklanan olumsuz öneriye sımsıkı sarıldı. 

Türkiye için Hindemith Modeli olarak adlandırdığım bu model genel ve özengen müzik eğitimcisi yetiştirme alanlarına ilişkin yapısıyla yeni bir yapılandırma modeliydi. Çünkü müzik eğitimciliği eğitimi ve istihdamı (görevlendirme-çalıştırma) alanında anaokulu/önokul, ilkokul, ortaöğretim okulları ve özengen (amatör) kurslar/okullar için olmak üzere dört farklı öğretmen tipi ortaya koyuyordu. Müzik eğitmeni-öğretmeni yetiştiren kurumsal yapılandırmanın ve program düzenlemenin buna göre oluşturulmasını öngörüyordu. 

Bu model özellikle anaokulu/önokul ve özengen müzik eğitimciliği yönleriyle Türkiye için yepyeniydi. Öbür iki birim ise MMM yapısında farklı bir biçimde kapsanıyordu. Hindemith Modeli yalnızca o dönem ve Türkiye için değil, her dönem ve her ülke için önemliydi (Uçan 2011: 433-434; 2018: 333-335). Yeniden kurma ve dönüştürme içeren geniş kapsamlı bir yeniden yapılandırmayı ve örgütlendirmeyi gerektiriyordu. Ne var ki bu dört tip müzik eğitmeni-öğretmeni yetiştirme önerisinin gereği yerine getirilmedi. Alışılmış olan ilköğretim ve ortaöğretime tek tip müzik öğretmeni yetiştirme modelini uygulama sürdürüldü. Aslında çok tip amaçlı düşünülüp özellikle 1931’den itibaren sıkı tek tip olarak uygulanan Üngör Modeli sonraları kimi ad, düzey, süre, konum ve program değişiklikleriyle kesintisiz uygulanmaya devam edildi.

Hindemith’in yapılandırma önerisi özellikle kendine özgü alt yapıları ve programlarıyla her biri diplomalı olmak üzere anaokulu/önokul müzik eğitmenliği, ilkokul müzik öğretmenliği, ortaokul-lise müzik öğretmenliği ve özengen müzik eğitmenliğine yönelikti. Bu bakımından ülkemiz Türkiye için yeni, ileri ve çok gerekli bir öneri idi. Her biri diplomalı çok tip müzik eğitimcisi yetiştirmeye ilişkin bu yapılanma modeli gerçekte Türkiye için yaşamsal önem taşıyordu. Özellikle genel ve özengen müzik eğitimini tüm eğitim ve okul kademelerinde kavrayan altın bir fırsattı. Ama ne yazık ki uygulanmadı, gerçekleştirilmedi. Bu altın fırsat kaçırıldı. Ülke genelinde zorunlu anaokulu/önokul-anasınıfı eğitimi yaygınlaşmakta, özengen müzik eğitimi yeni bir canlılık kazanmakta ve ilköğretim-ortaöğretim müzik eğitimi ayrışması tam belirginleşmekte olan günümüzde bu model yeniden büyük önem kazanmaktadır. Bu nedenle bu doğrultuda yaklaşık kırk yıldır savunduğumuz ve en az yirmi beş yılı aşkın bir süredir ısrarla yinelemekte olduğumuz önerilerimize kulak verilmesi gerekmektedir.

Devlet Müzik Yüksek Okulu Öğretmen Semineri (DMYO ÖS) Yapılandırması özellikle dört tip müzik eğitimcisi yetiştirmeye ilişkin yönüyle ülkemizde 1935 yılına kadar gündeme getirilmiş olan en çok boyutlu ve geniş kapsamlı yapılandırma önerisidir. Ancak ayrı bir Okul olan MMM yerine yeni okulun bir parçası olan Seminer biçimindeki kurumsal yapılandırma yönüyle büyüme yerine küçülme ve çoğalma yerine azalma getiren bir öneridir. Bu nedenle MMM’ye ilişkin kurumsal yapılanmada ilk ve en önemli kırılma noktası olmuştur. Çünkü çok önemli iki olumsuzluk içermiştir. Hindemith MMM’yi sıkı inceleyip kimi yönlerden haklı eleştiriler ortaya koyduğu Raporunda şöyle der:

“[Müzik] Öğretmen Okulu bugünkü hızıyla üretimini sürdürdüğünde gereksiz sayıda müzik öğretmeni yetiştireceğinden yakın günde nasıl olsa küçültülmesi ve yeniden örgütlenmesi gerekecektir. Yeni okul [DMYO] eldeki okul yapısına [binasına] yerleştirilmek ve Müzik Öğretmen Okulu bu [yeni] okula bir Seminer niteliğiyle bağlanmak yoluyla bu değişikliğin şimdiden yapılması en yararlı çözüm olacaktır. Bu yeniden örgütleme birkaç haftalık süre içinde ve hiçbir sürtüşmeye yol açmaksızın kolayca gerçekleşebilir ” (Hindemith 1983: 30-31; Kahramankaptan ve Yavuz 2013: 88). 

Görülüyor ki Hindemith 11 yıllık yapıyı ve erişilen sayıyı gereksiz ölçüde büyük bulmuş, koskoca MMM’yi DMYO’ya bağlı bir Seminere indirmeyi ve öğrenci sayısını epeyce azaltmayı önermiştir. Oysa Türkiye’nin yüzlerce ve giderek binlerce müzik öğretmenine gereksinmesi vardı. Zamanla on binlerce müzik öğretmenine gereksinilecekti. MMM bu gereksinmeyi göz önüne alarak adım adım kendini büyütüyor ve öğrenci sayısını artırmaya çalışıyordu. Bu nedenle öneri ülkenin gerçek kurumsal ve nicel gereksinimiyle çelişiyordu. Üngör sonrası ilk büyük olumsuzluğu yaratıp iki olumsuz duruma yol açmıştır. Bu öneri doğrultusundaki düzenlemeyle 151 öğrenci iç sınava alınmış, 48 öğrenci başarısız bulunarak başka okullara gönderilmiştir. Böylece öğrenci sayısı 1936-37’de 151 iken 1937-38’de 81’e indirilmiştir (Uçan 2011: 433-434; Gökyay 1941: 25; Altunya 2006: 616).

Yukarıdaki öneri doğrultusunda gerçekleştirilen kısmî yapılanma, düzenleme ve sınavla 1936’da başlayan yapısal-nicel olumsuzluk 1940’lar, 1950’ler, 1960’lara kadar sürmüş, bir türlü aşılamamış ve giderilememiştir. TDMTAAÇ Raporu’ndan da esinlendiği düşünülen Hindemith’in söz konusu olumsuz saptaması, önerisi ve ona bağlı yapılan ilk iç sınavla küçülme odaklı bir yapısal-nicel kısır döngü başlamıştır. Öyle ki MMM son üç yılında toplam 75, GTE MB ilk üç yılında toplam 28 mezun verebilmiştir. Bu kısıtlı durum ülkenin müzik öğretmeni yetiştiren ikinci Müzik Bölümü’nün 1969’da İstanbul’da açılmasına kadar yaklaşık otuz beş yıl sürmüş ve bir türlü aşılamamıştır. Bunun kurumsal ve nicel bedeli çok ağır olmuştur. Bu bedel her yıl katlanarak büyümüştür. Bunda ülke gerçeklerini göz ardı eden bu öneriyi, ünlü bir uzman önerisi de olsa, tartışmasız kabul eden yerli uzmanların ve üst düzey yöneticilerin sorumluluğu çok büyüktür (Uçan 2011: 435; 2017: 39).

(4) GEE Müzik Bölümü Yapılanması (1937-1938): Millî Eğitim Bakanlığı müzik öğretmeni adaylarının bundan böyle dal öğretmeni yetiştiren yükseköğretim kurumunda yetiştirilmelerini kararlaştırdı. Bu kararı GEE MB kurucu başkanı Eduard Zuckmayer şöyle belirtir (1966: 20; Uçan 2012: 272): “Orta dereceli okullara yüksek müzik öğrenimi yapmış müzik öğretmenleri yetiştirmek amacıyla Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bir Müzik Bölümü açılmasına 1936-1937 öğretim yılında Millî Eğitim Bakanlığı’nca karar verilmiştir.” Bu doğrultuda 1937’de GEE’de üç yıl yükseköğretim verecek olan Müzik Bölümü kuruldu. MMM/MÖO son üç sınıfıyla 1938-39 öğretim yılı başında buraya aktarıldı, eğitimini burada Musiki İlk Muallim Mektebi (MİMM) olarak sürdürdü ve bitirdi. Dolayısıyla GEE MB 1938-39’da kendi öğrencileriyle değil, MİMM öğrencileriyle öğretime başlamış oldu. Kendi ilk öğrencilerini ise 1939’da aldı ve kendi özgün eğitimini 1939-40’ta başlattı. MİMM 1940-41’de son mezunlarını verdi. Böylece GEE MB eski MMM’den bayrağı 1941’de tam ve büsbütün devraldı.

GEE Müzik Bölümü yapılanmasıyla ülkemizde ilk kez 1939 yılında ortaöğrenimin üstüne üç yıl yükseköğrenimli müzik öğretmeni yetiştirmeye başlandı. Müzik öğretmenliği eğitimi Cumhuriyet eğitim aydınlanmasının özeğindeki GEE’de yeni bir evreye girdi. Bu yeni evreye girişte Hindemith’in müzik öğretmeni yetiştirmede uzun erimde gerçekleştirilir dediği şu önerisi de kısmen etkili oldu:

“Yüksekokulun kurulmasından uzunca bir süre sonra ülkedeki müzikçiler yeterli sayıya ulaşınca giriş koşulları sıkılaştırılabilir. O durumda Seminer öğretimi de değiştirilerek yalnız ortaöğrenimini bitirmiş öğrencilerin girebileceği üç yıllık [yüksek] öğretim programları [uygulamaya] konulmalıdır.” (Hindemith 1983: 62-63; Kahramankaptan ve Yavuz 2013: 106).

Hindemith’in bu uzun erimli önerisi, önerdiği uzunca bir süre beklenmeksizin Bakanlıkça hemen uygulandı. Bu yeni yapılanmayla, MMM’de 3+3 olarak uygulanmış olan müziksel ortaöğrenim altyapısı büsbütün ortadan kalktı. Çünkü GEE MB’de ilköğretmen okulu ve lise üzerine, güçlü müziksel altyapısı olmayan ortaöğretime dayalı bir yapılandırma oluştu. Bu nedenle GEE’de ilkin zorunlu olarak yarı sanatçı öğretmen yetiştirme modeli uygulandı. Hemen baş gösteren güçlü müziksel ortaöğretim altyapı eksikliği 1947-48’de İstanbul’da kurulan İİÖO Müzik Semineri (MS), 1962-63’te Ankara’da açılan AİÖO Müzik Semineri (Zuckmayer 1966: 23; Uçan 2012: 276) yapılanmalarıyla önemli ölçüde giderildi. Böylece örtülü olarak, Müzik Seminerinden gelenlere sanatçı öğretmen modeli, Köy Enstitülerinden gelenlere yarı sanatçı öğretmen modeli, İlköğretmen okulları ve Liselerden gelenler ise çoğun genel müzikçi öğretmen modeli uygulaması kaçınılmaz oldu.

GEE MB yapılanması kendine özgü bir enstitüsel yapılanma olarak birçok yönüyle MMM yapılanmasından çok farklı yeni bir dönemeçtir. Bu dönemeçte yeni yapının başında P. Hindemith’in önerisiyle 1936 yılında Almanya’dan getirtilip MMM’de ve ona bağlı kurulan DK’de 2,5 yıl görev yapmış Ed. Zuckmayer (1890-1972) vardır. Zuckmayer sağlam donanımı, güçlü birikimi ve zengin deneyimiyle 1938’de başına getirildiği GEE MB’yi 1970’e kadar yönetti. GEE MB’de MMM’den başlıca farklılıklardan biri olarak asistanlık sistemini oluşturdu, geliştirdi. Belli evrelerde başka Alman uzmanlar da önerip görevlendirdi. Okul Müzikçiliği anlayışıyla yönettiği GEE MB sonraki tüm MB yapılanmalarını etkiledi. 1938-1972 Türkiyesi’nin müzik öğretmenliği eğitimine damgasını vurdu.

Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü Asistanlık Sistemi Yapılanması: GEE Müzik Bölümü’nde seçkin mezunları müziğin belli dallarında bölüm öğretmenliğine hazırlamak ve dolayısıyla yüksekokul öğretmeni olarak yetiştirmek üzere 1940’lardan itibaren ön yapılanma, 1950’lerden itibaren asıl yapılanma niteliğinde asistanlık sistemi oluşturuldu ve uygulandı. Bu özgün sistem, bir tür mezuniyet sonrası eğitim işlevi de gördü. Bölümden yüksek başarıyla mezun olup müziğin belli dallarında yüksek donanımlı-birikimli-deneyimli müzik öğretmenlerini önceleri başarıya-kişiliğe bağlı seçme yoluyla, sonraları sınav yoluyla seçip Bölümde kendi müzik dalında hem dal uzmanlığı hem yüksekokul öğretmenliği yönünden yetiştirip bölüm öğretmenliğine hazırladı. Bu gerçekte bölümde öğretmen yetiştiren öğretmenliğe, başka bir deyişle öğretmen yetiştiren yüksekokul öğretmenliğine hazırlama demekti. Bu sistem Gazi Yüksek Öğretmen Okulu döneminde de sürdü.

Bu doğru süreç 1953’ten itibaren asistanları ve en seçkin mezunları yurt dışına ileri öğrenime gönderme uygulamasıyla daha üst bir aşamaya erişti (Zuckmayer 1966; Uçan 2012: 275). Yurt dışı öğrenimlerinden dönenlerin katılımlarıyla 1960’ların başları ve özellikle ikinci yarısından itibaren daha düzenli ve verimli yürütüldü. Böylece mezuniyet sonrası yurtiçi-kurumiçi asistanlık sistemi ile yurtdışında uzmanlık eğitimi-öğrenimi sistemini kapsayan iki ana ayaklı bir yapı oluştu. Bu yolla yetişen, benim de aralarında olduğum kimi öğretmenler 1970’lerde Bölümdeki görevlerinin yanı sıra üniversitelerde lisansüstü bilimsel üniversiter eğitim almaya başladılar. Öğrendikleri bilimsel yöntem ve teknikler Bölüme yansıtılarak sistem daha da gelişti. Giderek kimi asistanlar da kimi öğretmenleri gibi üniversiter eğitime yöneldiler. Bu ortamda her asistan için en az üç yıl süren ve başarılı bir tez çalışmasıyla sona eren sistem 1982 yılına kadar başarıyla uygulandı. O yıl kurumun üniversiteye bağlanmasıyla birlikte asistanlık sistemi ilgili yasa gereği araştırma görevliliği sistemine dönüştü.

(5) Yüksek Köy Enstitüsü Güzel Sanatlar Kolu Müzik Dalı Yapılanması (1942): GEE Müzik Bölümü (MB)’nden ayrı olarak 1942 yılında Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü içinde Yüksek Köy Enstitüsü [YKE] Güzel Sanatlar Kolu [GSK] Müzik Dalı [MD] kuruldu. GEE MB’den farklı olarak yalnızca Köy enstitüsü müzik öğretmeni yetiştirmek amaçlı üç yıl öğretim süreli yeni bir yapılanma gerçekleştirildi. Beş yıllık köy enstitüsüne dayalı bir üç yıllık yükseköğrenim yapılanması idi. Burada asistanlık yoluyla YKE GSK’ye de öğretmen yetiştirilmesi de öngörüldü. Öğrenciler “her köy enstitüsü öğretmenler kurulunun, son sınıf öğrenci sayılarına oranlı olarak, gösterdikleri adaylar arasından sınavla seçiliyordu” (Altunya 2008: 33). Ama 1947 yılında YKE kapatılınca bu yapılanıma da son verildi. YKE GSK MD yapılanması köye dönük müzik eğitimi yönüyle de çok güçlü beş yıllık köy enstitüsü müzik eğitimi alt yapısına dayanıyordu. Dolayısıyla enstitüler dizgesinde müzik yönünden güçlü ortaokul ve ortaöğretim alt yapısı kendi içinde olan bir yapılanma idi. Her yönüyle özgün bir Türk buluşu olan bu yapılanım ne yazık ki işlevini-işgörüsünü tam yerine getirmesine yeterli fırsat verilmeksizin 1947’de sonlandırılıp yok edildi (Uçan 2016: 261-280; 2011: 438-439). 

(6) Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü Yapılanması (1982-83): MEB’e bağlı Dört Yıllık Eğitim Enstitüsünden dönüşme Yüksek Öğretmen Okulları Müzik Bölümleri 1982’de 41 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve 1983’te onun yerini alan 2809 sayılı Yasa ile Üniversitelere bağlı Eğitim Fakülteleri (EF) Müzik Eğitimi Bölümlerine (MEB) dönüştürüldü. Müzik öğretmen okulu döneminden sonra eğitim enstitüsü ve yüksek öğretmen okulu dönemlerindeki Müzik Bölümü adlı yapı eğitim fakültesi döneminde eğitim sözcüğü eklenerek Müzik Eğitimi Bölümü biçimini aldı. Bu iki ad-yapı arasındaki fark çok önemlidir. Müzik terimi çoğun Okul Müziğini yani Almancadaki Schulmusik terimini, Müzik Eğitimi ise daha geniş bir kavram olup Almancadaki Musikerziehung terimini karşılar. Bu farklılık yeni köklü dönüşümün en somut ve önemli belirtilerinden biridir. Bu dönüşümle müzik öğretmenliği eğitiminde Lisans derecesine yönelik eğitim-öğretim, araştırma, uygulama ve yayını esas alan üniversiter yapılanma gerçekleştirildi. Bu nedenle öncekilerden çok farklı bir yapılanmadır. Müzik öğretmenliği eğitimi tarihimizde gerçek anlamda ilk lisans eğitimi yapılanması niteliğindedir. Bu yapılanmayla müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmede çok daha yeni bir döneme girildi. Başka yeni yapılanmalara temel, örnek ve esin kaynağı oluşturuldu (Uçan 2011: 439-440; 2018: 328).

EF Müzik Eğitimi Bölümü Araştırma Görevliliği Yapılanması (1982-83): MEB’e bağlı Yüksek Öğretmen Okulları Müzik Bölümleri 1982’de Üniversitelere bağlı Eğitim Fakülteleri Müzik Eğitimi Bölümlerine dönüştürülürken köklü asistanlık sistemi de araştırma görevliliği sistemine dönüştürüldü. Bu yeni sistem müzik eğitimi bölümlerinde yapılan araştırma, inceleme, uygulama ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen diğer ilgili görevleri yapan bir öğretim yardımcılığı sistemidir. Müzik eğitimi bölümlerine öğretim görevlisi ve öğretim üyesi yetiştirme yolunda çok önemli işlevler görür. Öğretim üyesi yetiştirmenin temel yapıtaşlarından biridir.

(7) FBE Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı Yapılanması (1982-83): Bünyelerinde Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü olan Üniversitelerin önce Fen Bilimleri Enstitülerinde (FBE) sonraki yıllarda Eğitim Bilimleri Enstitülerinde (EBE) Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalları (FBE-EBE ME ABASD) kuruldu. EF’deki Bölüm FBE’de Anabilim/Anasanat Dalı, EBE’de ise Anabilim Dalı oldu. Bu yapılanmayla müzik eğitiminde Tezli Yüksek Lisans, Doktora ve ona eşdeğer Sanatta Yeterlik derecelerine yönelik akademik eğitim-öğretim, uygulama, araştırma ve yayın esas alındı. Bu, ülkemizde müzik eğitimi ve müzik eğitimciliği alanlarında, daha önceki dolaylı yollardan sonra, ilk kez doğrudan lisanüstü eğitim amaçlı-işlevli ilk üniversiter yapılanmadır. Bu nedenle müzik eğitimi-eğitimciliği eğitimi tarihimizde gerçek anlamda ilk lisansüstü eğitim yapılanmasıdır. Bu yapılanma hem hizmet öncesi, hem hizmet içi eğitim işlevi görür. Daha açık bir anlatımla müziğin sanatçılık, bilimcilik ve teknikçilik dallarından gelen öğrenciler için bir tür hizmet öncesi eğitim işlevi gören, öğretmenlik (müzik öğretmenliği) dalından gelenler için ise bir tür hizmet içi eğitim işlevi de gören bir yapılanmadır. Bu yapılanma müzik eğitimciliği eğitimimizi 1980’den iki yıl sonra 1982’de yeniden Enstitü kavramı ve olgusuyla buluşturmuştur. Bu yönüyle de çok anlamlı ve değerlidir. 

(8) GEF Müzik Eğitimi Bölümü Ses Eğitimi, Çalgı Eğitimi ve Müzik Kuramları Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalları Yapılanması (1990-1993): Gazi Üniversitesi (GÜ) Gazi Eğitim Fakültesi (GEF) Müzik Eğitimi Bölümü’nde tasarlanıp 1990 ve 1993’te iki aşamalı gerçekleştirildi.

Yapılanmanın 1990 Aşaması: 1990 yılında GÜ Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü’nde yepyeni bir yapılanmayla [Genel] Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı’nın yanında şu üç yeni akademik birim kuruldu: (1) Müzik Kuramları Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı. (2) Ses Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı. (3) Çalgı Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı. Bunların ardından başka yeni anabilim/anasanat dallarının da kurulması gündemdeydi. Bölüm öğretim elemanları bu yeni yapı içerisinde kendi donanım, birikim, deneyim ve yönelimlerine en uygun Anabilim/Anasanat Dalını seçip belirlediler. Ve o dalda yerlerini aldılar. Ardından yeni Anabilim/Anasanat Dallarının Lisans Programlarını hazırlama çalışmalarına geçildi. Bölüm başkanlığım altında etkin yönetim, eşgüdüm ve yönlendirimle yapılan yoğun çalışmalar sonunda söz konusu programlar hazırlanıp ortaya çıktı. Bu üç Anabilim/Anasanat dalı YÖK/ÜAK’ca Doçentlik anabilim/anasanat dalları olarak da kabul edilmişti.

Yapılanmanın 1993 Aşaması: 1993 yılında Müzik Kuramları Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı, Ses Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı ve Çalgı Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalının Lisans Programları yürürlüğe konuldu. Tüm öğrenciler durumlarına uygun dallara yerleştirildi. Böylece GEF MEB yeni AB/AS Dalları Lisans düzeyinde eğitim-öğretim veren bir işlerliğe kavuşturuldu. Yanı sıra Eğitim Müziği Besteciliği Anasanat/Anabilim Dalı ile Müzik Eğitimi Teknolojisi Anabilim Dalı adıyla biri AS/AB, diğeri AB olarak iki Anadalın daha kurulması öngörüldü. Bunların da uygun bir zamanda Lisans düzeyinde eğitim veren bir işlerliğe kavuşturulması amaçlandı. Ancak çeşitli nedenlerle bu iki AB/AS Dalı gerçekleşme aşamasına gelemedi. Bu yapılanma öbür bölümlere genelleştirilmedi.

1993 yapılanması çok amaçlı bir yapılanmadır. Bu yapılanmayla ülkemizde başlangıcından beri süregelen genel müzik kültürü eğitimi ağırlıklı tek tip müzik öğretmeni yetiştirmenin yanı sıra ilk kez müzik kuram eğitimi ağırlıklı, ses eğitimi ağırlıklı ve çalgı eğitimi ağırlıklı olmak üzere üç tip müzik öğretmeni yetiştirme modeli daha uygulamaya konuldu. Böylece öncekiyle birlikte dört tip müzik öğretmeni yetiştirme sürecine girildi. Çünkü çağdaş Türkiye’nin genel müzik eğitimi artık tek tip müzik öğretmeni ile üstesinden gelinemez boyutlar kazanmıştı. Bu durum müzik eğitiminde tek modelli yerine çok modelli bir bütünlüklü öğretmen yetiştirme yaklaşımını zorunlu kılmaktaydı (Uçan 2018: 289-306). Bu nedenle tasarlanıp gerçekleştirilen 1993 yapılanması ayrıca AGSL ve DK Orta-Lise Kısmı için Müzik Alanında Dal Öğretmenliği Programları oluşturma-geliştirme tasarısına da hizmet eder nitelikteydi. Bu nedenle çift dala, çift anadala ve çift diplomaya dönüktü. Ancak tam olarak, koşullar tam oluştuğunda gerçekleşecekti. 1993 yapılanması lisans düzeyinde ilk mezunlarını verdikten hemen sonra yüksek lisans ve giderek doktora ve sanatta yeterlik düzeylerinde de uygulanacaktı. Anabilim/Anasanat, Anasanat/Anabilim ad ve kapsamları verilere göre yeniden gözden geçirilip değerlendirilecekti. YÖK’ün tepeden inmeci 1997-98 yapılandırması buna olanak vermedi.

1993 yapılanması Lisans Programlı olarak yalnızca Gazi Üniversitesi GEF Müzik Eğitimi Bölümü’nde, lisans programsız olarak Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü’nde gerçekleştirildi. Ancak Marmara ve Selçuk üniversiteleri müzik eğitimi bölümü başkanları GÜ’deki lisans programlı yapılanma ve uygulamayla ilgilendiler. AB/AS Dalları Lisans Programlarını edindiler. Ardından öbür müzik eğitimi bölümleri başkanları da ilgilenmeye başladılar. Ama 1997-98 yapılanmasıyla bu yeni gelişmelerin önü tıkandı, kesildi (Uçan 2018: 328-331).

1993 yapılanması oturunca Genel Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalında öteden beri tasarlanıp gerçekleştirilmesi düşünülen aşağıdaki beş Bilim/Sanat Dalı oluşturulup uygulanacaktı:

1. Anaokulu/Önokul Müzik Eğitimciliği

2. İlkokul Müzik Öğretmenliği/Eğitimciliği

3. Ortaokul Müzik Öğretmenliği/Eğitimciliği

4. Lise ve Dengi Okul Müzik Öğretmenliği/Eğitimciliği

5. Özengen Müzik Eğitimciliği/Öğretimciliği

(9) EF Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı Yapılandırması (1997-98): MEB/YÖK/Dünya Bankası işbirliğiyle yürütülen bir proje çerçevesinde Eğitim Fakülteleri Müzik Eğitimi Bölümleri Anabilim Dalına indirildi ve yeni oluşturulan Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümüne (GSEB) bağlandı. Kısa sürede tepeden inmeci, dayatmacı ve baskıcı yaklaşımla tasarlanıp gerçekleştirilen bu indiriliş ve bağlanışla müzik öğretmeni yetiştirmenin kurumsal yapısı iyice küçültüldü, daraltıldı, kısıtlatıldı (Uçan 2018: 331). Yanı sıra öteden beri hem Anabilim hem Anasanat demek olan Anabilim/Anasanat ya da Anasanat/Anabilim biçimindeki ikil yapı kaldırıldı ve Anabilim dalı olarak adlandırıldı. Böylece daha çok, giderek neredeyse yalnızca Anabilim Dalı durumuna getirildi. Bu durumda ikil kavramlı/olgulu yapı ortadan kaldırıldı. Müzik âdeta sanatsız bir görünüme girdi, sanatsız bir müzik oldu. Müzik eğitiminin doğasına aykırı olan bu yapılandırmayla birlikte Müzik Öğretmenliği Lisans Programında da önemli değişiklikler ve yeni düzenlemeler yapıldı. 1997-98 Anabilim Dalı yapılandırması, ondan 63 yıl önce 1935’te Hindemith’in önerdiği ünlü Seminer yapılandırmasından 63 yıl sonra 1998’de müzik öğretmenliği eğitim yapısına indirilen en ağır ikinci kurumsal darbe oldu. Bu yapılandırmanın doğurduğu tüm olumsuzluklar 25 yıldır olduğu gibi günümüzde de olumsuz etkilerini artırarak sürdürmektedir (Uçan 2011: 442; 2018: 337-339).

(10) EBE GSE Anabilim Dalı Müzik Eğitimi Bilim Dalı Yapılanması (1997-98): EF Müzik Eğitimi Bölümleri 1997-98’de Anabilim Dalına indirilirken Eğitim Bilimleri Enstitüsü (EBE) Müzik Eğitimi Anabilim Dalları Bilim Dalına indirildi ve Güzel Sanatlar Eğitimi Anabilim Dalı kapsamına alındı. Bu durum müzik eğitimciliğinin lisansüstü aşamasını çok olumsuz etkiledi. Bilindiği gibi lisansüstü akademik yapılanımda anabilim dalı açıkça yer alırken bilim dalı açıkça yer almamaktadır. Buna bağlı olarak müzik eğitimciliği lisansüstü eğitiminin her türlü yönetimi, asıl sahibinin elinden alınmış ve çıkmış oldu. Bu arada lisansüstü programlar çok yanlış olarak Müzik Öğretmenliği Yüksek Lisans Programı ve Müzik Öğretmenliği Doktora Programı biçiminde adlandırıldı. Oysa ülkemizde müzik öğretmeni, lisans programıyla yetişmektedir. Ancak geçen yıl çıkan 7354 sayılı Öğretmenlik Meslek Kanunu kalıcılaşır ve süreklileşirse “Uzman Öğretmen” yetiştirme gündeme gelebilir. Öbür yandan Müzik Eğitimciliği Sanatta Yeterlik Programı yürütülmez-uygulanmaz oldu, unutulmaya bırakıldı. Bu durum müzik öğretmenliği lisans programlarında görevli öğretim elemanlarına ilişkin akademik kadro yapısını sanatsal yönden olumsuz etkiledi, çarpıklaştırdı. Bundan dolayı müzik öğretmenliği eğitimi âdeta sanatsızlaştırılma-müziksizleştirilme sürecine girdi (Uçan 2011: 442).

(11) Ortaöğretim Müzik Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Yapılandırması: 1997-98’den sonra kimi üniversitelerin eğitim bilimleri enstitüsü (EBE) ve sosyal bilimler enstitüsü (SBE) Ortaöğretim Müzik Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Yapılandırmasına yöneldi. Ama bu gerçek bir tezsiz yüksek lisans yapılandırması değildi. Çünkü yalnızca öğretmenlik formasyonu lisans derslerinin kapsandığı pedagojik formasyon eğitimi sertifika programından oluşuyordu. Yüksek lisans adını kullanan bir çarpıtma-saptırma yapılandırmasıydı. Bundan kaynaklanan sorunları gidermek için GÜ Gazi Eğitim Fakültesi GSEB Müzik Eğitimi Anabilim Dalı başta olmak üzere çeşitli üniversitelerde çalışmalar yapıldı. 2006’dan itibaren programlar yeniden düzenlendi. Sözde Ortaöğretim Müzik Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programı 2000’li yılların başlarından beri uygulanmaktaydı. Ona ilişkin 4+1,5 yapılandırması YÖK’ün 2008’de aldığı yeni bir kararla bir yarıyıl kısaltılıp 4+1 olarak 2008-09 öğretim yılı başında uygulamaya konuldu. Bu kısaltma ile öğretmenlik formasyon dersleri 1,5 yıldan 1 yıla indirildi. Böylece öğretmenleşme-öğretmenleştirme süreci çok daha olumsuzlaştı. Bu, öncekinden çok daha yanlış bir yapılandırmaydı. Çünkü bir yanlış başka bir yanlışla, önceki bir yanlış sonraki bir yanlışla düzeltilemezdi, daha berbat edilirdi. Nitekim öyle de oldu (Uçan 2011: 443).

(12) Müzik Dalı Lisans Öğrenimlilere Pedagojik Formasyon Eğitimi Sertifika Programı Yapılandırması: Belli koşulları taşıyan, belli ölçütlere uygun eğitim fakültesi veya eğitim bilimleri bölümü bulunan üniversitelerde 2009-2010’dan itibaren Pedagojik Formasyon Eğitimi Sertifika Programı (PFESP) yapılandırması olarak gerçekleştirilmektedir. Bu yapı devlet konservatuvarları, müzik fakülteleri ve güzel sanatlar fakültelerinin müzik sanatları, müzik bilimleri, müzik teknolojileri bölüm, anasanat, anabilim, sanat veya bilim dallarını bitirenlere ve o dallarda üçüncü-dördüncü sınıflarda öğrenim görmekte olanlara yöneliktir. Bu yapılandırmayla müzik eğitimciliği lisans öğrenimli gerçek müzik öğretmeninin yanı sıra müzik sanatçı müzik öğretmeni, müzik bilimci müzik öğretmeni ve müzik teknikçi müzik öğretmeni olmak üzere üç tip müzik öğretmeni daha ortaya çıkmaktadır. Bu durumda sanat, bilim ve teknik (teknoloji) dallarının alt dallarına bağlı olarak daha da çok çeşitli alt tip müzik öğretmenlerinin oluşması kaçınılmazdır. Bu durum, müzik eğitiminde ve öğretmenliğinde derlenip toparlanması, eşgüdümlenmesi ve denetlenmesi çok zor, hatta olanaksız uygulamalara yol açabilir. Bu da ülkemiz müzik öğretmenliğinde yeni bir aşınma, karmaşa ve kargaşa döneminin başlaması demektir (Uçan 2011: 443-444).

(13) Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi Müzik ve Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü Yapılanması (2017-2019): 2017 yılında yürürlüğe giren 7033 sayılı yasayla Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (MGÜ) kurulmuştur. Bu üniversitenin bünyesinde yer alan dört fakülteden biri Müzik ve Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi’dir (MGEF). Böylece müzik eğitimi alanı üniversite düzeyinde güzel sanatlar eğitimi alanı ile birlikte ilk kez üniversiter fakülte olarak yapılanmıştır. Bu yeni fakültenin bünyesinde yer alan üç ana bölümden biri Müzik Eğitimi Bölümü’dür. Böylece müzik eğitimi alanı MGEF bünyesinde yeniden Bölüm olarak yapılanmıştır. Ankara MGÜ MGEF Müzik Eğitimi Bölümü ilk öğrencilerini 2019-2020 yılı güz döneminde alarak lisans düzeyinde eğitim öğretime başlamış, 2023 Haziran’ında ilk mezunlarını vermiştir. 2023-2034 öğretim yılı başında üniversitenin Müzik ve Güzel Sanatlar Enstitüsü (MGE) Müzik Eğitimi Anabilim Dalı’nda ilk öğrencileriyle yüksek lisans eğitimine başlamıştır.

7. Müzik Ağırlıklı İlkokul/Sınıf Öğretmeni Yetiştirmeye İlişkin Yapılanmalar

Ülkemizde müzik ağırlıklı ilkokul/sınıf öğretmeni yetiştirme yapılanmaları çok önemlidir.

(1) İlköğretmen Okulu Müzik Semineri Yapılanması (1947-48): İstanbul İlk Öğretmen Okulu (İİÖO) Müzik Semineri yapılanması olarak gerçekleşti. 1956-59 yıllarında öğrenim gördüğüm bu kurum, kendine özgü bir Müzik Ağırlıklı İlkokul [Sınıf] Öğretmeni yetiştirmekteydi. Ertesi yıl MEB’in “bütçe tasarrufu” kısıtlaması nedeniyle kapatıldı. 1951-52 öğretim yılında yeniden açıldı. Onu 11 yıl sonra 1962-63 öğretim yılında Ankara İlk Öğretmen Okulu (AİÖO) Müzik Semineri (MS) yapılanması izledi. 1965-67’de Keman öğretmeni olarak görev yaptığım bu yapılanma 1930’lu yılların ortalarında Büyük Musiki Muallim Mektebi (BMMM) bünyesi içinde olması düşünülen İlk Musiki Muallim Mektebi modelinin kısmî bir uyarlanmasıdır. Bu yapılanmanın tarihsel kökleri 1914-18 yıllarında İstanbul Erkek Muallim Mektebi’nde Osman Zeki Üngör ve meslektaşlarının örtülü müzik semineri uygulamalarına kadar gider. Ondan yaklaşık otuz yıl sonra gerçekleşen İİÖO Müzik Semineri yapılanmasının baş mimarı aynı okuldur. O okulda öğretmenlik yapan ve benim de keman öğretmenim olan Ekrem Zeki Ün’dür. Bu nedenle bu özgün yapılanmaya Ün Modeli denir. Ekrem Zeki Ün 1910’larda örtülü müzik seminerini gerçekleştirmiş olan Osman Zeki Üngör’ün oğludur. Bu nedenle MMM’de Üngör Modeli ve MS’de Ün Modeli oluşması son derece ilginç ve anlamlıdır.

(2) Öğretmen Liseleri Müzik Kolu/Bölümü Yapılanması (1985): İlköğretmen Okulları 1973’te Öğretmen Liselerine (ÖL’e) dönüştürülürken kapatılan İÖO Müzik Seminerinden esinlenerek kimi ÖL’lerde Müzik Kolu oluşturuldu ve Programı yürürlüğe girdi. Ancak ilgililerce yeterince önemsenmeyip kısa bir zaman sonra işlevsizleşti. İÖO Müzik Seminerini kapatma ve ÖL Müzik Kolunu işlevsizleştirmeden doğan önemli boşluğu da doldurmak üzere 1989-90 öğretim yılında Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi (AGSL) Müzik Bölümü kurulmuştur. ASGL Müzik Bölümünü bitirenler müzik ağırlıklı Sınıf Öğretmeni yetiştiren anabilim dallarına değil, Müzik Öğretmeni yetiştiren bölümlere-anabilim dallarına girmektedir. AGSL 2008’de GSL yapılarak yozlaştırılmıştır.

(3) Eğitim Yüksek Okulu Müzik Yan Alan Yapılanması (1989-90): Dört Yıllık Eğitim Yüksek Okulu (EYO) Müzik Yan Alan oluşumudur. Kendine özgü bir Müzik Ağırlıklı İlkokul/Sınıf Öğretmeni yetiştirme yapılanmasıydı. İİÖO Müzik Semineri yapılanmasından yaklaşık 40 yıl sonra gerçekleşti. EYO’nun son iki yılında uygulanıyordu. Bu yapılanmanın gerektirdiği 4 yarıyıllık ve toplam 18 kredilik Müzik Yan Alan Programı YÖK’teki ilgili birimin isteği üzerine tarafımdan hazırlanmıştı. Bu özgün, işlevsel ve yararlı yapılanma da ne yazık ki 1997-98 yanlış yapılandırmasıyla sonlandırılmıştır. Sürdürülseydi EF Anaokulu Öğretmenliği eğitiminde de Müzik Ağırlıklı Anaokulu Öğretmeni yetiştirecek Müzik Yan Alan Programı uygulamasına geçilebilirdi. Bu geçiş için de bir program taslağı hazırlamaktaydım. Ne ki o da sonuçsuz kaldı (Uçan 2018: 333; 2011: 445-446). 

8. İlkokul/Sınıf Öğretmeni Yetiştirmede Müzik Eğitimine İlişkin Yarı Yapılanmalar

Cumhuriyetimizin kuruluş öncesinden beri ilkokul/sınıf öğretmenleri Müzik derslerini de yürüte gelmiştir. Bu nedenle öğretmenlik eğitiminde aldıkları müzik eğitimine ilişkin düzenlemeler aynı zamanda yarı yapılanmalar olarak görülür. Başlıca yarı yapılanmalar şöyle özetlenebilir: 

1924 yılında İlk Öğretmen Okulları ilkokul öğretmeni adaylarının diğer alanlarla birlikte müzik alanında da gerçek anlamda ulusal ve çağdaş anlayış ve yaklaşımla yetiştirilmelerini sağlamak için yeniden yapılanmıştır. 1937’de Köy Öğretmen Okulları adıyla kurulup 1940’ta yasası çıkarılan Köy Enstitüleri köy öğretmeni yetiştirme sistemidir. Müzik alanında köy müzik kültürü temelinde bölgesel ve ulusal müzik kültürü ile evrensel müzik kültürü etkileşimli biçimde yapılanmıştır. 1952’de öğretim süresi 5 yıldan 6 yıla çıkarılınca köy öğretmeni yetiştirmede müzik eğitimi bir yıl daha artırılmıştır. Köy Enstitüleri 1953’te alınan ön kararın ardından 1954’te çıkarılan 6234 sayılı yasayla kapatılarak Altı Yıllık İlköğretmen Okullarına dönüştürülmüştür. Bu dönüşümsel yapılanmada bu okullardan köy, kasaba ve kent ilkokullarına tek tip öğretmen yetiştirme yapısına dönülmüştür. Böyle olunca köy, kasaba ve kent müzik kültürlerinin eğitimbilimsel bir bileşimi esas alınmaya çalışılmıştır. Ben bu dönüşüm sürecini 1953-54 öğretim yılında İvriz Köy Enstitüsü’nde I. Sınıf öğrencisi iken yaşadım (Uçan 2016). 1973’te İlköğretmen Okulları Öğretmen Liselerine dönüştürülmüş ve bu okullardaki müzik dersi ve eğitimi buna göre yapılandırılmıştır. Bu yapılandırma öbür alanlarda olduğu gibi müzik eğitiminde de yeni bir düzenlemeye neden olmuştur (Uçan 2018: 332; 2011: 445).

1974’te ilk kez yükseköğrenimli ilkokul/sınıf öğretmeni yetiştirmek üzere İki Yıllık Eğitim Enstitüleri kurulup açılmaya başlamıştır. Müzik eğitimi bu yeni yapılanmaya ve onun gerektirdiği alt yapılanmalara göre düzenlenmeye çalışılmıştır. Bu yapı 1982-83’te üniversitelere bağlanıp iki yıllık önlisans düzeyinde öğrenim veren Eğitim Yüksekokullarına dönüştürülmüştür. 1989-90’da bir daha atılıp öğretim süresi 4 yıla çıkarılarak lisansa eşdeğer düzeye getirilmiştir. Müzik eğitimi bu düzeye göre yeniden konumlandırılıp düzenlenmiştir. Günümüzde ise Eğitim Fakültesi Temel Eğitim Bölümü Sınıf Eğitimi Anabilim Dalı İlkokul/Sınıf Öğretmenliği Lisans Programında AE-Alan Eğitimi çerçevesinde yapılı olarak sürdürülmektedir.

9. Özet, Sonuç ve Öneriler

Türk tarihimizin derinliklerinden süzülüp gelen Türk müzik eğitimi Türkiye’mizde kalıcı olarak ilk Türk Beyliklerinde başlamış, Selçukluda yerleşmiş, Osmanlıda kökleşmiş, Cumhuriyette çağımıza erişmiştir. Bu bağlamda geleneksel müzik eğitiminin bin yıllık bir geçmişi vardır. Yeni müzik eğitimine yöneliş ve ilk ön adımı atışın yaklaşık 230, başlayışın yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi bulunmaktadır. Müzik öğretmeni yetiştirmeye ise Osmanlının son yıllarındaki iki düşünüm ve başarısız girişimden sonra Cumhuriyetin ilk yılında girişilip başlanmıştır. Böylece çağdaş müzik eğitimine geçilmiştir. Osmanlı’nın yenileşme evresinde III. Selim’in Yeni Düzen programından kaynaklı yeni eğitim, yeni yöntem, yeni okul ve yeni öğretmen ilkesiyle yeni bir süreç başlamıştı. Bu süreç adım adım ilerleyerek Cumhuriyet’in başlarında Atatürk’ün Çağdaş Uygarlık ülküsünden kaynaklı çağdaş düzen, çağdaş eğitim, çağdaş okul ve çağdaş öğretmen ilkesine dönüşmüştür.

Osmanlı’da önce okullara Müzik Dersini koyma, epey sonra Müzik Öğretmeni yetiştirmeyi düşünme ve gerekli ön girişimde bulunma yolu izlenmiştir. Cumhuriyet’te ise Müzik Dersi ile Müzik Öğretmeni birlikte düşünülüp hemen Müzik Öğretmeni yetiştirme yolu izlenmiştir. Bu köktenci işe Cumhuriyetin ilk yılında tam başlanmıştır. Bunun için Mart 1924’te kesin karar alınmış, Osman Zeki Üngör 1 Nisan’da kurucu müdürlüğe atanmış, 1 Eylül’de MMM kurulmuş, 1 Kasım’da açılıp öğretime başlamıştır. Dolayısıyla ülkemizde müzik öğretmeni yetiştiriş neredeyse Cumhuriyet’le tam yaşıttır.

Yüzüncü Yılına Erişen Türkiye Cumhuriyeti’mizde başlangıcından günümüze kadar müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirmeye ilişkin 30’u aşkın kurumsal yapılanma tasarlanmış, önerilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Bunlar temel olarak Musiki Muallim Mektebi, Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü, GÜ Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü, GÜ GEF Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Anabilim Dalı odaklıdır. 1924-25 MMM, 1937-38 GEE MB, 1978-79 GEE MB, 1982-83 GÜ GEF MEB ve 1990-93 GEF MEB Anabilim/Anasanat Dalları ile 1997-98 GSB Müzik Eğitimi Anabilim Dalı yapılanmaları öbürlerinden daha kalıcı ve belirleyici olmuşlardır. 

Bu bağlamda müzik öğretmeni yetiştirme süreci 1924-25 MMM yapılanmasıyla başlamış, kökleşmiş, kurumlaşmış-kurumsallaşmıştır. 1937-1938-1939 GEE MB yapılanmasıyla ilk kez yükseköğretimleşmiş, 1978-1980 yapılanmalarıyla lisansa eşdeğerleşmiştir. Ardından iki yıl sonra 1982-83 GÜ GEF MEB yapılanmasıyla ilk kez üniversiterleşmiş, lisanslaşmış ve lisansüstüleşmiştir. 1990-93 GEF MEB AB/AS yapılanmasıyla ise ilk kez müzik eğitimi alanının anabilim/anasanat alanlarına temellendirilmiştir. Bu doğru ve ucu açık görünümlü temellendirme YÖK’ün 1997-98 yapılandırmasıyla sonlandırılmıştır. 

 Bütün bu yapılanmalarda 1924’ten 2023’e yaşanan 99 yıllık sürecin ilk 14 yılından sonraki 85 yılı genellikle Gazi Eğitim odaklı ve özeklidir (Uçan 2007: 590-592). Ancak buna son yıllarda olası bir yeni ek odak ve özek adayı olarak, 2017 yılında Ankara’da kurulup 2019-20’de eğitime-öğretime başlayan Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (MGÜ) Müzik ve Güzel Sanatlar Eğitimi Fakültesi (MGEF) Müzik Eğitimi Bölümü’nün eklenebileceği düşünülebilir. Ancak bu, belirgin ölçüde yeni, yepyeni bir yapısal oluşum ve gelişim seçeneğinin gerçekleşmesine bağlıdır. Onun yanı sıra 2023-24’te eğitime-öğretime başlayan MGÜ Müzik ve Güzel Sanatlar Enstitüsü (MGE) Müzik Eğitimi Bilim Dalı’nın da aynı koşulla eklenebileceğinin olasılığı düşünülebilir.

Ne var ki müzik öğretmeni yetiştirme sistemimiz 1997-98’de özellikle YÖK’te görevli kimi sözde sorumluların başına buyruk çalışmalarıyla yaşanan tepeden inmeci-dayatmacı-küçültmeci EF GSEB ME ABD yapılandırmasıyla çarpıklaşmış ve yozlaşmıştır. 2007-08 yapılandırmasıyla daha çarpık ve yoz duruma gelmiştir. Müzik Dalı Lisans Öğrenimlilere Pedagojik Formasyon Eğitimi Sertifika Programı (PFESP) yapılandırması ile müzik öğretmenliğinde yeni bir karmaşa ve kargaşa dönemi başlamıştır. Çünkü 1997-98 ve 2007-08 yapılandırmaları kökten-temelden çok yanlış yapılandırmalardır. Onlardan bir an önce doğru yapılandırmaya dönülmelidir. Eğitim Fakültelerinin GSEB Müzik Eğitimi Anabilim Dalları yeniden Bölüm hâline getirilmelidir. Bu bölümler müzik eğitiminin ana türlerine, müzik eğitimi/eğitimciliği eğitimi ana alanlarına ve müzik öğretmenliğinin yapıldığı-uygulandığı okul tür ve kademelerine göre yeniden yapılandırılmalıdır. Bu bağlamda gereksinime bağlı öncelik ve ivedilikle şu yapılanmalar gerçekleştirilmelidir:

A. Müzik Eğitimi Türlerine Göre: (1) Genel Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat (AB/AS) Dalı, (2) Özengen Müzik Eğitimi AB/AS Dalı, (3) Mesleksel Müzik Eğitimi AB/AS Dalı. 

B. Müzikte Ana Alanlara Göre: (1) Ses Eğitimi AB/AS Dalı, (2) Çalgı Eğitim AB/AS Dalı, (3) Müzik Kuramları Eğitimi AB/AS Dalı, (4) Eğitim Müziği Besteleme AB/AS Dalı, (5) Müzik Teknolojileri Eğitimi Anabilim Dalı.

C. Müzik Eğitimi Verilen Okul Tür ve Kademelerine Göre:

(1) Önokul/Anaokulu/Anasınıfı Müzik Eğitmenliği-Öğretmenliği AB/AS Dalı

(2) İlköğretim Okulu [İlkokul-Ortaokul] Müzik Öğretmenliği AB/AS Dalı

(3) Ortaöğretim Okulları Müzik Öğretmenliği AB/AS

(4) Müziğin Çeşitli Dallarında Özengen Müzik Eğitmenliği AB/AS Dalı

(5) [A]GSL’ye Müzik Alanında Dal Öğretmenliği AB/AS (Uçan 2011: 450; 2018: 349).

Gazi Üniversitesi Bir Araştırma Üniversitesi Konumundadır. Bunun gereklerini tam yerine getirebilmesi için öncelikle akademik kadro buna göre yapılandırılmalıdır. Bu bağlamda öncelikle öğretim için var olan Öğretim Üyeliği’nin yanında araştırım için Araştırım Üyeliği ve uygulayım için Uygulayım Üyeliği oluşturulmalıdır. Böylece üniversitede şu Üç Tür Üyelik yer almalıdır: Öğretim Üyeliği, Araştırma Üyeliği, Uygulama Üyeliği. GÜ’deki tüm fakülteler, bölümler, anabilim, anasanat ve anateknik dalları akademik kadroları buna göre yapılanmak durumundadır.

Bu bağlamda GEF Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü aynı zamanda bir Güzel Sanatlar Eğitimi Araştırma Bölümü, Müzik Eğitimi Anabilim/Anasanat Dalı aynı zamanda bir Müzik Eğitimi Araştırma Anabilim/Anasanat Dalı niteliği taşıyan bir akademik yapıda olmalıdır. Şu anda Öğretim Üyesi olanlar ve gelecekte olacaklar kesinlikle eğiticilik-öğreticilik formasyonuna sahip olmalıdır. Sahip olmayanlar ivedilikle Eğiticilik-Öğreticilik Formasyonu Eğitiminden geçirilmelidir (Uçan 2018: 348; 2018a: 42). Öbür yandan bilim gerçeği ve doğruyu arayıştan doğar, onu konu edinir, ama Doğru Bilimler denilmez, Bilimler denilir. Sanat ise özgünü ve güzeli arayıştan doğar, onu konu edinir, ama Güzel Sanatlar denilmektedir. Oysa böyle denilmemeli, Bilimdekine koşut olarak Güzel sözcüğü kaldırılıp Sanatlar denilmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti’mizin İlk Yüz Yılına ilişkin müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirme tarihimiz bu alanla ilgili kurumsal yapılanmalar konusunda çok yönlü ve zengin verilerle doludur. Bu bakımdan Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılında gerekli görülen ya da görülecek olan yeni yapılanmaları düşünür, tasarlar, uygular ve gerçekleştirirken bu verilerden ve onlara kaynaklık eden donanım, deneyim ve birikimlerden en geniş ölçüde yararlanılmalıdır. Ancak bu süreçte iki anahtar kavram ve olgu olan “yapılanma-yapılandırma” ile “programlanma-programlandırma” birbirinden farklıdır, bunun ayırdına-bilincine varıp birbiriyle karıştırılmamalıdır (Uçan 2005: 453, 457-474).

10. Bitiriş

Yüz Yıllık Türkiye Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze müzik öğretmeni-eğitimcisi yetiştirme sürecimizde genel-ortak-temel öz-dilimiz Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe’dir. Bu üçlü öz-dilimiz Atatürk’ümüzün öngörüş, yurdumuzun-ulusumuzun kurtuluş, Cumhuriyetimizin kuruluş, çağdaşlaşmamızın işleyiş ve çağcıl uygar insanlığın yöneliş felsefesine uygun yapılıdır. Bu üçlü öz dilimizde: Türkçe ana, kamu-kültür ve ulus dilimizdir. Atatürkçe düşün, ilke ve ülkü dilimizdir. Müzikçe alan, söylem ve eylem dilimizdir. 

Bu üçlü öz-dilimiz yan yana, birlikte ve iç içe bir bütündür. Çok sağlam, güçlü ve etkilidir. Çünkü birbirlerini besler-destekler-kolaylaştırır, tamamlar ve bütünler; birbirlerinden esinlenir, kaynaklanır ve yönlenir. Bu olgu müzik eğitimimizi doğru kavrayış, müzik kültürümüzü doğru yaşayış ve müzik varlığımızı doğru işleyiş süreçlerimizi kökten, içten ve derinden belirler. Öyleyse gelin! Bu üçlü dilimize, dil üçlümüze her zaman, her yerde ve her koşulda tam sahip çıkalım! Ödünsüz yer, önem ve değer verelim! En doğru, tutarlı ve özenli olarak; en etkili, verimli ve yararlı biçimde kullanalım! 

Bu üçlü öz dilimiz Yüz Yıllık Türkiye Cumhuriyetimizden Binlerce Yıllık Türk İnsan, Kültür, Sanat, Müzik ve Eğitim Varlığımıza En Büyük Armağandır! Öyleyse bu üçlü öz-dilimizi, dil üçlümüzü sonsuza dek koruyalım, unutmayalım, unutturmayalım! 

Bu bitimsiz süreçte en büyük görev ve sorumluluk öncelikle biz müzikçilere ve eğitimcilere düşer. Öyleyse gelin! Türk müzikçiler ve eğitimciler olarak bu soylu görevin tam bilinciyle ve sorumluluk duygusuyla davranalım, hareket edelim, yola çıkalım! Bu kutlu yolda tüm müzikçilerimiz ve müzik eğitimcilerimize kolaylıklar ve üstün başarılar dilerim! Şen ve esen kalın!

Ankara, 23 Ekim 2023

KAYNAKÇA

ABE (2009), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 26 (1932-1934), Cilt 26, İstanbul: Kaynak Yayınları.

ABE (2010), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 28 (1935-1936), İstanbul: Kaynak Yayınları.

Altunya, Niyazi (2006). Gazi Eğitim Enstitüsü (1926-1980), Ankara: Gazi Üniversitesi Yayını No 3.

Altunya, Niyazi (2008). Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Deneyimi (1848-2008), İstanbul: Uygun Basım.

Gazimihal, M. R. (1955). Türk Askerî Muzıkaları Tarihi, İstanbul: Maarif Basımevi.

Gökyay, Orhan Şaik (1941). Devlet Konservatuvarı Tarihçesi, Ankara: Maarif Matbaası.

Hindemith, Paul (1983). Türk Küğ Yaşamının Kalkınması İçin Öneriler, Çev. G. Oransay, İzmir: Küğ Yayını.

Kahramankaptan, Şefik ve Yavuz, Elif Damla (2013), Hindemith Raporları 1935/1936/1937, Ankara: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları. 

MMTATK (1934), Millî Musiki ve Temsil Akademisinin Teşkilat Kanunu [MMTATK], Kanun No: 2541, Kabul Tarihi: 25/6/1934, T. C. Resmî Gazete, 4 Temmuz 1934, Sayı: 2743, s. 4090-4092.

MUN (1869, 1977), “1869 Tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi”[MUN], Türk Millî Eğitim Sisteminde Düzenleme Teşkilâtı, Yazanlar: Reşat Özalp-Aydoğan Ataünal, MEB Devlet Kitapları, İstanbul, s. 549-583.

Özden, Erhan (2019), Osmanlı Devleti’nin Konservatuvarı Darülelhan (Arşiv Belgeleriyle), Ankara: AKDTYK Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı.

TDMTAAÇ (1934-1935), “Türkiye Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi’nin Ana Çizgileri” [TDMTAAÇ] http://cevadmemduhaltar.com/muzik-egitimi-komisyonu-gundemi.html İndirme Tarihi: 9.01.2020

Uçan, Ali (2023), “Atatürk’ün Öngördüğü Cumhuriyet İnsanı, Ulusu, Kültürü ve Müziği”, Cumhuriyet Kültürünü Yaşatacağız, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Kültür Kurulu Yayını, Ankara, 2023, s. 8-17; https://www.sanattanyansimalar.com/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi/7363/ 

Uçan, Ali (2022), “İstanbul’un Çoksesli Batı Müziği Yaşamı, Kültürü ve Eğitimi Geçmişine Genel Bir Bakış”, İstanbul’un Çoksesli Batı Müziği Tarihi, Ali Uçan, Aydın Büke, Bilen Işıktaş vd. (Hazırlayan. Serhan Bali), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları 1. Basım, İstanbul, Ağustos 2022, s. 10-65.

Uçan, Ali (2018), Müzik Eğitimi, Genişletilmiş 4. Baskı, Ankara: Arkadaş Yayınevi.

Uçan, Ali (2018a), “Dünyada Müzik Araştırmalarına Genel Bir Bakış ve KKÜ 1. Uluslararasıl Müzik Araştırmaları Öğrenci Kurultayı”, Online Journal of Music Sciences 3(2), 7-45; Kırıkkale Üniversitesi 1. Uluslararası Müzik Araştırmaları Öğrenci Kongresi (28-30 Mart 2018), Kırıkkale Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi. https://dergipark.org.tr/download/article-file/586877 s. 7-45.

Uçan, Ali (2017), “Ulu Önder Atatürk’ün Yönderliğinde Osman Zeki Üngör, Musiki Muallim Mektebi ve Eduard Zuckmayer”, Musiki Muallim Mektebi ve Zuckmayer Açık Oturum Bildiriler Kitabı, (1 Kasım 2016 Gazi Üniversitesi Gazi Konser Salonu Ankara, GÜ-MÜZED-GI), Yay. Haz. Belir Tecimer, Refik Saydam, Birinci Basım, Ankara: MÜZED Yayınları No 3, Haziran 2017, s. 16-41. 

Uçan, Ali (2016), Atatürk ve Köy Enstitülerinde Müzik Eğitimi, Genişletilmiş 2. Baskı, Ankara: Arkadaş Yayınevi.

Uçan, Ali (2015), Türk Müzik Kültürü, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara: Evrensel Müzik ve Yayınevi.

Uçan, Ali (2012), Eduard Zuckmayer ve Cumhuriyet Müzik Eğitimi, Ankara: Müzik Eğitimi Yayınları.

Uçan, Ali (2011), “Cumhuriyetin Kuruluşundan Günümüze Müzik Eğitimcisi Yetiştiren Yükseköğretim Kurumlarında Yapılanmalar: Durumlar, Sorunlar ve Çözümler”, 5. Üniversite Kurultayı (15-16 Ekim 2010, ODTÜ, Ankara), Yay. Haz.: H. Çağatay Keskinok, BRC Matbaacılık, Ankara, 2011, s. 421-455.

Uçan, Ali (2007), Atatürk ve Müzik Eğitimi”, Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze Dil Kültür Eğitim, (Derleyen: Nazife Güngör), Atatürk’ün Doğumunun 125. Yıldönümü-Gazi Üniversitesi’nin 80. Yıl Armağanı, Gazi Üniversitesi Hasan Ali Yücel Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını No 3, Ankara, 2007, s. 543-602.

Uçan, Ali (2005), “Türkiye’de Müzik Öğretmenliği Eğitiminde ‘Yeniden Yapılandırma’nın ve ‘Yeniden Yapılandırma Programı’nın Değerlendirilmesi”, Eğitim Fakültelerinde Yeniden Yapılandırmanın Sonuçları ve Öğretmen Yetiştirme Sempozyumu (22-23-24 Eylül 2005), Yay. Haz. Murat Özbay, Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi, Ankara, s. 449-477. 

Uçan, Ali (1982, 1996), Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Müzik Bölümü Müzik Alanı Birinci Yıl Programı'nın Değerlendirilmesi (Yayımlanmış Doktora Tezi), Ankara: Müzik Eğitimi Yayınları/Müzik Eğitimi Araştırmaları.

Üngör, O. Zeki (2006). “Musiki Muallim Mektebi’nin açılış hazırlıkları”, Niyazi Altunya, Gazi Eğitim Enstitüsü (1926-1980), Ankara: Gazi Üniversitesi Yayını No 3, 2006, s. 613-614.

Yönetken, Halil Bedi (1950). “Müzik Eğitiminin Temeli”, Müzik Görüşleri, Sayı 15 (Aralık 1950), s. 2. 

Zuckmayer, Eduard (1966). “Kuruluşundan Bu Yana [GEE] Müzik Bölümü”, Eğitim Dünyası, Yıl 5, Özel Sayı, Nisan 1966, Ankara: Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü, s. 20-26; Niyazi Altunya (2006), Gazi Eğitim Enstitüsü (1926-1980), Ankara: Gazi Üniversitesi Yayını No 3, s. 634-639; Ali Uçan (2012), Eduard Zuckmayer ve Cumhuriyet Müzik Eğitimi, Ankara: Müzik Eğitimi Yayınları, s. 272-280.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/01/muzik-egitimcisi-yetistirme-yapilanmalarimiza-tarihsel-bir-bakis-6587.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/01/muzik-egitimcisi-yetistirme-yapilanmalarimiza-tarihsel-bir-bakis-6587.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/01/muzik-egitimcisi-yetistirme-yapilanmalarimiza-tarihsel-bir-bakis-6587-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2024/01/muzik-egitimcisi-yetistirme-yapilanmalarimiza-tarihsel-bir-bakis-6587.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/muzik-egitimcisi-yetistirme-yapilanmalarimiza-tarihsel-bir-bakis/7610/</link>
			<pubDate>Thu, 25 Jan 2024 13:42:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yazar-Dilci-Çevirmen Sami Nabi Özerdim ]]></title>
			<description><![CDATA[ Sami Nabi Özerdim'in Düşünü, Yapıtları, Yaşamı]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[YAZAR-DİLCİ-ÇEVİRMEN SAMİ NABİ ÖZERDİM

Düşünü, Yapıtları, Yaşamı

A. Cengiz BÜKER1 / Günay GÜNER2




Ulusların değerlendirilmesinde başat ölçüt o ulusun evrensel uygarlığa katkısıdır. Sömürgesiz, savaşsız, saldırısız, köleleştirmesiz, bombalamasız katkı. Bu alanda sözün, yaptığın, ettiğin yoksa kimsenin zamanını almayacak, dönüp işine bakacak, çalışacaksın. Bu tuğla ekleme işini başaran uluslarınsa büyük evlatları vardır, onlar yapar işleri, öncülerdir. Onlar öncü, ulus ise dayanılan güçtür. Yayılmacılar toplumsal, ulusal yapıya, nitelik kaynaklarına o nedenle gizli, açık saldırırlar. 

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, Büyük Devrimci Mustafa Kemal ATATÜRK öyle sağlam temel kurmuş ki kısa zamanda akımlar, dünya görüşlerinin sözcüleri, Devrimin bilinçli savunucuları, usta yazarlar, ozanlar, düşünürler doğdu. Osmanlının son dönemiyle ilişkisi bulunsa da o dönem yapılanlar el yordamıyladır, deneme - yanılmayladır. 

Aydınların bir bölümü hemen tanınmış, öne çıkmış, adeta “yıldız” mantığına uygun sergende yer almışken kimileri de kendileriyle barışık, yarışmayan, işini sonuna dek, en iyi biçimde yapan, öne çıkmaktan haz etmeyen aydınlardır ki hiç kuşkusuz, Sami N. ÖZERDİM az görülen bu tipin en belirgin kişiliklerinden biridir. Onu kısaca tanımlamak gerekse diyebiliriz ki: İçtenlikli Atatürkçü, utangaç denecek denli alçakgönüllü, hümanist aydın; kitap kurdu, şair ruhlu ya da doğuştan şair… insan gibi insan!

 Eşi Perihan Hanım ve çocukları Eren ile Ezgi.

Sami ÖZERDİM’in yaşamöyküsü, kaynaklarda şöyle yer alır: Araştırmacı, yazar, çevirmen, kütüphaneci (1 Ekim 1918 - Hayrabolu / Tekirdağ - 5 Mart 1997, Ankara). Tam adı Sami Nabi ÖZERDİM. İlk- ve Ortaokulu İzmir’de bitirdi. 1938’de İstanbul Erkek Lisesi’nden, 1943’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Macar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Erzurum Lisesi’nde kısa bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra Ankara Etnografya Müzesinde asistan (1945), Millî Kütüphanede uzman ve müdür (1948), Türk Dil Kurumunda genel yazman (1960) olarak çalıştı. Daha sonra TBMM Kütüphanesinde müdür yardımcısı görevini yürüttü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda dersler verdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kütüphanesinde müdürlük yaptı; bu görevindeyken emekliye ayrıldı… Askerliğini Çanakkale’de Yedeksubay olarak yaparken tanıştığı Dr.Alaattin AKÇASU’nun ablası ona arkadaşı olarak eşi Perihan Hanımı tanıştırmış. 1946 yılında evlenmişler; iki çocukları olmuş.

* * * * 

ESERLERİNDEN BİR BÖLÜMÜ ŞUNLARDIR:3 

ARAŞTIRMA-İNCELEME-DERLEME-DİL: Eşref (1953), Bayraklaşan Atatürk (1963), Atatürk Devrimi Kronolojisi (1963), Seçilmiş Bektaşi Fıkraları (1975), Bir Don Gömlek adıyla (1984), Elli Yılda Kitap (1975), Bilinmeyen Atatürk (1976), Yazı Devriminin Öyküsü (1978), Atatürkçü’nün El Kitabı (1981); Yeni Yazım Kılavuzu (ortak çalışma).

BİBLİYOGRAFYA: 10 Kasım - 31 Aralık 1938 Günlerinde Türk Basınında Atatürk İçin Çıkmış Yazıların Bibliyografyası (1958), Nurullah Ataç Bibliyografyası (1962), Sait Faik Bibliyografyası (1966), Sabahattin Ali Bibliyografyası (1966)… 

DENEME: Sevgiye Saygı (1975). 

ÇEVİRİ: Üçüncü Kudret (G. Gordonyi’den, 1946), Macar Masalları (1957).

* * * *

Makalelerini ve Bibliyografya yazılarını, 1933 yılından itibaren Varlık, Ulus, Ataç, Dost, Forum, Çağrı, Cumhuriyet, Türk Dili… gibi dergi ve gazetelerde yayımladı; Macar edebiyatından çeviriler yaptı. 

Başka pek çok dergide de, kimi kendi adıyla kimi değişik takma adlarla, makaleler, düşünüler, inceleme yazıları yazmıştır. Pek çok öğrenci ya da öğretim üyesinin araştırmalarına, kaynak bulma - bilgi araştırma - bilgi verme gibi, karşılıksız değerli katkılarda bulunmuştur. İlginç ve önemli bir çalışma olarak da, kendi kaleminden yazınsal özyaşamöyküsünü (edebi otobiyografisini)4 yazmakla çok değerli bir kaynak bırakmış oluyor. Gerçekten de öykü tadındaki bu Özyaşamöyküsünü okurken, öyle bir an geliyor ki şaşırıp kalıyor insan, bu denli çalışma nasıl yapılır, binlerce kitap nasıl dizgeleştirilir… diye soruyor kendi kendine. Üstelik, Özerdim bu özyaşamöyküsünü yazarken, döneminin yazın yaşamına ilişkin ilgi çekici önemli bilgiler de vermiştir. Tarihsel olarak birçok ünlü adın anıldığı bu paha biçilmez yazıyı tümüyle bu çalışmaya almak olanağı bulunmadığı açıktır; bu nedenle okurlarımıza, aransa bilgisunarda bulunabilir olan bu yazıyı okumalarını salık veriyoruz ancak… 

Şimdi gelin, genel yaşamöyküsü bilgisinin olabildiğince ayrıntısına bakalım; olabildiğince, çünkü hiçbir yaşamı tam kavrama ve anlatma olanağı yoktur. Hele de böyle durmadan çalışmakla üretmekle geçenleri: 

Babası Ahmet Nabi ÖZERDİM (1897-17.12.1958) Yugoslavya’nın Türk kenti Ustrumca’da, anne Leyla Özerdim (1895-1973) bu kentin Osmaniye köyünde doğmuşlar, 1914 yazında Türkiye’ye göçmüşler. Ablası Ankara Üniversitesi DTCF Sinoloji5 Profesörü Muhaddere Nabi ÖZERDİM’dir. “Babamın babası Mutasarrıf (Melâmi), anneminki ise din hocasıymış...” diye yazar Özerdim, özyaşamöyküsünde. İlginçtir, Hayrabolu’yu Yunan işgal ettiğinde nüfus kayıtlarının yakılması, Özerdim’e, özellikle emeklilik sürecinde, büyük güçlükler çıkaracaktır. Daha buna benzer ne olaylar…

(Sami Nabi ÖZERDİM’in babası da çok okuyan, yazan bir aydındır, dilcidir; A.Nabi ÖZERDİM imzasıyla yayımlanmış Türk Dili Üzerinde Araştırmalar adlı bir çalışması, 1954 yılında, Ankara’da yayımlanmıştır.) 

Baba Özerdim’in görev yeri sıklıkla değişmesine karşın, Sami Nabi’nin olağanüstü kültür adamı niteliği çocuk yaşta belirmeye başlar. Çevresinde, ablasında, babası ve babasının dostlarında bulduğu nitelikli kitapları okur. Samim KOCAGÖZ, Nahit Ulvi AKGÜN, Besim AKIMSAR, Nihat KÜRŞAT... yazar dostlarıdır. M. Zekeriya SERTEL ile Ahmet Nabi ÖZERDİM kardeş çocuklarıdır. Zekeriya SERTEL’in kardeşi Yusuf Kenan SERTEL’in İstanbul’da Yeni Kitapçı adlı kitap dükkânı vardır. Sami N. ÖZERDİM orada çalışıp kendince onlara destek vermeye çabalarken, dükkâna uğrayan Nâzım HİKMET, Necip Fazıl (KISAKÜREK), Murat URAZ gibi adlarla tanışır. İstanbul Erkek Lisesinde onun sınıfında ders anlatan edebiyat öğretmeni de Agâh Sırrı LEVEND’dir. 

Kendini her zaman doğuştan kütüphaneci sayan değerli betik / betikçilik uzmanı Sami Nabi ÖZERDİM, daha lise öğrencisiyken bibliyografya düzenler. Liseyi başarıyla bitirmesinin ardından, epey bunalımlı bir süreç sonunda, -biraz da babasının yönlendirmesiyle-, A.Ü. Dil - Tarih-Coğrafya Fakültesi Macarca Bölümü’ne girer. Saffet Dengi KORKUT, Orhan BURİAN, Abdulbaki GÖLPINARLI, Suut Kemal YETKİN... dost olduğu öğretmenleri arasındadır. Burian’dan, dergisinde yayımlanan yazıları, çevirileri için telif ücreti alıyor olduğunu, Burian’ın ise, bu paranın az olduğunu söyleyerek, üzüntüsünü belirttiğini söyler özyaşamöyküsünde; bu ona göre alışılmamış olağanüstü bir durumdur. 

Daha sonra Prof. László RÁSONYİ’ni6 1939 yılında ona bulduğu bursla Macaristan’a gitmesi ona güzel bir deneyim olur, birikimine çok katkı sağlar. Erzurum Lisesine edebiyat öğretmeni atanır ve yaklaşık bir yıl görev yaptığı Lisede çok sevilir. Ardından yedek subay olarak askere gider. Anılar, anılar...

Dönüşünde yıllarca sürdürdüğü müze, kitaplık (kütüphane)... yöneticilikleri; Basın Yayın Yüksek Okulunda görev yapması ve burada uygulama olanağı bulduğu üstün eğitim anlayışıyla dersler vererek okula da öğrencilere de eşsiz yararlar sağlamış olsa da, karşılaştığı değerbilmezlikler, siyasi davranışlar, birbirinin ayağını kaydırmalar, kişiliksizlikler eylemler işlemler… üzmüştür onu. Tüm bunlara çıdam gösterip aldırmamaya çalıştıysa da nereye kadar! 

Yaşamını anlatırken şunu vurgulamalı ki Türk Dil Kurumu’nda, Türk Tarih Kurumu’nda üstlendiği görevler; özverili kurucularından olduğu Atatürkçü Düşünce Derneği’nde Muammer Aksoy’la birlikteliği, dergiciliği, örgütçülüğü çok değerlidir. 

Özerdim’e hak ettiği değer çoğu zaman verilmez ama her önemli işte de o anımsanır. 

Demokrat Parti’nin egemenlik dönemi... Aralık 1954’te, ABD’nin California eyâletinde bulunan Stanford Üniversitesi’ne bağlı Hoover Institution & Library kitaplığında, Türkçe kitaplar bölümünün sınıflandırılması, dizgeleştirilmesi göreviyle üç yıl önemli bir çalışma yapar. Çalışmalarının izlenmesiyle kazandığı güven sonucu ona sağlanan son derece özgür bir ortamda çalışır. Çok başarılı olur; teşekkür belgesi verirler. Bu arada İngilizcesini de iyice ilerletir. Gözünün sorunlu durumu nedeniyle çalıştığı yerden gönderildiği bir sağlık kuruluşunda yapılan göz denetiminde sağ gözüyle okuduğunu, sol gözüyle de uzağı gördüğünü öğrenir...

* * * *

Sami Nabi ÖZERDİM Atatürk Devrimini, özellikle de Dil Devrimini çok iyi anlayan, çok iyi bilen, çok iyi uygulayan üstün bir dilcidir. 

(Ozanlığı da varsa da öne çıkarmaz. Şiir betiğinin adı Dördüller’dir.) 

Başlıca Atatürkçülük, devrim ve dil üzerine yoğunlaşmıştır yapıtlarında. Bu bağlamda Yazı Devriminin Öyküsü adlı kitabı çok önemlidir. Yazı Devriminin Öyküsü 1958 yılında, Yazı Devriminin 30. yılında yazdığı gazete yazılarını bir araya getirilmesiyle oluşmuş; 1978 yılında (Yazı Devriminin 50. yılında) yeni basımı yapılmıştır. Sami Nabi ÖZERDİM, kitabın girişinde şöyle yazıyor: 

“Bu küçük kitabı meydana getiren dört yazı, 1958 yılı içinde Ulus gazetesinde yayımlandı (9 Ağustos, 3 Kasım, 12 Aralık, 15 Aralık). Bu yazılardan amaç, 9 Ağustos 1928 akşamı Gazi Mustafa Kemal'in (Atatürk) Sarayburnu Parkı'nda yeni Türk alfabesini muştuladığı saatten, Türk alfabesini yerleştiren yasanın yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1929 gününe değin, Türkiye'nin dört bucağında yeni harflerin hızla yayıldığını anlatan gazete haberlerinin bir özetini vermekti.

Bilginlerin, uygulanması için yıllara gereksinme duydukları yeni alfabemiz, Atatürk'ün görüşü ile üç dört aya sığdırılmış, 1929 yılının ilk günü, Türkiye bir kültür savaşını kazanmıştı.

Türk dilinin özleşmesi için Arap yazısının atılması gerekliydi. Dil özleşmesini hızlandıran ve gerçekleştiren, yeni Türk alfabesidir. Türk Dil Kurumu'nun otuzuncu yılını kutlarken, yeni Türk alfabesinin otuzuncu yılında yayımlanmış olan bu yazıları gözden geçirerek bir araya getirmeyi, halka ve öğrencilere sunmayı istedim.

Bu küçük kitabı okuyanların, yurtta yeni harflerin yerleştirilmesi çabasının sadece kısa bir öyküsünün anlatılmış olduğunu unutmamalarını dilerim. Yoksa, bu büyük devrim hareketinin tarihi -elbette- ayrıca geniş olarak yazılacaktır.”

Giriş bölümünün ardından yazı konusunda geçmişte yapılanları anlatır. Anlaşılan o ki geçmişin deneyimleri önem taşısa da, tümü el yordamıyla yapılan; bir bütünlükten, tutarlılıktan, dizgeden yoksun işlerdir. Bildirilenlere de ya kulak asılmamış, önemsenmemiş ya da ilgi çekmemiştir. Atatürk’ün devrimsel Eğitim Programı’nın geri bırakılmasından kaynaklanan bilgisizlik bir türlü aşılamamıştır. Özerdim bunu şöyle açıklar: 

“Soruna değinenlerin ilki Münif Paşa'dır. Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'de (Osmanlı Bilim Derneği) verdiği konferansla bu konuyu ortaya atmıştı. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, alfabe ve yazım sorunlarını Ali Suavi, Namık Kemal ve başkaları tartışma alanına getirdiler. Şinasi ile Ebuzziya Tevfik, birtakım düzeltme girişimleri yaptılar. Şemsettin Sâmi de bunlara katılır. Ancak, onun Latin harfleri üzerinde de durduğu, Arnavutlar için de Latin alfabesi düzenlediği bilinir(1). O yıllarda, Latin harflerinin yandaşları bulunduğu, Namık Kemal'in konuya değinen mektuplarından anlaşılıyor… Yenişehirli Avni'nin düşünceleri de anılmalıdır… Azeri yazar ve düşünür Fethali Ahundzade'nin (Ahundof) burada anılması gerekir. 1863'te İstanbul'a, harflerin düzeltilmesi için bir tasarı ile gelmiş; ancak, tasarısı ilgi görmüşse de bir sonuca bağlanmamıştı. Ahundzade'nin, İslav (kimilerine göre Latin) harflerine dayanan bir alfabe önerisiyle Türkiye'ye bir kez daha geldiği de belirtilmektedir.” 7

Bilinçle, coşkuyla… Atatürk, Sarayburnu’nda halkla birlikte başlatır devrimi. Gönülleri kazanarak yapar, her işinde olduğu gibi. Özerdim, yazı devrimini adım adım şöyle anlatır:

“Sarayburnu Parkı'nda düzenlenen aile eğlencesinde, orada bulunan bir bayanın defterinden kopardığı yaprağa bir şeyler yazdıktan sonra ayağa kalkarak:

'...Sevinçliyim, duygulandım, bahtiyarım!' diye söze başlamıştı. 'Bu durumun bana esinlediği duyguları önünüzde ufak notlar halinde saptadım. Bunları içinizden bir yurttaşa okutacağım.' Böyle diyen Gazi'nin çağırdığı bir yurttaş kâğıda göz gezdirirken büyük devrimci, notları onun elinden alarak şunları söylemişti:

'Yurttaşlar, bu notlarım Türk harfleriyle yazılmıştır. Kardeşiniz bunu hemen okumaya çalıştı ve okuyabilir de. Ancak henüz tamamıyla alışmamış olduğu görülüyor. İsterim ki bunu hepiniz beş on gün içinde öğrenesiniz. Arkadaşlar, bizim ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gerçeği anlamak zorundayız… 'Yeni Abece’mizin kolayca öğrenildiğine yakın zamanda bütün dünya tanık olacaktır. Yeni Türk harfleriyle yazdığım bu notları bir arkadaşıma okutacağım, dinleyiniz.'

Gazi, bunu söyledikten sonra elindeki kâğıdı, o zaman Bolu milletvekili olan Falih Rıfkı (ATAY)’a vermiş, Atay kâğıtta yazılı bulunanları ağır ağır da olsa okumuştu. Atay'ın okuduğu kâğıtta Atatürk önce halk ile birlikte bulunmaktan aldığı büyük gücü açıklıyor; sonra, bir başka devrim atılışını ortaya koyuyordu: Eğlencede şarkı söyleyen Mısırlı şarkıcı Müniretülmehdiye'yi dinledikten sonra, müzik konusunda da konuşmuştu:

'...Benim Türk duyguları üzerindeki gözlemim şudur ki artık bu müzik, bu basit müzik Türkün çok gelişmiş ruh ve duygusunu doyurmaya yetmez.' 

Notlar okunduktan sonra Atatürk yeniden ayağa kalkarak konuşmaya başlamış, bu arada şunları da söylemişti:

'...Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmak zorunda olduğumuz, son değil, lâkin çok gerekli bir iş daha vardır: Yeni harflerini çabuk öğrenmelidir. Türk harflerini her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu yurtseverlik ve ulusseverlik ödevi biliniz… Bu ödevi yaparken düşününüz ki, bir ulusun bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olarak utanmak gerektir. Bu ulus utanmak için yaratılmış bir ulus değildir. Övünmek için yaratılmış, tarihi övünçlerle doldurmuş bir ulustur. Fakat ulusun yüzde sekseni okuma yazma bilmiyorsa bu yanlış bizde değildir. Türkün karakterini anlamayarak kafasını birtakım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin yanlışlarını kökünden temizlemek zamanındayız. Yanlışları kökünden temizleyeceğiz. Yanlışların düzeltilmesinde bütün yurttaşların çalışmasını isterim. En çok bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğreneceklerdir.' ”

Böyle anlatmış kitabında Sami N.ÖZERDİM.

* * * *

Özerdim Yazı Devriminin Öyküsü’nde bize çok ayrıntılı, doyurucu bilgiler verdiği gibi, konuyu başlıca şu başlıklar altında inceler: Yunus Nadi'ye Yazdırdığı Not, Yeni Türk Harfleri Üstüne, Bir Telgrafa Tepki (26/27 Ağustos 1928), Yeni Türk Harflerinin Kabulü Nedeniyle Milli Eğitim Bakanına Yanıt, Yeni Harflerin Tatbiki Münasebetiyle Başbakanlığa Gönderilen Yazı (21 Eylül 1928), Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun - Kanun No: 1353 - Kabul Tarihi: 1 Teşrinisani 1928 - (Resmi Gazete İle Neşir ve İlanı: 3 Teşrinisani 1928) 

Memleket Baştan Başa Bir Dersane Halindedir… 

Özerdim, o günlerin gazete yazılarını bir araya getirip yayımlar. 

Telgrafa Tepki (26/27 Ağustos 1928) başlığı altında yer alan olay şudur: “Çalışmalar Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün yönetiminde sürerken bir telgraf gelir. ‘Arap harflerini bırakıyorsunuz. Türk'ün özyapısını saptamaya ve yüceltmeye en uygun olan Türk harflerini kabul ediyorsunuz. Bu çok güzeldir. Ama, kutsal camilerde duvarları süsleyen Aşere-i Mübeşşere'nin8 adlarını nasıl yazacaksınız, Arapça mı, Türkçe mi?' Bu telgrafa Sayın Cumhurbaşkanı yanıt vermez, ancak İçişleri Bakanı şunu söyler: 'Türkiye'de dil ve yazı Türkçedir. Araplar bile Arapça olsun savında bulunamaz.' (Hakimiyeti Milliye (Ulus) gazetesi - 28 Ağustos 1928)

* * * *

Ne denli tanıdık sözler değil mi? Mustafa Kemal’e telgraf çekme aymazlığını gösteren bu cahiller sürüsü bugün de tarikatlar, cemaatler, medreseler, külliyeler... bolluğunda ipe saba gelmez savlarına yandaş bulmaktalar. Hiç hafife alınmayacak bir gidiştir bu. Kimse FETÖ darbe girişiminden ders çıkarmıyor, çoğu sanki böyle bir şey yaşanmamış gibi davranıyor… üç maymunu oynuyor. 

Yazı Devriminin Öyküsü Kişi Adları (Metin İçinde Kimlikleri Az Çok Belirlenenler Dışında Kişiler), Seçilmiş Kaynakça bölümleriyle sonlanırken çok değerli tarihsel bir belge, değerli bir kaynak oluşturuyor.

Özerdim’in tanıyıp sevenlerinden yazar - çevirmen - ozan A.Cengiz BÜKER, Sami Nabi ÖZERDİM’i şöyle anlattı: 

“Dostluğuna inandığım ve dostluğuyla gurur duyduğum az bulunur kişilerden biriydi o. Sanki insanları sevmek, iyilik yapmak ve elindekini vermek için doğmuş biriydi o. Ders verir, kitap verir, fikir verir, bilgi verir, kitap ve kitaplarla ilgili inanılmaz değerde bilgi dağarcığından isteyene istemeyene ışık saçar… Atatürk’ten sonra ikinci en çok sevdiği ‘kitaptı’ sanırım. Kendini kütüphaneci olarak görür, öyle sayılmak isterdi. Adını betiklerinden ve özellikle Türk Dili dergisinden, yıllardan beri tanıyordum. Ankara’da onu bir gün, Atatürkçü bir aydınlar kümesinin toplanıp söyleşiler yaptığı, (O zamanki adıyla) Gökdelen’in 11.inci katındaki 'Kemalist Ülkü” dergisini çıkaran Muzaffer UĞRAŞKAN’ın bürosunda görünce sevindim ve onunla arkadaş olmaktan büyük mutluluk duydum… Evlerimiz birbirine yakındı (Güvenlik Cad. Farabi Sokak). Birlikte çıkıp konuşa konuşa yürürdük. Eşlerimiz de birbiriyle tanışınca pek yakınlaştık. Biz onlara çaya gider, onlar da bize çaya gelirlerdi. O denli çok ortak anılarımız ve paylaşacak düşüncelerimiz vardı ki! … En başta Atatürk sevgisinde birleşiyorduk… sonra da kitap ve kitapçılık tutkunluğunda… Öylesine incelikli ve disiplinli bir kişiliği vardı ki, örneğin saat beşte geleceğim demişse, beşe beş kala kapıda olsa, zili çalmaz… tam zamanını beklerdi.” 

* * * *

Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanlığı yaptı. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin kurucularındandır. Dostluğuna inandığım ve dostluğuyla gurur duyduğum az bulunur kişilerden biriydi o. Sanki insanları sevmek, iyilik yapmak ve elindekini vermek için doğmuş biriydi o. Ders verir, kitap verir, fikir verir, bilgi verir, kitap ve kitaplarla ilgili inanılmaz değerde bilgi dağarcığından isteyene istemeyene ışık saçar… Atatürk’ten sonra ikinci en çok sevdiği “kitap”tı sanırım. Kendini kütüphaneci olarak görür, öyle sayılmak isterdi. 

Tanışmamız 1985’ten sonra. Uzun süre komşu olarak oturduk, kişisel sorunlarımızı da paylaştık. Son derece çekingen, “mütevazı” ve aşırı duygulu bir karakteri vardı. Ayaklı kütüphane ve sonsuz bir bilgi kaynağı idi. Öğrenciler ve  öğretimciler ödev ve araştırmaları için sürekli ona danışırlardı. Adını yazmayı sevmez, karşılıksız yardım ve katkı sunardı. Ablası Üniversite’de çalışıyordu. Kendisi Macarcacıdır, fakat kütüphaneci sayılmak isterdi. Edebiyata sevgisi ve eğilimi vardı, şiirden çok iyi anlardı, fakat duygulu kişiliğini; şairliğini ve şiirlerini gizli tutmayı yeğlerdi; neredeyse gizlice denecek yolda bastırdığı yır betiğini ancak yakın dostlarına verirdi; (ki bence yetkili ellerde incelemeye ve değerlendirmeye değerdir).
Özerdim, “Türk kültür devriminin yaratıcısı Atatürk’ün anısına sunduğu” Elli Yılda Kitap (1923-1973) adlı kitabında elli yılın kitap sayısını bir arada saptamayı amaçlar. Ancak, önsözde belirttiği gibi, “1729’dan 1923’e değin bir özetleme yapılarak, karşılaştırma olanağı verilmiştir” (Özerdim, 1974). Cumhuriyet döneminde kitaplar 1923-1928, 1928-1933, 1934-1938, 1939-1950, 1951-1960, 1961-1973 dönemlerine göre, ayrıca konularına göre tablolaştırılmış, düzenlenmiştir. Özerdim kitaplıklarımızda uygulanan sınıflandırma, düzenleme yöntemiyle ilgili ayrıntılı bilgi verir. Türkiye’de 1923’e değin kitaplar bölümünde Cumhuriyet öncesinde yapılanları açıklar:

“Türkiye’ye basımevini ilk getirenler, 1492’de memleketimize kabul edilmiş olan İspanya Musevileri9 olmuştur; ilk kitabı 1494’te basmışlardır. Ermenilerin Türkiye’de basımevi kurmaları 1567 yılına rastlar. Rumlar ise, 1627 yılında İstanbul’da ilk basımevlerini açmışlardır. Bu üç azınlık topluluklarının basımevleri, önce yetmiş beş, sonra altmış yıl ara ile kurulmuş oluyor. Türkiye’de basımevinin Türklerce ele alınması 1726-1727 sıralarında gerçekleştiğine göre, Musevilerin İspanya’dan getirdikleri basımeviyle arada 234 yıllık bir ara vardır. Ayrıca biliyoruz ki, Avrupa’da Gutenberg’in10 basımevi 1440’larda kurulmuştu; yani öyle ki Batı ile aramızda 285 yıllık bir ara bulunuyor… Türkiye dışında 1514’ten beri Türkçe kitap basıldığı ve ülkemize ithal edildiği de kaydedilmelidir… Türkiye’de basımevinin hazırlıkları 1726’da başlamışsa da 1719’dan kalma haritaların varlığı, bunları da İbrahim Müteferrika’nın meydana getirmiş olduğu biliniyor… ‘Vankulu Lügati’ Osmanlı döneminde basılan ‘ilk kitap’ değil, ‘ilk Türkçe kitap’ idi. Müteferrika Basımevi’nin ilk kitabı, 31 Ocak 1729 günü satışa çıkarılan bir sözlüktür” (Özerdim, 1974: 9,10). 

Bu yapıtta hayran kalınacak ayrıntılı bilgiler yer alır. Cumhuriyetimizin içinde bulunduğumuz 100.üncü yılında bu araştırma yapılıp, bugüne getirilebilse ne iyi olur. 

Sevgiye Saygı adlı yapıt bir deneme kitabıdır. Kitaptaki yazılar eleştirel, birikimli, bilimsel, çözümleyici bakışın düşünce evreninden denemelerdir. İzlekleri bugün bile günceldir, diridir. Başlıklardan içeriğe ulaşmak olanaksızsa da birkaçını sunmak isterim. Salgın yaşadık kısa zaman önce; daha yaşayacağımız söylentisi cabası. İşte Evde Oturma Sanatı çok ilginç yerlere giden hoş yazı. Sanatçının Maddi Mirası, Kediden İnsana, Delişmen Dünya, Kanlı Meydanlar, Ankara Treni, Sevgiye Saygı, Çardaş, Mr. Hyde ile Dorian Grey, Tek Notanın Yeri, Kitabın Gücü... Kanımızca bugün yeniden basılmayı hak eden bir deneme betiği.

Nutuk - Söylev adıyla Atatürk’ün önemli meclis konuşmasının sâdeleştirilmesi çalışması da Özerdim’in özenli bir emek ürünüdür.

* * * *

Açıklamalı Söylev Sözlüğü Özerdim’in bir diğer değerli yapıtı. Eşi olmayan bir kitap. Onun, “...Bu uzun yıllardır savsaklanmış kitap11 için bir adım olduğuna inanarak kıvancımı saklamıyorum” sözleriyle sunduğu sözlük, Türk Devriminin önderinin yalnızca tarihsel belge değil, güzelduyusal yazın özeniyle de yazdığı, insanlığa okuduğu bu yapıtla ilgili yüzlerce olaya, kişiye, karara, kavrama, terime açıklık getirir. 

Betiğinin önsözünde Özerdim, o tarihe kadarki kırka yakın basımı irdeleyip, Velidedeoğlu12, Örgün Yayınları, TDK Yayınları, Kültür Bakanlığı Yayınları ile çocuklar için basımlara değinerek şu açıklamayı yapar:

“Sözlüğe; kişi, yer, kuruluş vb. özel adları, olaylar, kavramlar, Atatürk’ün Söylev dışına da taşmış ünlü sözleri alınarak, elden geldiğince, ancak uzatılmadan açıklanmış, hangi nedenle geçtiği de belirtilmiştir… Kişilerin, Kurtuluş Savaşı sırasındaki durumları ve ilerisi belirtilmiş; varsa kendilerinin, bilindiğince ailelerinin soyadları gösterilmiş, askerlerin son rütbeleri de verilmiştir. Yaşamöyküleri çeşitli kaynaklardan derlendiği gibi, bu alanda geniş bir araştırma yapmakta olan İsmail Arar’dan yararlanılmıştır… Yer adlarında da, Kurtuluş Savaşı sırasındaki durumları dikkate alınmış, gerektikçe bugünkü durumlarına ulanmıştır. Kuruluş adları için de özdeş yol tutulmuştur.”

Yinelemeye değer bir ayrıntı da olsa, onu çok seven ve unutmayan yakın dostu A.Cengiz Büker’in de belirttiği gibi, şiirlerini pek şiir saymaz Özerdim. Bu nedenle olsa gerek, Dördüller adlı kitabını satışa sunmaz. Özenli yazarlar böyledir, kendi yapıtlarını da kolay beğenmezler. Kendilerine ayrıcalık tanımazlar… Dördüller’in başında Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’inden alıntı vardır: “Yalnızlık içinde yaşayan ve sana karşı şükran dolu olan kalbe tattırdığın saadet anı... bir insan hayatı için de olsa az mıydı?”

Günay Güner olarak, bendeki kitap Filiz Bingölçe’ye imzalanmış. Araştırdım, yaşamda değil... A.Cengiz Büker olarak ise, “Bana imzalamış olduğu bendeki aynı betiği hem kitaplığımda hem de gönlümde özenle saklıyorum” diyor.

* * * *

Dördüllerden bir dörtlük alalım. Romandan uyarlanan bir filmin esiniyle yazdığı “Back Street” başlıklı şiir: 

“Sevmek ne onulmaz, sonu gelmez hicran,

Sevmek, geçerek boş ve küçük dünyadan.

Kim der ki o 
bir gençlik rüyası imiş,

Bir sevgi bütün ömrü sürükler bazan.”

 

* * * *

Bir Don Bir Gömlek-Seçilmiş Bektaşi Fıkraları birçok kez basımı yapılmış bir kitap. Türk Dil Kurumu 1975, Öğretmen Yayınları ise 1984 ile 1985’te yayımlamış. Halkımız, aydınlar ayırdında mı bilinmez, Bektaşi ekini ve doğallıkla fıkraları toplumsal yaşamımıza büyük sağaltıcı katkı sağlar. Bu hoşgörü ikliminin kaynağı olan bu kültür güneye inildikçe yerini bağnazlığa bırakır. Dikkat edilirse, Bektaşi hiç bir zaman “Şöyle olacaksın” diye zorlamaz, dayatmaz. Tek isteği vardır: “Gölge etme, beni baskılama!” 

Özerdim, “...Bektaşi fıkrası ilericidir; Bektaşilik ise gericiliktir” yargısının ardından, “Bu kitapçık yeniden yayımlanırken, eğlendirici olma amacı değil, laik düşünüşün güldürme yolu ile yaşatılmasına yardımcı olacağı düşüncesi göz önünde tutulmuştur” diye açıklar (Özerdim, 1985: 6).

​Sami N. ÖZERDİM 5 Mart 1997’de, 79 yaşında aramızdan ayrıldığında, Türkiye yetkin bir düşünürünü, yazarını, dilcisini yitirdi. Özerdim Türk Devrimine, Dil Devrimine bilinçle bağlı içtenlikli bir aydınlanmacıdır. Yayılmacıların ülkemizi işgali sırasında doğan Özerdim, Atatürk’ü uğurladığımız yıl liseyi bitirir. İlk yazısı 1 Mayıs 1933 tarihini taşır. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Macar Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü 1943 yılında bitiren Özerdim, Devrimin kazandırdığı koşulları çok iyi değerlendirir. Varlık, Ulus, Cumhuriyet, Ataç, Türk Dili, Dost, Forum gibi gazete ve dergilerde sürekli yazar. 

Fakültede, tanınmış Macar bilim insanı Prof.Dr.László RÁSONYI’nin öğrencisi olarak yetişti. Dostları, alçakgönüllü kişiliğini özellikle vurgularlar. Türk Dil Kurumu’nda yazmanlık görevinde de bulundu. Kültür kurumlarında, kitaplıklarda yöneticilik yaptı. Stanford Üniversitesi'nde Türkçe koleksiyonların düzenlenmesine destek oldu. 

Çevirdiği Macar Masalları adlı kitap 1957’de, Varlık Yayımlarınca yayımlandı. Nurullah ATAÇ, Sait Faik ABASIYANIK, Sabahattin ALİ… kaynakçalarının, Yazı Devriminin Öyküsü’nün yanı sıra yine bilimsel yaklaşımla, Atatürk Devriminin zamandizinini, düşünsel dayanaklarını yazdı. Büyük emek verdiği, kalıcı yapıtlardır. 

5 Mart 1997’de yitirdiğimiz Sami N. Özerdim’i saygı, sevgi, özlemle anıyoruz. 

* * * *

Kaynaklar

Elli Yılda Kitap (1923-1973), Özerdim, Sami Nabi, Sevinç M., 1974.

Sevgiye Saygı, Gürsoy Basımevi, 1975.

Açıklamalı Söylev Sözlüğü, TDK Yay., 1981.

Bir Don Bir Gömlek-Seçilmiş Bektaşi Fıkraları, Öğretmen Yay., 1985.

Dördüller, şiir, Ayyıldız Matbaası, 1986.

Ardından, (özyaşamöyküsü), Kebikeç dergisi, S. 5, 1997.

Yazı Devriminin Öyküsü, Cumhuriyet Yayınları, 1998.

Fotoğraflar: Eren Özerdim

Fotoğraf Sanatçısı Eren Özerdim’le Söyleşi

Günay Güner – Sayın Eren Özerdim söyleşi isteğimizi kabul ettiğiniz için çok sağ olun. Usta fotoğraf sanatçısısınız. Nasıl başladınız bu sanata?

Eren Özerdim – 1954 yılında ben 7 yaşında iken babam Milli Kütüphane Müdürü idi. Kendisini Stanford Üniversitesi’nin Palo Alto’daki bölümünde bulunan kütüphanesinin Türkçe kitaplar bölümünü kurması için davet ettiler; orada üç yıl kaldı. Döndüğünde, herkesin babası oyuncak getirirken, benim babam bana klasik müzik plakları, kitaplar ve bir fotoğraf makinesi getirdi. Fotoğraf makinesi kullanmaya böyle başlamış oldum. Çocuklar o yaşta her şeyden çabuk bıkar, ben bıkmadım. Uzun bir süre o makine ile, gördüğüm her şeyi çekmeye başladım. Daha sonra ‘70’li yıllarda daha iyi bir makine satın aldım. Fotoğraf derneklerine üye oldum, oralarda hocalık yaptım. 1972 yılında profesyonel fotoğrafçılığa Maden Tetkik Arama Enstitüsünde, karada ve denizde, sismik ve sondaj araştırmalarını çekmek için alındığımda başladım. Dört yıl orada çalıştıktan sonra Türk Tarih Kurumu beni arkeoloji fotoğrafları çekmek için işe aldı. (Babam TTK üyesi olmasına rağmen bu konuda bir yardımı olmadı; zira oğlu bile olsa ricacı olmaz). 1980’den sonra profesyonel reklam fotoğrafçısı olarak bir stüdyodan teklif geldi. 1980 den 2015’e kadar reklam fotoğrafçılığı yaptım. Daha sonra fotoğrafçılığa tekrar amatör olarak devam ettim; hâlâ da ediyorum. FSK ve AFSAD gibi fotoğraf derneklerinde sunumlar, söyleşiler, ayrıca sosyal medyada fotoğrafla ilgili çalışmalar yapıyorum. Kısacası tüm fotoğraf hayatım 65 yıl, profesyonel fotoğrafçılık hayatım ise 50 yıl.

GG - Türk ulusunun öğretmenlerinden, yetkin Macarcacı, çevirmen, araştırmacı, yazar, ozan, kitap uzmanı… Sami Nabi Özerdim’in oğlu olmak sizi ne yönde etkiledi?

EÖ - Sami N. Özerdim'in oğlu olmak her konuda olumlu etkiledi. Herşeyden önce bana çok kitap okuma alışkanlığı kazandırdı. Bunun yanında opera, bale, tiyatro, resim sergileri… gibi sanat etkinliklerini izleyip sürekli eğitim görüp, çok şeyler öğrenmemi; Aziz Nesin, Mahmut Makal, Ömer Asım Aksoy gibi birçok önemli yazarla; Cemil Eren, Turan Erol Balaban gibi usta ressamlarla tanışıp onlardan birçok şeyler öğrenmemi, böylece de kültürlü bir insan olmamı sağladı… Ama en önemlisi de, sonunda ben de onun gibi dürüst, onurlu bir insan oldum, babam sâyesinde.

GG - Sami Özerdim görev aldığı kitaplıklara bile evinden kitap, dergi bağışlamış. Nasıl bir ortama doğdunuz?

EÖ- Ben binlerce kitabın olduğu bir evde doğdum Milli Kütüphane koridorlarında büyüdüm. Evimizde her zaman ressamlar, yazarlar konuk olurdu. Benim fotoğraf yaşamım da etkilendi bu insanları tanımaktan, atölyelerine gitmekten. Teknik lisede mimari teknik resim okudum. Üniversiteye gitmedim. Babam asla zorlamadı... Okuma öğrendiğimden beri onun sâyesinde çok kitap okudum; hâlâ da okuyorum. Atatürk’ün Nutuk’unu okuduğumda 16 yaşındaydım. Bugün bir sanatçı olabildiysem babam sayesindedir. Sadece ben değil kız kardeşim de, benim kızım da kitap okuma alışkanlığını babamdan edindiler.

GG- Babanızı nasıl anlatırsınız?

EÖ- Babamı bir fotoğrafla anlat, deseniz benim babam bu. Hep çalışan, okuyan, durmadar öğrenen öğreten; ondan ışık alan birçok öğrenci ile biz evlâtlarını iyi bir insan olarak yetiştiren; hayatımda tanıdığım en dürüst en onurlu insan. Babandan miras ne kaldı dediklerin de onun dürüstlüğü, onuru ve bize aşıladığı ATATÜRK sevgisi kaldı diyorum. Bize çok küçük yaşlarda Gazi Mustafa Kemal’in hayatını, devrimlerini, savaşlarını, Nutuk’u ve Cumhuriyeti; gerçek Atatürkçü olmayı öğretti.

GG- Sayın Özerdim çok sağ olun. Esenlik dileklerimizi, saygılarımızı sunarız.

Kasım 2023

1A.Cengiz BÜKER: Hekim, şair, yazar, çevirmen. Tıp Doktorudur, aynı zamanda Edebiyat Doktorası vardır. Dil Derneği, Edebiyatçılar Deneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, Türk Kütüphaneciler Derneği, Klasik Çağ Araştırmaları Derneği ve Türk Tabipler Birliği üyesidir. Sami Nabi Özerdim’in son dönem en yakın arkadaşıdır, aynı zamanda da ADD’nin kuruluşunda ülkü ve eylem birliği içinde olmuşlardır.

 2Günay GÜNER: Şair, yazar, editör. Akademi Gökyüzü, Şair Çalışıyor edebiyat dergilerinin Ankara temsilciliğini yaptı. Dil Derneği, İsmail Hakkı Tonguç Belgeliği Vakfı, Edebiyatçılar Derneği, Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu (KIBATEK), Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı (KEÇEV) ve Türkiye İnsan Hakları Kurumu'nun (TİHAK) yönetim kurulu üyesi oldu. Altı yıl, Dil Derneği’nin yayın organı ‘Çağdaş Türk Dili’ dergisinin yayın yönetmenliği görevini yaptı. ‘Türktarım’ dergisinin her sayısında Yaprak genel başlığı altında yazdı. ‘Telgrafhane Sanat’ bilgisunar dergisi yayın yönetmenidir.

3 ‘Sami N. Özerdim ve Yapıtları’ (1918-1997)”, M.Türker ACAROĞLU, Türk Kütüphaneciliği 11, 2(1997), s.184-191.

4 ‘Özyaşam Öyküsü’, Sami N.ÖZERDİM (Ardından - Ölümünden sonra yayınlanmıştır), Kebikeç / Sayı 5, 1997.

5 Sinoloji: Çinbilim.

6 László RÁSONYİ (1899-1984), Eski Türk kavimlerinin tarihi ve Türk-Macar ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan ve Türkiye'deki Hungaroloji Ana Bilim Dalı'nın kurucusu Macar Türkolog.

7 Resimde Latin harfleriyle alfabe örneği gösterilmiştir, (Türkiye İş Bankası Müzesi’ndedir).

8 Aşere-i Mübeşşere: Yalvaçımızın (Peygamberin), sözde(!) cennetlik olduklarını muştuladığı on Arap ileri geleni (Kur’an’da geçmez; yalnızca bir söylentidir.)

9 Safardi’ler adı verilir.

10 Avrupa ve modern matbaacılığın doğuşu: 1450'de Johannes Gutenberg, ortağı Fust ile birlikte Almanya'nın Mainz kentinde metal harflerle basım tekniğini matbaaya uygulamıştır.

11 “Yıllardır savsaklanmış kitap” sözüyle burada kastedilen kitap ‘Söylev’dir, Atatürk’ün Nutuk adlı büyük yapıtıdır.

12 ‘Söylev’: Hıfzı Veldet Velidedeoğlu tarafından günümüz türkçesine uyarlanan; izmir suikasti girişiminden sonra kaleme alınmış ve CHP kurultayında okunmuş, resmî tarihin en bereketli, gür ve birinci elden kaynağıdır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/12/yazar-dilci-cevirmen-sami-nabi-ozerdim-5141.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/12/yazar-dilci-cevirmen-sami-nabi-ozerdim-5141.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/12/yazar-dilci-cevirmen-sami-nabi-ozerdim-5141-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/12/yazar-dilci-cevirmen-sami-nabi-ozerdim-5141.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/yazar-dilci-cevirmen-sami-nabi-ozerdim/7553/</link>
			<pubDate>Sun, 17 Dec 2023 15:12:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[CUMHURİYET'İN 100. YILINDA SANAT:  NEREDEN NEREYE?]]></title>
			<description><![CDATA[100 yılda sanat alanında neler yaşandı? Günümüzde ne yapmak gerek?]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Atatürk, Pertek Halkevi önünde

CUMHURİYET'İN 100. YILINDA SANAT: 

NEREDEN NEREYE?

ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN*

ÖNCESİ

Cumhuriyetten önce sanat yok muydu?

Olmaz olur mu? Elbette vardı ama Padişah Sarayı ile İstanbul ve İzmir gibi gayrimüslim nüfusun, Avrupalı tüccarların yaşadığı kentlerde ve büyük oranda bu gruplarla sınırlıydı sanat...

Ya sanat kurumları?

Darülelhan (Konservatuvar) ile Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) İstanbul'daydı. Darülbedayi (Tiyatro) ise, temsillerinin yanı sıra bir tür tiyatro okulu görevi yapıyordu. Saray'ın orkestrası ve konservatuvarı Musikayı Humayun adı altında etkin durumdaydı.

Galatasaray ve İstanbul Sultanîleri, özellikle müzik ve edebiyata önem veren liselerdi, buralardan Cumhuriyet dönemine Fransızca ve Almanca bilen hayli sanatçı intikal etti.

Siyasal anlamda demokrasi, laiklik, çağdaş eğitim hedefleyen İttihat Terakki Cemiyeti başta İzmir olmak üzere lise ve sanat mektepleri açmaya başlamıştı. 

İstanbul, İzmir, Mersin başta olmak üzere çeşitli kentlerde aydınlık görüşlü aileler, çocuklarına bulabildikleri öğretmenlerden müzik dersleri aldırıyorlardı, ithal edilen piyano sayısı giderek artıyordu. Bazı resim sergileri de İstanbul'da açılmaya başlamıştı. Ancak din baskısı nedeniyle, resim denilince büyük ağırlıkla minyatür ve tezhip işlerinin ağır bastığı görülüyordu.

Türk ulusu, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verirken, sanat alanında görünüm özetle böyleydi.

DEVRİM

23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Ankara'da açılması bir işaret fişeğiydi. 13 Ekim 1923'te İsmet İnönü'nün Meclis'e sunduğu “ Türkiye devletinin başkenti Ankara’dır” yasa önerisi ise 29 Ekim 1923'te resmen ilân edilecek olan Cumhuriyetin habercisiydi.

Böylece, yeni Cumhuriyetin eski hanedan rejiminin devamı olmayacağı kesin biçimde ortaya konulmuş oluyordu. Yüzyılların başkenti İstanbul'un yerini Anadolu'nun ortasındaki Ankara almış, uygarlık yolundaki adımların buradan atılacağı dosta-düşmana gösterilmişti.

29 Ekim 1923'de Cumhuriyetin ilânı, aynı zamanda bir yeni “ulusal devlet”in kurulduğunu dünyaya duyurmuş oluyor, “eşitlik, özgürlük, adalet, dayanışma” gibi evrensel ilkelerden yola çıkılıyordu. Atatürk, eski Osmanlı Devleti ile ilginin, en azından bir süre tümüyle kesilmesinden yanaydı. Anadolu halkının ancak böyle bir ortamda “ulusal bilinç”e daha kısa sürede ulaşabileceğini düşünüyordu.

Ulusalcı yaklaşımı yerleştirmenin en önemli araçlarından biri eğitimdi. 1924'de “tevhid-i tedrisat / eğitimde birlik” kanunu yürürlüğe girdi ve bu yasayla “müzik dersi” de müfredat programına alındı. Artık çocukların okullarda müzik diye “gına getirmek” yerine ulusal ve uluslararası anlamda müzikle tanışmaları için tek eksik, müzik öğretmenleriydi. Nitekim yeni Cumhuriyet'te ilk kurulan eğitim kurumu “Musiki Muallim Mektebi / Müzik Öğretmen Okulu” oldu. 

Modern, uygar bir toplumu geliştirme ve ulusal bir devlet örgütleme çabasındaki Atatürk, genç yaşında edindiği deneyim, okuduğu kitaplar ve Avrupa'daki gözlemleriyle bu amaca ulaşmada “kültür ve sanat”ın önemini çok iyi kavramıştı. Sadece müzik değil, resim, heykel ve edebiyat alanında bir kültür devrimi gerçekleştirmek gereğinin farkındaydı ve daha Kurtuluş Savaşı devam ederken, bu konularda çeşitli girişimlerin başlatılmasını sağlamıştı.



Cebeci'deki Ankara Devlet Konservatuvarı sahnesinde öğrenci orkestrası, 1930'lar...

Bu konu üzerinde Atatürk yeterince düşünmüş ve kararını çoktan vermişti. Ulusal ve yerel müziklerin geçerli tekniklerle çoksesleslendirilmesi, uluslararası sanat müziğinin eğitime temel olması için çalışılacaktı. 

Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet öncesi dönemde, güzel sanatlar ve müzik alanındaki çalışmaların İstanbul'da Saray himayesinde, kentin Pera (Beyoğlu) ve yazları da Boğaziçi semtleriyle sınırlı kaldığının, bunun da payitahttaki yabancı nüfus sayesinde ayakta durduğunun, topluma inemediğinin farkındaydı. 

Osmanlı dönemiyle bir süre için de olsa ilişkinin kesilmesi kararına karşın, müzik eğitimi atılımının yapılabilmesi için çok önemli bir adımı hemen attı. İstanbul'da “Makam-ı Hilâfet Muzıkası” adını almış olan Musika-ı Hümayun'u, yâni günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nı Ankara'ya taşıttı. Böylece Musiki Muallim Mektebi'nin öğretmen gereksinimi de hemen karşılanmış oluyordu.

Resim sanatına bakış açısından, daha Cumhuriyet'in ilanına onbeş gün varken, Ankara'da ilk resim sergisinin açılması Atatürk'ün vizyonu sayesinde mümkün olabiliyordu. Sergi İstanbul'dan getirtilmişti, sivil-asker Türk ressamlarının tablolarını kapsıyordu. Atatürk'ün sergiyi bizzat ziyaret edip, tabloların Ankara'da önde gelen milletvekili, asker ve bürokratlar tarafından satın alınmasını sağlaması, bu yapıtların kurulan ilk bakanlıkların resmî binalarının duvarlarına asılması, ilk Cumhurbaşkanımızın konuya ne denli ciddiyetle yaklaştığının bir göstergesiydi. 

Cumhuriyet kavram ve ideallerine sıcak bakan aydınlar, çoktan Ankara fikriyatı etrafında toplanmaya başlamıştı. Cumhuriyet döneminin ilk öyküleri, romanları artık yeni Başkent'te kaleme alınıyordu. Müzik ve resim öğretmeni ile sanatçı yetiştirilmesi yolundaki adımlar, kurumların geliştirilmesiyle devam ediyordu. 

Musiki Muallim Mektebi'ndeki müzik öğretmeni yetiştirme işlevi, Gazi Terbiye Enstitüsü'ne aktarılıp 1936'da Cumhuriyet döneminin ilk yüksek müzik okulu Ankara Devlet Konservatuvarı adı altında kurularak, çoksesli müzik, opera ve sahne sanatları alanında öğrenci yetiştirmeye başlandı. Daha sonra bu çatı altına, İstanbul Yeşilköy'de bulunan bale dalı da eklendi.

Gazi Resim bölümü ise, evrensel eğitim ilkelerine uygun bir müfredatla resim öğretmeni yetiştiriyordu. Yıllar sonra üniversitelerde açılacak Güzel Sanatlar ile Eğitim Fakülteleri'nin öğretici kadrosunda yer alan, akademik anlamda yükselenlerin çoğu da Gazi'den yetişmiş insanlardı.

Gazi Resim Bölümü'nün önemli bir öğrenci kaynağı da Köy Enstitüleri oldu. 

17 Nisan 1940’da yasası çıkartılan Köy Enstitüleri marangozluktan demirciliğe, sağlık memurluğundan aşçılığa çok yönlü meslekleri edinmiş öğretmenlerin yanısıra, değerli ressamlar, müzikçiler yetiştirdi. Köy Enstitüleri'nde resme yeteneği belirlenen öğrenciler, İstanbul Çapa ve Ankara Gazi'de açılan seminerlere yönlendirildi. Sonra da çoğu Gazi'de okudular, orada ve yüksek öğretmen okullarında öğretici oldular. 

 Cumhuriyet devrimlerine  karşı çıkan gerici ayaklanma girişimleri, demokrasiye geçiş denemelerindeki Terakki Perver ve Serbest Cumhuriyet Fırkalarından yükselen hilafet istekleri, gericilerin Menemen’deki etkinlikleri ve Kubilay olayı, adımları atılmış olan çağdaş, demokrat, ilerici yapılanmanın hızlandırılması gerektiğini gösteriyordu. Dünya Türklerini birleştirme ütopyası peşindeki Türk Ocakları'nın artık yeni Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermeye başladığı gören yönetim, 19 Şubat 1932 yılında Halkevleri'ni kurdu.



Kısa sürede geliştirilip ülke genelinde şubeleşen Halkevleri, toplumsal eğitim görevi yaparken, sanat dallarında da tanıtım, yaygınlaştırma, uygulama bağlamında âdeta Milli Eğitim Bakanlığı'nın yanında çok partili dönemde oluşturulan Kültür Bakanlığı'nın bazı işlevlerini de yerine getiriyordu. Nitekim bu hızlı gelişim, Türkiye'yi sürekli izlemekte olan Batı'nın da gözünden kaçmıyor ve İngilizler, Halkevleri'ni adını bile örnek alarak Londra'dan itibaren “Public House” örgütlenmesini başlatıyorlardı.

Tüm bu uygar toplum ve ülke hedefleyen çalışmaların içeriğinde sanat alanı önemli bir yer tutuyordu. Bu çizgi 1938'de Atatürk'ün ölümünden sonra da Cumhurbaşkanlığına seçilen İsmet İnönü ve hükümet yönetimi tarafından geliştirilerek sürdürüldü. Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi artık sürekli temsiller veriyor, yetiştirilen öğretmenler okullarda görev yapıyor, yurt dışında eğitim görmüş besetecilerimizin yapıtları seslendiriliyor ve yurt dışında Türkiye Cumhuriyeti'nin tanıtımına katkıda bulunuyordu. Kadın sanatçıların sayısı da giderek artıyordu. Cumhuriyet, kadına verdiği önemi bu alanda da önlerini açarak göstermişti.

 Köy Enstitüsü'nde mandolinle halk oyunu

Köy Enstitüleri bu dönemin halka ve kırsala dönük önemli eğitim kurumu olarak göz doldurdu. Yurdun kırsal bölgelerine dağılmış Köy Erstitüleri, binaları öğretmen ve öğrenciler tarafından inşa edilerek eğitime başlıyorlar, öğrenciler bir köydeki tüm üretim ve bakım gereksinimlerini karşılayacak bilgilerle donatılıyorlardı. Enstitülerdeki resim ve müzik atölyelerinde ise bu alanlarda yetenekli ve ilgili öğrenciler saptanıyor ve daha ileri eğitim almaları için gerekli okullara yönlendiriliyordu.



İnönü, H. A. Yücel ve Tonguç, bir Köy Enstitüsü ziyaretinde

İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’den dinlediğim, 1941’deki sözleri yaratılan bu önemli eğitim kurumuna verilen değerin göstergesiydi: “Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en değerlisi ve sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinden yetişen evlatlarımızın başarılarını ömrüm oldukça yakından, candan takip edeceğim...”

Devlet-Parti ve Halkevleri gibi yarı sivil kurumların içiçe olduğu, bir arada çalıştığı, 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün “Milli Şef” olarak nitelendirildiği bu dönemde, Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Hitler'in bir seçim darbesiyle yönetimi ele geçirdiği Almanya ve müttfekleriyle, karşısında yer alan İngiltere, ABD ve müttefikleri, Türkiye üzerinde kendi taraflarında yer alması için baskı oluşturmaya başlamışlardı.

Cumhurbaşkanı İnönü ve Hükümet, Türkiye'yi tarafsız olarak konumlandırarak savaştan uzak tutmak istiyor, bu ortamda tüm ekonomik güçlüklere karşın sanatsal hamle ve etkinliklerden de ödün vermiyordu.



Cevat Hamdi Dereli'nin Anadolu'dan "İstihsal" (Üretim) başlıklı tablosu

1938-1943 yılları arasında ressamlar için CHP tarafından Yurt Gezileri düzenlenerek, Anadolu'nun değişik yörelerinden kent, kasaba, köy ve insan manzaralarını içeren özgün tablolar devlet resim envanterine kazandırılıyordu. Seçilen sanatçılar, her yıl bir buçuk ile üç ay arası sürelerle belirlenmiş Anadolu yörelerinde eskizler yapıp, daha sonra bu çalışmalarını tuvale dökeceklerdi.

1938-1943 yılları arasında toplam 48 sanatçı, Anadolu’nun 63 şehrinde yaptıkları çalışmalarla 675 tablo hazırladılar.

1942 ile 1947 yılları arasında da, “CHP Sanat Mükâfatı” adlı ulusal düzeyde bir yarışma düzenleniyor, para ödüllü olan bu yarışma dönemin edebiyatçı, ressam, besteci aydınları arasında büyük ilgi görüyordu.  1942, 1943, 1945, 1946 ve 1947 yıllarında açılan yarışmanın, roman, şiir, tiyatro, müzik, resim, heykel ve mimarî olmak üzere yedi dalda düzenlenmesi ve bu alanların her beş yılda yinelenmesi planlanmıştı. 1944 hariç, yarışma kesintisiz düzenlendi. Günümüzde devlet orkestra ve korolarınca seslendirilen, yurt dışında da çeşitli kurumların repertuarında bulunan Ulvi Cemal Erkin'in Piyano Konçertosu, Ahmet Adnan Saygun'un Yunus Emre Oratoryosu ve Hasan Ferit Alnar'ın Viyolonsel Konçertosu, bu yarışma ile elde edilmiş yapıtlardır.

Bu etkinliklerle hem sanat ve sanatçının gelişimine katkı sağlanıyor, hem de uzun erimli düşünceyle Cumhuriyet devrimlerinin sanat alanında alınmaya başlanan sonuçları kendi toplumumuza ve uluslararası alana yansıtılıyordu.

Bu dönemde 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, uluslararası alanda savaş sonrası gelişmeleri dikkate alarak Türkiye'nin çok partili demokratik sisteme geçmesi için karar almıştı. Bu adımın erken olduğunu düşünerek ertelenmesinden yana tavır alan, Milli Eğitim Bakanlığı süresince sanatın ve sanat kurumlarının gelişimi için büyük katkılarda bulunmuş Hasan Ali Yücel'in görevinden ayrılması dikkat çekiciydi. 

Türkiye Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı'nı aktif olarak savaşa girmeden atlatmış, yeniden kurulmaya çalışılan dünya düzeninde Birleşmiş Milletler, Kuzey Atlantik İttifakı gibi kurumların içinde yer alabilmek çabası içine girmişti. Bu süreçte, Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerini içine sindirememiş olan kesimin, Köy Enstitüleri ve Halkevleri gibi kurumlara karşı olumsuz propagandasının arttığı da gözleniyordu.

KARŞI DEVRİM

1950'de yapılan seçimi, muhafazakar kesimi temsil eden Demokrat Parti'nin kazanmasıyla birlikte ülkede bir karşı devrim süreci de başlamış oluyordu. Doğrudan sanatı hedef alıyor gözükmese de yeni iktidar, öncelikle Halkevleri ve Köy Enstitüleri'ni kapatıyor, Enstitülerin yüksek öğretmen okullarına dönüştürülmesiyle buralardaki resim ve müzik atölyeleri bir süre devam etse de, kırsal alanla uygar eğitim ve sanat arasındaki bağlantının kesilmesi için adımlar atılmış oluyordu. Böylece DP'nin destekçisi olan büyük toprak sahipleri, kullandıkları karın tokluğuna işgücü konumundaki köylü kesiminin bilinçlenmesi tehlikesinden kurtulmuşlardı.

Bu karşı devrim süreci, arada ufak duraksama ve kesintilerle günümüze, Cumhuriyetin 100. yılına kadar geldi ve halen devam etmektedir. Bu sürece, kapitalizmin küreselleşme aşamasına geçmesi, finansal öncelik kazanması, teknolojik gelişmelerin kültür emperyalizminin yaygınlaştırılması için kullanımı, katkı sağlamaktadır. Ayrıca sosyal medyanın da kullanılarak, gençlere bireycilik aşılanması, birarada çalışma, dayanışma gibi duygularının zayıflatılmasına yol açmış ve açmaktadır.

MİLENYUM SONRASI

12 Eylül 1980'deki darbe sonrası, dinsel eğitimin yaygınlaştırılması, yasaklanmış eğitim biçimlerine göz yumulması, yasal olarak açılıp çalışması mümkün olmayan medreselerin, yaygınlaştırılmış dernek-vakıf çatıları ve şemsiyeleri altında etkinlik göstermesi, 2000 yılından sonra hız kazanarak devam etti.

Sanat olayına sadece “nicel” olarak bakanlar, günümüzde ülkedeki orkestra, opera bale sayılarını, giderek çoğalmış olan resim-heykel galerilerini mevcudiyet anlamında gerekçe göstermekte, sanatın dimdik ayakta olduğunu ileri sürmektedirler.

Atatürk’ün, Musıkayı Hümayun’u Ankara’ya taşıyıp , Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası’na dönüştürmesi, MMM'ni kurması, Ankara'da ilk resim sergisini açtırmasıyla başlayan yolculukta, 100 yılda ulaşılan devlete ait orkestra, opera-bale  sayısı kimilerince yeterli görülebilir. Gerçekten de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, sanat kurumlarımızın sayısında hatırı sayılır bir artış olmuştur. Ancak artan nüfusla kıyaslandığında "reel" olarak bir gerileme söz konusudur.

Atatürk'ün uygar, "sanata duyarlı" bir toplum inşa etme hedefine ulaşmak için çalışılırken, 1950'den itibaren eğitim sisteminde geriye gidişler ve  giderek dinsel yaklaşımların ön plana çıkarılmasıyla, fiilen "karşı devrim" sürecini başlatanlar, eğitim sistemini de dönüştürüp din öncelikli mezunları topluma katarak önemli mesafe almayı başarmışlardır.

Uygar ve sanata duyarlı bir toplum hedefine ulaşma çabaları geride kalmış, salt siyasal amaçlarla, oy hesaplarıyla yeni kurumlaşmalara gidilmiştir. Siyasetin çoğunlukla "seçmene iş bulma aracı" olarak kullanıldığı Türkiye'de ne yazık ki, Anadolu'nun çeşitli kentlerinde bu amaçla sözde sanat toplulukları oluşturulmuştur. Bazı sanat kurumlarında, esas gereksinim duyulan sanatçılar yerine idarî kadrolar şişkinleştirilmiş, sanatçı kadrolarına bu unvanı hak etmeyen bazı kişiler atanarak, kurumlardaki yozlaşma hızlandırılmıştır. 

Cumhuriyetin gözbebeği devlet sanat kurumlarının rehabilite edilmesi yerine, özelleştirme ve yerelleştirme yoluyla yok edilmesine yol açacak, TÜSAK adlı taslağın TBMM'ye getirtilmesi, sanat kurumları ve sanatçıların güçbirliği ile püskürtülebilmiştir. Bu konuda, toplumda varlıklarını kendi dernek ve vakıflarıyla sürdüren aydın kesimlerin desteğinin de önemli etkisi olmuştur.

2023'TE DURUM

Ancak, sanat ve sanatçı kavramları iyice bağlamından çıkarılmış, popüler eğlence sektöründe yer alan herkese sanatçı denilmeye başlanmış, sanat ile zanaat birbirine karıştırılır, gerçek sanat ve sanatçıya yönelik din adamları ve çevrelerinden yapılan saldırılar görmezden gelinir olmuştur. Özellikle kadın sanatçı ve sporcuları hedef alan aşağılama, taciz ve saldırılar, eğer adalete intikal edebilirse, genellikle takipsizlik kararlarıyla sonuçlanmaktadır.

İster düzeyli sanat, isterse eğlenceye dönük olsun, düzenlenen kimi festivallerin yerel yöneticiler eliyle engellenmesi, iptal edilmesi neredeyse “vakayı adiye” haline gelmiştir.

Radyo kullanma alışkanlığı olanlar, Anadolu'da yolculuk yapanlar, istasyon aradıklarında yüzlerce islamî yayın ve cumhuriyet-laiklik karşıtı propaganda yapan radyoyla karşılaşmaktadır. Benzeri çizgide çok sayıda yerel televizyon yayını da bulunmaktadır.

100. Yıl Marşı konusunda açılan sözde yarışmada, seçimi jüri yerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın yaptığının ortaya çıkması ve bu durumun yalanlanmaması, ne günlere gelindiğinin kanıtlarından biridir.

Bir kongre salonuyla teknik ve mimari gereksinimleri özel olan bir opera binasının arasındaki farkı ayırd edemeyen ya da sırf propaganda amacıyla bilerek bu ayrımı yapmayan bir zihniyetin, Cumhuriyetin sanat kurumlarını artık “göstermelik” olarak tuttuğu, elinden geldiğince de bu kurumlara bileğinin hakkıyla sınav kazanmışları bile atlayarak kendi yandaşlarının yakınlarıyla doldurmaya çalıştığı bilinmektedir.

Bazı konular, “Külliye'de konser görevi” sırasında gerçek sanatçılarla Cumhurbaşkanı'nın aynı ortamda bulunarak sohbet edebilmesi ve bina-kadro sorunlarını aktarması sayesinde çözülebilmiştir. Buna en güzel örnek temeli 30 yıl önce atılmış ve 20 yıl boyunca bu iktidar tarafından ödenek ayrılmayarak savsaklanmış CSO binasının “talimat” üzerine iki yıl içinde tamamlanarak hizmete açılabilmiş olmasıdır. Aynı şekilde Atatürk'ten bu yana makamın adını taşıyan CSO'nun kadro gereksinimi karşılanarak sınavla stajyer sanatçı alımı yapılmış, emekli olanların yerine de sözleşmeli müzisyen alımı yoluna gidilmiştir.

İstanbul AKM'nin de ilk mimarisine uygun biçimde, mimarının oğlu tarafından geliştirilen projeyle tamamlanıp hizmete açılması bir başka örnektir.

Ama son 22 yıllık dönemde görülen bazı “istisna”lar, “kaideyi bozmamakta”dır ve devlet mekanizması içine yerleşmiş çeşitli dinsel tarikatlar sanat kurumlarına da etki edebilmekte, yerel yöneticileri etkileyerek sanatın bulundukları il ve ilçelere girmesini ellerinden geldiğince engellemeye çalışmaktadır.

Gelinen olumsuz durumun başlıca nedeni, temelde “uygar toplum” projesinden sapılmış olması, giderek Cumhuriyet, Atatürk ve Devrimlerine karşı saldırıların artması, bunların cezasız bırakılması, konuların bütüncül ve yan ilişkileriyle birlikte ele alınmamasıdır. 

İlköğretim ile lise öğretiminde sanat ve müzik konusuna yeterli önem verilmeyen, yeterli ders saati ayrılmayan, öğretmen atamalarında en sona bırakılan bu tür derslerin “seçmeli” statüsüne getirildiği bir ülkede, sanat kurumlarının yaygınlaşıp çoğalarak, düzeyleri yükselerek ileriye gitmesini beklemek iyimserlik olur. En büyük sorun yapılan ve yapılacak sanatı izleyecek kitlelerin yetiştirilmiyor oluşudur.

Yukarda değindiklerimizi maddeleştirdiğimizde;


	
	Sanat kavramının yozlaştırılarak eğlenceyle karıştırılması,
	
	
	Ulusal çapta yaygınlaşan özel TV ve radyolarla yerel yayınların büyük çoğunluğunun eğitim-kültür görevlerini gözardı ederek reyting uğruna yoz ortamı pompalaması,
	
	
	Devlete ait TRT kurumunun birkaç istisna dışında giderek çağdaş yaklaşım yerine, geleneksele yönelmesi, 
	
	
	Müzik eğitimi alanlar için eğlence sektörü dışında kadro, iş olanaklarının yeterli olmaması, 
	
	
	“Nepotizm” uygulamalarının “akrabalık kan bağı”nın ötesinde “siyasal parti-cemaat-tarikat” boyutuna taşınmış olması,
	


Cumhuriyetin 100. Yılında düşürüldüğümüz durumu gözler önüne sermektedir. 

NE YAPILMALI?

Sanat alanında dengelerin yeniden sağlanabilmesi, tıpkı yozlaşmada olduğu gibi, bir “süreç” gerektirmektedir, ancak böyle yeni bir sürecin devlet eliyle başlatılabilmesi şimdilik mümkün görünmemektedir.

İlköğretim ve lise öğretiminde, yaş düzeylerine göre anlaşılır bir “genel sanat dersi”nin konulması, müzik, sahne sanatları ve plastik sanatlarla ilgili temel bilgilerin verilmesi, yeterli müzik-resim öğretmeninin yetiştirilip atanması, bu derslerin seçmeli olmaktan çıkarılıp tekrar zorunlu ve uygulamalı hale getirilmesi, ilköğretimde çocukların yeniden “şarkı” söylemesi, yeni çocuk koroları kurulup yaygınlaştırılarak, sanata ilgili yeni kuşakların yetiştirilmesi yönünde 2023 yönetiminden beklenecek bir yaklaşım, ne yazık ki bulunmamaktadır.

Bu olumsuz tabloya karşın, aydınlık düşünceli sivil toplum ögelerinin yapmakta olduğu ve yapabileceği çok iş vardır.

Erken Cumhuriyet döneminin Halkevleri ve Köy Enstitüleri gibi örnek kurumlarını bir tür “nostalji” içinde anmak yerine, gerek eğitim, gerekse sanata ve sanatçıya destek anlamında, günümüzün gerçeklerini dikkate alarak, sivil toplumun etkinliklerini arttırması gerekmektedir. 

Kentine yıllar önce çağdaş bir konser salonu kazandıran, operaevinin yapımına da başlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi ile tarihsel Süreyya Operası binasını restore ederek kendi etkinlikleri yanında Devlet Operası temsillerine tahsis eden Kadıköy Belediyesi, yerel yönetimlerin çağdaş yaklaşımına olumlu birer örnektir. 

Günümüzdeki piyasa ekonomisi koşulları dikkate alınarak, aydınlık düşünceye sahip çeşitli dernek ve vakıflardan oluşan sivil toplum kuruluşlarının olumlu eğitim ve sanatın korunup geliştirilmesi konusunda işbirliği içinde hareket etmeleri, olabildiğince dik durmaları gerekmektedir.

Atatürk'ün “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatan sathıdır” sözleri, 2023 Türkiye'sinde eğitim, kültür ve sanat alanında dikkate alınmak zorundadır. 

* Gazeteci, Kültür ve Sanat Yazarı

Bu makale, Atatürkçü Düşün Dergisi 153. sayısında yayımlanmıştır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/10/cumhuriyet-in-100-yilinda-sanat-nereden-nereye-4399.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/10/cumhuriyet-in-100-yilinda-sanat-nereden-nereye-4399.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/10/cumhuriyet-in-100-yilinda-sanat-nereden-nereye-4399-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/10/cumhuriyet-in-100-yilinda-sanat-nereden-nereye-4399.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/cumhuriyet-in-100-yilinda-sanat-nereden-nereye/7501/</link>
			<pubDate>Thu, 26 Oct 2023 17:36:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Öngördüğü Cumhuriyet İnsanı, Ulusu, Kültürü Ve Müziği]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ATATÜRK’ÜN ÖNGÖRDÜĞÜ

CUMHURİYET İNSANI, ULUSU, KÜLTÜRÜ VE MÜZİĞİ

Prof. Dr. Ali UÇAN

1. Giriş

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten armağan görkemli Türkiye Cumhuriyetimiz ilk yüzyılını bitirme ve ikinci yüzyılına girme aşamasındadır. Bu aşamada Cumhuriyetimizin özgün ilkeler, ülküler ve değerler bütününün kaynaklandığı ana temeli, izlediği ana süreci ve bu süreçte güç aldığı ana dayanağı yeniden anımsamak durumundayız. Ana temel ulu önder Atatürk’ümüzün öngörüş, yurdumuzun-ulusumuzun kurtuluş, Cumhuriyetimizin kuruluş, topyekûn çağdaşlaşmamızın işleyiş ve çağdaş uygar insanlığın yöneliş felsefesidir. Ana süreç özgür, bağımsız, egemen ve çağın gerektirdiği uygar birey-insan, toplum-ulus, ülke ve devlet olarak sonsuza değin ongun ve saygın biçimde var olma, yaşama, gelişme, değişme/dönüşme ve çağdaşlaşmadır. Ana dayanak gerçek köküne-özüne dönerek ve onu koruyarak gelişme, değişme-dönüşme ve çağdaşlaşma istencidir. Bu üç ana boyutlu ana bağlamda Cumhuriyetimizin odaklandığı başlıca kavram ve olgulardan dördü Atatürk’ün öngördüğü Cumhuriyet insanı, ulusu, kültürü ve müziğidir. Öyleyse ilk yüzyıl dönümünde bu kavram ve olguları ana çizgileriyle yeniden anımsamalıyız. Bu makalede amaç bunu gerçekleştirmektir. Bunu doğru yapmak için Atatürk’ün öngördüğü cumhuriyet kavramı ve olgusundan yola çıkmak gerekir.

2. Atatürk’ün Öngördüğü Cumhuriyet 

Cumhuriyet sözcüğü cumhur sözcüğünden türetilmiştir. Cumhur, kısaca ‘halk, topluluk’ demektir. Ancak zamanla yeni bir anlam daha yüklenerek 19. yüzyılda “seçilme bir başkanla yönetilen halk” anlamına gelir. Cumhurî, Cumhuriyye “cumhurla, halkla ilgili olan” anlamını içerir. Cumhuriyet “cumhurun, halkın egemenliği doğrudan doğruya veya seçtiği temsilciler aracılığıyla kullandığı devlet biçimi”dir. 19. yüzyılda “seçilme bir başkanın başında bulunduğu devlet yönetimi” demektir (Özön 1971: 115). 20. yüzyılda genel sözlük anlamıyla Cumhuriyet “ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi” olarak tanımlanır. 21. yüzyılın başlarında ve günümüzde “ulusun, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak tanımlanmaktadır (TDK 1969: 145; 1988: 263; 2005: 375). Çağdaş bir kavram ve olgu olarak Cumhuriyet halkın-ulusun egemen olduğu devlet, yönetim ve yaşam biçimidir. İlkin devlet biçimi, egemenlik biçimi ve yönetimi biçimi olarak ortaya çıkmış; giderek yaşam biçimi olarak da belirginleşmiştir. Atatürk’ün kavrayışında Cumhuriyet bunların tümü ve bileşkesi ile demokrasiyi ve erdemi de içeren bütünsel bir anlam ve nitelik taşır. Nitekim O bu bütünsel kavrayışıyla, büyük utkularla kurup “En büyük eserimdir” dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni “demokrasi esasına dayalı bir devlettir” (ABE C 23 2008: 39) tanımlamasıyla yetinmez. “Cumhuriyet erdemdir” (ABE C. 18, 2006: 69) diyerek de tanımlar ve hızla laikleştirir.

3. Atatürk’e Öngördüğü Cumhuriyet İnsanı

Atatürk’e göre Cumhuriyet insanı yurttaş ve kültürdaş insandır. Çünkü çağdaş cumhuriyet öncelikle yurttaşlık ve kültürdaşlık esasına dayanır. Yurttaş insan yurttaş kültürüne sahiptir. Yurttaş kültürü yurttaşlık kavramı ve olgusuna dayanır, onlardan doğar, kaynaklanır ve beslenir. Yurttaşlık kavramı ve olgusu eşitliği, ortaklığı, katılımı ve paylaşımı içerir ve anlatır. Yurttaşlar, yurda adını veren ulusun ve kurduğu devletin adıyla kimliklenir, kimliklendirilir. Adını ulustan alan yurtta ulusal egemenlik esastır ve geçerlidir. TBMM’nin toplanıp açılışıyla ulusal egemenliğin yaşama geçirildiği, ulusal istencin etkin kılındığı, yeni Türkiye Devleti’nin kurulduğu, ulusal kurtuluşun sağlandığı, Saltanatın ve Hilafetin kaldırıldığı Cumhuriyet Devrimiyle birlikte kulluktan bireyliğe ve kuldaşlıktan yurttaşlıka geçilmiştir. Cumhuriyet insanında toplumsal yurttaşlık esastır. Toplumsal yurttaşlıkta toplumsal bireylik büyük önem taşır. Cumhuriyet insanında toplumsal yurttaşlık ile kültürel yurttaşlık ve kültürel yurttaşlık ile kültürel bireylik iç içedir. Atatürk cumhuriyet insanını cumhuriyeti seven, koruyan, geliştiren insan olarak görür. Bu görüşünü Cumhuriyet’in kuruluşunun ilk yıldönümünde Vakit gazetesine verdiği demeçte şöyle vurgular (ABE C. 17 2005: 110): “Türkiye’de cumhuriyet vardır ve cumhuriyetseverler vardır.” Cumhuriyet insanı yurtsever, ulussever ve cumhuriyetseverdir; erdemli ve namusludur. Çünkü “Cumhuriyet yönetimi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir” (ABE C. 18, 2006: 69). Dolayısıyla fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insandır; insancıl ve barışçıldır. 

3.1. Cumhuriyet İnsanının Gereksinimleri: Cumhuriyet insanı yapısı, yaradılışı ve yaşayışı gereği çok çeşitli gereksinimler içindedir. Bu gereksinimler şunlardır (Uçan 2010: 26; 2012: 102):

(1) Sağlam ve sağlıklı, bilgili ve bilinçli, güvenli ve dengeli yaşama. 

(2) Yaşamda etkin katılımlı ve katkılı, uyumlu ve başarılı, doyumlu ve mutlu olma. 

(3) Bunun için yaşamını istendik bir biçimde düzenleme ve barış içinde sürdürme. 

(4) Yaşamını sürekli iyileştirme, geliştirme ve olabildiğince yetkinleştirme. 

(5) Çağdaş koşulların yeni gereklerine göre değiştirme ve dönüştürme. 

(6) Bunlar için gücünü ve yeteneklerini harekete geçirme, kullanma, artırma ve geliştirme.

(7) Bu yolda gerekli her türlü fırsat, olanak ve seçeneklere sahip olma ve onlardan yararlanma. 

(8) Fırsat, olanak ve seçenekler elverdiğince kendini geliştirme, gerçekleştirme ve aşma. 

(9) Özgür ve bağımsız, kimlikli ve kişilikli, özgüvenli ve onurlu bir yaşam sürme. 

(10) Bütün bu nitelikleriyle çevresinde ongun, saygın ve sevgin bir insan konumunda olma. 

3.2. Cumhuriyet İnsanının Ana Temel Arayışları ve Bilgi Alanları: Cumhuriyet insanı, gereksinimlerini karşılamak ve gidermek için etkinleşir, çabalar ve bir şeyler yapar. Bu bağlamda çok yönlü ve çok boyutlu çeşitli arayışlar içine girer. Bu süreçte ilkin yaşamak için en gerekli, en zorunlu olanları arar, bulur ve temel-genel-günlük/gündelik yaşam bilgisiyle donanır. Ancak bir süre sonra bununla yetinmez. Çünkü bu bilgi, tüm gereksinimleri karşılamaya, gidermeye yetmez. Bunun farkına, bilincine varınca bu bilginin ötesine geçerek başka arayışlar içine girer. Bu bağlamda Cumhuriyet insanının temel ve ana arayışları altı boyutta gerçekleşir (Uçan 2010: 28-29; 2012: 102-103): 

(T) En Yaşamsal Gerekliyi ve Zorunluyu arayış. Bu arayıştan yaşam bilgisi doğar. 

(1) Sağlamlığı ve Sağlıklılığı/Güçlülüğü arayış. Bu arayıştan spor (kültür-fizik) doğar.

(2) Gerçeği ve Doğruyu arayış. Bu arayıştan bilim doğar. 

(3) Kolaylığı ve Kullanışlıyı arayış. Bu arayıştan teknik doğar. 

(4) Özgünü ve Güzeli arayış. Bu arayıştan sanat doğar. 

(5) Yararlıyı ve İyiyi/Değerliyi arayış. Bu arayıştan felsefe doğar. 

Bunlar insanı insanlaştıran arayışlardır. Çünkü herkes gerçek anlamda bu temel, ana arayışlarıyla insanlaşır. Uygar insanlarda bu arayışlar birbirlerinden kopuk değildir, birbirleriyle bağlantılı ve etkileşimlidir; birbirlerini destekler, kolaylaştırır, tamamlar ve bütünler. Böylece çağdaş uygar insanların yaşamında zorunlu, sağlıklı ve kullanışlı ile iyi, doğru ve güzel arasında sıkı bir bağ oluşur. Cumhuriyet insanının bu arayışları hiç durmaz, bitmez, yaşam boyu sürer. Cumhuriyet insanı söz konusu arayışlarının sonunda şu temel ve ana bilgi alanlarına erişir (Uçan 2010: 29; 2012: 103):

(T) Yaşam Bilgisi (en gereklinin ve zorunlunun bilgisi), 

(1) Spor (sağlamlıkın ve sağlıklılıkın/güçlülükün bilgisi), 

(2) Bilim  (gerçekin ve doğrunun bilgisi), 

(3) Teknik (kolaylıkın ve kullanışlının bilgisi), 

(4) Sanat (özgünün ve güzelin bilgisi), 

(5) Felsefe (yararlının ve iyinin/değerlinin bilgisi). 

Uygar insan yaşamında yaşam bilgisi, spor, bilim, teknik, sanat ve felsefe işte bu arayış ve buluşların birer ürünü, alanı ve sürecidir. Bunlar çağdaş anlamda insanca yaşama, gelişme, yetişme, çalışma, kendini gerçekleştirme ve aşma süreç, ürün ve alanlarıdır. Her birinin çağdaş insan yaşamında ayrı bir yeri, önemi ve kendine özgü işlevi vardır. Hiçbiri diğerlerinin yerini alamaz-tutamaz, yerine geçemez, işlevini göremez. Cumhuriyet insanının ana bilgi alanlarından sanat içinde müzik çok önemli ve öncelikli bir yer tutar (Uçan 2010: 29; 2012: 103). Bunlar insanbilim verileriyle büsbütün örtüşür.

4. Atatürk’e Öngördüğü Cumhuriyet Ulusu: Cumhuriyeti Kuran Türk Ulusu

Atatürk’ün tanımıyla “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” (ABE C. 23 2008: 17, 71). Buna göre Türkiye halkından oluşan Türk ulusu yüz yıl önce O’nun önderliğinde Cumhuriyeti kurarak ve özümseyerek Cumhuriyet halkı ve Cumhuriyet ulusu niteliği kazanmıştır. Bu niteliği kazanış uluslaşma, ulusal egemenleşme, ulus devletleşme, ulus ülkeleşme ve cumhuriyetleşme süreçlerinin birlikte iç içe işlemesiyle gerçekleşmiştir. Türk ulusu öz tarihinin derinliklerinden süzülüp gelen, yeni ve yakın çağların ilerici verilerinden yararlanan ve dönemin çağcıl koşullarından esinlenen bu niteliğini hızla pekiştirerek kökleştirme ve geliştirmeye girişmiştir. Bu girişimle birlikte Türk ulusu çağdaş uygar dünyanın güçlü, etkin, saygın ve onurlu bir üyesi olma yolunda özgüvenle çalışmaya koyulmuştur. Öbür yandan “budunbilimin ileri sürdüğü öneriye göre devlet kurabilen halk ulustur” (Tarcan 2006: 82). Başka bir anlatımla Devlet kurabilen halka Ulus denir. Öyleyse Cumhuriyet devleti kurabilen halk Cumhuriyet ulusudur. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’mizi kuran ulusumuz kimlik olarak Türk ulusu, nitelik olarak Cumhuriyet ulusudur. Çünkü Cumhuriyet ulusu kavramı ağırlıklı olarak kimliği değil niteliği belirtir, kimlikten çok nitelik vurgusu içerir. Bu durumu şu tanım daha da pekiştirir: “Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşların oluşturduğu bir siyasi ve toplumsal heyettir” (ABE C. 25 2009: 153). Cumhuriyetçi Türk halkı-ulusu şu özellikleri de taşır:

“Türkiye halkı yüzyıllardan beri özgür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı yaşamsal bir gereklilik kabul etmiş bir kavmin [budunun] kahraman evlatlarıdır. Bu ulus bağımsızlık olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.” (ABE C. 13 2004: 94). “Türk ulusu çok büyük olaylarla da kanıtladı ki, yenilikçi ve devrimci bir ulustur.” (ABE C 17 2005: 295). “Büyük davamız en uygar ve en gönençli ulus olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir devrim yapmış olan büyük Türk ulusunun dinamik ülküsüdür. Bu ülküyü en kısa zamanda başarmak için düşün-düşünce ve hareketi birlikte yürütmek zorundayız. Bu girişimde başarı, ancak türeli [adaletli, hakka ve hukuka uygun] bir planla ve en rasyonel [ussal] tarzda çalışmakla mümkün olabilir.” (ABE C. 30 2011: 79).



5. Atatürk’ün Öngördüğü Cumhuriyet Kültürü: Yüksek Türk Kültürü

Cumhuriyet bir devlet, egemenlik ve yönetim biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir yaşam biçimidir; dolayısıyla bir kültürdür, kültür biçimidir. Çünkü her devlet, egemenlik ve yönetim biçimi gibi cumhuriyet de kendi yaşam biçimini, yani kendi kültürünü yaratır. Cumhuriyetin yarattığı kendine özgü yaşam biçimine cumhuriyet kültürü denir. Cumhuriyet kültürü bir ulus kültürdür. Cumhuriyet kültürünün öz niteliği Atatürk’ün kültür görüşü içinde belirtilidir. Atatürk kültürü yeni Türkiye’nin temeli olarak görür ve kurduğu Üniter Ulus Devleti “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür, yüksek Türk kültürüdür” (ABE C. 26 2009: 267; C. 28, 2010: 330) diyerek tanımlar. Böylece bir Kültür Cumhuriyeti kuran Türk ulusunun doğasına ve belgisine en uygun kültür cumhuriyet kültürüdür. Bu nedenle yurttaş ve kültürdaş insan ve ulus, cumhuriyet kültürüyle yetişir, yoğrulur ve biçimlenir.

5.1. Atatürk’e Göre Cumhuriyetin Çağdaş Kültür Ağı ve Örgüsü: Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken kültürün çağdaş anlamı ve işlevlerinin tam ayırdında ve bilincindedir. Bu bilinçle çağdaş kültürün ana bileşenlerini insan odaklı ve yaşam eksenli spor, bilim, teknik, sanat ve felsefe olarak belirler ve öne çıkarır. Yaşam bilgisi eksenli çağdaş yaşamda, bu bileşenlerden Sporu yaşamda sağlam bedenli/sağlam kafalı ve sağlıklı olmayı sağlayıcı, Bilimi yaşamda en gerçek ve en güvenilir yol gösterici, Tekniği yaşamda en etkin ve etkili kolaylaştırıcı, Sanatı ulusun ve bireyin başlıca yaşam damarlarından biri olarak nitelendirir. Felsefeyi, bunları çağdaş yaşamın gerekleri ile bireyin ve toplumun gelişmesi doğrultusunda birbiriyle buluşturan, bağdaştıran, birleştiren-kaynaştıran ve bütünleştiren bir akılcı düşünme, gerçekçi değerleme ve yararcı kılma yolu olarak görür. Müziği ise güzel sanatlar içinde en çabuk ve en önde götürülmesi gereken dal olarak belirler. Bunların tümünü çağdaşlaşma sürecinde bir bütün olarak işe koşar, kullanır ve değerlendirir. Bunları yaparken kültür ile uygarlığı ve kültür ile eğitimi birbirinden ayırmaz, bir arada yürütür. Yaşamı ve görevleri boyunca böyle davranmayı şaşmaz ilke edinir (Uçan 2006: 51-52; 2010: 38; 2012: 102; 2015: 197, 359).

Görülüyor ki Atatürk bu görüş, kullanış ve değerlendirişle ana bileşenleri kopmaz bağlarla birbirine bağlı ve sımsıkı kenetli, son derece işlevsel bir çağdaş kültür ağı ve çağdaş kültür örgüsü oluşturur. Bu insan odaklı ve yaşam eksenli çağdaş kültür ağını ve örgüsünü bilim, teknik, sanat, spor, felsefe kavramları ve olgularıyla örer. Bu ağda-örgüde ana bileşenlerin her birine ayrı bir yer ve önem verir, ayrı bir değer ve işlev yükler. Atatürk’ün çağdaş kültür ağı, Atatürk’ün çağdaş kültür örgüsü dediğimiz bu yapı içinde müzik, güzel sanatların en çabuk, en önde götürülmesi gereken dalıdır.

Dünyada ulu önder Atatürk’ün dışında hiçbir kurucu devlet başkanı, ulusal, uluslararasıl ve küresel düzeyde hiçbir toplum, ulus ve insanlık önderi, bu denli açık ve belirgin, gerçekçi ve tutarlı, çok boyutlu ve geniş kapsamlı, bütünlüklü bir çağdaş kültür ağı/çağdaş kültür örgüsü oluşturup ortaya koymamıştır, koyamamıştır. Bu nedenle Türk ulusu, ulusal kurtuluş savaşını olağanüstü başarıyla yürütüp utkuyla sonuçlandırır ve çağdaş-demokratik-laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken böylesine eşsiz bir önder ve seçkin yönder çıkardığı için ne denli övünse ve kıvansa azdır (Uçan 2010: 39).

Atatürk’ün de benimsediği genel anlayışa göre çağdaş kültür ağı/örgüsü, çağımızda oluşup gelişen yeni kültürün yanı sıra, geçmişten süzülüp gelerek çağımıza ulaşan ve uyan, çağımızda işlevsel varlığını ve etkililiğini sürdüren, çağımızın kimi gereksinimlerini karşılayan ve geleceğe uzanma gücü olan eski kültürü de kapsar. Böylece geçmiş kültür ile gelecek kültür arasında, öncekindeki kökleri ve sonrakindeki uzanımlarıyla günümüz kültürü olarak sağlam bir köprü işlevi görür (Uçan 2006: 52).

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Atatürk, çok boyutlu ve geniş kapsamlı, çok köklü ve derin bir çağdaş kültür görüşü ve kavrayışına sahiptir. Bu görüş ve kavrayışla, Türk ulusunun çağdaş uygar dünyada, çağdaş uluslar ailesinde yerini alabilmesi için çağdaş yaşamın gereği olan çağdaş kültürde bilime, sanata, tekniğe, felsefeye ve spora vazgeçilmez ögeler olarak yer verir. Çünkü ancak böylece çağdaş “uygar uluslar arasında çalışan bir organ olabilme” (1919) hedefine erişmeyi olanaklı görür.

5.2. Atatürk’ün Çağdaş Kültür Anlayışının ve Örgüsünün En Temel Özelliği: Burada Atatürk’ün çağdaş kültür anlayışının ve örgüsünün en temel özelliğini belirtmekte büyük yarar vardır. Çünkü bu özellik çağdaş eğitimle sımsıkı ilişkilidir. Cumhuriyetten önceki dönemlerde toplumun belli üst katmanlarında geçerli eski anlayışa göre kültür daha çok kültür eksenliydi. Buna bağlı olarak eski kültür anlayışının ve örgüsünün temel özelliği daha çok kültür için kültür idi. Bunun ana kültür alanlarına göre açılımı bilim için bilim, teknik için teknik, sanat için sanat, felsefe için felsefe, spor için spor idi. O dönemin eğitim anlayışı bundan çok etkileniyordu. Bu nedenle eski eğitim anlayışına göre bilim, teknik, sanat, felsefe, spor daha çok kendi alan amaçları için öğreniliyor ve öğretiliyordu (Uçan 2010: 39-40). Cumhuriyette ise insanı bilimle, teknikle, sanatla, sporla ve felsefeyle eğitme öngörülür.

Atatürk’ün çağdaş kültür anlayışına göre ise kültür daha çok yaşam içindir, dolayısıyla yaşam eksenlidir. Bu nedenle çağdaş kültür anlayışının ve örgüsünün en temel özelliği daha çok yaşam için kültürdür. Bunun kültür alanlarına göre açılımı yaşam için bilim, yaşam için teknik, yaşam için sanat, yaşam için felsefe, yaşam için spordur. O’nun insan, toplum ve ulus yaşamı için eğitim anlayışı buna koşuttur. O’nun çağdaş eğitim anlayışına göre bilim, teknik, sanat, felsefe, spor daha çok yaşamsal amaçlar için öğrenilmeli-öğretilmeli, yapılmalı, yaratılmalı ve geliştirilmelidir (Uçan 2010: 40). 

5.3. Atatürk’ün Önderliğinde Kültürel Çağdaşlaşma Süreci: Bu süreç şu aşamaları kapsar: 

(1) Çağdaş uygarlığa duyarlı ve ilgili olma.

(2) Çağdaş uygarlığa bilgili ve bilinçli yönelme.

(3) Çağdaş uygarlığa eleştirel ve seçici açılma. 

(4) Çağdaş uygarlığa bütün ve tam girme. 

(5) Çağdaş uygarlığa yatkın ve etkin katılma. 

(6) Çağdaş uygarlığın yapıcı ve kalıcı bir üyesi olma. 

(7) Çağdaş uygarlığın yaratkan ve üretken bir ortağı hâline gelme. 

(8) Çağdaş uygarlığın her alanında en ileri düzeye erişme. 

(9) Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma, ilerisine-ötesine geçme. 

(10) Çağdaş uygarlık düzeyinin hep önünde-ilerisinde-ötesinde olma, bulunma, gitme.

Bu süreç, gereksinime göre devrimsel, yarı devrimsel/yarı evrimsel ve evrimsel bir seyir izler. Cumhuriyet’in kuruluş ve yerleşiş evresinde devrimsel seyir ağır basar. Atatürk'ün öngördüğü kültürel çağdaşlaşma açık uçlu ve sürekli, bitimsiz bir süreçtir (Uçan 2006: 52-53; 2010: 49-50; 2012: 108).

5.4. Atatürk ve Kültürel-Müziksel Çağdaşlaşma: Atatürk’ün öngördüğü kültürel ve müziksel çağdaşlaşma, esas olarak kültürde ve müzikte ulusallığı koruyup geliştirerek çağın genel anlayışına, gereklerine ve tutumuna uyma-uygun duruma gelme, ulusal kültürümüzü ve onun ana ögelerinden biri olan ulusal müzik kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmadır. Atatürk kültürel ve müziksel çağdaşlaşmayı öngörür, tasarlar ve gerçekleştirmeye çalışırken (Uçan 2006: 56): 

(1) Hızla aydınlanmayı, başka uluslara öykünmemeyi ve ulusal öze dönmeyi ana koşul görür. Çünkü öz azmaz. “Türk milleti hiçbir milleti taklit etmeyecektir, sadece özleşecektir” (ABE C. 28 2008: 299). (2) Asıl temeli kendi içimizden bulup ortaya çıkarmayı çıkış noktası kabul eder. (3) Dünya’nın her türlü biliminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanmayı ilke edinir. (4) Doğu’yu-Batı’yı, Kuzey’i-Güney’i aynen almayı veya benzetlemeyi değil, kendi içimizde asıl temele dayalı yeni ve özgün bireşim oluşturmayı amaçlar. (5) Her çığırda açılarak yükselmeyi ve evrensel kültürde-müzikte yeri olan bir ulusal kültür-müzik yaratmayı hedefler. (6) Yerel-bölgesel-ulusal ögeleri derlemeyi-toplamayı ve işlemeye hazır tutmayı gerekser. (7) Yaşayan gelenekleri akıl, mantık, tutarlılık ve yararlılık süzgeçlerinden geçirerek süzmeyi yönerir. (8) Kalıcı-gelişken geleneksel ögeler ile kalıcı-geliştirgen çağsal/çağcıl ögeleri bağdaştırmayı ve bileştirmeyi erekler, (9) Ulusal ögeleri genel son kurallara göre işlemeyi yöntem seçer. (10) İşlemede modern tekniki en geçerli teknik sayar. Bütün bunların özü kültürde-müzikte Türk kalarak çağdaşlaşma ve Türk kalarak evrenselleşmedir (ABE C. 23 2008: 272; Uçan 1992: 64; Sun-Katoğlu 1993: 7-11; Uçan 2005: 100; 2015: 65).

6. Atatürk’ün Öngördüğü Cumhuriyet Müziği

Atatürk’e göre Türk ulusu her alanda yeni, köklü ve kapsamlı bir değişiklik geçirmektedir. Bu değişikliğin sanat alanında “en çabuk ve en önde götürülmesi gerekli olan Türk müziğidir.” Çünkü “bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.” “Bizim gerçek müziğimiz Anadolu [ve Rumeli] halkında işitilebilir.” Ondaki “ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak ve onları bir gün önce, genel son müzik kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu güzeyde [sayede, yolla] Türk ulusal müziği yükselebilir, evrensel müzikte yerini alabilir.” (ABE C. 27 2010: 42-43). Türk müzik devrimi öncelikle bunları erekler.

Atatürk bireysel, toplumsal-ulusal ve siyasal kültür yaşamında çoğulculuğa, çok türlülüğe ve çok sesliliğe büyük yer ve önem vermiştir. Sonuçta Cumhuriyet müziği şu altı ana türden oluşmuştur:

(1) Temel Türk Müziği (Elementer Türk Müziği), 

(2) Geleneksel Türk Halk Müziği, 

(3) Geleneksel Türk Sanat Müziği,

(4) Çağsal/Çağcıl Türk Sanat Müziği (= “Çağdaş Türk Sanat Müziği”),

(5) Popüler/Kitlesel/Yığınsal Türk Müziği (= “Çağcıl (Modern) Türk Halk Müziği”) 

(6) Öncü Türk Müziği (Avangart Türk Müziği) (Uçan 2007: 580; 2012: 141-42; 2015: 264).

6.1. Cumhuriyet Kültüründe Müziksel Çağdaşlaşmanın Ana İlkeleri ve Ana Ölçütleri: Atatürk’ün öngördüğü Cumhuriyet kültüründe müziksel çağdaşlaşma, biri temel (T), sekizi ona dayalı veya onun üzerine kurulu, ondan kaynaklı ve ona yönelimli toplam dokuz ilke ve ölçüte odaklanır. Bunlar sırasıyla şunlardır (Uçan 2006: 56-57; 2007: 554-555; 2010: 40; 2012: 108-109): 

(T) Temelde Yaşamsallık: Müzikte bireysel, toplumsal-ulusal ve uluslararasıl yaşamın esas alınması. 

(1) Özde Ulusallık: Müzik yaşamımızın ve başat müziklerimizin ulusal öz yapıya uygun olması.

(2) Biçimde Anlaşılırlık: Ulusal müziğimizin herkesçe anlaşılır biçimde olması.

(3) Kapsamda Özgürlük: Müziksel kapsamın ve içeriğin özgürce belirlenmesi ve oluşturulması.

(4) Anlatımda Özgünlük: Müziksel anlatımda başkalarının öykünülmemesi, özgün olunması. 

(5) Yöntemde Çağdaşlık: Ulusal müziğimizin çağımızın en geçerli genel müzik kurallarıyla işlenmesi.

(6) Teknikte Çağcıllık:Ulusal müziğimizin çağcıl-modern teknikle sürekli geliştirilmesi-yükseltilmesi.

(7) Nitelikte Evrensellik: Ulusal müziğimizin evrensel müzikte yer alabilir nitelik taşıması ve alması.

(8) Yaşayışta Bütünsellik: Bireysel, toplumsal-ulusal ve uluslararasıl kültür yaşamında müziğin belli bir türüne değil, olabildiğince tüm ana türlerine yer verilmesi. 

Bu ilke ve ölçütler bir bütündür. Müziksel çağdaşlaşmada başarı, bu ilke ve ölçütlere ne denli temellenildiği ve dayanıldığına; bu ilke ve ölçütlerden ne derece kaynaklanıldığı, yönlenildiği ve kılavuzlanıldığına; kısacası bu ilke ve ölçütlere ne kadar uyulduğuna, uyulabildiğine bağlıdır.

6.2. Cumhuriyet İnsanının ve Ulusunun Yaşam Damarları Sanat ve Müzik: Cumhuriyet insanının ve ulusunun ana bilgi alanları aynı zamanda insanın insanca ve ulusun ulusça yaşam damarlarıdır. Bu bağlamda Sanat, insanın ve ulusun beş ana kültürel yaşam damarından biridir. Bu nedenle Atatürk “sanatsız kalan bir ulusun yaşam damarlarından bir kopmuş demektir” der. Çünkü insan ve ulus sanatsız, sanat insansız ve ulussuz olamaz, düşünülemez. Bu durum sanatın ilk ana kolu ve dalı olan müzik için çok daha geçerlidir. İnsan daha çok sanatla insanlaşır, insancıllaşır. Gerçekten biyopsişik insanın sosyokültürel insana dönüşmesinde sanatın çok etkin ve belirleyici rolü vardır. İşte bundan dolayı, çok değerli sanat eğitimcimiz Talip Apaydın’nın da vurguladığı gibi “sanat, insanın en insan yanıdır.” Bu insanca ve ulusça yaşam damarları içinde müzik, insanı daha da insan yapar.

6.3. Atatürk’e Göre Cumhuriyet İnsanı Müziksiz Olamaz: Atatürk’e göre insan müziksiz olamaz. Çünkü insan ve yaşamı doğuştan müzikle birlikte ve iç içedir. Dolayısıyla insan müziksiz, müzik insansız var olamaz, düşünülemez. Atatürk bunu şöyle vurgular (ABE C. 18 2006: 70): 

“[İnsansal] Yaşam müziktir. Müzikle ilgisi olmayan yaratıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan insan yaşamı ise müzik kesinlikle vardır. Müziksiz insan yaşamı zaten var olamaz. Müzik yaşamın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. Yalnız müziğin türü irdelenmeye değer.”

Bu görüş gerçekte, insanın en başta kendine özgü bir doğal-temel müziksel donanıma sahip olmasına dayanır. İnsanın müziksiz olamayışı en başta bu donanıma sahip olmasından kaynaklanır.

6.4. Cumhuriyet İnsanının ve Ulusunun Yaşamında Müziğin İşlevleri: Cumhuriyet insanının baş örneği Atatürk müziksiz yaşamaz, müziksiz bir insan yaşamı düşünmez. Çünkü insanın doğuştan müziksel bir varlık (homo musicus) olduğunun farkında ve bilincindedir. İnsan bu özelliğini yapısında, yaradılışında ve yaşayışında açıkça belli eder. Toplum, müziksel bir varlık olan insanlardan oluşur. Müzik, bireyi ve toplumu-ulusu besleyen başlıca insanca yaşam ve kültür damarlarından biridir. Müzik kültürü bu damardan bireye ve topluma-ulusa akan, kendine özgü bir yaşamsal iksir ve kültürel özsudur. Müzik eğitimi bu damarı açan, açık tutan, ona işlerlik kazandıran ve onu geliştiren bir süreçtir (Uçan 2018: 2, 515-516). Bu durum müziğin genel ve eğitimsel işlevlerinde açıkça görülür. Cumhuriyet insanının ve ulusunun yaşamında müziğin genel işlevleri en az yedi ana kümede toplanır:

(1) Bireysel İşlevler,

(2) Toplumsal/Ulusal [ve Uluslararasıl/Küresel/Evrensel] İşlevler, 

(3) Kültürel İşlevler, 

(4) Sağaltımsal İşlevler, 

(5) Ekonomisel İşlevler, 

(6) Siyasal İşlevler, 

(7) Eğitimsel işlevler (Uçan 2005: 21-32; 2010: 65; 2012: 106; 2018: 489, 516-518). 

Müziğin bireysel, toplumsal, kültürel, sağaltımsal, ekonomisel ve siyasal işlevlerinin düzenli, etkili ve verimli bir biçimde gerçekleşmesi ve gelişmesi eğitimsel işlevleriyle sağlanır. Çünkü müzik, özünde eğitsel bir nitelik taşır (Uçan 2005: 30) ve bu nedenle eğitimsel işlevler yüklenir. Cumhuriyet insanının ve ulusunun yaşamında müziğin eğitimsel işlevleri altı ana kümede toplanır (Uçan 2018):

(1) Eğitim boyutu olma işlevi: Müzik belirgin bir eğitim boyutudur.

(2) Eğitim aracı-gereci olma işlevi: Müzik kullanışlı bir eğitim aracı ve gerecidir.

(3) Eğitim yolu-yöntemi olma işlevi: Müzik etkili bir eğitim yolu ve yöntemidir.

(4) Eğitim ortamı olma işlevi: Müzik elverişli bir eğitim ortamıdır.

(5) Eğitim içeriği olma işlevi: Müzik anlamlı bir eğitim içeriğidir.

(6) Eğitim alanı olma işlevi: Müzik önemli bir eğitim alanıdır.

Genel işlevlerinin insan ve toplum yaşamındaki vazgeçilmez yeri ve önemi nedeniyledir ki müzik, insanlık tarihinin en eski çağlarından beri çok boyutlu eğitimsel işlev görür. Çünkü müziğin genel işlevleri çoğun eğitimsel işlevleriyle gelişir. Müziğin eğitimsel işlevleri çoğu kez sağaltımsal işlevleriyle birlikte, iç içedir. Öyle ki kimi durumlarda bu işlevleri birbirinden ayırt etmek çok zorlaşır, hatta olanaksızlaşır (Uçan 2018: 489-491, 517-518). Bu nedenlerle Cumhuriyetin genel, özengen (amatör) ve mesleksel (profesyonel) müzik eğitiminde Müzik şu beş ana boyutta üçer özellik gösterir:

(1) Müzik bir Anlatım alanı, eğitimi ve dersidir.

(2) Müzik bir Beceri alanı, eğitimi ve dersidir.

(3) Müzik bir İçerik alanı, eğitimi ve dersidir.

(4) Müzik bir Kültür alanı, eğitimi ve dersidir.

(5) Müzik bir Uygarlık alanı, eğitimi ve dersidir.

Bu boyut ve özellikleriyle Cumhuriyet okullarında her öğrenci için gerekli ve zorunlu olması gereken genel eğitim amaçlı-işlevli Müzik dersi hem ana eksen (mihver) derslere bağlı, hem kendi ekseni üzerine oturtulu, hem de diğer derslerle ilişkili olmak durumundadır (Uçan 2010: 65).

Cumhuriyet müzik yaşamımız, kültürümüz ve eğitimimizin genel ortak temel dili Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe’dir. Türkçe ana, kültür, kamu-ulus dilimiz; Atatürkçe düşün, ilke, ülkü dilimiz; Müzikçe ise alan, söylem, eylem dilimizdir. Bu üç dilimiz birlikte iç içe bir bütün olarak çok daha güçlü, sağlam ve etkilidir. Çünkü birbirini destekler, tamamlar ve bütünler; birbirini besler ve esinler; birbirinden güç ve esin alır (Uçan 2006: 60-61; 2007: 599-600; 2012: 122, 145; 2018: 353-54). 

7. Genel Durum, Sonuç ve Öneri

Cumhuriyetimiz yetmiş yılı aşkın süredir kimi zaman açık, kimi zaman örtük bir biçimde kimi yozlaştırma, savrultma, çarpıtma, saptırma, geriletme düşünüm ve girişimleriyle karşı karşıyadır. Bu düşünüm ve girişimler Atatürk’ün öngördüğü cumhuriyet insanı, cumhuriyet ulusu, cumhuriyet kültürü ve cumhuriyet müziği kavram ve olgularına yansımaktadır. Bu olumsuz durum sonuç olarak Cumhuriyet kazanımlarımıza yönelik kimi temel sorunlara da yol açmaktadır. Cumhuriyetimizin ilk yüzyılını bitirme ve ikinci yüzyılına girme aşamasındayken bu sorunların ivedilikle çözülüp aşılması gereklidir. Bu olumsuz durumu aşabilmek ve karşılaşılan temel sorunları çözebilmek için öncelikle eşsiz önder Atatürk’ümüzün öngörüş, yurdumuzun ve ulusumuzun kurtuluş, cumhuriyetimizin kuruluş, çağdaşlaşmamızın işleyiş ve çağdaş uygar insanlığın yöneliş felsefesine dönüş gerekmektedir. Atatürkçü Düşünce Derneğimiz yeniden ilerici toplumsal değişime-dönüşüme güç verebilmek için yapacağı kültürel çalışmalarda bu doğrultulu girişimlere daha çok yer, önem ve öncelik vermelidir.

Ankara, 27 Temmuz 2022

 

Açıklama: Bu makale Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Kültür Kurulu'nun istemi üzerine yazılmış ve başka yazarların makaleleriyle birlikte 2023’de yayımlanan “Cumhuriyet Kültürünü Yaşatacağız” başlıklı kitapçıkta s. 8-17’de yer almıştır.

KAYNAKÇA

ABE (2004-2011), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE], C. 13, 17, 18, 23, 25, 26, 27, 28, 30, İstanbul: Kaynak Yay.

Özön, Mustafa Nihat (1971), Osmanlıca Türkçe Sözlük, Ankara: Bilgi Yayınevi.

Sun, Muammer – Katoğlu, Murat (1993), Türk Kalarak Çağdaşlaşma, Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınları.

Tarcan, Halûk (2006), Ön-Türk Uygarlığı, 2. Baskı, İstanbul: Töre Yayın Grubu & Ön-Türk Uygarlığı Arş. Mrk.

TDK (1969, 1988, 2005), Türkçe Sözlük, Ankara: Türk Dil Kurumu [TDK], AKDTYK Türk Dil Kurumu [TDK].

Uçan, Ali (1992), “Atatürk ve Türk Müzik İnkılabı”, Atatürk Haftası Armağanı, Ankara: T.C. Genelkurmay Başkanlığı Atatürk Dizisi Sayı: 25, s. 53-83.

Uçan, Ali (2005), İnsan ve Müzik/İnsan ve Sanat Eğitimi, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara: Evrensel Müzikevi.

Uçan, Ali (2006), “Atatürk’ün Temel Müzik Görüşü”, Türk Dili, Cilt XCII, Sayı 665 (Temmuz 2006), s. 42-62.

Uçan, Ali (2007), “Atatürk ve Müzik Eğitimi”, Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze Dil Kültür Eğitim, Ankara: Gazi Üniversitesi Yayını No 8, s. 543-602.

Uçan, Ali (2010), Başöğretmen Atatürk ve Cumhuriyet Öğretmeni, Burdur: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi.

Uçan, Ali (2012), “Cumhuriyetimizin İnşa Sürecinde Atatürk ve Müzik Olgusuna Genel Bakış”, Cumhuriyetin İnşa Sürecinde Atatürk ve Müzik, Yay. Haz. T. F. Ertan ve Ç. D. Tağmat, Ankara: Ankara Üniv Yay. s. 101-150.

Uçan, Ali (2015), Türk Müzik Kültürü, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara: Evrensel Müzik ve Yayınevi.

Uçan, Ali (2018), Müzik Eğitimi, Genişletilmiş 4. Baskı, Ankara: Arkadaş Yayınevi.


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/06/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi-4794.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/06/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi-4794.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/06/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi-4794-t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/06/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi-4794.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/ataturk-un-ongordugu-cumhuriyet-insani-ulusu-kulturu-ve-muzigi/7363/</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jun 2023 16:27:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yeniden Cumhuriyete Dönüş İçin  Sivil Katkı Ne Olabilir?]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/05/yeniden-cumhuriyete-donus-icin-sivil-katki-ne-olabilir-9216.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/05/yeniden-cumhuriyete-donus-icin-sivil-katki-ne-olabilir-9216.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/05/yeniden-cumhuriyete-donus-icin-sivil-katki-ne-olabilir-9216-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2023/05/yeniden-cumhuriyete-donus-icin-sivil-katki-ne-olabilir-9216.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/yeniden-cumhuriyete-donus-icin-sivil-katki-ne-olabilir/7326/</link>
			<pubDate>Sat, 27 May 2023 19:30:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müzik Dersliğine Uçan'ın Adı Verildi]]></title>
			<description><![CDATA[Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Dersliğine Ali Uçan adı verilmesi üzerine, açılışta Uçan'ın yaptığı konuşma.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi

Eğitim Fakültesi Müzik Dersliğine Adımın Verilmesi Üzerine٭


Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi (ALKÜ) Senatosu’nun oybirliğiyle almış olduğu 29 Eylül 2022 tarih ve 23/119 sayılı kararıyla Eğitim Fakültesi Müzik Dersliğine adımın verilmesinden büyük kıvanç ve onur duyuyorum. Aynı kararla ben Prof. Dr. Ali UÇAN ile birlikte YUNUS EMRE, Ziya GÖKALP, Prof. Dr. Aziz SANCAR, Prof. Dr. Ali BALCI, Prof. Dr. Cem ALPTEKİN ve Prof. Dr. Osman Fikri SERTKAYA’nın da aynı fakültenin belli dersliklerine ve okuma salonuna adlarının verilmiş olması, duyduğum kıvancı ve onuru kat kat artırıyor. ALKÜ Eğitim Fakültesi’nin önerisi, Değerlendirme Kurulu’nun kararı, Rektörlük Makamının uygun görüşü ve bu doğrultuda oybirliğiyle alınmış olan Senato Kararı, ince süzgeçten geçirilerek gerçekleşen seçkin bir değerbilirlik örneğidir. Bu nedenle başta ALKÜ Rektörü Sayın Prof. Dr. Ekrem KALAN ve Eğitim Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Süleyman Cem ŞAKTANLI olmak üzere Fakülte ve Değerlendirme Kurulu ile Senato Üyelerini candan yürekten kutluyor, kendilerine en derin şükranlarımı sunuyorum. Hemen belirteyim ki ALKÜ’de adımı ölümsüzleştirircesine ödüllendirilmem benim için her türlü övüncün üstündedir.

ALKÜ Eğitim Fakültesi Müzik Dersliğine adımın verilmesiyle burada eğitim veren müzik eğitimcilerimiz ve eğitim alan müzik öğrencilerimiz ile aramızda çok daha köklü, derin ve kalıcı bir bağ oluştu. Öyle ki birbirimizle sonsuzluğa dek sürercesine kenetlendik. Bundan da güç ve esin alarak Türk kültür, bilim, sanat ve müzik eğitimine hizmet etme, değerler yetiştirme, eserler katma, yapıtlar yaratma vb. katkılar sunma çalışmalarımı son soluğuma kadar sürdüreceğim.

Çağdaş uygar toplum ve ulusların bireyleri öğretmenlerin verdiği eğitimden geçerek yetişip yaşama atılırlar; edindikleri kazanımları kullanarak ve geliştirerek başarılı olurlar. Biz öğretmenler-eğitimciler için en büyük ödül, öğrencilerimizin başarıları ve sundukları ödüldür. Ben bu değerli üniversitemizde sevgili dekanımız olan seçkin bir öğrencimin önerisinin ilgili kurul ve makamlarca kabulüyle ödüllendirilmiş bulunuyorum. Bu nedenle olağanüstü duygulu kıvançlı ve mutluyum. Türk öğretmenler-eğitimciler olarak Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzün öngörüş, ulusumuzun ve yurdumuzun kurtuluş, Cumhuriyetimizin kuruluş, çağdaşlaşmamızın işleyiş ve çağdaş uygar insanlığın insancıl yöneliş felsefesi doğrultusunda yeni ve daha ileri aşamalara erişeceğimize yürekten inanıyorum.

Burada bu vesileyle anımsadığım tarihsel bir olguyla ilgili yaşamakta olduğum anlamlı bir rastlantıya da değinmek istiyorum. Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer (1086-1157) tarafından 12. yüzyılın ortalarında Horasan’dan Anadolu’ya yönlendirilen ve gönderilenlerin soyundanım. Atalarım o zamanın Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan döneminde (1155-1192) Orta Toroslarda “Göllü Topraklar” denilen, bugünkü Konya ili Bozkır ilçesine bağlı Üçpınar’ın-Hocaköy’ün bulunduğu bölgeye getirilip yerleştirilmişler. Horasan’da yaptıkları hocalığı buraya taşıyıp burada da sürdürmüşler. Bu nedenle köyümüze ilkin “Hocalar Köyü ve giderek “Hocaköy” demişler. Ben oralıyım ve onların günümüzdeki torunlarından biriyim. Bugün burada eski, tarihî Selçuklu topraklarında, adını Türkiye Selçuklu Hükümdarı Sultan Alaaddin Keykubat’dan alan bu güzel Kentimizde, adını her ikisinden alan Üniversitemiz tarafından Müzik Dersliğine adım verilerek onurlandırılmış ve ödüllendirilmiş bulunuyorum. Bu nasıl bir rastlantı, nasıl bir buluşma ve örtüşme! Böylece değerli ALKÜ bu geçmişimizi de anımsamamıza vesile olup köklü bağlarımızı yeniden perçinliyor. Ve bana bu derin duygu ve mutluluğu da yaşatıyor. ALKÜ’ye bu nedenle de teşekkür ediyor, gönül borcu duyuyorum.

Bir kez daha belirteyim: Açılışını yapmakta olduğumuz ALKÜ Eğitim Fakültesi Prof. Dr. Ali UÇAN Müzik Dersliğine adımın verilmesinden çok mutlu oldum ve büyük onur duydum. Bunu tasarlayan ve gerçekleştiren ALKÜ’müzün tüzel kişiliğine ve değerli Rektörü Sayın Prof. Dr. Ekrem KALAN’a saygılarımı, sevgilerimi ve şükranlarımı sunuyorum. ALKÜ Senatosunun bana verdiği bu onurluğu Türk Müzik Eğitimi Devrimimizin eşsiz önderi Başöğretmen ATATÜRK ve Cumhuriyet Müzik Öğretmenleri adına kabul ediyorum. ALKÜ’de içtenlikle sergilenen ve paylaşılan bu ince duyarlıklar, düşünceler ve değerlendirmelerden dolayı ilgili herkese çok teşekkür ediyorum.

Sağ olun! Var olun! 

Prof. Dr. Ali UÇAN

Alanya, 24 Kasım 2022

٭Bu çalışma, 24 Kasım 2022 günü Saat 10:30’da ALKÜ Eğitim Fakültesi Başöğretmen Atatürk Konferans Salonunda düzenlenip gerçekleştirilen Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Eğitim Fakültesi 24 Kasım Öğretmenler Günü Programı kapsamında ALKÜ Eğitim Fakültesi “Prof. Dr. Ali Uçan Müzik Dersliği Açılış
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/muzik-dersligine-ucan-in-adi-verildi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/muzik-dersligine-ucan-in-adi-verildi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/muzik-dersligine-ucan-in-adi-verildi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/muzik-dersligine-ucan-in-adi-verildi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/muzik-dersligine-ucan-in-adi-verildi/7086/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Dec 2022 11:58:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Başöğretmen Atatürk ve Cumhuriyet Müzik Öğretmenliği]]></title>
			<description><![CDATA[Atatürk’ün öğretmenlerle ilişkisi ilkokulda başlar, ortaokulda gelişir, lisede genişler ve kökleşir, yükseköğrenim yıllarında yoğunlaşır ve derinleşir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Türkiye’mizin çağdaş kültür, sanat ve eğitim yaşamında yılın her ayının kendine özgü bir tarihsel anlamı ve işlevi vardır. Bu açıdan bakıldığında Kasım ayı öbür aylardan epey ayrı bir özelliktedir. Her biri Atatürk odaklı olağanüstü olgular yaşadığımız bu Atatürk Ayında Öğretmenler Günümüz özel bir anlam ve değer taşır. Bu önemli günümüzü, çoğu kez olduğu gibi, bu yıl yine “Öğretmenlerin Hızla Artıp Yoğunlaşan Sorunlarını Anlatma Günü” olarak kullanma yerine, bu kez özündeki Başöğretmen Atatürk ve Cumhuriyet Öğretmenliği olgusu bağlamında “Öğretmenliğin Gerçek Değerini Anma, Anlama, Anlatma ve Kutlama Günü” olarak değerlendirelim diyorum. Cumhuriyetimizin birinci yüzyılını tamamlamak ve ikinci yüzyılına girmekte olduğumuz bir aşamada bu seçeneği daha uygun görüyorum. Çünkü bunun daha çok Atatürkçe düşünce ışığında biçimlenmiş olan mesleğimiz açısından daha temel, belirleyici ve uzun erimli olduğunu düşünüyorum. Bu düşünceyle konuyu, en genel ve kuşbakışı bir anlayış ve yaklaşımla ele almakta yarar görüyorum. Bunu yaparken kısa ve öz değinme, saptama ve vurgulamalarda bulunmak doğru ve yerinde olur sanıyorum.

Öğretmenler Günü’müzün ana kaynağı ve temel ögesi Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. O ilkin, Temmuz 1920’de Ankara’da kurulan Öğretmenler Derneği’nin Onursal Başkanlığı’nı kabul etti. Ağustos 1924’te Ankara’da toplanan Türkiye Öğretmenler Birliği Kurultayı Genel Kurulu O’nu kendisine Hami (Koruyucu-Kollayıcı) seçti. O da Eylül 1924’te “Öğretmenler Birliğinin himayesinin en önemli görevlerinden biri olduğu”nu belirtti.

Atatürk’ün Öğretmenlere “Cumhuriyet Öğretmenleri” Deyişi

Atatürk’ün öğretmenlerle ilişkisi ilkokulda başlar, ortaokulda gelişir, lisede genişler ve kökleşir, yükseköğrenim yıllarında yoğunlaşır ve derinleşir. O, ilk gittiği mahalle mektebi hocası ile sivil rüştiyedeki öğretmeni dışında, tüm öğretmenlerinden olumlu etkilenir. Onları yaşamı boyunca saygıyla-sevgiyle anar, onlara sevgili-saygılı davranır ve hep öyle kalır. 1919 yılında başlayan Türk Ulusunun ve Yurdunun Ulusal Kurtuluş ve yeni Türk Devleti’nin Kuruluş Önderi oluşundan itibaren öğretmenlere geniş ufuklu bir bakış ve kavrayış sergiler. Onlara olağanüstü önem ve yüksek değer verir, büyük umutlar bağlar, stratejik görevler yükler. Bu bağlamda onları 1920’de Ulusal TBMM Hükümeti’nin kurulup işe koyulmasından itibaren Kurtuluş ve Kuruluş öğretmenleri olarak görür (“Öğretmenler, ulusumuzun gerçek kurtuluşunun öncüleri ve önderleridir”). 1921 Anayasası’nın kabulü ile yeni devletin adının Türkiye Devleti olmasından hareketle Türkiye öğretmenleri olarak nitelendirir. Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye Cumhuriyeti olmasından hareketle Cumhuriyet öğretmenleri olarak nitelendirir ve adlandırır.

Şöyle ki Atatürk 1921 Anayasası’nın kabulünden yaklaşık altı ay sonra 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Eğitim Kurultayı’nda öğretmenlerle buluşmuştur. Bu buluşma Türk eğitim tarihinde yeni bir devrimsel dönüşümün başlangıcı sayılır. Bu tarihî Kurultayı Açış Konuşmasında öğretmenlere iki kez Türkiye öğretmenleri diyerek şöyle seslenmiştir: 

“Bana ulusal eğitim hakkında görüşümü söylemek fırsatını veren bu vesileyle, beklenen kurtuluşumuzun büyük öncüleri olan Türkiye Öğretmenleri hakkında duyduğum derin saygı dolu duygularımı belirtmek isterim.” (…) “Ulusal hükümetimiz tam bir ciddiyetle ve içtenlikle özlediği ölçüde Türkiye öğretmenlerinin bolluk, rahatlık ve varlık içinde yaşamasını sağlayamamaktadır. Ulusumuzu yetiştirmek görevini üstlenen yüce heyetinizin bugünün durumunu göz önüne alacağınıza kuşkum yoktur.” (ABE 2005a: 237).

Cumhuriyetin ilanından yaklaşık on ay sonra 25 Ağustos 1924’te Ankara’da toplanan Öğretmenler Birliği Kurultayı’nda konuşur. Bu konuşmasında öğretmenleri “Cumhuriyet’in özverili öğretmenleri” olarak nitelendirirken onlara büyük görevlerini şöyle dile getirmiştir:

“Öğretmenler! Yeni nesli, Cumhuriyet’in özverili öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz; yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin değeri, sizin ustalık ve özverinizin derecesiyle orantılı bulunacaktır.” (ABE 2005b: 278).

Bu kurultaydan iki ay bir hafta sonra 1 Kasım 1924’teki TBMM’yi Açış Konuşmasında ise onları bu kez kısaca ‘Cumhuriyet öğretmenleri’ olarak nitelendirmiş ve adlandırmıştır. Bu adı kullanarak onların başarılarından şöyle söz etmiştir (ABE 2005c: 121; Uçan 2010: 90-91):

“Daha şimdiden, kadın ve erkek Cumhuriyet öğretmenlerinin ve öğretim kurullarının yetiştirmekte oldukları öğrenciler ile birlikte, gerçek bir irfan ordusu görünümü gösterdiklerine yurdun pek çok yerlerinde bizzat [şahsen] tanık oldum.” 

Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün öğretmenleri Cumhuriyet öğretmenleri olarak nitelendirmesi, üstelik bunu devletin en yüce kürsüsünden milletvekillerine ve ulusa seslenirken kayda geçirmesi son derece anlamlıdır. Çünkü kurulan Cumhuriyet bir ulusal egemenlik ve yönetim biçimi olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir ulusal yaşam, kültür ve eğitim biçimidir. Bu nedenle bu yapının başat ögesi eğitimin cumhuriyet eğitimi ve öğretmenlerin cumhuriyet öğretmenleri olması doğal bir gerekliliktir. Çünkü bu yapıda öğretmen yurttaşlara devlet, millet, ülke ve üçünü de kucaklayan cumhuriyet adına eğitim verir. Ve bunu tümü için yapar.

Atatürk’e göre cumhuriyet öğretmenlerinin her biri çok değerlidir. O’nun Cumhuriyet öğretmeni deyişi, ilk anda devlet yapısının ve adının bir yansıması gibi olmak veya görünmekle birlikte, aynı zamanda, öğretmenlere Atatürkçe bir bakış ve yaklaşımı ifade eder. O, her zaman çok büyük önem ve değer verdiği öğretmenlere bu kez Cumhuriyet öğretmenleri diye seslenip özgül bir ad vererek onları kamuoyunda önceki dönemlerden çok farklı konumlandırır (Uçan 2010: 91). Ama ne yazık ki ulu önder Atatürk’ün ülkenin en doruk ve odak kurumu olan TBMM kürsüsünden yaptığı bu adlandırma, nitelendirme ve konumlandırmaya Millî Eğitim Bakanlığı üst yönetimi gereğince sahip çıkmadı. İlgili yasalarda yer verip yasal bir güvence ve konum sağlamadı. Oysaki aynı dönemde Adalet Bakanlığı üst yönetimi, yapılan Cumhuriyet savcısı adlandırma, nitelendirme ve konumlandırmasını yasal güvenceye ve konuma bağladı.

Türkiye Cumhuriyeti’mizin beşinci yılında Öğretmen ve Eğitimcilerin, Millî Eğitim Bakanlığının ve Danıştay’ın önerisi, Bakanlar Kurulu’nun 11 Kasım 1928 tarih ve 7284 sayılı Kararnamesi ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmeni sanı verilmiştir. Bu, anılan Kararnameye bağlı Millet Mektebi Talimatnamesi’nin 4. maddesinde aynen şöyle belirtilmiştir: “Bu teşkilatın Reis-i Umumisi [Genel Başkanı] ve Millet Mektebinin Başmuallimi Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal hazretleridir.” Söz konusu Kararname ve Talimatname 24 Kasım 1928 tarih ve 1048 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Görülüyor ki Atatürk’e Millet Mektepleri Başöğretmenliği sanının resmen veriliş, O’nun bunu resmen kabul ediş ve kararın resmen imzalanış tarihi 11 Kasım 1928’dir. Kararname ve Talimatnamenin yayımlanış ve yürürlüğe giriş tarihi ise 24 Kasım 1928’dir. Başöğretmenlik olgusuna ilişkin gerçek tarih açısından en belirleyici olan, Kararname ve Talimatnamenin yayımlandığı ve yürürlüğe girdiği gün değil, kararın resmen alınıp kabul edildiği ve imzalandığı gündür. Bu nedenle MEB’ce 1981’de belirlenmiş olan Öğretmenler Günü’nün 24 Kasım’da değil, 11 Kasım’da kutlanması gerekir. Bu durumda 1981’den beri yanlış bir tarihi Öğretmenler Günü olarak kutladığımız gibi bir düşünce akla gelebiliyor (Uçan 2010: 74; Altunya 2019: 4). Ne var ki 11 Kasım, Ulusal Yas tutulan 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nden sonraki güne ve onu da içine alan Atatürk Haftası’na rastlıyor. Öbür yandan altı yıl sonra 24 Kasım 1934’de kabul edilen 2587 sayılı yasayla Gazi Mustafa Kemal’e TBMM’ce Atatürk soyadı veriliyor. MEB’in 1981’de bu durumu ve iki 24 Kasım’ı birlikte göz önüne alarak Öğretmenler Günü kutlamaları için 11 Kasım’ı değil, 24 Kasım’ı yeğlediği anlaşılıyor, düşünülüyor ya da sanılıyor.

Öbür yandan konuya daha geniş bir çerçevede de bakmak gerekir. Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıp Türk Ulusunun ve Yurdunun Kurtuluş ve yeni Türk Devleti’nin Kuruluş hareketine Önder ve Yönder oluyor. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Heyet-i Temsiliye ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM tarafından Başkan, 5 Ağustos 1921’de Başkomutan, 29 Ekim 1923’te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne Cumhurbaşkanı seçiliyor. 11 Kasım 1928’de de Bakanlar Kurulunca kendisine Millet Mektepleri Başöğretmeni sanı veriliyor. Böylece Türk Ulusuna hem Başkan ve Başkomutan, hem Cumhurbaşkanı ve Başöğretmen, hem de Başbuğ Atatürk olarak eşsiz bir kılavuzluk, önderlik ve yönderlik ediyor. Konuya genel, kapsayıcı ve kuşatıcı bakılınca görülüyor ki Atatürk gerçekte 19 Mayıs 1919’dan beri Başöğretmenimizdir. O’nun Öğretmenlik niteliği daha önce subay olarak komuta edip eğittiği askerlere ve yetiştirdiği astlara eğitkenliğiyle başlar. Başöğretmenlik niteliği ise Samsun’a çıktıktan itibaren üstlendiği ödev ve görevlerde kendini açıkça belli eder ve yaşamı boyunca kesintisiz sürer. Yaşama gözlerini yumduktan beri de kesintisiz süregelir, günümüzden geleceğe de kesintisiz süregidecektir.

Ben bugün eğitim yaşamımızda nesli hızla tükenmekte olan çekirdekten öğretmen donanımı, deneyimi ve birikimiyle 81’lik bir çekirdekten eğitimci olarak da aranızdayım. Sizlere bu temel kimliğim ve kişiliğimle de seslenmek istiyorum. İlkin çekirdekten öğretmen ne demek, kısaca açıklayayım. Çekirdekten öğretmen beş yıllık ilkokul öğrenimi üstüne beş yıllık köy enstitüsü veya altı yıllık ilk öğretmen okulu eğitimli öğretmendir. Yanı sıra ortaokul üstüne üç yıllık öğretmen okulu eğitimliler de çekirdekten öğretmen sayılır. Ancak bunların öğretmenliğindeki çekirdeklik, süreç olarak öbürlerininkine göre üç yıl sonra, dolayısıyla üç yıl geç oluşmaya başlar. Bu nedenle ilk öğretmenlik eğitimi 5-6 yıl olanları daha çekirdekten öğretmen, hatta en çekirdekten öğretmen olarak nitelendirmek doğru olur. Onların bu niteliği sonraki yatay-dikey geçişli öğretmenlik öğrenimi, tutumu ve davranışlarına yansır. Ayrıca anne-baba oluşlarından itibaren ondan kaynaklı doğal öğretmenlik tutum ve davranışlarına da yansır.

Türkiye Cumhuriyetimiz eğitim alanında köklü girişim, atılım ve devrimlerle dolu İlk Yüzyılını önemli ölçüde işte bu çekirdekten öğretmenleriyle aştı. Bunlar ilk öğretmen okulu-köy enstitüsü, orta öğretmen okulu-eğitim enstitüsü-yüksek köy enstitüsü ve yüksek öğretmen okulu çıkışlılardı. Yanı sıra ana öğretmen okulu ve köy eğitmen kursu çıkışlılar iş gördü. Bu yatay-dikey geçişli üç basamaklı kurumsal model çok başarılı, etkili-verimli ve yararlı oldu. Çünkü ilk öğretmen okulu-köy enstitüsü eğitimliler orta öğretmen okuluna-eğitim enstitüsüne ve yüksek öğretmen okuluna giriyordu. Süreç böyle işliyor ve pekişiyordu. İkinci Yüzyılına çekirdekten öğretmen yetiştirme modelini 1970’lerde bırakmış, terk etmiş ve bugün neredeyse büsbütün unutmuş olarak giriyor. 1980’lerden beri tüm okul basamaklarına çoğun üniversiter öğrenim gören eğitim/eğitimbilimleri fakülteleri çıkışlılar atanıyor. Bu tek aşamalı kurumsal model süreci adayları dört yılda ne kadar öğretmenleştirebiliyor? Bu tek aşamalı kurumsal modelde adaylar ne ölçüde öğretmenleşebiliyor? İkinci yüzyıl için ortaokulda yöneltimli, bilim-teknik-sanat-spor ağırlıklı eğitbilim lisesinde hazırlıklı, ilk lisans, orta lisans ve yüksek lisans olarak üç aşamalı kurumsal model akla gelebiliyor. İkinci yüzyılın ileri evreleri için gerekirse lisans, yüksek lisans ve doktora/sanatta yeterlik olarak üç aşamalı kurumsal model düşünülebiliyor. Bu modelde önce ilkokul öğretmeni, sonra onların arasından ortaokul öğretmeni, daha sonra onların arasından lise öğretmeni yetiştirmek esastır. Türkiye bu üç aşamalı modeli önemli ölçüde uyguladı ve başardı.

Öğretmenlik ortak değerdir: Bilindiği gibi insan topluluklarını kısa, orta ve uzun erimde bir-bütün kılan ve ayakta tutan ana öge, en köklü, güçlü ve kalıcı toplumsal kültür varlıkları olan ortak değerleridir. Çünkü tüm toplumlar, uluslar ve tüm insanlık geçmişten günümüze ve günümüzden geleceğe uzanan süreklilik içerisinde sahip bulundukları ortak değerlerle var olur ve var kalırlar. Bu değerler arasında üstün nitelikleri, yararlı hizmetleri ve kalıcı eserleriyle belirip iz bırakan seçkin insanlar vardır. Onlar üyesi oldukları toplum, ulus ve insanlık içinde ayrı ve önemli bir yer tutar. Bu durum o yapılar içinde değerbilir (değer sayar-korur), değer taşır, değer aşılar, değer yaratır ve değer üretir insanların varlığı, çokluğu ve etkinliğiyle doğru orantılıdır. Böyle insanlar denilince çoğu kez ilkin öğretmenler akla gelir. Çünkü böylesi insanların başında doğal olarak çoğun ilkin öğretmenler gösterilir.

Yine bilindiği gibi uygar toplum, çağdaş ulus ve özgür insanlık yaşamında değerbilir (sayar-korur), değer taşır, değer aşılar, değer yaratır ve değer üretir insan olabilme epey uzun bir süreçtir. Bu süreç kendiliğinden ilkin Ailede çocuklukta başlar. Sonra Okulda Örgün Eğitimle gelişir ve ilerler. Daha sonra Yetişkinlikte Yaygın Eğitimle derinleşir ve yetkinleşir. Okul derken önokul (anaokulu/anasınıfı), ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite aşamalarını kapsayan, yaklaşık en az 17 yıl süren çok aşamalı bir yapıdan söz ediyorum. Bu çok aşamalı yapıda ve süreçte Öğretmen başat rol oynar, etkin ve belirleyici olur. Çünkü “Eğitim demek, öğretmen demektir” (İsmail Mahir Efendi 1914). “Öğretmen nasılsa okul da öyledir” (John Dewey 1924). “Öğretmen nasılsa öğrenci de öyledir” (Ali Uçan 1984). Bu olgu her uygar toplum ve çağdaş ulus gibi Türk toplumu ve ulusu, Türk ailesi ve insanı, Türk okulu ve öğretmeni için de geçerlidir.

Öğretmenlikte Sevgi-Saygı Çok Şeydir, Hatta Her Şeydir: Her alan ve düzeydeki Öğretmenlikte insan sevgisi, öğrenci sevgisi, alan sevgisi, meslek sevgisi, meslektaş sevgisi, çalışma ve iş sevgisi çok önemlidir. Bunlarla birlikte Türk öğretmenliğinde Atatürk sevgisi, Cumhuriyet sevgisi, ulus sevgisi, yurt sevgisi, okul/kurum sevgisi, doğa/çevre sevgisi çok belirleyicidir. Sevgi ile Saygı eşdeğerdir, hatta ikiz değerdir. Sevgi Her Şeydir’in bestecisi Sun’a Sevgi’nin yanına Saygı’yı da koy demiştim. Bunları derken Andımız-Öğrenci Andımız aklıma geliyor. Çünkü o aynı zamanda örtülü bir Öğretmen Andımızdır. O dönemde yazılıp bestelenmiş olan Adımız Andımızdır marşı ve Öğretmenler Marşı da eğitimsel bir ant niteliği taşır.

Cumhuriyet Öğretmenliği birincil bir iş, yüce bir görev ve kutsal bir meslektir: Bu nedenle her öğretmen bir değerdir. Çünkü öğretmen herkesten ve her şeyden önce değerbilir (değer sayar-korur), değer taşır, değer aktarır, değer aşılar, değer yaratır ve değer üretir. Öyleyse öğretmenliğin yüce bir öz-değer olduğuna, ilkin biz öğretmenler, kendimiz inanalım! Öğretmenliğin değerini önce biz öğretmenler kendimiz bilelim, anlayalım, özümseyelim ve koruyalım! Özellikle son dönemlerde daha sıkça rastlanan öğretmenliği yıpratıcı, yozlaştırıcı, itibarsızlaştırıcı ve değersizleştirici tutum ve davranışlara, söylem ve eylemlere karşı çıkalım! 

Yıl 1923… Günümüzden tam 99 yıl önce TBMM’de milletvekillerinin aylıkları üzerinde konuşuluyor. Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa’ya [Atatürk’e] soruyorlar: “Paşam, milletvekili aylıklarını düzenleyeceğiz, ne kadar verelim?” O’nun kesin sözü şudur: “Öğretmen aylıklarını geçmesin!” Bu yanıt Cumhuriyet öğretmenine verdiği yüksek değerin en somut ve en çarpıcı göstergelerinden biridir. Atatürk o yıl “Eğitimde feda edilecek [gözden çıkarılacak, kaybedilecek] tek bir fert [birey] yoktur.” diyor. Çünkü O’na göre her öğretmen gibi, her öğrenci de bir değerdir. Cumhuriyet öğretmeni öğrencilerini işte bu gözle görür, biçimlendirir ve yetiştirir. Öyleyse hep birlikte Atatürkçe bir deyişle haykıralım: Eğitimde feda edilecek [gözden çıkarılacak, kaybedilecek] tek bir öğretmen ve tek bir öğrenci yoktur! Çünkü Cumhuriyet öğretmenliğinde ilkeli-ülkülü-tutkulu-özverili ve adanmış olmak esastır.

Cumhuriyet Öğretmenine Verdiği Büyük Önem, Yüksek Değer, Birincil Öncelik

Atatürk, yarattığı yeni Türkiye’yi eşsiz bir görev aşkı ve bilinciyle yönetmiştir. 1919-1938 yılları arasını kapsayan 20 yıllık görev süresi boyunca hemen her zaman, her yerde cumhuriyet öğretmenine çok büyük önem, değer ve öncelik vermiştir. Nitekim bu süre içinde kamu önünde büyük ölçekli olmak üzere 10’larca kez (en az 40 kez) en çok ulusal eğitim, öğretmen ve öğretmenlik konularını işlemiştir. Ayrıca değişik zamanlarda yazdırdığı, tutturduğu notlarda; yaptığı ilkokul, ortaokul, lise ve yüksekokul ziyaretlerinde; resmî-özel görüşme, konuşma ve söyleşilerde sıkça bu konular üzerinde durmuştur. O’nun cumhuriyet öğretmenine çok büyük önem, yüksek değer ve birincil öncelik verdiğine ilişkin pek çok somut gösterge ve kanıt vardır. Burada bunların tümünü anlatmak gereksizdir. En öne çıkan birkaç örneği belirtmek yeterlidir. 

İlk TBMM Hükümet Programının okunmasından bir gün sonra 10 Mayıs 1920’de yayımlanan Genelgede ulusu aydınlatmak ve bilgilendirmekle görevlendirilen eğitim ve öğretim görevlileri [öğretmenler], “ulusun en aydın katmanı ve ilk yüksek sınıfı” olarak nitelendirilmiştir. Genelgenin buna ilişkin bölümünde şöyle denilmiştir (İnan 1983: 54):

“… Ulusumuzun yaşamı tehdit altındadır. Siz eğitim ve öğretim görevlileri [öğretmenler] ulusun en aydın katmanı ve ilk yüksek sınıfı olduğunuzdan bu konuda ulusu aydınlatmak ödeviyle yükümlüsünüz.” (1920)

Atatürk 1922’de Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı utkuyla sonuçlandırdıktan sonra kendisine “İşte ülkeyi kurtardınız, şimdi ne yapmak istersiniz?” sorusu yöneltilir. Şöyle yanıtlar: “Eğitim Bakanı olarak millî irfanı yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.” (1922). Bunu derken kuşkusuz “millî eğitim işlerinde asıl olan öğretmenliktir” görüşündedir. Bu görüşü ve yanıtıyla eğitime, öğretmenliğe verdiği önem, değer ve önceliği en açık ve güçlü biçimde ifade etmiştir. 1928’de Ulus Okulları Başöğretmenliği görevini kabul ederek Ulusal Kurtuluş Orduları Başkomutanlığından sonra Ulusal İrfan Orduları Başöğretmenliği gibi yüce bir görev daha üstlenmiştir. Böylece Cumhuriyet öğretmenliğine yüce bir değer katmıştır (Uçan 2010: 79).

1936’da Florya’daki bir toplantıda kişiliği üzerinde durulurken başlıca nitelikleri bir bir dile getirilir. Ancak hiçbirini yeterli bulmaz. Ve “Benim asıl kişiliğim [niteliğim] öğretmenliğimdir. Ben ulusumun öğretmeniyim” der. Bunu derken de cumhuriyet öğretmenine büyük önem, yüksek değer ve birincil öncelik verdiğini ortaya koymuştur. Çünkü eğitim ve öğretmenlik en büyük tutkusudur. Nitekim kimi öneriler aldıysa da Erken Cumhuriyet dönemi millî eğitim bakanlarını hep kendisi seçmiştir (Altunya 2019: 20).

Atatürk’ün Cumhuriyet Öğretmenleriyle İlgili En Kapsayıcı Başlıca Özdeyişleri

“Öğretmenler, ulusumuzun gerçek kurtuluşunun öncüleri ve önderleridir.” 1921. “Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” 1925. “[Öğretmenler!] Ordularımızın kazandığı zafer, sizin [irfan] ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz ve kesinlikle başarılı olacaksınız.” 1922.“Dünyanın her yerinde öğretmenler, toplumun en özverili ve [en] saygıdeğer insanlarıdır.” 1923. “Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. “Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.” “[Öğretmenler!] Sizin başarınız, Cumhuriyet’in başarısı olacaktır.” 1924. 

Bütün bu anlatım, nitelendirim ve özdeyişlerden Atatürk’ün cumhuriyet devriminde cumhuriyet öğretmenine birincil öncelik verdiği ve stratejik görev yüklediği, cumhuriyet öğretmenliğini birinci sınıf ve en gözde meslek olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Öğretmenlere ilişkin yaşanan sorunların en temel çözümü bu görüş ve önceleyişi benimseyişte yatmaktadır.

Başöğretmen Atatürk ve Cumhuriyet Müzik Öğretmenliği

Atatürk 1 Kasım 1924’te çiçeği burnunda başkent Ankara’da Ulus semtindeki TBMM’yi Açış Konuşmasında öğretmenleri Cumhuriyet öğretmenleri olarak nitelendirir ve adlandırırken aynı gün aynı kentin Cebeci semtinde müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla kurulmuş olan Musiki Muallim Mektebi [Müzik Öğretmen Okulu] açılmaktaydı. Atatürk’ün o gün Meclis kürsüsünden yaptığı bu yeni nitelendirme ve adlandırmaya göre Musiki Muallim Mektebi’nin yetiştireceği müzik öğretmenleri Cumhuriyet müzik öğretmenleri olacaktı. Nitekim bu okuldan yetişen gençler gerçek birer Cumhuriyet müzik öğretmeni oldular. Bu bakımdan 2018 yılından bu yana kutlamakta olduğumuz 1 Kasım Müzik Öğretmenliği Gününü o dönemin ruhuna daha uygun bir anlayış ve Atatürkçe bir deyişle 1 Kasım Cumhuriyet Müzik Öğretmenliği Günü olarak nitelendirmek, adlandırmak ve kutlamak olanaklıdır.

Bu açıdan bakıldığında 1 Kasım Cumhuriyet Müzik Öğretmenliği Günü ile Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışının 98. Yıldönümünü 1 Kasım 2022 Salı günü Ankara’da görkemli MMM binasında coşkuyla kutladık. O tarihî günde müzik eğitimcileri olarak Atatürk’ün ve Cumhuriyetin gözbebeği o anıtsal yapıda yeniden buluşmaktan kıvançlı ve mutlu olduk. Bilindiği gibi ülkemiz, III. Selim’in Nizam’ı Cedit denilen Yeni Düzen programını uygulamaya koyduğu 1790’lardan itibaren Osmanlı Kalarak Yenileşme ve Batılılaşma çabasındaydı. 1920’lerden itibaren ise Atatürk’ün Muasır Medeniyet dediği Çağdaş Uygarlık ilkesi ve ülküsüyle Türk Kalarak Batılılaşma ve Çağdaşlaşma sürecine girdi. O’nun Türk Devrimi dediği bu süreçte kesinlikle gerçekleştirmeyi öngördüğü başlıca kültürel devrimlerden biri Türk Müzik Devrimi, onun temel kollarından biri Türk Müzik Eğitimi Devrimidir. Bu devrimin ilk özgün baş kurumu ve dolayısıyla ilk baş simgesi Musiki Muallim Mektebi (MMM)’dir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün eşsiz önderliği ve yönderliğinde olağanüstü bir tasarlayış ve uygulayışla Ulusal Kurtuluş ve Kuruluş Savaşı’mız kazanıldı. Bu kazanımla birlikte ulusal bağımsızlığımız, özgürlüğümüz, egemenliğimiz ve Yeni Türkiye Devleti’miz gerçekleştirildi. Cumhuriyetimizin ilanından dört ay sonra ünlü Üç Devrim Yasası çıkarıldı. Atatürk o aşamada ilk köklü ve köktenci kurum olarak Ankara’da müzik alanında öğretmen okulu açmayı düşündü. Bunun çok çeşitli ve derin gerekçeleri vardır. Öbür yandan 1910’ların ikinci yarısında yapılmış olan iki resmî girişim başarısız kalmıştı. Atatürk yeni Türkiye’nin kültürel, sanatsal ve eğitimsel çağdaşlaşmasında Müzik alanına ayrı bir değer ve öncelik verdi. Bu alanda Eğitimci yetiştirmeye, yetiştirecek Müzik Öğretmen Okuluna ve orada görev alacak Yüksek Nitelikli Sanatçı-Bilimci Öğretmenlere çeşitli işlevler yükledi. Bu, son derece stratejik bir yeğleme idi. Çünkü o dönemde ve sonrasında Türkçe, Matematik, Fizik, Kimya vb. hiçbir alanda ayrı, bağımsız bir Öğretmen Okulu yoktu. Ama yalnızca Müzik alanında var olacaktı…

Atatürk saltanatın kaldırılışından iki yıl dört ay sonra 3 Mart 1924’te 429, 430 ve 431 sayılı Devrim Yasalarını çıkartırken, İstanbul’daki Makam-ı Hilafet Musikası Orkestra Şefi Osman Zeki Bey’i Ankara’ya çağırıyor. Onunla yeni başkentte ülke için Müzik alanında düşündüğü yeni yapılanmayı konuşuyor. O konuşmada şu soruyu soruyor ve şu yanıtı alıyor:

Soru: “- Zeki Bey, memleket için musiki hakkında fikriniz nedir?”

Yanıt: “- Evvela mekteplerden başlamak ve ehil muallimler bulmak lazımdır. Sonra hem musiki muallimi, hem de bando ve orkestraya eleman yetiştirecek bir mektep açmak zarureti vardır.” (Uçan 2016: 14; Altunya 2006: 614). 

Atatürk 1924’ün Mart’ında yapılan bu görüşmeden sonra, hemen bir Musiki Muallim Mektebi (MMM) kurulması ve açılmasına karar veriyor. Yeni başkentte gerçekleştirilecek bu yeni okulun olağan bir Musiki Mektebi değil, Musiki Muallim Mektebi olması özgün bir Türk buluşudur. Ayrıca o sırada İstanbul’da Darülelhan adıyla eğitim veren bir Musiki Okulu vardır. Atatürk’ün yeni başkentte ilkin sadece müzik öğretmeni yetiştirecek bir okula öncelik ve ivedilik vermesi son derece anlamlı ve önemlidir. Osman Zeki Bey 1 Nisan 1924’te bu okulu kurmakla görevlendiriliyor ve kurucu müdür olarak atanıyor. MMM resmen 1 Eylül’de kuruluyor ve 1 Kasım 1924’te açılıyor. Bu, olağanüstü bir tasarım, atılım ve devrimdir!

Bu nedenledir ki son elli yıl içerisinde MMM’nin kurulup açılışının 1974’te 50. Yılını, 1984’te 60. Yılını, 1994’te 70. Yılını, 2004’te 80. Yılını, 2014’te 90. Yılını çok anlamlı tören, coşkulu konser ve görkemli sempozyumlarla kutladık. 2024’te ise 100. Yılını kutlayacağız!

Türkiye Cumhuriyetimizin erken döneminde MMM çıkışlılarla yaşama geçirilen yurtiçi müzik öğretmenliği öğrenimli Cumhuriyet müzik öğretmenliği kendine özgü bir çekirdekten müzik öğretmenliği olarak başlamıştır. Ülkemizde çekirdekten müzik öğretmeni ne demek, kısaca açıklayayım. Çekirdekten müzik öğretmeni, beş yıllık ilkokul öğrenimi üstüne beş yıllık Musiki Muallim Mektebi eğitimli veya daha sonraki yapılandırma ve adlandırmayla, beş yıllık ilkokul öğrenimi üstüne altı yıllık Müzik Öğretmen Okulu eğitimli müzik öğretmenidir. Bu özgün yapılandırmaya göre MMM’nin en önemli özelliklerinden biri müzik alanında orta öğrenimli dal öğretmeni yetiştirmesidir. 

Bu özgün yapılandırma ilkin bağımsız Musiki Muallim Mektebi olarak 14 yıl, ardından son üç sınıfıyla aktarıldığı Gazi Terbiye Enstitüsü bünyesinde ona bağlı Müzik İlk Muallim Mektebi olarak 3 yıl olmak üzere toplam 17 yıl sürdürülmüştür. Bu modeli kamusal-kurumsal öğrenim düzeyi bakımından orta öğrenimli dal öğretmeni yetiştirme modeli olarak görüyor, nitelendiriyor ve adlandırıyoruz. Elimizdeki belge, bilgi ve bulgulara göre bu model ülkemizde başka bir alanda uygulanmamış, sadece Müzik alanında uygulanmıştır. Böyle bir modele ve yapılandırmaya sadece Müzik alanında-dalında gereksinim duyulması ve yer verilmesi son derece ilginçtir ve ayrı bir araştırma-inceleme konusudur.

MMM ülkemizde müzik öğretmenliğinin gerçek anlamda, çağdaş nitelikte ve seçkin bir konumda meslekleşmesi, yetişme-atanma-çalışma koşul-ilke-ölçütlerinin belirlenmesi, kalıcı kılınması ve kökleştirilmesi sürecinin ilk evresinde merkezî rol oynadı. Doğurduğu Ankara Devlet Konservatuvarına ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüne, ikisinden türeyen öbür bölümlere ve konservatuvarlara ve diğer tüm müzik yükseköğretim kurumlarına ilk ana temel, kaynak ve örnek oluşturdu. Asıl öncelikli amacı olan “Erken Cumhuriyetin gereksindiği çağdaş müzik öğretmenini-eğitimcisini” yetiştirdi. Yanı sıra ilke, yol-yöntem ve teknik olarak çoksesli “Batı musikiciliğini ve Genel son musiki kurallarını alma, Türk müziğine uygulama ve uyarlama” işlevi gördü. “Türk ulusunun yeni değişikliğinde ölçü” olarak belirlenen “musikide değişikliği alabilme ve kavrayabilme” hedefine erişmek için çalıştı, hizmet etti, ürünler verdi.

İşte bu nedenlerle, yıllardır 1 Kasım’ın Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışı ile birlikte “Müzik Öğretmenliği Günü” olarak kutlanmasını önermekteydim. Müzik Eğitimcileri Derneği Merkez Yönetim Kurulu bu önerimi 20 Ekim 2018 günlü toplantısında görüşüp oybirliğiyle kararlaştırdı. Bu tarihî kararla Musiki Muallim Mektebi’nin açıldığı 1 Kasım’ı 2018 yılından itibaren yalnızca Yıl Dönümü olarak değil, aynı zamanda Müzik Öğretmenliği Günü (MÖG) olarak da kutlamaktayız. Anlaşılıyor ki, tıpkı MMM gibi MÖG de özgün bir Türk buluşudur.

Atatürk Türkiyesi sadece müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla ayrı, bağımsız bir Müzik Öğretmen Okulu kurup açarak, Türk devlet yapısına yepyeni ve öpözgün bir kurum kazandırmıştır. 1924 yılındaki bu tarihsel tutum, davranış ve kazanım bu alana, okula ve mesleğe yaşamsal bir önem vermek, işlev yüklemek ve yüksek bir değer biçmek demektir. Bin bir yokluk, yoksunluk ve kısıtlılık içindeyken, Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra bu işe girişerek verdiği önemin, yüklediği işlevin ve biçtiği yüksek değerin gereğini yapmıştır. Ancak bunu yaparken Meclis içinde ve dışında bu kuruluş, açılış ve işleyişe karşı çıkanlar olmuştur. Fırsat buldukça haksız biçimde eleştirme-engelleme ve kösteklemeye çalışmışlardır. Ama her şeye karşın Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe üçlü diliyle (14+3) 17 yıl adını, varlığını ve etkinliğini sürdürmüştür. Dolayısıyla Musiki Muallim Mektebi gerçek bir Türk mucizesidir.

Şöyle ki Türkiye, eldeki bilgilere göre Dünyada sadece müzik öğretmeni yetiştirmek için ayrı, bağımsız bir okul kurup açan, geliştiren ilk ve tek ülkedir. Çünkü hiçbir dönemde ne Almanya, ne Fransa, ne Amerika, ne Rusya, hiçbir devlet ve ülke böyle bir okul kurmamış ve açmamıştır. 1925’te dünyanın en ileri ülkelerinden biri olan Almanya’da bizimkine en yakın kurum Devlet Kilise ve Okul Müziği Akademisi idi (Staatliche Akademie für Kirchen- und Schulmusik). Bu akademi Kilise müzikçiliği ve Okul müzikçiliği eğitimi vererek iki tip müzikçi yetiştiriyordu. 1935’te MMM’yi andıran Devlet Müzik Eğitimi Yüksekokulu oldu (Staatliche Hochschule für Musikerziehung). Görülüyor ki adı, sanı ve amacıyla özgün Müzik Öğretmen Okulunu Atatürk Türkiyesi tasarladı, gerçekleştirdi. Ama ne yazık ki Atatürk sonrası yönetim bu özgün buluş ve başarıdan neredeyse büsbütün vazgeçti. Bu işi altmış yıl (1938-1998) okulun bir bölümü olarak sürdürdü! 1998’den bu yana bölümün bir anabilim dalı olarak sürdürmektedir!

Bilindiği gibi Dünya Eczacılık Günü, Dünya Mimarlık Günü vb. meslek günleri var. Bu bağlamda özgül anlamı, işlevi ve tarihsel değeriyle 1 Kasım, Dünya Müzik Öğretmenliği Günü olarak da tanımlanıp evrensel düzeyde de kutlanabilir. Bunun için gerekli çalışmaları yapalım diyorum. Ve tüm meslektaşlarımızı bu yönde çaba göstermeye çağırıyorum. Çünkü MMM, Atatürk’ün ve kurduğu Cumhuriyet’in Türk ve Dünya müzik eğitimine kazandırdığı bir olgudur. Bunun eşsiz değerinin tam bilincinde olalım. Bu bilinçle 1 Kasım’ı ülkemizde ve dünyada en anlamlı biçimde kutlamaya girişelim. Bu duygu, düşünce ve öneriyle diyorum ki: 1 Kasım Müzik Öğretmenliği Günü’müz Türk Dünyasına ve tüm İnsanlığa bir kez daha Kutlu Olsun! 

Prof. Dr. Ali UÇAN

24 Kasım 2022,Alanya

KAYNAKÇA

ABE (2005a), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 11 (1921), İstanbul: Kaynak Yayınları. 

ABE (2005b) Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 16 (1924), İstanbul Kaynak Yayınları. 

ABE (2005c), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 17 (1924-1925), İstanbul Kaynak Yayınları. 

Altunya, Niyazi (2006), Gazi Eğitim Enstitüsü (1926-1980), Ankara: Gazi Üniversitesi Yayını No 3. 

Altunya, Niyazi (2019), Başöğretmenden Öğretmenlere: Ben Size Demiştim Ki!... 2. Basım, Ankara: Eğitim İş Eğitim Yayınları.

[BKK] Bakanlar Kurulu Kararı [BKK]: “Kararname” Tarih: 11.11.1928, Sayı: 7284 ve “Millet Mektebi Teşkilatı Talimatnamesi”, Resmî Gazete, Tarih 24.11.1928, Sayı 1048, Sayfa 6102-6108.

İnan, Rauf (1983), “1920’lerde Türk Millî Eğitimi”, Cumhuriyet Döneminde Eğitim, Ankara: MEB Yayınları, s. 53-67.

Kemal Öz Adlı Cümhur Reisimize Verilen Soy Adı Hakkında Kanun, Tarih 24.11.1934, Sayı 2587, Yayımlandığı Resmî Gazete: Tarih: 27/11/1934, Sayı: 2865; Yayımlandığı Düstur: Tertip: 3, Cilt: 16, Sayfa: 4.

Koç, Yusuf – Koç, Ali (2007), Belgelerle Türk Milliyetçi Hareketi’nin Lideri Başbuğ Atatürk, 2. Baskı, Ankara: Kamu Birlik Hareketi Eğitim Yayınları.

MÜZED (2022), “Musiki Muallim Mektebinin Açılışının 98. Yılında 1 Kasım Müzik Öğretmenliği Gününün Çağrısı: Halkın Nitelikli Sanatı Yaşama Hakkı İçin Daha Çok Müzik Eğitimi” (1 Kasım 2022’de tarihî MMM Binası’ndaki Kutlama Etkinliğinde paylaşıldı) http://www.muzed.org.tr/?p=2206#more-2206 10 Kasım 2022.

Ortaylı, İlber (2018), Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1. Baskı Ocak 2018,İstanbul: Kronik Kitap 42.

Özçelik, M. Hakan - Güneş, Mustafa (2016), “Atatürk’e Verilen Ad ve Unvanlar ve O’na Yakıştırılan Sıfatlar”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S. 58, Bahar 2016, s. 245-278.

Teşkilatı Esasiye Kanunu, Kanun No 85, Kabul Tarihi 20 Kânun-ı Sani 1337 [20 Ocak 1921], Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt 1, s. 196-199; Cerde-i Resmiye, 1-7 Şubat 1337 [1921].

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Başkumandanlık Tevcihine [Verilmesine] Dair Kanun, Kanun Numarası: 144, Kabul Tarihi: 19.9.1337 [1921], Yayımlandığı Düstur: Tertip 3, Cilt 2, Sayfa 86. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Gazilik Unvanı İta [Verilmesi] ve Rütbe-i Müşiri [Mareşallik Rütbesi] Tevcihine [Verilmesine] Dair Kanun, Kanun Numarası: 144, Kabul Tarihi: 5.8.1337 [1921], Yayımlandığı Düstur: Tertip 3, Cilt 2, Sayfa 86. 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e Başbuğ Unvanı Verilmesine Dair Kurultay Kararı. (Kaynak:İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1. Baskı, Ocak 2018, İstanbul, s. 15.)

Uçan, Ali ( 2010), Başöğretmen Atatürk ve Cumhuriyet Öğretmeni, Yay. Haz. Sibel Karakelle, Burdur: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Ekim 2010.

Uçan, Ali (2016), Cumhuriyet Müzik Eğitimi Devriminin İlk Başmimarı O. Zeki Üngör, Ankara: Öğretmen Dünyası Yayınları, Kasım 2016.

Uçan, Ali (2022), “Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışı İle Müzik Öğretmenliği Günümüzü Kutlarken”, https://www.sanattanyansimalar.com/m-m-m-nin-acilisi-ile-muzik-ogretmenligi-gunumuz-u-kutlarken/7042/ 3 Kasım 2022; http://www.muzed.org.tr/?p=2206#more-2206 10 Kasım 2022.

 ٭Açıklama: Bu çalışma,, 24 Kasım 2022 günü Saat 10:30’da ALKÜ Eğitim Fakültesi Başöğretmen Atatürk Konferans Salonunda düzenlenien Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Eğitim Fakültesi 24 Kasım Öğretmenler Günü Programı kapsamında Konferans olarak sunulmuştur. Bu etkinliğe ilişkin ayrıntılı haber ve görseller için bkz. https://www.alanya.edu.tr/haberler/alku-de-ogretmenler-gunu-etkinligi/ 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/basogretmen-ataturk-ve-cumhuriyet-muzik-ogretmenligi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/basogretmen-ataturk-ve-cumhuriyet-muzik-ogretmenligi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/basogretmen-ataturk-ve-cumhuriyet-muzik-ogretmenligi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/12/basogretmen-ataturk-ve-cumhuriyet-muzik-ogretmenligi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/basogretmen-ataturk-ve-cumhuriyet-muzik-ogretmenligi/7085/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Dec 2022 11:55:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[M.M. M'nin Açılışı İle Müzik Öğretmenliği Günümüz'ü Kutlarken…]]></title>
			<description><![CDATA[Müzik Öğretmenliği için okul açılması özgün bir Türk buluşudur...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışı İle 

Müzik Öğretmenliği Günümüz’ü Kutlarken…

Prof. Dr. Ali UÇAN

Çok değerli düzenleyiciler, katılımcılar ve izleyiciler! Türk Müzik Ailesi adına hepinizi saygıyla selamlıyor, sevgiyle kucaklıyorum! Bu tarihî günde, Atatürk’ün ve Cumhuriyetin gözbebeği bu anıtsal yapıda, birlikte olmaktan kıvançlı ve mutluyuz. Bilindiği gibi ülkemiz, III. Selim’in Nizam’ı Cedit denilen Yeni Düzen programını uygulamaya koyduğu 1790’lardan itibaren Osmanlı Kalarak Yenileşme ve Batılılaşma çabasındaydı. 130 yıl sonra 1920’lerden itibaren ise Atatürk’ün Muasır Medeniyet dediği Çağdaş Uygarlık ilkesi ve ülküsüyle Türk Kalarak Batılılaşma ve Çağdaşlaşma sürecine girdi. O’nun Türk Devrimi dediği bu süreçte kesinlikle gerçekleştirmeyi öngördüğü kültürel devrimlerden biri Türk Müzik Devrimidir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün eşsiz önderliği ve yönderliğinde olağanüstü bir tasarlayış ve uygulayışla Ulusal Kurtuluş ve Kuruluş Savaşı’mız kazanıldı. Bu kazanımla birlikte ulusal bağımsızlığımız, özgürlüğümüz, egemenliğimiz ve Yeni Türkiye Devleti’miz gerçekleştirildi. Cumhuriyetimizin ilanından dört ay sonra ünlü Üç Devrim Yasası çıkarıldı. Atatürk o aşamada ilk köklü ve köktenci kurum olarak Ankara’da müzik alanında öğretmen okulu açmayı düşündü. Bunun çok çeşitli ve derin gerekçeleri vardır. Öbür yandan 1910’ların ikinci yarısında yapılmış olan iki resmî girişim başarısız kalmıştı. Atatürk yeni Türkiye’nin kültürel, sanatsal ve eğitimsel çağdaşlaşmasında Müzik alanına ayrı bir değer ve öncelik verdi. Bu alanda Eğitimci yetiştirmeye, yetiştirecek Müzik Öğretmen Okuluna ve orada görev alacak Yüksek Nitelikli Sanatçı-Bilimci Öğretmenlere çeşitli işlevler yükledi. Bu, son derece stratejik bir yeğleme idi. Çünkü o dönemde ve sonrasında Türkçe, Matematik, Fizik, Kimya vb. hiçbir alanda ayrı, bağımsız bir Öğretmen Okulu yoktu. Ama yalnızca Müzik alanında var olacaktı…

Atatürk saltanatın kaldırılışından iki yıl dört ay sonra 3 Mart 1924’te 429, 430 ve 431 sayılı Devrim Yasalarını çıkartırken, İstanbul’daki Makam-ı Hilafet Musikası Orkestra Şefi Osman Zeki Bey’i Ankara’ya çağırıyor. Onunla yeni başkentte ülke için Müzik alanında düşündüğü yeni yapılanmayı konuşuyor. O konuşmada şu soruyu soruyor ve şu yanıtı alıyor:

Soru: “- Zeki Bey, memleket için musiki hakkında fikriniz nedir?”

Yanıt: “- Evvela mekteplerden başlamak ve ehil muallimler bulmak lazımdır. Sonra hem musiki muallimi, hem de bando ve orkestraya eleman yetiştirecek bir mektep açmak zarureti vardır.”

Atatürk 1924’ün Mart’ında yapılan bu görüşmeden sonra, hemen bir Musiki Muallim Mektebi (MMM) kurulması ve açılmasına karar veriyor. Yeni başkentte gerçekleştirilecek bu yeni okulun olağan bir Musiki Mektebi değil de Musiki Muallim Mektebi olması özgün bir Türk buluşudur. Ayrıca o sırada İstanbul’da Darülelhan adıyla eğitim veren bir Musiki Okulu vardır. Atatürk’ün yeni başkentte ilkin sadece müzik öğretmeni yetiştirecek bir okula öncelik ve ivedilik vermesi son derece anlamlı ve önemlidir. Osman Zeki Bey 1 Nisan 1924’te bu okulu kurmakla görevlendiriliyor ve kurucu müdür olarak atanıyor. MMM resmen 1 Eylül’de kuruluyor ve 1 Kasım 1924’te açılıyor. Bu, olağanüstü bir tasarım, atılım ve devrimdir!

Bu nedenledir ki son elli yıl içerisinde MMM’nin kurulup açılışının 1974’te 50. Yılını, 1984’te 60. Yılını, 1994’te 70. Yılını, 2004’te 80. Yılını, 2014’te 90. Yılını çok anlamlı tören, coşkulu konser ve görkemli sempozyumlarla kutladık. 2024’te ise 100. Yılını en kutlayacağız!

MMM müzik öğretmenliğinin gerçek anlamda, çağdaş nitelikte ve seçkin bir konumda meslekleşmesi, yetişme-atanma-çalışma koşul-ilke-ölçütlerinin belirlenmesi ve kökleştirilmesi sürecinde merkezî rol oynadı. Doğurduğu Ankara Devlet Konservatuvarına ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüne, ikisinden türeyen öbür bölümlere ve konservatuvarlara ve diğer tüm müzik yükseköğretim kurumlarına ilk ana temel, kaynak ve örnek oluşturdu. Asıl amacı “Cumhuriyetin gereksindiği müzik öğretmenini-eğitimcisini yetiştirmek” idi. Bununla birlikte “Batı musikiciliğini ve Genel son musiki kurallarını almak, uygulamak ve uyarlamak” işlevi gördü. Yanı sıra “Türk ulusunun yeni değişikliğinde ölçü” olarak belirlenmiş olan “musikide değişikliği alabilme ve kavrayabilme” hedefine erişmek için çalıştı, hizmet etti, ürünler verdi.

İşte bu nedenlerle, yıllardır 1 Kasım’ın Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışı ile birlikte “Müzik Öğretmenliği Günü” olarak kutlanmasını önermekteydim. Müzik Eğitimcileri Derneği Merkez Yönetim Kurulu bu önerimi 20 Ekim 2018 günlü toplantısında görüşüp oybirliğiyle kararlaştırdı. Bu tarihî kararla Musiki Muallim Mektebi’nin açıldığı 1 Kasım’ı 2018 yılından itibaren yalnızca Yıl Dönümü olarak değil, aynı zamanda Müzik Öğretmenliği Günü (MÖG) olarak kutlamaktayız. Anlaşılıyor ki tıpkı MMM gibi MÖG de özgün bir Türk buluşudur.

Atatürk Türkiyesi sadece müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla ayrı, bağımsız bir Müzik Öğretmen Okulu kurup açarak, Türk devlet yapısına yepyeni ve öpözgün bir kurum kazandırmıştır. 1924 yılındaki bu tarihsel tutum, davranış ve kazanım bu alana, okula ve mesleğe yaşamsal bir önem vermek, işlev yüklemek ve yüksek bir değer biçmek demektir. Bin bir yokluk, yoksunluk ve kısıtlılık içindeyken, Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra bu işe girişerek verdiği önemin, yüklediği işlevin ve biçtiği yüksek değerin gereğini yapmıştır. Ancak bunu yaparken Meclis içinde ve dışında bu kuruluş, açılış ve işleyişe karşı çıkanlar olmuştur. Fırsat buldukça haksız biçimde eleştirme-engelleme ve kösteklemeye çalışmışlardır. Ama her şeye karşın Türkçe-Atatürkçe-Müzikçe üçlü diliyle (14+3) 17 yıl adını, varlığını ve etkinliğini sürdürmüştür. Dolayısıyla Musiki Muallim Mektebi gerçek bir Türk mucizesidir.

Şöyle ki Türkiye, eldeki bilgilere göre Dünyada sadece müzik öğretmeni yetiştirmek için ayrı, bağımsız bir okul kurup açan, geliştiren ilk ve tek ülkedir. Çünkü hiçbir dönemde ne Almanya, ne Fransa, ne Amerika, ne Rusya hiçbir devlet ve ülke böyle bir okul kurmamış ve açmamıştır. 1925’te dünyanın en ileri ülkelerinden biri olan Almanya’da bizimkine en yakın kurum Devlet Kilise ve Okul Müziği Akademisi idi (Staatliche Akademie für Kirchen- und Schulmusik). Bu akademi Kilise müzikçiliği ve Okul müzikçiliği eğitimi vererek iki tip müzikçi yetiştiriyordu. 1935’te MMM’yi andıran Devlet Müzik Eğitimi Yüksekokulu oldu (Staatliche Hochschule für Musikerziehung). Görülüyor ki adı, sanı ve amacıyla özgün Müzik Öğretmen Okulunu Atatürk Türkiyesi tasarlayıp gerçekleştirdi. Ama ne yazık ki Atatürk sonrası yönetim bu özgün buluş ve başarıdan büsbütün vazgeçti. Bu işi bir okulun bir bölümü olarak sürdürdü!

Bilindiği gibi Dünya Eczacılık Günü, Dünya Mimarlık Günü vb. meslek günleri var. Bu bağlamda özgül anlamı, işlevi ve tarihsel değeriyle 1 Kasım, Dünya Müzik Öğretmenliği Günü olarak da tanımlanıp evrensel düzeyde de kutlanabilir. Bunun için gerekli çalışmaları yapalım diyorum. Ve tüm meslektaşlarımızı bu yönde çaba göstermeye çağırıyorum. Çünkü MMM, Atatürk’ün ve kurduğu Cumhuriyet’in Türk ve Dünya müzik eğitimine kazandırdığı bir olgudur. Bunun eşsiz değerinin tam bilincinde olalım. Bu bilinçle 1 Kasım’ı ülkemizde ve dünyada en anlamlı biçimde kutlamaya girişelim. Bu duygu, düşünce ve öneriyle 1 Kasım Müzik Öğretmenliği Günü’müz Türk Dünyasına ve tüm İnsanlığa Kutlu Olsun! 

MMM bir devrim kurumudur. Bugünkü “1 Kasım Müzik Öğretmenliği Gününü ve Musiki Muallim Mektebinin Açılışının 98. Yıldönümünü Kutlama Etkinliği”miz önce bilimsel Açıkoturum, sonra sanatsal Konser olmak üzere iki aşamalıdır. Yönetmekle görevli olduğum Açıkoturumda konumuz “Halkın Nitelikli Sanatı [Nitelikli Müziği] Yaşama Hakkı Yönünden Müzik Öğretmenliği.” Bu önemli açıkoturumu ulu önder Atatürk’ün konumuzla ilgili çeşitli konuşmalarından dördüne değinip onlardan kısa alıntılar yaparak ve bunları hem konumuzla hem de MMM ile doğrudan ilişkilendirerek başlatmakta büyük yarar görüyorum.

Atatürk, 1924’ün Mart-Nisan aylarında Makamı Hilafet Musikası’nın Ankara’ya getiriliş, Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti’ne dönüştürülüş ve MMM’nin kuruluş sürecinde Osman Zeki Üngör’le Çankaya Köşkü’nde görüşürken “Halkın da musiki ihtiyacını düşünmek lazımdır” der. Çünkü bunu derken “Halkın da musikiyi yaşama hakkı olduğu” görüşündedir. Dolayısıyla O’nun bu sözlerini Açıkoturum konumuzla ilişkilendirerek “Halkın da nitelikli müziği yaşama hakkı vardır.” diyoruz. MMM kuruluşundan itibaren halkın bu ihtiyacının ve hakkının gereklerine uygun olarak işlev görmeye çalışmıştır.

1925 Ekim’inde İzmir Kız Öğretmen Okulunda konuşurken “Yaşam müziktir… Eğer söz konusu olan yaşam insan yaşamı ise müzik kesinlikle vardır… Yalnız müziğin türü irdelenmeye değer” der. Bunu derken “halkın yaşamında müziğin kesinlikle var olduğu”na ya da “var olması gerektiği”ne ve müziğin türü ile birlikte dolaylı olarak müziğin niteliğine vurgu yapar. MMM bu konuda bu başat kamusal anlayış ve yaklaşıma göre etkinlikte bulunmuştur.

29 Ekim 1933’te Onuncu Yıl Söylevinde “… Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin… …güzel sanatlara sevgisini her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek geliştirmek, millî ülkümüzdür.” der. Böyle derken söz konusu sevme, yükselme ve geliştirmede halkın nitelikli sanatı yaşama hakkı olduğunu örtülü biçimde ifade eder. Ve kurduğu Cumhuriyetle bu hakkın gereklerini yerine getirmeyi ulusal ülkü edinir. MMM bu süreçte görev alanı olan müzik sanatına odaklanmıştır.

 1 Kasım 1934’te Kamutayı Açış Söylevinde “Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bana kalırsa bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan, Türk musikisidir.” der. Bunları derken ulus gençliğini sanatsal ilerletme ve Türk musikisini en çabuk, en önde götürmede gençliğin nitelikli sanatı yaşama hakkı olduğunu, buna göre hareket edilmesini örtülü olarak ifade eder. MMM gençliği çağdaş çoksesli Türk musikisi yolunda ilerletmeyi ilke edinmiştir.

Anlaşılıyor ki Cumhuriyetimizin kuruluşundan beri Nitelikli Sanat, Nitelikli Müzik, Halkın Bunlara Gereksinimi ile Bunları Yaşama Hakkı kavram ve olguları Sanat ve Müzik Eğitiminde öne çıkmış olan başlıca konularımız ve ödevlerimiz arasındadır. Bu bakımdan bu anlamlı günümüzde Açıkoturum konusunun “Halkın Nitelikli Sanatı [Nitelikli Müziği] Yaşama Hakkı Yönünden Müzik Öğretmenliği” olarak belirlenmesi çok doğru ve yerindedir.

Atatürk ve Cumhuriyet Türkiyesi’nde Müzik Öğretmenliğinin birçok yönü, boyutu ve işlevi vardır. Bunlar genel olarak ve öncelikle Atatürk’ümüzün öngörüş, Cumhuriyetimizin kuruluş, ulusumuzun çağdaş uygarlaşış, çağdaşlaşmamızın işleyiş ve çağdaş uygar insanlığın yöneliş felsefesine göre belirlenir, uygulanır ve değerlendirilir. Bunu yaparken ülkemizin gerçekleri, müzik kültürümüzün özellikleri, ulusumuzun gereksinim ve beklentileri ile çağın gerekleri bir bütün olarak göz önünde bulundurulur. Açıkoturumda konuyu ele alır, irdeler ve tartışırken ilkin böyle davranılması beklenir. Değerli tartışmacılarımıza başarılar diliyorum! 

Ankara, 1 Kasım 2022
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/11/m-m-m-nin-acilisi-ile-muzik-ogretmenligi-gunumuz-u-kutlarken.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/11/m-m-m-nin-acilisi-ile-muzik-ogretmenligi-gunumuz-u-kutlarken.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/11/m-m-m-nin-acilisi-ile-muzik-ogretmenligi-gunumuz-u-kutlarken_t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2022/11/m-m-m-nin-acilisi-ile-muzik-ogretmenligi-gunumuz-u-kutlarken.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/m-m-m-nin-acilisi-ile-muzik-ogretmenligi-gunumuz-u-kutlarken/7042/</link>
			<pubDate>Thu, 03 Nov 2022 12:52:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sanatlarda Özne ve Matrisin Yeri Üzerine]]></title>
			<description><![CDATA[...matrisin birçok koşulda özneyi arka plana itmesi, önemsizleştirmesi, gözden kaybettirmesi, bazen de öznenin yerini alması gibi sorunlar var.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Hammond şirketi 1935’te borulu büyük org almaya kesesi elvermeyen kiliselere daha ucuz seçenek olarak elektrikli orglar yapıp satmaya başlamış. Boruluların yanında çok küçük kalsalar da bu orgların ağırlığı (hoparlör hariç) 200 kiloya yaklaşıyor ve konsolları iki sıra el klavyesi, iki oktavlık ayak klavyesi ve çok sayıda düğme ve sürgü ile kilise orgununkine yakın büyüklükte oluyor. 1954’te üretilen B3 de en beğenilen model olmuş ve kısa sürede yaygınlaşmış. 

Önden bakıldığında ahşap kaplama B3’te oturan kişinin gişe memuru gibi yalnızca başı ve omuzları görünüyor. Orgun ağırlıkta olduğu konserlerde müzisyenin daha iyi görülebilmesi için çalgıyı sahneye yanlamasına yerleştiriyorlar ama bu da ellerin izlenebilmesini sağlamıyor. Aynı sorun piyano için de geçerli ama piyanistler tek bir klavyeyle uğraştıklarından bedenleriyle kısıtlı da olsa dramatik jestlere fırsat bulabiliyorlar. Buna karşılık B3 çalanlar kullanımı zor bir aracı “sürebilmek” için sürekli uğraşan birine benziyor.

Hammond B3’ün en ilginç yanı birbirinden çok farklı tonlar üretebilmesi: Son derece dingin ve yumuşak seslerden kedi çığlığına, keskin, dümdüz sesten iç bayıltan vibratoya uzanan çok geniş bir spektruma sahip. Bütün bu sesleri dönen düzinelerce diskten oluşan mekanik bir sistem ürettiği için de seslerde farklılaşmalar ve “pütürler” oluyor, dijitaldeki temizlik ve tekdüzelik yok, o nedenle de ses daha “doğal” sayılıyor. Şimdilerde dijital, dolayısıyla da portatif versiyonları yapılıyor, yazılımlar da var, hattâ orijinaldeki falsoları örneklemeye de çalışıyorlar ama yakın zamanlardaki konserlerde bile hâlâ kamyona konup getirilmiş antika B3’ler görülebiliyor. Son analog B3 1975’te üretilmiş.

B3’ün iki klavyesi farklı seslere ayarlanabiliyor, genellikle üstteki klavyeyi sağ el melodi için, alttaki klavyeyi sol el eşlik için kullanıyor, yerdeki ayak klavyesi de bas seslere ayarlı oluyor. Borulu ya da değil, bu türden orglar için yazılan müziklerde ellerin yanı sıra ayaklar için de notalar oluyor ve orgcularda hepsini birden okuyup çalabilecek koordinasyon ve çalışmışlık gerektiriyor.

Orglarda tuşlar piyano gibi kaldıraçlı değil, ne güçte basarsan bas ses aynı gürlükte çıkıyor ve parmak tuşta kaldığı sürece de sönmeyip devam ediyor. Bu, “ifade” açısından bir kısıtlılık sayılıyor, o nedenden de sağ ayağın kontrol ettiği gürlük (volume) pedalı çok önemseniyor. Yani, sağ ayak çoğu zaman o pedalla uğraştığı için, yer klavyesi genellikle sol ayak ve bacağının üstüne kalıyor.

*  *  *

Alman caz/blues orgcusu Barbara Dennerlein’ın adına rastlamıştım ama Youtube ortaya çıkıp zenginleşinceye kadar müziğini dinlemişliğim yoktu. 1980’lerden beri Hammond B3 virtüözlerinden biri sayılıyor ve şu anda Youtube’da farklı dönemlerinden çok sayıda konser videosu var (izleyen sayısı bir milyonu geçmiş)1. B3 meraklısı biri olarak bir süre bu videoları izledim ve benim sanatlar konusunda kafama takılan bazı soruları “Dennerlein ve B3 üzerinden” dile getirebileceğimi fark ettim (bazen B3 yerine borulu kilise orgu çaldığını da belirteyim).



Dennerlein’ın ilk bakışta göze çarpan özelliği “narin” denilebilecek bir beden yapısı olması: büyük ve karmaşık bir aygıtı “kumanda” işini bu görünümdeki birinin yapması baştan dikkat çekiyor (köfte-dışı nitelik 1). Kaldı ki, Dennerlein’ın B3’ü eklediği dijital ekipman ve kumandalar nedeniyle daha da çetrefilli oluyor. Youtube’daki videolar farklı açılardan çekilmiş olduğu için ellerin ve ayakların sistemi kullanmadaki ustalığı oldukça iyi görülebiliyor.

Dennerlein’ın ilginç bir “görsel” farklılığı daha var: Yüzünde sürekli hafif bir gülümseme oluyor, kontrol ve icranın zorlaştığı ya da kreşendonun doruğa ulaştığı noktalarda bile ifade değişmiyor, yalnızca gözlerini kapatabiliyor ve omuzları biraz yukarı kalkıyor. Yüzünde müzisyenlerde görmeye alışık olduğumuz coşku, ızdırap ya da kendinden geçme gibi ifadeler pek olmuyor (köfte-dışı nitelik 2).

Caz/blues orgcularının birçoğu bası kendileri ayak klavyesinde çalmayı, basçı kullanmamayı tercih ediyor. Dennerlein da bunu yapıyor: Genellikle “swing” ritmindeki müziğine “walking bass” denilen, dört dörtlüğün her vuruşuna bir ses isabet eden, hızlı bir bas çizgisi eşlik ediyor. Dennerlein hakkında yazan eden herkes sol bacağının gücünden ve marifetliliğinden söz etmeden geçemiyor. Gerçekten de nasıl yapabildiği merak uyandıran ciddi bir beceri bu (köfte-dışı nitelik 3).

Gelelim işin işitsel tarafına:

Dennerlein genellikle caz müziğinde standartlaşmış olan, bir temayla başlayıp ardından çalgıların sololarıyla devam eden ve başlangıçtaki temayla biten kalıbı izliyor. Başka çalgıların da olduğu ortamda sıra kendisine gelince, yalnızca davul eşliğinde çalıyorsa da her zaman “özgür doğaçlama” (free improvisation) diye adlandırılan alıp başını gitmeceyi tercih ediyor (bası kendisi çaldığı için sırtında nereden nereye gidildiğini anlamaya çalışan bir basçının yükü de olmuyor).

Dennerlein alıp başını gittiğinde nerelere gidiyor? Temelde o da caz/blues orgunda artık “beylik” diyebileceğimiz birkaç şeyi ustaca yapıyor (köfte-dışı nitelik 4):

Bunların başında tuşların yumuşaklığından yararlanıp klavyede bir aşağı bir yukarı seri diziler çalmak geliyor. Bu kullanımda “takdire sunulan” en belirgin nitelik parmakların hızı oluyor, ardından dizinin karmaşıklığı ve tabii ki hiç yanlış nota basmayacak kadar çalışmışlık geliyor. İkinci “yapmazsa olmaz” kullanım, parmağı ya da eli tuşlar üzerinde kaydırmak (glissando) oluyor. Üçüncüsü, avucu çok sayıda tuşun üstüne basıp bir uçtan ötekine kaydırırken (avuç glissandosu) gürlüğü arttırarak boğuk bir gürlemeden cırlak bir atonaliteye ulaşılması. Bir de tek tuş üzerinde iki parmakla uzun tremololar yapmak var. Ve bunlar olurken (köfte-dışı nitelik 5:) B3’ten elde edilmesi mümkün çok sayıda tonun birinden ötekine geçmeyi de ihmal etmiyor.

ABD’de hamburgerci Wendy’s’in 1980’lerin ortalarındaki bir reklamı çok popülerleşmişti: Yaşlı, huysuz bir kadın başka üreticilerin hamburgerlerine bakıp “Bunun köftesi nerede?” (Where’s the beef?) diye bağırıyordu. Bu soru toplumda kısa zamanda bir deyişe dönüştü, bir fikrin ya da olayın özünün, ana fikrinin belirsiz olduğu durumlarda kullanılıyor. Yukarda daha betimleyici olacağını düşünerek “özne-dışı” terimi yerine bu deyişten bildiğim “köfte-dışı” benzetmesini kullandım.

*  *  *

Kızım altı yaşında piyano dersi almaya başlamıştı. New York’un ünlü caz kulüplerinden Blue Note’ta hafta sonları öğle saatlerinde yemekli konserler olurdu, bunlardan birine adını duyduğumuz bir saksafoncuyu dinlemek üzere ailece gitmiştik. Müzik başladıktan bir süre sonra kızım bana dönüp “Bu adam dizi egzersizi yapıyor. Niye evinde çalışmıyor da gelmiş burada bize dinletiyor?” diye sormuştu. Altı yaşındaki çocuk tüm saflığıyla, önyargısızlığıyla bizim oraya gelmiş olmamızın nedenini anlamaya, hamburgerdeki köfteyi bulmaya çalışıyordu.

Kızıma yanıt verememiştim, çünkü neyi, nasıl dinlememizin, neyi takdir etmemizin beklendiğini gerçekten ben de kestiremiyordum. “Evet ama bak dizileri ne kadar hızlı çalabiliyor” ya da “aslında müzik bilmeyen pek anlamaz ama o dizilerde farklı tonaliteler arasında dolaşıyor” ya da “burası çok ünlü bir kulüp, bu adam burada çaldığına göre…” ya da “bu adamın üç CD’si varmış, ödül de almış” gibi yanıtlar kimi yetişkine mantıklı ama o yaştaki çocuğa zırva gelecekti.

Bu yazı dizisinin başlarında da belirttiğim gibi sanat adını verdiğimiz etkinliklerin en belirgin ve vazgeçilmez niteliği birilerine göstermek ve/veya dinletmek üzere gerçekleştirilmeleridir. Etkinliğin ne ve nasıl olacağını belirleyen, özgürlüğü kontrol eden, “yaptım oldu”yu dizginleyen tek öge bu iletişimsel oluştur.

İster kaydedilmiş müzik, film, yazı gibi “aracı” bir nesne üzerinden, ister canlı anlatı, gösteri, dinleti gibi “aracısız” olsun, zaman çizgili yapıtlarda iletişimin nasıl gerçekleştiği artık iyi biliniyor: İletilen “veri” algılayanda bir sonraki adım için beklenti ve merak uyandırıyor, ileten taraf o beklentiyi belirli ölçülerde karşılayarak (onay, ödüllendirme) ya da karşılamayarak (şaşırtma, sürpriz) yeni bir beklenti yaratıyor ve iletişim bu alışverişle yol alıyor.2 Sözü kullanmayan, yani çağrışımlarla yol alan iletileri düşünerek, bu süreci çok genel anlamda “izlemek” olarak nitelendireyim (anlamak ya da kavramaktan daha kapsamlı olacağını düşünerek).

Söz konusu izlemenin gerçekleşebilmesi için öncelikle ortada iletenin art arda seçimleriyle ilerleyen, benim “özne” olarak nitelendirdiğim, izlenebilecek bir çizgi olması gerek (ana fikir, tema, mesaj gibi şeylerden söz etmiyorum). İkincisi, bu çizgide iletilen hareket ve/veya seslerin algılayanın belleğindeki çağrışımları belirli bir ölçüde tetikler nitelikte olması gerek. Üçüncüsü, algılayanın ilgisini, yani izlemeyi sürdürmesi için çizgideki uyarıcılarda değişimler olması gerek. Bunlar olmadığı zaman algılayanın özneyi bırakıp dikkatini “matris”e (matrix) yöneltmesi kaçınılmazlaşıyor.

Matris, bir şeyi üreten, geliştiren ve kuşatan çevre anlamında bir kavram  (“ortam” ya da “bağlam” sözcüklerinden daha kapsamlı). Matrissiz bir şey olamamasının yanısıra bir şeyi ya da olayı matrisinden soyutlayarak nitelendirebilmek de olanaksız.3 Ancak, matrisin birçok koşulda özneyi arka plana itmesi, önemsizleştirmesi, gözden kaybettirmesi, bazen de öznenin yerini alması gibi sorunlar var.

Örneğin, galerilerdeki sergi açılışlarında davetlilerin birbiriyle konuşma süresinin yapıtlara bakmaya harcadıkları süreden kat kat uzun olmasındaki tuhaflıktan epeyce bir söz edilir. Bu, davetlilerin açılışa özneyi oluşturan sanat yapıtlarını görmeye mi yoksa tanımlı bir toplumsal ritüelde yer almaya mı gittiği sorusunu akla getirir. Özne, matristeki bu standart ritüelin yer almasına izin vermeyecek ölçüde “oyun bozan” nitelikte olmadığı sürece, çevresindeki olayın gerçekleşmesi için bir “bahane” konumuna yerleşiyor.

Örneğin, “basmakalıp” diyebileceğimiz modern dans gösterilerinde “dans hareketi” olmaktan öte simgesel ya da çağrışımsal bir niteliği olmayan soyut hareket ve kompozisyonlar art arda sıralanır. Bunların genellikle ilk beş, on dakikasıyla on beşinci ya da yirmi beşinci dakikaları birbirinden pek ayırdedilemez. İzleyiciler dansçıların bedenlerine, yüzlerine, giysilerine, atletikliğine bakar, sonrasında zihinleri, eğer varsa birkaç umulmadık hareket ötesinde, koreografiyi hatırlamaz ama “dansçılara baktık” denmez, “dans izledik” denir.

Ben yukarda sözünü ettiğim orgcu Barbara Dennerlein’ın müziğinde doğaçlamadan oluşan orta bölümlerin hangi başlangıç ve bitişin ortası olduğunu ayırdetmekte zorlanıyorum. Yani, doğaçlamalarda (solo) izleyebileceğim bir düşünsel seçenekler dizisi bulamıyorum, yalnızca mükemmel bir koordinasyon, fiziksel maharet, çalışmışlık ve hız görüyorum ve B3’ten yükselen farklı tonları duyuyorum. Dennerlein’ın doğaçlamalarında izlenilen/dinlenilenin art arda sıralanan standartlaşmış gösterim seçeneklerinden oluştuğunu düşünüyorum.

Bir aşağı bir yukarı gidip gelen dizilerdeki aralıklar ve ritm yalnızca müziğin “caz” türünde olduğunu gösteriyor ve bu caz matrisini ve kulüp/konser deneyimini gerekçelendirmek için yeterli oluyor. Tabii ki ortada ancak eğitimli caz müzisyenlerinin izleyebileceği karmaşıklıkta ve zorlukta bir çizgi olması ve benim sıradan bir dinleyici olarak bunu göremiyor olmam da mümkün. (Bu konudaki eleştirilerini yıllardır sakınmadan dile getiren saksafoncu Branford Marsalis caz müzisyenlerinin genel dinleyiciyle iletişim kurmak yerine birbirine bilgi ve marifet göstermek üzere çaldıklarını savunur.)4

Özetle, benzetme yerinde olursa, Dennerlein’ın yaptıkları zihnimde hamburgerin (hepsi de son derece kaliteli) ekmeği, peyniri, domatesi, sosu, garnitürü, tabağı gibi şeylere karşılık geliyor, köfteyi bulamıyorum. Bu kesinlikle yakınımda bir yerde çalacağını duysam gitmem anlamına gelmiyor: Dennerlein’ın muhteşem sesler üreten zor bir aygıtı ustalıkla kullanmasını, parmaklarının ve ayaklarının hızını ve hünerini izlemek için, yani hamburger yerine kaliteli bir “peynirli sandviç” yiyeceğimi düşünerek giderim. Sonuçta peynirli sandviç de kendi içinde bütünlüğü olan, lezzetli, doyurucu bir gıda. Sorun, peynirli sandviçin hamburger olarak sunulmasında ve hamburger niyetine yenilmesinde yatıyor.

SEMİH FIRINCIOĞLU

Bu yazı ilk kez Sanat Dünyamız dergisinin (Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul) 180. sayısında (Ocak-Şubat 2021) yayımlanmıştır. 

_______________________

1 Youtube’da “Barbara Dennerlein” ismini aramak çok sayıda konser videosu bulmak için yeterli. “Barbara Dennerlein in Glarus 2020”, “Jimmy’s Walk – Barbara Dennerlein on Hammond B3”, “Barbara Dennerlein & Rhoda Scott on Hammond B3 Organ”, “Barbara Dennerlein Plays Some B3 Blues” başlıklı videoları yukarda yazdıklarıma örnekler olarak öneririm.

2 Müzik algısı konusunda en ayrıntılı çalışmalardan biri: Huron, David (2007), Sweet Anticipation: Music and the Psychology of Expectation, Cambridge, Mass.: The MIT Press.

3 Watzlawick, Paul, Janet Beavin Bavelas, Don D. Jackson (1967), Pragmatics of Human Communication: A Study of Interactional Patterns, Pathologies, and Paradoxes, New York: W. W. Norton and Co., s. 52-53, 260-261.

4 “Why is jazz unpopular? The musicians ‘suck’, says Branford Marsalis” The Sydney Morning Herald, April 19, 2019.

 


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/sanatlarda-ozne-ve-matrisin-yeri-uzerine.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/sanatlarda-ozne-ve-matrisin-yeri-uzerine.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/sanatlarda-ozne-ve-matrisin-yeri-uzerine_t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/sanatlarda-ozne-ve-matrisin-yeri-uzerine.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/sanatlarda-ozne-ve-matrisin-yeri-uzerine/5854/</link>
			<pubDate>Fri, 26 Feb 2021 17:40:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bir İnsanlık Kültür Mirası: Tango]]></title>
			<description><![CDATA[Saatlerce değişik stillerde tango dinlenebilirken aynı şeyi rumba, salsa ya da fox-trot için söylememize imkân yoktur.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Tango, Arjantin’de, Buenos Aires’te doğmuştur. Oradan hızla dünyaya yayılan bu sanat türünde pek çok kültürden izler bulmak mümkündür. Bu yazıda bu konu ele alınacaktır.

ARJANTİN TARİHÇESİNE KISA BİR BAKIŞ

19. yüzyılın ilk yarısında İspanyol hegemonyasından kurtulan Arjantin, aynı yüzyılın ortalarında bağımsız bir cumhuriyet olma yolunda ilk adımlarını atmaya başladı. Muhtelif kültürlere ev sahipliği yapmış Güney Amerika’da bugünkü Arjantin bölgesinde, M.Ö. 12.000 – 13.000 senelerinden kalma bazı mağara duvarları çizimlerinden başlayarak daha fazla bilgiye sahip olduğumuz, 15. yüzyıl sonuna kadar uzanan Prekolumbiyen devrini içine alan zaman diliminin, bugünkü modern Arjantin üzerinde fazla etkisi yoktur. Hatta Avrupalıların buraya ilk adım attıkları 1500’lü senelerin başından itibaren gelişen İspanyol kolonisine ait kültür ve adetler dahi kayda değer izler oluşturmaz. Buna belki tek istisna ülkede konuşulan İspanyolca dilidir. O da zaten İtalyanca aksanla konuşulan, İspanya İspanyolcasından farklılıklar gösteren bir dildir. Bu durumda modern Arjantin, neresinden bakılırsa bakılsın, bugüne kadar örf, adet ve kültürünü korumuş 170 senelik bir tarihe sahiptir.


“Milonga” denilen danslı tango gecelerinin düzenlendiği tipik lokallerden “Confitería Ideal”. İki katlı ve iki salonu olan bu tarihi mekânda geceleri üst kattaki orta alan boşaltılıp dans pisti olarak kullanılır. Alt katta konserler verilir. Gündüzleri café ve lokanta olarak hizmet verir. (E. Sevsay)

“AZ LATİN ÇOK AVRUPALI” BİR ÜLKE

Arjantin’in batı dünyası ülkeleri diye tabir edilen ülkelerden uzak olması, olumlu ve olumsuz sonuçları beraberinde getirmiş bir durumdur. Kuruluş döneminde vatandaş bulmakta zorluk çeken Arjantin, büyümek için çeşitli yollar denemiştir. Bunlardan belki de en ilginci tüm dünya ülkelerine gönderdikleri, dünya halkını “vatandaşlığa davet” eden broşür ve yazılardır. Bugün Arjantin millî müzelerinde ve arşiv sergilerinde örnekleri görülebilen bu tür belgeler, o zamanların ilkel sayılabilecek koşullarında bile dünyaya dağıtılmıştır. Bu belgelerde Arjantin’in yeni kurulan bir devlet olduğu, iş imkânlarının çokluğu, toprağının bereketliliği, doğal kaynaklarının (özellikle başta gümüş ve altın olmak üzere değerli madenlerin) zenginliği ve benzeri konular doğrusu çok çekici bir dille anlatılmıştır. Bunun sonucunda, özellikle Avrupa ülkelerinden, Arjantin’e göçler başlamıştır. İşsiz kalmış; herhangi bir nedenle kendi vatanlarında siyasî ya da kanunî problemler yaşayan; macera peşinde koşan bir sürü insan bu ülkenin yolunu tutmuştur. Gelen İtalyan, İngiliz, Fransız, Alman vb. kişiler burada “mahalleler” kurmaya başlamışlar, sanattan mimarîye, yemek tarzından yaşam şekillerine, örf ve âdetlerine kadar, yoğunlaştıkları mahalleleri özgün renklerle farklılaştırmışlardır. Tarihten kalan ve pek de sevilmeyen İspanyol kültür ve âdetleri, yerlerini diğer Avrupa ülkelerinde görülenlere bırakmaya başlamıştır. Bugün bile cadde, sokak isimlerinden bina tarzlarına kadar bu ülkeleri çağrıştıran pek çok mahalle vardır. Bu nedenlerle özellikle Buenos Aires’liler kendilerini Latin olmaktan ziyade Avrupalı, hatta İtalyan asıllı kabul ederler.

Arjantin’e göç eden başka ulusların halkları da vardı elbette. Başta Polonya olmak üzere doğu Avrupalılar ve Uzak Doğu halkları bunlara örnektir. Göz ardı edilmemesi gereken büyük bir mülteci grubu da Orta Doğu’dan gitmiştir. Bu insanlarda Osmanlı pasaportu olduğu için kendilerine “los Turcos” denmiştir ki ailesi bugünkü Suriye bölgesinden giden Arjantin eski başkanlarından Carlos Menem için kullanılan “el Turco” takma adı da buradan gelir. Özellikle 20. yüzyılın ilk 10-15 senesinde, o zamanlar Osmanlı toprakları olan bu mıntıkadan vapurlar dolusu insan, yeni bir hayat kurmak amacıyla bu bilinmezler dünyasına göç etmiştir.



19. Yüzyıl sonu ya da 20. Yüzyıl başında Avrupa’dan gemiyle Güney Amerika’ya gelen turistler, ilk durak olan Buenos Aires’te, karşılarında palmiye ağaçları, papağanları olan tropikal bir yer yerine Paris, Roma gibi bir şehir görünce oldukça hayal kırıklığına uğramışlardı. (Café Tortoni duvar fotoğrafı. Hükûmet sarayı önünde çift katlı tramvay. 1908, Buenos Aires – E. Sevsay)

PALMİYE AĞAÇLARI, UÇUŞAN PAPAĞANLARI İLE TROPİK BİR ÜLKE BEKLERKEN…

19. yüzyıl sonları ve özellikle 20. yüzyıl başlarında Avrupa’dan Güney Amerika’ya vapur turları düzenlenmeye başlamıştır. Bilhassa Avrupalı zengin ve soylu ailelerin itibar ettikleri bu yolculuklarda genelde ilk durak Buenos Aires’ti. Sonra yavaş yavaş kuzeye çıkılıyordu. Tropik bir cennetle karşılaşma umuduyla Buenos Aires’e gelen turistler karşılarında Paris ya da Roma’nın bir kopyasını görünce son derece şaşırmışlar, hatta düş kırıklığına uğramışlardı. Düzenli ve birbirine paralel caddeler ve bulvarlar, metro, tuvaletli hanımlar, şık giyimli beyler, opera, sayısız konser ve tiyatro salonları, adım başı olan caféler, lokantalar, bol miktarda kitapçılar, parklar vb. turistleri son derece şaşırtmıştı.

MÜZİSYENLER DE BOŞ DURMADI

Avrupa’dan Arjantin’e göç eden insanların örf ve adetlerinin yanında sanatçılar da kendi sanatlarını bu ülkeye ithal etmekten geri kalmadılar. Konumuz gereği dikkatimizi müziğe çevirirsek çok ilginç bir tabloyla karşılaşırız. O zamanın İtalya’sının önde gelen opera bestecisi Giuseppe Verdi’nin bazı öğrencilerinin, İtalya ve diğer Akdeniz ülkelerinden gelen çok sayıda besteci ve icracının da Buenos Aires’e gittiği bilinmektedir. Klâsik batı müziği alanından gelen bu müzisyenlerin çoğu yüzyıllar boyu gelişmiş, incelmiş, rafine olmuş çok sesli müziğin ustalarıydı. İyi eğitim görmüşlerdi. Bir yandan bu sanatçılar özellikle İtalyan opera okulunun Buenos Aires’te gelişmesini sağlarken, öte yandan, yine İtalya ve Avrupa’dan gelip, aynı müzik eğitim, terbiye ve tradisyonunu benimsemiş ama kendilerine opera haricindeki müzik alanlarını seçmiş müzisyenler burada çok yönlü bir müzik dünyası kurmuşlardır. Başta İtalya olmak üzere Akdeniz ülkelerinin “şarkı” teknikleri bu şekilde, örneğin Napoliten tarzı melodiler, bir anda Buenos Aires’ten tüm ülkeye ve tangonun ikinci vatanı sayılabilecek Uruguay’a yayılmaya başlamıştır.



Tangonun “Altın Devri” sayılan dönemin en büyük orkestralarından Juan d’Arienzo Ork.nın son dönem birinci bandoneoncusu Ernesto Franco, Ertuğrul Sevsay ile. Bugün 92 yaşındaki sanatçı, ülkedeki en yaşlı bandoneoncu olup resimde görülen Señor Tango’da hâlâ her gece çalışmaktadır.

VE TANGO DOĞUYOR

19. yüzyıl sonuna doğru artan Avrupa-Buenos Aires deniz trafiği, müzik eğilimli, şarkı söyleyen ya da bir müzik aleti çalan denizcilerin de bu bölgeye gelmesini sağladı. (Bu arada, gemiciler arasında müziğin ve amatörce de olsa yapılan müzikli parodilerin uzun deniz seyahatlerinde yegâne eğlence kaynağı olduğunu tarihî bir bilgi olarak belirtelim.) Çoğu İtalyan ya da Alman olan bu denizciler genelde gitar, küçük akordeon tarzında körüklü bir saz, flüt, bazen de keman çalarlardı. Buenos Aires’in La Boca denen liman mıntıkasında sahile çıkan bu gemiciler, onlara hizmet veren bar, pavyon ve eğlence yerlerinde keyif sürerlerdi. Bu aletlerle çalınan Avrupa’dan gelme şarkılı ya da şarkısız dans müziği, Küba’nın Habanera’sını, ayrıca Arjantin ve Latin Amerika, hatta zaman zaman Afrika müziklerinin ritmik elemanlarını da içine alarak yeni bir stil oluşturmaya başladı. Ortaya çıkan bu yeni bileşim, ilkel formdaki tangodan başka bir şey değildi.

Tarihî bilgi olarak vermekte fayda var: Arap kültürünün Afrika üzerinden İspanya’ya ulaşması doğal olarak İslam sanatının orada da bir ölçüde yayılmasının sebeplerindendir. Müzik de bu sanat dallarından biriydi. Özellikle (birincisi uzunca, ikincisi kısa, son ikisi normal uzunlukta olan) 4 vuruştan kurulu ve Orta Doğu müziğinde kullanılan (halk tabiriyle) “göbek atma” ritmi burada ilgi toplamış, kabul görmüş ve İspanyollar tarafından Küba’ya taşınarak Habanera dansının ana ritmi oluvermişti. Zamanla Arjantin’e uzanan bu ritim Tango Habanera’nın en karakteristik birimi olmuştur. Buna ilaveten, yukarıda bahsettiğimiz gibi 20. yüzyıl başında Orta Doğu’dan Arjantin’e göç eden halk, sadece bu ritmin sık kullanıldığı folklorik müziklerini değil, bizde ramazan davulu tabir edilen tokmaklı davul gibi müzik aletlerini de beraberlerine götürmüşlerdir. Bugün bile futbol maçlarından protesto yürüyüşlerine kadar insanların çeşitli vesilelerle bir araya geldiği durumlarda sayısı bazen 20-25’i bulan bu davullar çalınır. Neredeyse sabah saatlerine kadar süren Milonga tabir edilen müzikli ve danslı tango toplantılarının sonunda bu davul eşliğinde 5-10 dakika çalınan arabesk tarzı bir müzikle şık giyimli insanlar kollarını iki yana açarak, parmaklarını şıkırdatarak “göbek atarlar” ve saatlerce dans edilen tango, milonga, vals müziklerine bu şekilde bir kapanış yaparlar.

Birkaç kelime de bandoneon hakkında verelim: aslında körüklü bir Alman aleti olan bandoneon 19. yüzyıl ortalarında yapılmıştır. Kiliselerinde org olmayan kasaba ve köylerde dinsel müzik icra etmek amacını güden bu alet Alman denizciler tarafından Buenos Aires’e getirilmiş ve kısa zamanda tangonun tipik tınısını veren alet olmuştur. Maalesef Avrupa ve Kuzey Amerika’da bu aleti çalan az bulunduğu için o zamandan beri dans ve tango orkestralarında bu alet yerine ses kalitesi karşılaştırılmayacak kadar kötü olan akordeon kullanılmaktadır.

SIRA KLASİK TANGODA

Arjantinli aristokratlar tarafından tango, başta ilgi ve takdir görmek bir yana oldukça aşağılandı. Tangonun doğduğu, pavyon ve randevu evleriyle dolu mahallelerden gelmesi, belirli(!) bir “sosyal düzeyi olmayan” icracıların eğlence müziği olması, çok kişi tarafından bu aşağılanmaya neden olarak gösterilir. İleri sürülen bu nedenler doğru olsa da hepsi bundan ibaret değildir. O zamanki Arjantin sosyetesi Avrupa’dan gelen, belirli bir müzik eğitimi almış, kültüre sahip bir tabakadır. Kulağı klasik batı müziğiyle dolmuş, Verdi opera aryalarını mırıldanan bir kesimdir. Alışık olduğu müzik, halk müziği, oda müziği ya da senfonik müzik olması fark etmeksizin çok sesli müziğin ileri düzeydeki bir tarzıdır.

Ancak belirtmeliyiz ki sanat kalitesi yükseklere çıkartılmış müziğin kaynağının ilk başlarda nasıl olduğu, kimler tarafından bulunduğu ya da kullanıldığı önemli değildir. Beethoven’in 2. senfonisinin 2. bölümündeki temalardan biri, Viyana’nın pek meşhur şarap içilen yerlerinden Grinzing bölgesinden gelen, sözleri “Grinzing’te şarap içip güzel kadınlarla gönül eğlendirmek isteği” üzerine kurulu bir meyhane şarkısıdır. Mozart ve Haydn’ın kullandığı halk ezgilerinin sayısı belli değildir. Önemli olan, basit de olsa bir fikri geliştirip ortaya bir sanat eseri çıkartmaktır. Yukarıda bahsettiğimiz Napoliten melodilerinin tango melodilerine temel teşkil eden ana unsurlardan biri olmasının Mozart ve Haydn’ın yaptığından pek bir farkı yoktur. Bu tarz halk melodileri, popüler ya da klasik müzik olması fark etmeksizin pek çok müzik tarzının ana unsurları olmuşlardır. Buna başka iyi bir örnek de İtalyan operalarıdır. Buralarda halk müziği olmasa bile halkın kolayca söyleyebileceği, akılda kolay kalacak melodik elemanlar temel alınmıştır. Verdi operalarının melodilerinin hemen hepsi, hatta 3 vuruşlu olanlar bile 4 vuruşlu ritme çevrilse, kolaylıkla tango melodisi olabilir. Örneğin La Traviata’daki Violetta ile Germont’un arasındaki düet pekâlâ bir tango olarak icra edilebilir.



Arjantin’de sanat ve sanatçıya çok önem verilir. Sanatçıların balmumu heykelleri çesitli yerlerde karşınıza çıkabilir. Buenos Aires’in en eski ve tanınmış cafési Café Tortoni’den bir köşe. Üç meşhur sanatçı: yazar Jorge L. Borge, gelmiş geçmis en büyük tango şarkıcısı, besteci ve aktör Carlos Gardel, şair Alfonsina Storni, bu lokale geldiklerinde devamlı oturdukları köşede. (E. Sevsay)

TANGO DOĞUŞUNDAN İTİBAREN TANIDIK BİR MÜZİKTİ

Tangonun kabul görmesi ve hızla dünyaya yayılması, çoğu kişinin öne sürdüğü gibi Amerikan filmlerinde kullanılması nedeniyle değildir. Tangonun filmlerde kullanılması tanınma ve sevilme konusunda muhakkak ki büyük bir rol oynamıştır (ki bu da Arjantin’de başlamıştır) ama asıl perde arkasında olan yukarıda da bahsettiğimiz Akdeniz melodi tarzının yanı sıra çok sesli batı müziği besteleme biçimleridir. Bunların ne olduğu sorusu akla gelecektir: teknik ifadeleriyle armoni ve kontrpuanı içine alan ama sadece onlardan ibaret olmayan çok seslilik, çeşitli kompozisyon yöntemleri, form, orkestrasyon, estetik yapı vb. bu birimlerin içinde sayılabilir.

Bu saydıklarımızın başarılı sentezleri zaten yüzyıllardır Avrupa’da biliniyordu. O nedenle dinleyen herkese tango bir şekilde tanıdık geliyordu. Çok sesli batı müziğinde Rönesans, Barok, Klasik, Romantik gibi müzik devirleri kendi stilleri ve karakteristikleri içinde zirveler yapmış müziklerdi. Bu devirlerin, özellikle Romantik devir müziğinin karakteristik öğelerinin tangoya da uygulanması sonucu 20. yüzyıl başlarında tango müziğinde bir şahlanma görünmüştür. 1950’lere kadar bu gelişme devam etmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar inişli çıkışlı bir seyir sürdüren tango, günümüzde yeniden canlanmaktadır. Bunun sağlıklı bir değerlendirmesi daha ilerideki senelerde yapılacaktır.



Biz yine 1900’lerin başlarındaki gelişmelere dönelim. 30’lu 40’lı senelerde altın devrini yaşayan tangodan önce ve sonra pek çok şarkılı ya da şarkısız dans müziği türü göze çarpar. Bir yanda özellikle ritmik çeşitlilikleri ile karakterize Latin Amerika müziği, bir yandan ABD’de iki ayrı kanaldan ilerleyen jazz ve pop müzikleri, bir yandan da Avrupa’da tek düze ritimle icra edilen dans müzikleri eğlence dünyasını sarmaktaydı. Ancak bu türlerden tango ve jazz müzikleri hariç hemen hiçbiri, klasik müzikte olduğu gibi, muhtelif stiller içeren bir gelişim sürecinden geçmemiştir. Onun için Avrupa ve Türk tangosu beğenilirliğini yitirmiştir. Arjantin Tangosu ilerlemeye ve gelişmeye devam ederken diğer dans müziklerinde bu gelişmeler görülmediğinden onlar monoton olmanın kurbanı olmuşlardır. Saatlerce değişik stillerde tango dinlenebilirken aynı şeyi rumba, salsa ya da fox-trot için söylememize imkân yoktur.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki Türk tangosunun ülkemizde özellikle sevilen bir tarz olmasının en büyük nedeni, genç Türkiye Cumhuriyeti’ndeki halka mal olmuş ilk çok sesli müzik olmasıdır. Türk kültürü için tamamen yenidir ama Akdeniz kökenli olduğu için kulağa yabancı gelmez. Harikulade bestelerin yanında son derece beceriksizce yapılan, baştan sona aynı giden ritim ve tınılarla adeta iç bayıltan aranjmanların kullanılması (yani klasik müzik beste ve icra prensiplerinin dikkate alınmaması) müzikseverleri tangodan soğutmuştur. Aynı üzücü durum, Arjantin dışındaki bütün ülkelerin tangoları için geçerlidir.

Görüyoruz ki tango sadece melodik tarzı ile değil, aynı zamanda Avrupa’dan kökünü almış armonik yapısı; keman, kontrbas, piyano ve bandoneon tarafından tipik bir tınısı olması nedenleri ile de sağlam bir zemine oturmuştur. Latin Amerika, Afrika gibi bölgelerin melodik ve ritmik elemanları da tangonun temel taşlarından olmuştur. Tango bütün bu özelliklerinin yanında müzik, şarkı, dans kavramlarını aşıp dostluk, vefa ve kibarlık ile özdeşleşen bir hayat tarzı haline gelmiştir. Aşk ve sevgi temalarının yanında akla hayale gelebilecek her konuda tango yazılmıştır. Futbol maçından şiddetli fırtınalara; çocuklarını savaşta kaybeden annenin acılarından güneşin doğuşuna kadar pek çok konu tangoya girmiştir.

Bu kadar çok yönü olan, farklı müzik anlayışlarına ev sahipliği yapan, çeşitli ulusların kültürlerini içinde barındıran Tango, 2009’da UNESCO tarafından İnsanlık Kültür Mirası kategorisine seçilmiş ve korunma altına alınmıştır.

Univ.-Prof. Dr. Dr. ERTUĞRUL SEVSAY

Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi

Kaynak: Tunadergi.com
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/bir-insanlik-kultur-mirasi-tango.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/bir-insanlik-kultur-mirasi-tango.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/bir-insanlik-kultur-mirasi-tango_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/02/bir-insanlik-kultur-mirasi-tango.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/bir-insanlik-kultur-mirasi-tango/5845/</link>
			<pubDate>Tue, 23 Feb 2021 18:06:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Muammer Sun'un Türk Müzik Devrimindeki Yeri ve Önemi:]]></title>
			<description><![CDATA[Akortlu doğdu, akortlu yetişti-çalıştı ve devrimi yeniden akortladı...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ MUAMMER SUN’UN TÜRK MÜZİK DEVRİMİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ:

AKORTLU DOĞDU, AKORTLU YETİŞTİ-ÇALIŞTI VE DEVRİMİ YENİDEN AKORTLADI

Prof. Dr. Ali UÇAN

1. Giriş

Türkiye olarak eğitimdeki ilk yenileşme hareketlerinin başladığı 1773’ten bu yana yaklaşık iki yüz elli yıldır istençli bir değişim ve dönüşüm içindeyiz. Başka bir deyişle yaklaşık çeyrek binyıldır yaşanan bu süreçte Türk ulusu ve ülkesi olarak Nizâm-ı Kadim ve Nizâm-ı Âlem’den Nizâm-ı Cedîd’e ve Nizâm-ı Cedid’ten Muasır Medeniyet’e doğru akıp giden bir yoldayız. Öz Türkçe deyişle Eski-Dünya Düzeni’nden Yeni Düzen’e ve Yeni Düzen’den Çağdaş Uygarlık’a uzanan bu yolun son yüz yılında Büyük Türk Devrimi denilen bir süreci yaşıyoruz. Bu devrimi oluşturan alt devrimlerin kimi hedeflerine epey yaklaşmış, kimilerine kısmen erişmiş, kimilerinin ise epey gerisinde bulunuyoruz. Böyle olduğumuz başlıca alt devrimlerden biri Türk Müzik Devrimidir. Türk müzik devriminde, kurucu kuşakın ardından öncü-ilkçi kuşak denilen 1900’lü-1910’lu kuşaklar ve onları izleyen 1920’li kuşaklardan sonra görev alan 1930’lu kuşak müzikçilerimizden Muammer Sun’un ayrı bir yeri vardır.

Son bir ay içinde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 1 Kasım Yeni Türk Harfleri Yasasının Kabulü ve Musiki Muallim Mektebi’nin Açılışı, 10 Kasım Atatürk’ü Anma ve dün itibariyle 24 Kasım Öğretmenler Günü etkinliklerini gerçekleştirdik. Büyük Türk Devrimi sürecinde her biri ayrı bir anlam, önem ve değer taşıyan bu ulusal olaylara ilişkin etkinliklerden sonra bugün de burada başka bir anlamlı etkinlik gerçekleştiriyoruz. Bu etkinliğimizde Türk Müzik Devriminin yılmaz eri, yorulmaz savaşçısı ve ulu çınarı, Atatürk ve Cumhuriyet tutkunu, anıt insan Muammer Sun’a en çok hak ettiği ödüllerden biri olarak Ulusal Eğitim Derneği’nin 2017 Eğitim Onur Ödülü sunulmaktadır.

Bu sunum, gerçekleştiği zamanın, içerdiği soylu anlamın ve gördüğü tarihsel işlevin yanı sıra, doğal olarak kendiliğinden, çok önemli başka bir boyutu da kapsıyor. Şöyle ki Büyük Türk Devriminin baş önderi ve kapsadığı Türk Müzik Devriminin baş yönderi Başöğretmen Atatürk’e Öğretmenler Haftası’nda Muammer Sun yoluyla bir hesap verme özelliği de taşıyor.

Şunu hemen çok rahatlıkla ve açık yüreklilikle belirteyim ki, bugün burada, Türk Müzik Devrimine hizmet etmiş olanlara ilişkin genel değerlendirmelere göre en ulusal bestecimiz olarak nitelendirilen bir bestecimize ödül sunuyoruz. Bu bakımdan Türk Müzik Devrimine ilişkin olarak Atatürk’e Muammer Sun üzerinden; onun söylem, eylem, çalışım, yaratım ve başarımları yoluyla hesap vermemiz hem çok kolay, hem olağanüstü yüz ağartıcı, hem de eşsiz onur verici bir olaydır. Bunun nedenleri bu konuşmamın akışı içinde kendiliğinden ortaya çıkacak ve açıkça anlaşılacaktır.

Konuşmamda önceki konuşmada belirtilenlere dayanarak Muammer Sun’un Türk Müzik Devrimindeki Yeri ve Önemi başlığı altında Genel Bir Muammer Sun Saptaması, Çözümlemesi ve Değerlendirmesi yapacağım. Bunu yaparken Atatürk’ün önderliğindeki Büyük Türk Devrimi için öngördüğü genel amaç ile Türk Müzik Devriminin oturduğu çağdaş kültürel çerçeve, güttüğü genel amaç ve taşıdığı temel özelliklerden yola çıkacağım. Yanı sıra kendisini 57 yıl önce coşkulu bir koro çalışmasına Gazi Eğitim’den bir öğrenci olarak katılıp ilk kez tanıdığım 1960’dan 2017’ye uzanan yarım yüzyılı aşkın süre içinde Sun’un kendisine ilişkin gözlem ve izlemlerimi de işe koşacağım.

2. Türk Devriminin Atatürkçe Amacı, Oturduğu Kültürel Çerçeve ve Kültürel Arka Planı

Atatürk’e göre Büyük Türk Devriminin amacı “Türkiye Cumhuriyeti halkını, devletini ve ülkesini tümden çağdaş ve tüm anlam ve biçimleriyle uygar bir toplum, devlet ve ülke durumuna getirmek”tir. Bir tarih dersi programında, alanlar yönünden yapılan bir genel sınıflamada Büyük Türk Devrimi (1) siyasal devrimler, (2) toplumsal devrimler, (3) kültürel devrimler ve (4) ekonomisel devrimler olmak üzere dört ana kümeye ayrılır (KEP 2004: 136, 280). Bu ayrılıma göre Türk Müzik Devrimi, uygarlık ve eğitim boyutları ile bir bütün olarak başlıca kültürel devrimlerden biridir. Türk Müzik Devrimi öz olarak Atatürk’ün çağdaş kültür anlayışına ve öz Türk kültürümüze temellenir.

Nitekim Atatürk, kurduğu yeni devleti “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür, yüksek Türk kültürüdür” (1933) diyerek tanımlar. Bu tanımı yaparken kültürün çağdaş anlam, kapsam ve işlevlerinin tam bilincindedir. Bu bilinçledir ki çağdaş kültürün ana bileşenlerini İnsan odaklı ve Yaşam eksenli spor, bilim, teknik, sanat ve felsefe olarak belirler. Kültürü çağdaş anlamda ulusal yaşam biçimi olarak gördüğünü açıkça belli eder. Yaşam bilgisi temelli Çağdaş yaşamda kültürün beş ana bileşeninden Sporu sağlam bedenli-sağlam kafalı olmayı ve sağlıklı yaşamayı sağlayıcı, Bilimi ‘yaşamda en gerçek ve güvenilir yol gösterici’, Tekniği yaşamı en etkili ve en kullanışlı kolaylaştırıcı, Sanatı ’ulusun ve bireyin başlıca insanca yaşam damarlarından biri’ olarak nitelendirir. Felsefeyi bunları yaşamın gerekleri ile bireyin ve toplumun gelişmesi doğrultusunda birbiriyle buluşturan, bağdaştıran, birleştiren-kaynaştıran ve bütünleştiren bir genel akılcı düşünme, gerçekçi değerleme ve yararcı kılma yolu olarak görür. Müziği ise “güzel sanatlar içinde en çabuk ve en önde götürülmesi gereken dal” olarak belirler. Bunların tümünü çağdaşlaşma sürecinde, başka bir deyişle çağdaş anlamda uygarlaşma sürecinde bir bütün olarak işe koşar, kullanır, değerlendirir. Yaşamı ve görevleri boyunca böyle davranmayı ilke edinir. Bu süreçte uygarlık ile kültürü ve kültür ile eğitimi birbirinden kopmaz-ayrılmaz bir bütün olarak görür. Bu görüşü müzik yaşamı, müzik kültürü ve müzik eğitimi görüşüne de tam yansır. (Uçan 2005a: 290; 2005b: 261, 495; 2010: 38; 2015: 197, 215, 291, 330, 359).

3. Atatürk’ün Öngördüğü Türk Müzik Devriminin Genel Amacı, Özellikleri ve Muammer Sun

3.1. Türk Müzik Devriminin Genel Amacı: Türk ulusal müzik yaşamını, kültürünü ve eğitimini çağdaş uygarlık düzeyine eriştirmek ve o düzeyin üstüne çıkarmaktır. Başka bir deyişle Türk ulusal müziğinin çağdaşlaşması, çağdaşlaşarak yükselmesi ve evrensel müzikte yer almasıdır. Bu, çağdaş anlamda müziksel uygarlaşma demektir. Müziksel çağdaşlaşma, müzikte ulusallığı koruyup geliştirerek çağın anlayışına, gereklerine ve tutumuna uyma, uygun duruma gelmeyle olanaklıdır. Muammer Sun müziksel çalışmalarında bu duruma gelmeyi gecikmeksizin gerçekleştirmiştir.

3.2. Türk Müzik Devriminin Genel İlkeleri-Ölçütleri: Türk ulusal müzik yaşamında, kültüründe ve eğitiminde Atatürk’ün öngördüğü çağdaşlaşma, biri temel, diğerleri ona dayalı veya onun üzerine kurulu on ilke ve ölçüte odaklanır. Bunlar sırasıyla şunlardır (Uçan 2005a: 40; 2005b: 262, 320; 2015: 292, 361, 373):

(T) Temelde Yaşamsallık,

(1) Özde Ulusallık, 

(2) Biçimde Anlaşılırlık, 

(3) Kapsamda Özgürlük, 

(4) Anlatımda Özgünlük, 

(5) Yöntemde Çağdaşlık, 

(6) Teknikte Çağcıllık, 

(7) Düzeyde Çağdaş Uygarlık.

(8) Nitelikte Evrensellik, (“Evrensel müzikte yer alabilir niteliktelik”)

(9) Yaşayışta Bütünsellik. 

Bu ilke ve ölçütler bir bütündür. Bu bütün içinde her ilke ve ölçüt ayrı bir anlam, önem ve değer taşır; ayrı bir işlev görür. Müziksel çağdaşlaşmada başarı, bu ilke ve ölçütlere ne denli temellenildiği ve dayanıldığına; bu ilke ve ölçütlerden ne derece kaynaklanıldığı, yönlenildiği ve kılavuzlanıldığına; kısacası bu ilke ve ölçütlere ne kadar uyulduğuna veya uyulabildiğine bağlıdır. Sun’un müziksel çağdaşlaşmada elde ettiği olağanüstü başarı, bu ilke ve ölçütlerin gereklerini hem ayrı ayrı, hem küme küme, hem de bir bütün olarak yerine getirmiş olmasına dayanır.

3.3. Türk Müzik Devriminin Genel Ölçüleri: Atatürkçe deyişle “Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.” Ancak buradaki “alabilme, kavrayabilme” müzik devriminin ilk aşamasına ilişkin ölçülerdir. Tüm aşamalarına ilişkin ölçüler sırasıyla şunlardır: Müzikte değişikliği; 

1. Aşama: Alabilme, Kavrayabilme,

2. Aşama: Uygulayabilme, Uyarlayabilme,

3. Aşama: Yaşayabilme, Yaşatabilme,

4. Aşama: Sindirebilme, Özümseyebilme,

5. Aşama: Çözümleyebilme, İrdeleyebilme,

6. Aşama: Bileştirebilme, Bireştirebilme,

7. Aşama: Değerlendirebilme, Değerseyebilme.

Bu ölçülerin tümüyle gerçekleşmesi uzun bir zaman içinde ve eğitimle olanaklıdır. Çok yönlü, geniş kapsamlı, sabırlı-özenli ve uzun süreli bir müzik eğitimini gerektirir. En az üç-dört kuşağın böyle bir müzik eğitiminden geçmesini zorunlu kılar. Bu da yaklaşık olarak, üç kuşak için en az 75 yıl, dört kuşak için en az 100 yıl demektir. Ancak çağdaş uygarlığın tam etkin ve yaratkan-üretken bir ortak üyesi olmak amaçlanınca bu ölçüler yeterli olmaz. Daha başka ve ileri ölçülere de gerek vardır. Sun gördüğü müzik öğreniminde ve yaptığı müziksel çalışmalarda bu ölçülerin tümünü ve daha ilerilerini gerçekleştirme yeterliliğine erişmiş ve kararlılığını göstermiştir.

3.4. Türk Müzik Devriminin Genel Yöntemi: Türk müzik devriminin genel yöntemi ulusal öze ve temele dayalı müziksel çağdaşlaşma yöntemidir. Atatürk bu yöntemle müziksel çağdaşlaşmayı öngörür, tasarlar ve gerçekleştirmeye çalışırken izlenen yolda şöyle davranmayı yönerir:

(1) Ulusun müziğe sevgisini sürekli olarak, her türlü araç ve tedbirlerle besleyerek geliştirme.

(2) Dünyanın her türlü biliminden, buluşlarından, ilerlemelerinden yararlanma. 

(3) Fakat asıl temeli kendi içimizden bulup ortaya çıkarma ve o temel üzerinde çalışma.

(4) Her çığırda açılarak yükselme ve evrensel müzikte yer alabilir bir ulusal müzik yaratma.

(5) Bunun için ulusal gereç ve ögeleri toplayıp genel son müzik kurallarına göre işleme.

(6) İşlerken ulusal öze en uygun modern tekniki bulup en geçerli teknik olarak uygulama

(7) Kurallara göre ve modern teknikle işlerken her türlü öykünmeden kaçınma ve özleşme.

(8) Bütün bunları yaparken “Türk kalmaya çalışma.” (Sun: “Türk kalarak çağdaşlaşma.”)

Kısacası; öze dönme, asıl temeli içte bulma, o temele dayanarak ve o özden yola çıkarak, o özü genel son müzik kurallarına göre en uygun modern teknikle işleyerek çağdaşlaşma. Sun kendini, öğrencilerini ve çevresini müzikte çağdaşlaştırırken sürekli ve ödünsüz olarak böyle davranmaya büyük özen göstermiştir. Çünkü ulu önder Atatürk üstüne basa basa diyor ki: “Türkiye hiçbir ulusu taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır, o sadece özleşecektir.” (29.10.1930, ABE C. 24 2008: 299). “Türk kalmaya gayret edeceğiz.” (30.11. 1930, ABE C. 23 2008: 272). Bütün bunlar ‘Türk kalarak çağdaşlaşacağız’ demektir (Sun-Katoğlu 1974; 1993). 

3.5. Türk Müzik Devriminde Çağdaş Uygarlıkla İlişkiler: Bu yöntem çok aşamalı, açık uçlu bir süreç olarak işler. Bu süreçte çağdaş uygarlıkla ilişkiler şöyle sıralanır (Uçan 2010: 49): 

Müzikte çağdaş uygarlığa; 

(1) Duyarlı ve ilgili olma, 

(2) Bilgili ve bilinçli yönelme, 

(3) Eleştirel ve seçici açılma, 

(4) Tam girme ve etkin katılma,

(5) Yapıcı ve kalıcı biçimde konuşlanma-yerleşme,

(6) Ongun, saygın ve seçkin bir üye olma, 

(7) Yaratkan ve üretken bir ortak-paydaş durumuna gelme, 

(8) İleri düzeyde erişme ve sonunda 

(9) Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma, ilerisine-ötesine geçme. 

Bu ilişkiler bütünü içinde müziksel çağdaşlaşma açık uçlu ve bitimsiz bir süreçtir. Sun müzik öğreniminin orta, yüksek ve ileri aşamalarında, müziksel görev, çalışma ve etkinliklerinde çağdaş uygarlıkla her zaman böylesine ilişki içinde olmayı şaşmaz bir tutum hâline getirmiştir.

3.6. Türk Müzik Devriminin Genel-Ortak-Temel Dili: Atatürk’ün öngörüş, ulusun kurtuluş, cumhuriyetin kuruluş ve çağdaş uygar insanlığın yöneliş felsefesine uygun Türk müzik devriminde genel-ortak-temel dil Türkçe, Atatürkçe ve Müzikçe’dir. Bu üçlü dilden Türkçe müzik devriminin ana, ulus ve kamu dili; Atatürkçe düşün, ilke ve ülkü dili; Müzikçe ise alan, söylem ve eylem dilidir. Bu üçlü dil ya da dil üçlüsü birlikte ve iç içe bir bütündür; birlikte ve iç içe çok güçlü, sağlam ve etkilidir. Üçlü bütünlük içinde birbirini besler, destekler ve tamamlar; birbirine güç katar, birbirinden esin ve katkı alır (Uçan 2005b: 286). Bu üçlü dil aynı zamanda devrimle yoğrulup biçimlenen çağdaş Türk müzik yaşamının, kültürünün ve eğitiminin genel-ortak-temel dili işlevi görür.  Sun’un dili bu üçlü dildir. Bu üç dilin bir toplamı, tümü-bütünü, bileşimi-bireşimi ve bileşkesidir.

4. Atatürk’ün öngördüğü Türk Müzik Devrimi ve Muammer Sun

Türk müzik devrimi birçok alt devrimlerden oluşur. Bunların başlıcalarını şöyle sıralamak olanaklıdır: (1) Müzik Eğitimi Devrimi. (2) Müzik Öğretmeni/Eğitimcisi Yetiştirme Devrimi, (3) Müziksel Örgütleşme-Kurumlaşma Devrimi, (4) Müzik Derleme-Araştırma Devrimi, (5) Müzik Bilimi-Kuramı Devrimi, (6) Müziksel Aydınlanma Devrimi, (7) Müziğe Kitlesel Erişme-Eriştirme Devrimi, (8) Müziksel Halk Eğitimi Devrimi, (9) Çoksesli Müzik Sanatçısı Yetiştirme Devrimi, (10) Çağdaş Bağdama-Besteleme Devrimi, (11) Çağdaş Seslendirme-Yorumlama Devrimi, (12) Müzikte Üniversiter Yapılanma Devrimi.

Muammer Sun bu alt devrimlerin tümünde 1950’ler-1960’lardan bu yana tam etkin, katkı sağlayıcı ve belirleyici bir konumda bulunmaktadır. Bunun bir sonucu ve göstergesi olarak sözcüğün tam anlamıyla çok etkin ve seçkin bir çağdaş-ulusal Cumhuriyet (1) Müzik aydınıdır. (2) Müzik düşünürüdür. (3) Müzik yazarıdır-bestecidir. (4) Müzik eğitimcisidir. (5) Müzik derlemecisi-araştırmacısıdır. (6) Müzik örgütleyicisi-örgütleştiricisidir. (7) Müzik kurumları-kuruluşları kurucusu-yöneticisidir. (8) Müzik toplulukları oluşturucusu-yöneticisi-eğiticisidir. Tüm bu nitelikleriyle bir bütün olarak sözcüğün tam anlamıyla ilkeli-ülkülü-tutkulu bir Atatürk ve Cumhuriyet insanıdır. Kendine özgü bir Atatürk ve Cumhuriyet tutkunudur (Sun 2011: 268). Tüm bu nedenlerle kısacası-özcesi Türk kalarak Çağdaşlaşma yolunda öncü-önder-yönder bir söylem-eylem insanıdır.

M. Sun’un tüm bu nitelikleriyle Türk müzik devrimindeki yerini ve önemini “Türk Müzik Yaşamı”, “Türk Müzik Kültürü” ve “Türk Müzik Eğitimi” boyutlarıyla ele almak doğru olur. Böyle ele alınınca (1) Türk Müzik Yaşam Devrimindeki Yeri ve Önemi, (2) Türk Müzik Kültür Devrimindeki Yeri ve Önemi, (3) Türk Müzik Sanat Devrimindeki Yeri ve Önemi, (4) Türk Müzik Eğitim Devrimindeki Yeri ve Önemi daha açık seçik ortaya çıkar. Ancak bugün burada genel bir saptama, çözümleme ve değerlendirme yapacağımdan konuya bir bütün olarak yaklaşılmaktadır.

5. Muammer Sun’un Doğum, Çocukluk-Gençlik, Öğrenim Evreleri ve “Zamanın Ruhu”

Kendine, çevresine ve yaşadığı döneme duyarlı bir insan kimliğinin ve kişiliğinin oluşması ve gelişmesi ile zamanın ruhu arasında anlamlı bir ilişki vardır. Muammer Sun, bir “halk devleti” olarak nitelendirilen Cumhuriyetin başkenti Ankara’da Cumhuriyetin Onuncu Yılının eşiğinde köy kökenli bir ailenin “halk çocuğu” olarak doğdu (1932). Doğuştan müziksel bir varlık idi. Doğumda çıkardığı ilk ses çok büyük bir olasılıkla 440 Hz değerinde “La1” sesi idi. Buna göre doğuştan “tam akortlu” idi. Demek oluyor ki “tam akortlu” doğdu ve yaşama “tam akortlu” olarak başladı. Cumhuriyetin İkinci On Yılı ortamında büyüdü. Çocukluğunun ilk altı yılı (1932-1938) Atatürk’ün yaşamının son altı yılına rastladı. Atatürk yaşama gözlerini yumduğunda altı yaşındaydı. O kara haberin tüm yurdu ve tüm Türk ulusunu büyük yasa boğmasından bir yıl sonra okula başladı.

Anafartalar İlkokulu’nda ulusal Öğrenci Andı ile ilköğrenimine başlarken yepyeni bir yaşam kuralıyla etkilendi ve yoğun bir biçimde duygulandı. Ortaöğrenim yıllarında Atatürk’ün Gençliğe Söylevi (Hitabesi) ile çok yönlü ve güçlü bilinçlendi. (Sun’u Öğrenci Andı tanımlar, Gençliğe Söylev ödevler.) İlkokulu bitirince kendi isteğiyle Sanat Okuluna yöneldi ve İkinci Sanat Okulu’na girdi. Burada bir yıl ilk temeli bir tür ‘kaba sanat’ olan marangozluk öğrendi. 

Oradan genel olarak ‘ince sanat’ diye nitelenen musikiye yöneldi ve sınavla Askerî Mızıka Okulu’na girdi (1946). Sınavda ilk kez gördüğü piyanodan verilen sesleri istenen biçimde “a, a, a” diyerek yineledi (Sun 2011: 37). Yinelediği ilk ses ya da sesler, bu tür sınavların doğal bir gereği olarak, çok büyük olasılıkla 440 Hz değerindeki “La” sesiydi ve onunla başlıyordu. Bu, doğarken çıkardığı ilk sesi sanki 14 yıl sonra bu kez piyanodan çıkan biçimiyle vermesiydi. Böylece 14 yaşında müzik öğrenimine başladı. Bu okul bir tür ‘kaba saz’ okulu idi. Sun akortlu doğduktan sonra akortlu yaşamış, akortlu büyümüş ve her nasılsa akordu bozulmamış idi. Bu okula başlamasının hemen ardından kendini keşfederek besteler yapmaya başladı. İçten gelen bir itkiyle ve el yordamıyla başlayan bu denemeler hızla çoğaldı ve çeşitlendi. Yanı sıra küçük ölçekli denemelerden orta ve büyük ölçekli denemelere doğru gelişti. Askerî müzik eğitimi aldığı bu okulda 3 + 3 = 6 yıl öğrenim gördü. Son sınıftayken bir öneriye uyup öğrencilikten istifa dilekçesi verdi ve okuldan ayrıldı. 

Sonra sınavla Devlet Konservatuvarı’na girdi (1953). Bu kurum besteci de yetiştiren bir ‘ince saz’ ve ‘kaba saz’ okulu idi. Burada sivil müzik eğitimi almaya başladı. Böylece sanatın önce kabasına, sonra incesine, daha sonra daha incesine bir yöneliş-giriş-açılış süreci izlemiş oldu. O yıl Atatürk’ün naaşının Etnoğrafya Müzesi’ndeki geçici kabrinden alınarak Anıtkabir’e taşınıp sonsuz vatan toprağına verildiği görkemli Ulusal Cenaze Töreni’yle yeni bir duyunç-bilinç yoğunluğu yaşadı. ADK’de özellikle ileri bestecilik yükseköğrenimindeyken Atatürk’ün ivedilik-öndelik verip önderlik ettiği Türk Müzik Devrimi’ne ilişkin Söylev ve Demeçleri ile sıkı ilgilendi, bilgilendi ve bileylendi.

6. Türk Müzik Devriminin Kurucu, İlkçi, Öncü ve Süzücü Öğretmenlerinden Eğitim Alış

Muammer Sun, Cumhuriyetin başkenti Ankara’daki en önemli okullarda, mimarî yönden en güzel okul yapılarında, en donanımlı-deneyimli-birikimli, en güçlü öğretmenlerin elinde eğitim ve öğrenim gördü. Atatürk ve Cumhuriyet kültürüyle yoğruldu ve biçimlendi. Bu kültür çağdaş, ulusal ve evrensel ögeler içeren bir bütün özelliği taşıyordu. İlköğreniminin başından yükseköğreniminin sonuna dek tüm öğrenimi boyunca içten içe ve derinden derine Atatürk ve Cumhuriyetle çok güçlü, kopmaz bir bağ oluştu. Bu bağ oluşurken kişiliğinin özünü oluşturan duyunç, devinç, bilinç ve sezinç dünyasını kökten ve derinden etkileyen durumlar, olaylar ve olgular yaşadı. Bunları yaşarken sürekli olarak bir yandan doğruya, iyiye ve yararlıya, öbür yandan yeniye, özgüne ve güzele yöneliş içindeydi.

Anafartalar İlkokulu’ndan itibaren okumaya, öğrenmeye çok meraklıydı; ders kitaplarının dışında kitaplar alır-edinir ve okurdu. Sanat Okulu’nda ilk yaratıcı çalışma ürünü olan “geçme masa” öğretmenlerce çok beğenildi ve sergilendi (Sun 2011: 33). Askerî Mızıka Okulu’nda öğrenciyken derste öğrendikleriyle yetinmiyordu; ders dışı, ders ötesi kitaplar alıp okuyor, inceleme, besteleme ve seslendirme çalışmaları yapıyordu. Bu çalışmaları, çoğu öğretmenlerinin yanı sıra, Cumhuriyet müzik devriminin Osman Zeki Üngör başkanlığındaki kurucu kadrosunun üyelerinden İhsan Künçer’in de dikkatini çekiyor, ilgisine konu oluyor ve beğenisini kazanıyordu (Sun 2011: 44). Ama o besteci olmak istiyordu. Başka türlü-çeşitli öneri ve yönlendirilere karşın besteci olmaya kesin karar verdi. Ve kimi zorluk ve engelleri aşarak sınavla Devlet Konservatuvarı’na girdi.

Besteci olma tutkusuyla girdiği Ankara Devlet Konservatuvarı’nın Kompozisyon Bölümünde Ahmed Adnan Saygun’un öğrencisi oldu. Ruşen Ferit Kam ile geleneksel Türk sanat müziği, Muzaffer Sarısözen ile geleneksel Türk halk müziği çalışmaları yaptı. Ayrıca özel olarak Kemal İlerici’den Türk müziği makamlar sistemi ve armonisi dersleri aldı (Say 2005: 387). Yanı sıra Mahmut Ragıp Gazimihal’den müzik tarihi, Mithat Fenmen’den piyano dersleri aldı. Böylece uluslararası sanat müziği, çağdaş Türk sanat müziği, geleneksel Türk sanat müziği ve geleneksel Türk halk müziği dallarında, geleneksel Türk müziğinin yapısından bulunup ortaya çıkarılmış dörtlü armoni sistemi ile müzik tarihi ve piyano konularında dönemin en büyük ve ana kaynak yetkelerinden eğitim aldı. Böylece çok güçlü bir donanım, deneyim ve birikim edindi. Bu seçkin öğretmenlerin her biri kendi alanında kendi özel süzgeci olan ve öğrencilerine süzülmüş bilgi ve beceri aktaran kişilikler idi. Sun onlara içtenlikle değerbilir davrandı. Bu ana kaynaklardan birinci elden süzülmüş-damıtılmış olarak edindiği kazanımlarını çok geçmeden kendi öz süzgecinden de geçirerek daha da damıttı, daha da süzük-damıtık bilgilere dönüştürdü. Bu bilgilerle sürekli ve ödünsüz bir çalışmaya koyuldu.

Sun tümüyle yurt içinde öğrenim gördü. Yedi yıllık bestecilik öğreniminden sonra ADK İleri Kompozisyon Bölümü’nü bitirirken (1960) büsbütün Türk malı (“Made in Turkey”) bir çağdaş besteci niteliği taşıyordu. Sonunda kendine özgü bir Atatürk ve Cumhuriyet kültürcüsü, sanatçısı, müzikçisi ve eğitimcisi oldu. İlerici’den öğrendiği Türk müziği kuramlı dörtlü armoniyi ete kemiğe büründürerek yaptığı kendi özgün bağdamalarıyla ölümsüz yapıtlara dönüştürdü. 1900’lü, 1910’lu, 1920’li, 1930’lu ve sonraki kuşaklardan çok farklı olarak yaptığı sözlü, yazılı, basılı, seslendirimli-yorumlu ve yayınlı/yayımlı çalışmalarıyla Türk müzik yaşamına, kültürüne ve eğitimine özgün damgasını vurdu.

7. Sun’un Kimlik ve Kişilik Özellikleri: Kendi Yolunu Kendi Çizen Özgür-Özerk İnsan

Muammer Sun, Çubuk ilçesinin Yenice köyünden Ankara’ya gelmiş ve kentte evlenerek yuva kurmuş bir ananın-babanın kentte doğmuş çocuğu. Bu bakımdan “köy kökenli” ama “yarı köysoylu” bir temele sahip. Eğer ana-babanın köyünde doğup büyüyüp ilkokulu orada bitiren bir “tam köysoylu” olsaydı herhâlde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne giderdi. O dönemde böyle bir öğrenim de hem kendisine, hem enstitüye çok yakışırdı. Sun çocukluğundan itibaren atılgan-girişken-çalışkandır. Gerektiğinde tartışkan, savungan, savaşkandır. İçinde bulunduğu zorluk, yokluk-yoksunluk onu erken yaşlarda yaratkan-üretken-türetken yapıyor. Öğrenmeye-okumaya çok ilgili, istekli ve meraklı. Sürekli bir arayış, deneyiş, sınayış içinde; irdeleyici, sorgulayıcı, çözümleyici… 

Okul çağına girince hem kimi işlerde çalışıyor, hem okula gidiyor. Çeşitli işlerde kazandığı azıcık parasıyla kitaplar alıp okuyor. Yaşı ergenliğe doğru ilerledikçe yaşam, geçim ve öğrenim koşullarının üstesinden gelme bilinci ve sorumluluk duygusu hızla gelişiyor. Atatürk’ün “Türk! Öğün, Çalış, Güven.” sözünün anlamına tam uygun bir kişilik oluşturuyor. Onun erken yaşlarda başlayan yaşam deneyim ve kazanımlarıyla oluşup gelişen bu kimlik ve kişilik özellikleri sonraki tüm yaşam, öğrenim ve uğraş dönemlerinde daha da gelişiyor. Gelişirken kendini, edinimlerini, yapım ve yaratımlarını sürekli eliyor, süzüyor ve damıtıyor. Ve elenmiş, süzülmüş, damıtılmış varlık ve birikimler olarak ortaya koyup öğrencileri, çevresindekiler, meslektaşları ve erişebildiği yurttaşlarıyla paylaşıyor. Herkese hoşgörücül ve insancıl, sevgicil ve saygıcıl davranıyor. Sonunda kendine özgü bir yaşam, kültür, sanat ve müzik devrimcisi oluyor.

8. Türk Müzik Devriminin İki Ana-Temel Müzik Öğretim Kurumunda Müzik Eğitimciliği

Sun, İleri Kompozisyon Bölümünü bitirdiği yıl (1960) Ankara Devlet Konservatuvarı (ADK) öğretim kadrosuna alındı, solfej ve koro öğretmenliği görevine atandı. ADK Sun’un (2011: 184) deyişiyle “Atatürk’ün yoktan var ettiği bir kurumdu”. Sonra İzmir Devlet Konservatuvarı’nda (1975), daha sonra İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda (1980) görev yaptı. En sonunda yeniden HÜ ADK’ye öğretmen oldu (1987). Burada 1993’te Profesörlüğe yükseltildi, 2001’de emekli oldu ve 2004’e dek Kompozisyon dersleri vermeyi sürdürdü. Bu üç kurumun ilki özgün bir Atatürk ve Cumhuriyet kurumudur, öbür ikisi onun türevidir. 

Öbür yandan önce Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünde, sonra İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünde daha sonra İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünde öğretmen olarak görev aldı. Bu üç kurumun ilki özgün bir Atatürk ve Cumhuriyet kurumudur, öbür ikisi onun türevidir. GEE Müzik Bölümü de Atatürk’ün yoktan var ettiği MMM’nin bir devamıdır.

Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) Basın-Yayın Yüksek Okulunda (BYYO) öğretim görevlisi olarak görev yaptı. Bu fakülte de özgün bir Atatürk ve Cumhuriyet kurumudur.

Sun böylece ülkemizin en büyük üç kentinde altısı müzik, biri basın/yayın olmak üzere yedi önemli öğretim kurumunda müzik eğitimciliği yaptı. Bu kurumlarda çok yönlü, yoğun ve derin çalıştı; kalıcı iz ve eser bıraktı. Müzik devrimine ilişkin birçok sorunu yerinde gördü. ADK’de bestecilik-GEE MB’de öğreticilik görevleri onun besteci eğitimci ve eğitimci besteci yönlerini yeniden yoğurup biçimlendirmesinde ve her iki yönden yetkinleşmesinde etkili oldu. BYYO’da iletişim yönü gelişti.

9. Türk Müzik Devriminin Öbür Ana-Temel Kurumlarındaki Çeşitli Görevleri-Çalışmaları

Danışmanlık Çalışmaları: Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) Kültür Müsteşarlığı Danışmanı (1967-1970). Bu görevdeyken 1968 İlkokul Müzik Dersi Öğretim Programı’nı Hazırlama. İlköğretmen Okulları Müzik Semineri Yönetmeliği’ni yürürlüğe koyma. Müzik Öğretmenleri için hizmet içi yaz kurslarında eğitici olarak görev alma. Müzik öğretmenlerinin koro eğiticiliğine-yöneticiliğine hazırlanması için düzenlenen kurslara eğitici olarak katılma. Kültür-Eğitim Politikası Kuramlama-Uygulama Çalışmaları: Andıç (1963), Türkiye’nin Kültür, Müzik, Tiyatro Sorunları (1969), Türk Kalarak Çağdaşlaşma: Türkiye’nin Kültür Sanat Sorunları (Murat Katoğlu ile1974, 1993). 

Kuruculuk Çalışmaları: TRT Müzik Dairesi, Ankara Radyosu Çoksesli Korosu ve Bilim-Kültür-Sanat Ödülleri Sistemi’nin kuruluş çalışmaları. 166 Çocuk ve Gençlik Korosu’nun kuruluşu. İzmir Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü’nün kuruluşu. Sun Yayınevi’nin kuruluşu (2004). Yöneticilik Görevleri: ADK Öğrenci Derneği Başkanlığı, TRT’de Yönetim Kurulu Üyesi (1969-1972), ADK Müdürlüğü Vekilliği (1974), İzDK Kompozisyon Bölümü Başkanlığı (1975-1980). Yönetmelik ve Program Hazırlama Çalışmaları: TRT Çocuk ve Gençlik Koroları Yönergesi’nin çıkarılışı (1969-1972). Devlet Konservatuvarı Sanatkârları Yönetmeliği (1973) ve Devlet Konservatuvarları Kuruluş ve İşleyiş Yönetmeliği (1974) ile Konservatuvarlarda ‘Nota Yazım Dalı’ ve ‘Çalgı Yapım Dalı’nın kuruluş yönetmeliklerin ve ders programlarının (1975) hazırlanması.

Derleme Çalışmaları: İstanbul Halk Oyunları Festivali’nde oyun havaları derleme (1955). TRT-Halk Müziği Derlemeleri (1967 ve 1969). ODTÜ’nün düzenlediği halkbilim araştırmalarına katılma. Ankara ve İstanbul’da çeşitli derlemeler. Araştırma-İnceleme Çalışmaları: Kültür, sanat ve müzikte bilimsel araştırma ve incelemenin yanı sıra sanatsal araştırma ve inceleme yapma. Sun’un en küçük ölçeklisinden en büyük ölçeklisine, her besteleme çalışması aynı zamanda kendine özgü bir sanatsal araştırma-inceleme çalışmasıdır ve ona dayalı besteleme çalışmasının ürünüdür. (Örneğin Bebek adlı eserinin yaratımı). Bu çalışmalarında özü-temeli arayış, buluş ve bulduğu özden-temelden yola çıkış, kaynaklanış ve böylece yeniyi ve özgünü yaratış.

Ödüller: Sun şimdiye değin çeşitli kurum ve kuruluşlardan nice ödüller aldı; nice ödüllerle ödüllendirildi. Kuşkusuz bunların her biri çok anlamlıdır, çok değerlidir. Ama onun için en değerli ödül, müzikte Türk kalarak çağdaşlaşmanın tam gerçekleştiğini görebilme ödülü olsa gerektir.

10. Sun’un “Türk Kalarak Çağdaşlaşma” Düşünce Sisteminin Atatürkçe Temelleri

Atatürk, Türk ulusunu, ülkesini ve devletini; Türk yaşamını, kültürünü ve eğitimini tümüyle çağdaşlaştırma yolunun daha başında Türk ulusu, Türk Devleti ve Türk ülkesini genel tanımlarken “Biz bize benzeriz!” diyordu. Ve ardından ekliyordu: “Hiçbir ulusu taklit etmeyeceğiz [“Hiçbir ulusa öykünmeyeceğiz”].” “Sadece özleşeceğiz.” (ABE 2008b: 299). Ulusça, ülkece ve devletçe yaşam, kültür ve eğitimde çağdaşlaşırken “Türk kalmaya çalışacağız.” (ABE 2008a: 272). Öbür yandan uluslararası olarak nitelenen “bilim ve teknik nerede ise oradan alınmalı” derken, ayrıca “müzikçilik almak”tan da söz ediyordu. Çünkü müzikçilik almak müziksel yol, yöntem ve teknik almak demekti.

Atatürk 1929’da batılı bir gazeteciden Batı müzikçiliğinin o günkü durumuna gelinceye kadar yaklaşık dört yüz yıl geçtiğini duyunca “bizim bu kadar süre beklemeye vaktimiz yoktur” diyerek “Batı müzikçiliğini almakta olduğumuz”u vurgular (Oransay 1985: 32-33). Bu sözleriyle Batının çoksesli müziği oluşturma ve geliştirmede izlediği yol, yöntem ve tekniğini almakta olduğumuzu belirtir. 1934’te ise Batı müzikçiliği yöntemiyle yetinmez, onu da içeren Genel son yöntemlere yönelir. Türk ulusal müziğinin çoksesli gelişerek yükselebilmesi ve evrensel müzikte yer alabilmesi için “Genel son müzik kuralları”nı içselleştirip “Türk ulusal müziğini genel son müzik kurallarına göre işlemek gereklidir” der. Bunları derken işlenecek gerçek-ulusal müziğimiz konusunda şunları söyler (ABE):

“Bizim gerçek müziğimiz Anadolu [ve Rumeli] halkında işitilebilir.” (30 Kasım 1929). “Osmanlı musikisi Türkiye Cumhuriyeti’ndeki büyük devrimleri terennüm edecek güçte değildir. [Bu nedenle] Bize yeni bir müzik gereklidir ve bu [yeni] müzik özünü halk müziğinden alan çoksesli bir müzik olacaktır.” (Eylül/Ekim 1934). “Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son müzik kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu güzeyde [sayede] Türk ulusal müziği yükselebilir, evrensel müzikte yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığı’nın buna değerince özen göstermesini, kamunun da bunda ona yardımcı olmasını dilerim.” (1 Kasım 1934). “Ulusal müziğimizi modern [çağdaş, çağcıl] teknik içinde [işleyerek] yükseltme çalışmalarına bu yıl daha çok emek verilecektir.” (1 Kasım 1935).

Ancak gerçek ulusal müziğimizi işlerken uygulanacak “genel son müzik kuralları” ile birlikte bir de “ulusal temel” kuralı vardı. Atatürk’e göre gerçek-ulusal müziğimizi genel son müzik kurallarından yararlanarak, o kurallara göre işlerken “asıl temelin kendi içimizde olması”, “kendi içimizden bulunup ortaya çıkarılması” ve işleme işinin bu temele dayandırılması, oturtulması, yerleştirilmesi gerekiyordu. Bu da çok önemli bir kuraldı. Çağdaş uygar dünyada bu kurallar ve uygulanışları ile onların kaynaklandığı anlayış ve yaklaşımlar bütününe kısaca “ulusal akımlar, ulusal ekoller, ulusal okullar” deniliyordu. Bunlar genel son müzik kuralları içinde çok önemli bir yer tutuyordu. Atatürk’ün öngördüğü Türk müzik devriminde ilke ve yöntem olarak her ikisi de gerekli görülmekle birlikte ulusallık genellikten daha ağır basıyordu. Sun ulusallığı yeğleyip seçti.

11. Sun Besteci Olarak Kendini Nasıl Görüyor, Tanımlıyor ve Nitelendiriyor?

Nitekim Sun, kendini “ulusal müzik yolunu seçip o yolda çalışan-yaratan bir besteci” olarak tanımlıyor. Çağdaş çoksesli Türk müziğimizde “klasik Türk müziği yazan bir besteci ve [Türk] halk müziği yazan bir halk ozanı gibi görüyor.” Çünkü onları “gerçekten içinde duyuyor ve yaşıyor” (Sun 2011: 280, 282). Bestelemede bu müziklerden bütünsel yararlanmanın, esinlenmenin daha ötesinde kaynaklanmayı ve kaynaklandıklarını eleyip-süzüp damıtarak yeniden mayalanmayı-tohumlanmayı ilke ediniyor. Halkın kolay anlayacağı bir çoksesli müzik yazmaya önem veriyor. Böylece yazdığı tüm müzikleri içerik olarak ilkin kendi insanlarımızla paylaşmayı önemsiyor ve yeğliyor. Bu da öncelikle, içtenlikle, çabuklukla gerçekleşiyor. Çağdaş çoksesli Türk sanat müziğimizde kendini açıkça böyle gören, tanımlayan, nitelendiren başka bestecilerimiz çok azdır, hatta tam Sun gibisi neredeyse yok gibidir.

Sun, baştan ulusalcı bir kavrayış ve kaynaklanışla yola çıkmış, yoluna hep öyle devam etmiş ve etmekte olan bir bestecimizdir. Böylece kendini ve çalışmalarını baştan ulusalcı akım, amaç, ilke, yol ve yöntemle çerçeveleyerek kendine özgü bir biçem oluşturmuştur. Ancak, bunu oluştururken ulusaldan kaynaklanma ve kaynaklandığından süzerek mayalanma-tohumlanma, uluslararasıldan yararlama ve evrenselden esinlenme biçiminde bir anlayış ve yaklaşım içinde olmuştur. Bu anlayış ve yaklaşım yöreselden ulusala, ulusaldan evrensele ya da kısaca “yöreselden evrensele” ilkesini de esas alır.

Sun’un “Yurt Renkleri” Adlı Eseri: Sun bu eseri için şöyle der: “Yurt Renkleri, Ankara Devlet Konservatuvarı’na öğrenci olduğum yıl (1953-54’de) piyano için bestelenmiş; TRT Yarışması için hazırlanan orkestra partisyonu Mart 1966’da tamamlanmıştır. Yurt Renkleri halk küğünün belirli yapıtlarından derlenen bir demet değildir; bir ‘âşık’ın türkü yakması gibi, bir bağdarın yaptığı halk küğüdür. ‘Halk Küğü Bağdamak’ ya da ulusal olmak bu yapıtta özenti değil, ‘kendiliğinden’dir. Bunun için, öyle sanıyorum ki Yurt Renkleri bir Mey Havası, Bağlama Havası kadar halk küğü olan bir ‘Orkestra Havası’dır.” (Sun 2011: 283). Sun onu geleneksel oyun havası, halk havası gibi “Çoksesli Halk Havaları, Piyano Havası ve Orkestra Havası” olarak niteler. “Türk müziği makam ve dizilerinde ve Kemal İlerici’nin sistemleştirdiği dörtlü armoni anlayışı içinde bestelenmiş”, “geleneksel Türk müziklerinden kaynaklanan özgün kompozisyonlar” olarak tanımlar. Ve ekler: “Türk insanının müziksel duyarlığı bütün parçaların ruhunu oluşturur.” (Sun 2011: 285, 288). Bu eser Sun’un sonraki tüm yaşamı için ilk ana temel oluşturur, eşik aşar ve ilk kilit-kapı-açar eseridir.

12. Sun’un Müzik Eğitimciliği ve Eğitim Müziği Besteciliği

Sun doğuştan akortlu olmasının yanı sıra âdeta doğuştan müzik eğitimcisi ve eğitim müziği bestecisidir. Onun bu niteliği birlikte, birbiriyle iç içe ve birbirinden kopmaz-ayrılmaz bir bütündür. Ve bu bütünlük içinde örgün eğitim ve yaygın eğitim olmak üzere iki boyutludur. Bu bakımdan Sun’u (1) genel müzik eğitimcisi ve eğitim müziği bestecisi, (2) özengen müzik eğitimcisi ve eğitim müziği bestecisi, (3) mesleksel müzik eğitimcisi ve eğitim müziği bestecisi olarak görmek ve nitelendirmek doğru olur. Genel müzik eğitimciliği ve eğitim müziği besteciliği hem örgün hem yaygın eğitim ağırlıklıdır. Özengen müzik eğitimciliği ve eğitim müziği besteciliği daha çok özengen korolar yoluyla gerçekleşir. Mesleksel müzik eğitimciliği ve eğitim müziği besteciliği ise hizmet öncesi ve hizmet içi olmak üzere daha çok devlet konservatuvarlarında müzik sanatçısı ve eğitim enstitüleri müzik bölümlerinde müzik öğretmeni yetiştirme ağırlıklıdır. 

Bunların yanı sıra kurslarda ve radyolarda da benzer görev ve işlevler görür. Bütün bunlar bir yandan “tüzük, yönetmelik, yönerge ve plan-program”; öbür yandan “ilke, amaç, kapsam-içerik, yöntem ve teknik”; başka bir yandan da “kitap, araç ve gereç” bakımlarından çok yönlü, çok boyutlu ve geniş kapsamlıdır. İlkokul Müzik Dersi Öğretim Programı (1968) ile Şarkı Demeti (1969) ve Solfej (1974) adlı kitapları öncelikle genel-temel müzik eğitimi, bireysel-toplu şarkı söyleme eğitimi ve müziksel işitme-okuma eğitimi alanlarında devrimsel değişim-dönüşüm-gelişim sağlayan eğitsel çalışmaları, yapıtaşları ve yapıtlarıdır.

Sun, müzik eğitiminde “etkin katılımcı, özgün yaratımcı ve taban genişletimci” bir yaklaşım izler. Bunu izlerken genel, özengen ve mesleksel müzik dinleyicisi yetiştirme sürecini ve tabanını da olabildiğince genişletmeye çalışır. Bunun için örneğin “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” film müziklerini filmden bağımsız ‘konser müziği’ olarak da düzenler ve yapılandırır. Bu eserler Anadolu’da ilgi gören seslendirmelere uzanır (Say 2005: 388). Aynı yaklaşımı Müzikaller ve Tiyatro Müzikleri için de izler ve uygular.

13. Sun’un Temel Görüşü, Ana İlkesi, Ülküsü ve Tutkusu: “Türk Kalarak Çağdaşlaşma”

Atatürk 10 Ekim 1925’te “Devrimin temellerini her gün derinleştirmek, sağlamlaştırmak gereklidir.” diyordu. O’nun bu yönerisi kuşkusuz öbür devrimler gibi Türk müzik devrimi için de geçerliydi. On yıllar sonra Muammer Sun bu devrimle ilgili Cumhuriyet öncesi ön oluşumları da göz önüne alarak 1950’lere-1960’lara kadar olan dönemlerde yapılanları-edilenleri irdeleyip değerlendirdi. Bu bağlamda (1) Batı müziğini alma, (2) Batı müziğinden uyarlama, (3) Batı müziğine öykünme, (4) Batı müziğine göre armonize etme, (5) Batı müzikçiliğinin alma, (6) Genel son müzik kurallarını göre işleme, (7) Öz müziğimizden kural-yöntem-sistem geliştirme ve uygulama aşamalarını ele aldı, elekten geçirdi. 

Sun, 1960’ların ikinci-1970’lerin ilk yarısında Türk müzik devriminin temellerini gerçek anlamda ulusal öze dönük ve ondan kaynaklanan bir anlayış ve yaklaşımla yeniden düşünüp yapılandırarak âdeta yeniden oluşturdu ve devrimi yeniden akortladı. Çünkü o bilinçli çalışmalarının başından beri Atatürk’ün öngördüğü çağdaşlaşmaya ilkeli, ülkülü, tutkuludur. Bunun için almacı, aktarmacı-öykünmeci-yamacı, uydurmacı-uyarlamacı yöntemlerle sözde batılılaşmayı bırakıp (Sun-Katoğlu 1974, 1993), kendi öz yapımıza, öz kişiliğimize, öz koşullarımıza, öz amaç ve ereklerimize uygun yeni ve özgün yaratıcı-yaratmacı yol ve yöntemlerle gerçek çağdaşlaşmayı erekler. Bunun adı Sun’un deyişiyle Türk Kalarak Çağdaşlaşmaktır.

Ülkemizde ana ilkesi, ülküsü, tutkusu Türk kalarak çağdaşlaşmak olan bir müzikçinin dili kendiliğinden Türkçe, Atatürkçe, Müzikçe olur. Sun işte böyle bir müzikçidir. Ayrıca o Türk kalarak çağdaşlaşma yolunda elbette yalnız değildir, o yolda yürüyen başka bestecilerimiz de vardır. Ancak bunların arasında dili en Türkçe, en Atatürkçe, en Müzikçe olan ya da görünen Sun’dur.

14. Muammer Sun’a Armağan Kitabında Hakkında Yazılanlardan Kimi Seçmeler

“Karnında güneş olan adam…” (Orhan Peker, s. 15)

“Bu topraklara kök salmış bir ulu çınarımızdır.” (Erdoğan Okyay, s. 26)

“Her zaman sizin kendi gerçekliğinizle yüzleşmenize yol açan bir çınardır.”(B. Tongur, s. 347)

“Soyadının izinde bir bestecidir.” (Burhan Önder, s. 348)

“Cumhuriyet Türkiye’sinin savaşan bir aydınıdır.” “Türk Kalarak Çağdaşlaşmak… Bu başlık Muammer Sun’un dünya görüşünün özetidir.” (Ahmet Say, 337, 344)

“Bütün eserleriyle bir ‘Yurt Renkleri’dir.” (Cihat Aşkın, s. 357)

“Muammer Sun ‘her kurum içinde kurum’, ‘her okul içinde okuldu.” (Ersin Onay, s. 363)

“Her şeyim olan öğretmenim.” (İvan Çelak, s. 393)

“Üretmekle yaşamayı iç içe yoğuran bir kişilik…” (Koral Çalgan, s. 403)

“Besteciliği yanında sorgulamanın önderleri arasında yer alır.” (Önder Kütahyalı, s. 425)

“Bir Türkiye sevdalısıdır.” (Sarper Özsan, s. 443)

“Anadolu’nun rengi, nefesi… Açık yürekli, açık sözlüdür. Sevecen ve hoşgörülüdür. Dik durur, eğilip bükülmez. İlkeli, kararlı ve cesurdur. Ulusalcıdır.” (Ş. Kahramankaptan, s. 463-465)

“Muammer Sun yalnız besteci ve öğretici olarak değil, aynı zamanda düşünür ve eylem adamı olarak da seçkinleşmiştir.” (Yalçın Tura, s. 471)

“Çağdaş Türk müziğinin ozanıdır.” “Eğitim müziği eserleri Türk toplumunda bir tür anonimlik düzeyine ulaştı.” (Yiğit Aydın, s. 477)

15. Özet, Sonuç ve Öneriler

15.1. Özet: Buraya kadar yapılan genel saptama, çözümleme ve değerlendirmelerden sonra Muammer Sun’un Türk müzik devrimindeki yeri ve önemi en kısa, en özet ve en özlü biçimde şöyle belirtilebilir: Akortlu doğdu, akortlu yaşadı, akortlu yetişti ve oluşturduğu öz yetişimle devrimi yeniden akortladı. Bu, olağanüstü önem ve yaşamsal değer taşıyan, yadsınamaz bir tarihsel gerçekliktir. Bu gerçeklik ya da olgu Türk müzik yaşamının, kültürünün ve eğitiminin yakın geçmişini kökten ve derinden etkiledi, bugününü etkilemekte olduğu gibi yakın geleceğini de etkileyecektir. Bu bakımdan açık yüreklilikle diyoruz ki “Türk müzik devriminde kendine özgü bir ‘Muammer Sun olgusu’ vardır.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk müzik devriminin etkin ve seçkin insanı Muammer Sun önce bu devrimle kendine özgü biçimlendi, sonra bu devrimi kendine özgü biçimledi. Buna göre Türk müzik devriminde önce biçimlenen, sonra biçimleyen oldu. Atatürk’ün öngördüğü “Türk Müzik Devrimi”ne ilişkin düşünce sistemi ile Sun’un tasarladığı “Türk Kalarak Çağdaşlaşma” ilkesiyle tanımladığı düşünce sistemi tam tamına örtüşür (Okyay 2011: 25). Bu saptama da gösteriyor ki Sun, ulu önder Atatürk’ün öngördüğü Türk müzik devriminin özünü birkaç on yıl sonra en iyi kavrayan, tanımlayan ve uygulayan katıksız ve ödünsüz bir Türk müzik devrimcisidir.

Sun, tasarladığı Türk Kalarak Çağdaşlaşma amacını, ilkesini, ülküsünü ve yolunu-yöntemini kendisine, çevresine ve toplumuna uyguladı. Böylece kendisini Türk kalarak çağdaşlaştırırken çevresini ve toplumunu da aynı biçimde çağdaşlaştırmaya koyuldu. Birçok engeli ve zorluğu aşarak bunda da çok başarılı oldu. Çünkü tüm çalışmalarında ellerini, beynini ve yüreğini birlikte kullandı. Kullanırken alın terini, akıl terini ve gönül terini birlikte akıttı. Böylece elinin erdiğine ve gönlünün çektiğine aklı ve gücü yetti, gücünün yettiğini elinden geldiğince, aklınca ve gönlünce yaptı, yarattı.

Okyay’ın (2011: 24) deyişiyle “İster orkestra eserleri olsun, ister yazdığı başka türlerdeki zengin dağar olsun, Sun’un müziği kolay algılanan, benimsenen ve geniş kesimlerce hemen özdeşleşilen ve sevilen, çabucak yayılmaya yatkın eserlerdir. Çünkü onlar, ulusal kültürümüzün özgün ögeleriyle örülmüş, o köklerden beslenmiş ve çağımıza taşınmış eserlerdir. Bu müzikleri Sun’a esinleten düşünce sistemi ise onun ‘Türk Kalarak Çağdaşlaşma’ ilkesiyle tanımladığı ve Atatürk müzik devrimiyle tam tamına örtüşen bir düşünce sistemidir. Sun’un müziği bu devrimin hedefine çok uygun düşen bir örnek oluşturmaktadır.” Bu durum Sun’un müzik eğitiminde de aynen geçerlidir.

15.2. Sonuç: Sun, doğuştan akortlu ve âdeta doğuştan besteci ve eğitimcidir. Müzik öğrenimi ve meslek yaşamı boyunca bu üç niteliği birbirinden kopmaz-ayrılmaz bir bütün olarak taşır. Bunun çok somut bir göstergesidir ki, ülkemizde sanatsal bestecilik ile eğitsel besteciliği birbirine eşdeğer ve birbiriyle uyumlu olarak olağanüstü bir ustalıkla birleştirip kaynaştıran ve bütünleştiren eşsiz bir örnektir.

Sun’un çağdaş ulusal müzik yaklaşımı, Say’ın (2005: 388) deyişiyle “geleneksel müziğimiz ile batı müziği ögelerini birleştirerek onlardan bir bireşime ulaşmak değil, gelenekten kaynaklanan yeni bir [çoksesli] Türk müziği yaratma yönelimidir.” Kütahyalı’nın (1981: 118-119) deyişiyle “Sun’a göre çağdaş Türk müziği yerel kaynaklarımızın çağdaş verilere göre işlenmesinden oluşacaktır.” Sun, müzikte evrenselliğe giden yolun ulusallıktan geçtiği görüşündedir. Bu nedenle onun müzikteki ulusallığı içe dönük ve kapalı değildir; hem içe hem dışa dönük ve açıktır; uluslararasıllığa ve evrenselliğe dönük ve açık uçlu bir ulusallıktır. Çağdaş çoksesli ulusal müzik konusunda yapıcı, yaratıcı, onarıcı-geliştirici-dönüştürücü, yol gösterici ve yüceltici bir kişiliktir; yok edici değil, var edici, var kılıcıdır. Sun’un imgesi bir yandan çağdaş çoksesli Türk ulusal müziğini yaratmada olağanüstü bir besteci olarak, öbür yandan Türk müzik yaşamında, kültüründe ve eğitiminde Türk kalarak çağdaşlaşma düşüncesinin uygulamalı kuramcısı, kuramlamalı uygulamacısı ve simgesi olarak şimdiden ölümsüzleşmiştir. Şimdiden sonra da hep ölümsüz kalacaktır…

15.3. Öneriler: (1) Muammer Sun’un yaşamı, öğrenimi, görevleri, çalışmaları, sanatsal yaratıları ve öbür eserleri ayrı ayrı, küme-küme ve tümü bir bütün olarak çok yönlü araştırılmalı ve incelenmelidir. (2) Türk müzik yaşamına, kültürüne ve eğitimine yaptığı unutulmaz hizmetlere, yarattığı ölümsüz yapıtlara ve paha biçilmez değerlere yerel, bölgesel ve ulusal bir şükran simgesi olarak, en uygun görülecek yer, kurum ve kuruluşlara adı verilmelidir (“MÜZED Muammer Sun Koroları” adı verildi). (3) Muammer Sun adına başta sanatsal bestecilik, eğitsel bestecilik, eğitimcilik ve kuramcılık olmak üzere müziğin belli dallarında ödüller kurulmalıdır (ihdas edilmelidir).

16. Bitiriş

Türk müzik devriminde çok özel, çok ayrı ve ayrıcalıklı bir yeri olan Muammer Sun ile ne denli övünsek azdır. Çünkü o 85 yılını doldurduğu yaşamında ilköğreniminin ilk günlerinde öğrendiği Öğrenci Andı’nın ilk dizesinde-tümcesinde coşkuyla söylediği gibi “Türk’tür, doğrudur, çalışkandır.” Tüm içtenliğiyle ortaya koyduğu gibi her yönüyle “Türk kalarak çağdaşlaşmıştır.” Çağdaşlaşırken tüm emeği, alın teri ve göz nuruyla yarattığı değerlerden oluşan “Tüm varlığını Türk varlığına armağan etmiştir.” Ne mutlu Sun’a! Ne mutlu “Sun’un öğrencisiyim, meslektaşıyım, dinleyicisiyim, izleyicisiyim” diyenlere!

Kendim, Türkiye ve Türk Dünyası Müzik Eğitimi Ailesi adına Atatürk önderliğindeki Türk müzik devriminin yılmaz eri, Türk müzik yaşamının, kültürünün ve eğitiminin eşsiz yüz akı, anıt insan ve ulu çınar Muammer Sun’u candan yürekten kutluyorum. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kendisine ve ailesine daha nice sağlıklı, verimli ve mutlu yıllar diliyorum...

Ankara, 25 Kasım 2017

KAYNAKÇA

ABE (2008a), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 23, (1929-1930), İstanbul: Kaynak Yayınları.

ABE (2008b), Atatürk’ün Bütün Eserleri [ABE] C. 24, (1930-1931), İstanbul: Kaynak Yayınları.

KEP (2004), Köy Enstitüleri Programları[KEP], Ankara: Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yay.

Kütahyalı, Önder (1981), Çağdaş Müzik Tarihi, Yay. Nejat İ. Leblebicioğlu, Ankara: Varol Matbaası.

Okyay, Erdoğan (2011), “SCA Müzik Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Erdoğan Okyay’ın Konuşması”, içinde: Muammer Sun’a Armağan, Sinemis Adige Sun, Ankara: SCA Müzik Vakfı Yay., s. 21-26.

Oransay, Gültekin (1985), Atatürk İle Küğ, Genişletilmiş ikinci basım, İzmir: Küğ Yayını.

Say, Ahmet (2005), Müzik Ansiklopedisi C. 3, Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınları.

Sun, Muammer (1969), Türkiye’nin Kültür-Müzik-Tiyatro Sorunları, Ankara: Ajans Türk Yay.

Sun, Muammer ve Murat Katoğlu (1993), Türk Kalarak Çağdaşlaşma, Ankara: Müzik Ansiklop. Yay.

Sun, Sinemis Adige (2011), Muammer Sun’a Armağan, Ankara: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yay.

Uçan, Ali (2005a), İnsan ve Müzik/İnsan ve Sanat Eğitimi, Genişletişmiş 3. Basım, Ankara: Evrensel Müzikevi.

Uçan, Ali (2005b), Müzik Eğitimi, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara: Evrensel Müzikevi.

Uçan, Ali (2010), Başöğretmen Atatürk ve Cumhuriyet Öğretmeni, Yay. Haz. Sibel Karakelle, Burdur: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi.

Uçan, Ali (2015), Türk Müzik Kültürü, Genişletilmiş 3. Basım, Ankara: Evrensel Müzik ve Yayınevi.

 

Editörün Notu: Bu makale tam metin olarak Öğretmen Dünyası Dergisi, Yıl 39, Ocak 2018, Sayı 457, s. 36-43'te yayımlanmıştır. (Öğretmen Dünyası [Dergisi], Yıl 39, Ocak 2018, Sayı 457, s. 36-43).
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/01/muammer-sun-un-turk-muzik-devrimindeki-yeri-ve-onemi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/01/muammer-sun-un-turk-muzik-devrimindeki-yeri-ve-onemi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/01/muammer-sun-un-turk-muzik-devrimindeki-yeri-ve-onemi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2021/01/muammer-sun-un-turk-muzik-devrimindeki-yeri-ve-onemi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/muammer-sun-un-turk-muzik-devrimindeki-yeri-ve-onemi/5782/</link>
			<pubDate>Tue, 19 Jan 2021 11:58:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Prof. Ali Uçan'ın Kadir Karkın'la İlgili Konuşması]]></title>
			<description><![CDATA[76 yaşında yitirdiğimiz Prof. Kadir Karkın'ı genel ortam içinde tüm yönleriyle anlatan bir metin...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Prof. Kadir Karkın’ın 50. Sanat ve Eğitimcilik Yılını Kutlarken…

Prof. Dr. Ali UÇAN

Çok değerli Ev Sahipleri, çok değerli Konuklar, çok sevgili Katılımcılar ve İzleyiciler,

Bugün burada, çok değerli İnönü Üniversitemizde (İÜ’de) hep birlikte çok güzel bir buluşma ve çok anlamlı bir etkinlik gerçekleştirilmektedir. Sıcak yaz mevsiminin sonuna yaklaşırken uzak yakın demeden güzel yurdumuzun değişik köşelerinden bu güzel buluşmaya gelip bu anlamlı etkinliğe katılan hepinizi saygıyla selamlıyor ve sevgiyle kucaklıyorum.

İnsanların görev, iş-uğraş veya meslek yaşamlarını yurt, ulus ve insanlık yararına dopdolu hizmetlerle geçirerek bu yaşamlarında 50’nci yıllarına esenlikle erişmeleri olağanüstü bir olgudur ve büyük mutluluk verici bir durumdur. 70’inci yaşında alın teriyle ve göz nuruyla hak ettiği bu olağanüstü güzel olguyu ve anlamlı durumu yaşamakta olan çok değerli kardeşim, meslektaşım ve yazgıdaşım Prof. Sy. Kadir KARKIN’ı candan yürekten kutluyor ve duyduğu derin mutluluğu tüm içtenliğimle paylaşıyorum. Yanı sıra bu güzel buluşma ve anlamlı etkinlik programını tasarlayıp gerçekleştiren Düzenleme Kurulunun tüm değerli üyelerini de özellikle bu örnek tutum ve değerbilir davranışlarından dolayı candan kutluyorum. Ayrıca bu buluşmaya ve etkinliğe katılarak güç, destek ve onur veren tüm Katılımcıları da içtenlikle kutlamak istiyorum. 

Bilindiği gibi insanların evliliklerinin ellinci yılına ‘altın yıl’ denir. Ona benzer biçimde mesleksel yaşam ve hizmetlerinin ellinci yılına da “altın yıl” denilebilir. Bu açıdan bakılınca bugün burada Karkın’ın mesleksel yaşamının ve hizmetlerinin aynı zamanda ‘altın yılı’nı kutlamaktayız.

Bugün bu buluşmada ve etkinlikte hep birlikte olmamızın-bulunmamızın ortak bir nedeni ve niçini var. Ancak onun yanı sıra her birimiz açısından çok çeşitli, değişik nedenleri ve niçinleri de vardır. Ben ATATÜRK ve CUMHURİYET dönemi Türk Müzik Devrimimizin ilk özgün ana kurumu Musiki Muallim Mektebi’nden (MMM) dönüşme ikinci ana kurumu olan Gazi Üniversitesi (GÜ) Gazi Eğitim Fakültesi (GEF) Müzik Eğitimi Bölümü’nün 1959’dan beri İstanbul İlköğretmen Okulu (İİÖO) Müzik Semineri (MS) çıkışlı bir mensubu, 1965’ten beri öğretim üyesi, 1980’lerin başından itibaren uzun yıllar yöneticisi ve 2008’den beri de etkin bir emeklisiyim. Bu buluşmaya ve etkinliğe öncelikle 1959’dan 2014’e taşımakta olduğum 55 yıllık müzikçi-eğitimci kimliğim ve kişiliğimle severek, koşarak ve coşarak katılıyorum. Bu katılım benim için birçok yönden gerekli, zorunlu ve kaçınılmaz olmanın ötesinde çok doğal bir görevdir. Çünkü genel konumum, özöngörüm (vizyonum) ve özgörevim (misyonum) gereği sevgili Karkın’ın 1989’dan bu yana birçoğunu yerinde gözlemlediğim görev, çalışma ve etkinliklerini düzenli ve sürekli izleyen başlıca tanıklarından biriyim, hatta belki de en başındayım. Bu bakımdan bugün burada sevgili Karkın’ı 50. Sanat ve Eğitimcilik Yılı’nda her biri çok değerli başarılarından ve hizmetlerinden dolayı bir kez daha kutlamaktan ve bu vesileyle kendisi ve çevresindekilerle bir kez daha birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

Prof. Kadir Karkın’ın Yaşamöyküsünün Anımsattıkları

Biraz önce Açılış Konuşması’nın ardından Kadir Karkın’ın yaşamöyküsüne ilişkin belgesel ağırlıklı görsel/işitsel sunumu izlerken-dinlerken çok duygulandım, düşünlendim ve derinlere daldım. Böylesi bir ruh durumundayken doğal olarak ulu önder Atatürk’ün yönderliğinde tasarlanıp gerçekleştirilen Türk Müzik Devrimimizin belli evreleri ve dönüm noktaları, ana kurum ve kuruluşları, belirleyici kişi ve kişilikleri birer birer gözümün önüne geldi. Çünkü biraz önce dikkatle izlediğimiz-dinlediğimiz anlamlı yaşam ve ayrıntılı hizmet öyküsünün temelinde bunlar var. Bu bağlamda saptadığım tarihsel bir gerçeklikten söz edeyim: Kadir Karkın’ın yaşamöyküsünün gerisindeki temelin odağında bir Ekrem Zeki Ün olgusu, ilkesi ve ülküsü var. Bunlar olmaksızın, bunlara dayanmaksızın ve temellenmeksizin, bunlardan kaynaklanmaksızın ve yönlenmeksizin Karkın’ınki gibi bir yaşam ve hizmet öyküsü oluşamaz, biçimlenemez, gelişemez ve sürdürülemezdi. Şimdi izninizle önce o anımsadıklarımdan içinde bulunduğumuz süreç içinde özellikle Karkın’ın yaşam ve hizmet öyküsüyle yakından ilgili tarihsel temellerin birkaçını kısaca anımsatarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

1924: Musiki Muallim Mektebi’nin (MMM) Kurulup Açılması: Atatürk ve Cumhuriyet dönemi Türk müzik devriminin ilk özgün ana kurumu MMM. Türkiye’de ilk kez müzik öğretmeni / müzik eğitimcisi yetiştiren bu okul Karkın’ın öğretmeni olan Ekrem Zeki Ün’ün babası Osman Zeki Üngör’ün kurucu müdürlüğünde kuruldu. Bir müzik eğitimcisi olarak Karkın, 1924’te başlayıp 90 yıldır süregelen müzik eğitimcisi yetişme-yetiştirme sürecinin son 50 yılının bir ögesi, ürünü, parçası.

1925’ten İtibaren Seçkin Genç Müzikçilerin Devletçe Yurt Dışına Müzik Öğrenimine Gönderilmesi: Karkın’ın İstanbul İÖO Müzik Semineri’nde öğretmenleri olan E. Zeki Ün 1924-1925’te, H. Bedi Yönetken ise 1928’de devletçe yurt dışına müzik öğrenimine gönderildi. İkisi de MMM, EE MB ve İİÖO MS’de görev aldı.

1930: Ekrem Zeki Ün’ün MMM Öğretmenliğine Atanması: Yurt dışı müzik öğreniminden dönen Ekrem Zeki Ün 1930’da MMM keman öğretmenliğine atandı ve böylece ilk eğitimcilik görevine başladı. Kendisi büyük ölçüde MMM’deki görevinde öğretmenleşti. Karkın’ın İstanbul İÖO Müzik Semineri’nde öbür öğretmeni olan Halil Bedi Yönetken ise 1933’te yurda döndü ve görevine başladı.

1934: Millî Musiki ve Temsil Akademisi (MMTA) Kuruluş Yasasının Çıkarılması: Atatürk eski başkentteki Sanayi-i Nefise Mektebi’ni 1928’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüştürdükten 6 yıl sonra yeni başkentteki MMM’yi yanına başka kurumları da katarak MMTA’ya dönüştürmek istedi. Çıkardığı yasanın hazırlanması sürecine Ekrem Zeki Ün doğrudan katıldı, katkıda bulundu. Karkın’ın MS’de öğretmeni olan Ekrem Zeki Ün’ün daha o zaman müzik alanında kurumsal akademileşmeden yana olması çok anlamlı ve önemliydi. Bu kurumsal akademileşme gerçekleştirilseydi başkentteki tüm devlet müzik yükseköğretim kurumları aynı akademisel çatı altında-içinde olacaktı. 

1934: Ekrem Zeki Ün’ün MMM’den ayrılıp İstanbul [İlk]Öğretmen Okulu’na atanması: Ekrem Zeki Ün MMM’de dört yıl sanatçı öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul [İlk]Öğretmen Okulu’na (İÖO) atandı. Dört yıllık MMM öğretmenliği deneyiminden sonra, babasının çok önce 1914-1918 yıllarındaki öncü uygulamalarından da esinlenerek özellikle 1938-39’dan itibaren İstanbul İÖO’da “Müzik Semineri”ne giden yolun ön koşullarını oluşturdu. E. Zeki Ün eğer İstanbul İÖO’ya atanmasaydı büyük bir olasılıkla bu ‘Müzik Semineri’ oluşumu gerçekleşmezdi.

1937: Gazi Terbiye Enstitüsü (GTE) Müzik Bölümü’nün Kurulması ve 1938’de MMM’nin Buraya Aktarılması: Birçok yönden MMM’nin yeniden yapılandırmalı bir devamı olan GTE Müzik Bölümü (MB) 1970’li yıllarda Karkın’ın öğrenim gördüğü İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü (EE) Müzik Bölümü’nün kuruluşuna öncü, örnek ve esin kaynağı oldu. Bu nedenledir ki Karkın’ın EE Müzik Bölümü’ndeki biçimlenmesinde GEE MB’nin ve onun kurucusu Eduard Zuckmayer’in de dolaylı bir etkisinin olduğundan söz edilebilir.

1940: Köy Enstitülerinin Kuruluşu: Köy Enstitülerinin, o bağlamda Düziçi Köy Enstitüsü’nün kuruluşu. Karkın’ın ilk ciddi müzik eğitimini aldığı ilköğretmen okulu bu enstitüden dönüştürülmedir.

1942: Yüksek Köy Enstitüsü Güzel Sanatlar Kolu’nun Kurulması: Burada gerçek anlamda özgün bir model olarak geleneksel Türk köy müziği temelli, çağdaş Türk ulusal müziği çatılımlı ve uluslararası/evrensel müzik açılımlı Köy Enstitüsü Müzik Öğretmeni (KEMÖ) yetiştirmeye başlandı. Bu KEMÖ modeli KE’lerde ve KE’lerden dönüştürülen altı yıllık İlköğretmen Okullarında (İÖO) geçerli bir model oldu. Karkın bu modelin uygulandığı kurumlardan biri olan Düziçi İlköğretmen Okulu’nda eğitim gördü.

1947: İstanbul İÖO Müzik Semineri’nin Kurulması: Bu kurumun gerçek hazırlayıcısı ve kurucusu Ekrem Zeki Ün’dür. Karkın ‘sanatçı eğitimcilik’ niteliğini ilk kez burada öğrenim görerek ve ağırlıklı biçimde Ekrem Zeki Ün’den eğitim alarak resmen kazandı.

1954: Köy Enstitülerinin Kapatılıp İlköğretmen Okullarına Dönüştürülmesi: Bu sürecin bir parçası olarak Düziçi Köy Enstitüsü Düziçi İlköğretmen Okulu’na dönüştürüldü. Ben bu dönüştürümü o yıl İvriz Köy Enstitüsü’nde 1953 girişli 1. Sınıf öğrencisi olarak, dolayısıyla son kuşak köy enstitülü olarak doğrudan yaşadım. Karkın bu dönüştürümün kalıcı izlerini dört yıl sonra (1957’de) yaşamaya başladı.

1962: VII. MEŞ’de Devlet Müzik ve Temsil Akademisi Kurulmasının Önerilmesi: MMTA’nın 1934’te gerçekleştirilmeyişinden 28 yıl sonra 1962’de düzenlenen VII. Millî Eğitim Şûrası’nda (MEŞ’de) bu öneri yapıldı, fakat sonra hasıraltı edildi. Bu müzik alanında akademileşme yolundaki ikinci büyük başarısızlık idi. 

1975-1976: Ege Üniversitesi GSF Müzik Bilimleri Bölümünün Kurulup Açılması: Bu kuruluş ve açılışla ülkemizde müzik alanında ilk akademik-üniversiter yapılanma Müzikbilim alanında gerçekleştirildi. Prof. Dr. Gültekin Oransay’ın kurucusu olduğu bu bölüm Türkiye’de müzik alanında üniversiter yapı içinde gerçekleşen ilk akademik birim-kurum oldu.

1968-1969: İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü (AEE) Müzik Bölümü’nün (MB) Kurulması: Bu kurum Karkın’ın öğretmeni Ekrem Zeki Ün’ün de etkin çaba ve katkılarıyla kuruldu ve açıldı. AEE MB esas olarak GEE MB’nin ilk türevi olup Karkın’ın yükseköğrenim gördüğü ve ilk yüksekokul öğretmenliği yaptığı kurumdur. Bu kurum olmasaydı Karkın E. Zeki Ün’den ikinci kez ve üstelik daha bilinçli feyz alma fırsatı ve olanağı bulamayacaktı.

1982: Tüm Müzik Yükseköğretim Kurumlarının Üniversiteye Bağlanması: Bu bağlanmayla ülkemizde müzik alanında yükseköğreniminin tüm kol ve dallarında topyekûn üniversiterleşme süreci başladı. Karkın’ın öğretmen olarak görev yaptığı Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden çevrilme Atatürk Yüksek Öğretmen Okulu’nun Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’ne ve Müzik Bölümü’nün de Müzik Eğitimi Bölümü’ne dönüştürülmesi gerçekleşti. Bölüm kurumsal yapı ve işleyiş olarak ‘Müzik’ten ‘Müzik Eğitimi’ne dönüştürülürken müziksel yönün eğitimsel yön ile eşdeğer kılınması çok önemlidir. Bu dönüştürüm ülkemizde 1970’lerde ‘Okul Müziği’ kavramının ve olgusunun dönüşmesiyle oluşan ‘Eğitim Müziği’ kavramını ve olgusunu daha da güçlendirip pekiştirdi. Karkın bütün bunların farkında ve bilincindedir.

Müzik Eğitimi/Müzik Eğitimciliği alanında üniversiter anlamda Lisans, Yüksek Lisans, Sanatta Yeterlik ve Doktora dereceleri veren akademik kurum, birim, program ve süreçlerin oluşturulması ve açılması: Karkın bu oluşum sayesinde Lisansını Tamamladı ve Sanatta Yeterlik derecesi aldı.

Müzik Eğitimi/Müzik Eğitimciliği alanında Yardımcı Doçentlik, Doçentlik ve Profesörlük unvan ve yetkilerinin ihdas edilmesi (kurulması, meydana getirilmesi): Öğretim elemanlarının kimi geçici-kalıcı belli yasal ve yönetmeliksel yollar ve süreçlerden geçerek-geçirilerek bu unvan ve kadrolara yükseltilip atanması. Kültür Bakanlığından ve Millî Eğitim Bakanlığından üniversitelere devredilen müzik yükseköğretim kurumlarının öğretmenleri bu yol ve süreçlerden yararlandı-yararlandırıldı. 

Bugün 50. Sanat ve Eğitimcilik Yılı’nı kutlamakta olduğumuz sevgili Kadir Karkın işte bu değişim-dönüşüm yollarından ve süreçlerinden geçerek-geçirilerek Müzik Eğitimi alanında önce Yardımcı Doçent, sonra Doçent ve daha sonra Profesör oldu. 

1982’de Türk Müzik Eğitiminde Yeni Bir Dönüşümün Başlaması

Atatürk 1934’te tüm müzik yükseköğretim kurumlarını akademi çatısı altında toplamayı öngören MMTA’ya çok büyük önem verip kuruluş yasasını çıkarttığı hâlde o zamanın (O. Zeki Üngör ve E. Zeki Ün dışındaki) müzikçileri bu akademik kuruluşu savsaklayıp bir türlü gerçekleştirmediler, gerçekleştiremediler. Onların bu başarısızlığından 48 yıl, yani yaklaşık yarım yüzyıl sonra 1982’de tüm Müzik Yüksek Öğretim Kurumları yeniden yapılandırılarak üniversitelere bağlanıp üniversite çatısı altına alındılar. Bunda 1980’lerde özellikle EE/YÖO Müzik Bölümlerinde görev ve iş başında olanlar, 1934 ve 1962’dekilerin aksine olumlu-yapıcı davranarak kurumlarının akademik yapıya ve üniversiter sisteme geçişini sağladılar. Bu süreçte başta Ali Uçan olmak üzere kimileri yetişim, donanım, birikim ve deneyimleriyle çok etkin ve belirleyici rol oynadılar.

1982’de Eğitim Fakülteleri Müzik Eğitimi Bölümleri öğretim elemanlarının hemen hemen tümü veya tümüne yakın çok büyük bir bölümü köy enstitüsü kökenliler, köy enstitülerinden dönüştürülen ilköğretmen okulu kökenliler, eğitim enstitüsü kökenliler veya eğitim enstitüsü çıkışlı asistanlık eğitimli + yurtdışı öğrenimli idiler; bir-iki kişi yüksek lisanslı ve bir kişi de doktoralı idiler.

Bunlar içine yeni girdikleri üniversiter ortama ve yapıya uyum sağlamaya çalışırken bir yandan kurumlarını, bir yandan alanlarını, bir yandan kendilerini ve bir yandan da öğrencilerini dönüştürmeye başladılar. Buna ben ‘topyekûn dönüşme/dönüştürme’ diyorum. İlk yıllarda kimileri daha henüz okutmanlık, öğretim görevliliği veya çiçeği burnunda yardımcı doçentlik aşamasındayken “gerçek anlamda öğretim üyeliği” yaptılar. Bu görevi-işi başarıyla gerçekleştirdiler. Çünkü onlar alanlarında daha önceden yeterince donanımlı, birikimli ve deneyimli gerçek anlamda birer sanatçı eğitimci veya eğitimci sanatçı idiler. Bu olağandışı zorlu geçiş döneminde Köy Enstitülerinin kuruluş yıllarındaki gibi birçok şeyi işbaşında veya mesai bitiminde çalışarak akşam kendileri öğrendiler, sabah öğrencilerine öğrettiler. Görev-iş başındayken öz-kapsam-içerik olarak en az tezsiz yüksek lisansa eşdeğer nitelikte lisans tamamladılar ve hemen ardından sanatta yeterlik yaptılar-aldılar. Kimileri de bunlarla yetinmeyip tezli yüksek lisans ve bilimde doktoraya yöneldiler.

Bütün bu olağanüstü zorlu süreçte kimilerinin müzik alanına ilişkin yapıcılık, yöneticilik, kuruculuk ve geliştiricilik özellikleri fark edilip daha çok öne çıkmaya başladı. Bunlardan biri bugün burada 50. Sanat ve Eğitimcilik Yılı’nı kutlamakta olduğumuz sevgili Prof. Kadir KARKIN idi.

Ben bütün bu dönüşme-dönüştürme sürecinin en başında, en odağında ve en özeğinde yer alan çiçeği burnunda doktoralı/sanatta yeterlikli bir sanatçı/bilimci/eğitimci/yönetimci kişi olarak başkent Ankara’da ana merkez kurum GÜ GEF Müzik Eğitimi Bölümü’nde işbaşındaydım. Çok daha önceden, 1975’lerden itibaren kemancılığımın ve keman eğitimciliğimin en yoğun, etkin ve verimli aşamasındayken bilinçli bir özyönlenme ve özgirişimle müzik eğitimi alanında ülkemizde Atatürk’ün öngördüğü ve çizdiği yolda, çok istemesine karşın bir türlü başarılamayan çağdaş anlamda akademik-üniversiter yapılanmaya kendimi hazırlamış, görevli kılmış ve adamıştım. Bu adanmışlıkla 1974’ten 1982’ye kadar geçen sekiz yılda ilkönce kendimi dönüştürmüştüm. Düşünüp tasarladığım bu yapılanma müzik eğitimi alanının doğasına ve çağdaş işlevine uygun sanatsal-bilimsel-teknik-felsefî boyutlarıyla bir bütün olan çok yönlü bir yapılanmaydı. Bu yeni yapılanmayı, başta Ankara’daki ana kurum Gazi Eğitim olmak üzere İstanbul, İzmir ve Bursa’daki kardeş fakültelerde gerçekleşmekteyken, 1980’lerin sonlarından itibaren başka bölgelerimizde de, öncelikle bölgesel-merkezî üniversitelerin eğitim fakültelerinde de tasarlamak ve gerçekleştirmek gerekiyordu. Bu amaçla söz konusu yerlerde adım adım yeni Müzik Eğitimi Bölümleri kurup açmak zorunluydu. Bu nedenle fırsat ve olanak buldukça YÖK’ün ve başta Adana, Antalya, Erzurum, Diyarbakır, Van, Samsun, Trabzon vb. kentlerdekiler olmak üzere ilgili üniversitelerin yöneticilerini bu konuda gerekli adımları atmaları yönünde bilgilendirmeye, yönlendirmeye ve yüreklendirmeye çalışıyordum.

Bu doğrultudaki çalışma ve girişimlerimden birini de Malatya’daki İnönü Üniversitesi (İÜ) ile ilgili olarak yapıyordum. Bunun olumlu bir sonucu olarak söz konusu Üniversitenin yöneticilerince (rektör Prof. Dr. Engin Gözükara ve dekan Prof. Dr. Mustafa Aydın) Eğitim Fakültesinde Müzik Eğitimi Bölümü açmaya karar verildi. Buraya kurucu öğretim üyesi konumunda uygun bir müzik eğitimcisi arıyorduk. İşte tam o aşamada “kim veya kimler olabilir” derken, MÜ AEF Müzik Eğitimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Kadir KARKIN akla geldi ve kendisine yapılan öneriye gönüllü olarak “evet” dedi. Böylece sorun baştan ve kökten çözüldü. Çünkü kendisi donanımlı, birikimli ve deneyimli yapısıyla; özgüvenli ve yürekli kimliğiyle, girişken-atılgan kişiliğiyle ve üstüne üstlük gönüllülüğü ve istekliliğiyle böyle bir iş için tam biçilmiş kaftandı. Nitekim zaman bunu hemen doğruladı. Çünkü çok geçmeden 1989’da çok yerinde bir seçim ve doğru bir kararla atanıp tüm gücüyle işe koyuldu. Ve işe-göreve başlar başlamaz söz konusu nitelik ve özellikleri hızla birer birer kendini göstermeye başladı.

Kadir Karkın tipik bir köy ve köylü çocuğu, bir köylü orman koruma memuru çocuğu. Köy ilkokulunu bitirdikten sonra köy enstitüleri geleneğini sürdüren altı yıl öğrenim süreli [köy] ilköğretmen okulunun ortaokul kısmında ve [kent] ilköğretmen okulunun [lise kısmında] yetişmiş, 20 yaşında çekirdekten öğretmen, çekirdekten eğitimci olmuştu. Örgün öğretimin üç ana kademesinde (ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretimde) öğretmenlik yapmıştı; ilkokul öğretmeni, ortaokul-lise kısımlı ilköğretmen okulu öğretmeni ve lise öğretmeni, eğitim enstitüsü ve yüksek öğretmen okulu öğretmeni olarak çalışıp görev yapmıştı. Ardından da eğitim fakültesinde önce öğretim görevliliği, sonra da akademik öğretim üyeliği yapmıştı. Malatya İnönü Üniversitesi’nde göreve başlarken 11 yılı yükseköğretimle ilgili olmak üzere toplam 29 yıllık eğitimcilik deneyimine sahipti.

Karkın’ın sanat ve eğitimcilik yaşamı 1964’te 20 yaşındayken İstanbul İlköğretmen Okulu Müzik Semineri’ni bitirip Müzik Ağırlıklı İlkokul Öğretmeni olarak görev almasıyla birlikte başlıyor. Çünkü bu görevi sanatçılık ve eğitimcilik donanım, birikim ve deneyiminin birlikte ve iç içe kullanılıp işe koşulduğu bir nitelik taşıyor. 1973’te İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nün bitirip İlköğretmen Okulu Müzik Öğretmeni olarak görev almasıyla daha belirgin bir nitelik kazanıyor. 1978’de İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’ne öğretmen olarak atanmasıyla yeni ve ileri bir aşamaya erişiyor. 1982’de Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü Öğretim Görevlisi olduktan ve 1983’te ‘Lisans’ını tamamladıktan sonra 1986’da ‘Doktora’ya eşdeğer ‘Sanatta Yeterlik’ (Sy.) derecesini alınca akademik bir niteliğe bürünüyor. 1987’de ‘Yardımcı Doçent’ unvanı verilerek akademik Öğretim Üyeliğine ve 1988’de ‘Doçent’ unvanı verilerek sürekli [daimî] Öğretim Üyeliğine yükseltilip atanınca üniversiter bir öz ve biçim kazanıyor. O yıldan bu yana (geçen son 28 yılda) tüm yoğunluğu ve yeğinliğiyle devam ediyor. 1994’te Profesörlüğe yükseltilip atanarak o yıldan itibaren ‘Profesör’ unvanı ve yetkisiyle sanat ve eğitimcilik yaşamını sürdürüyor. Ve böylece Karkın’ın ilk kez 1964 yılında başlamış olan “sanat ve eğitimcilik yaşamı”, içinde bulunduğumuz 2014 yılında tam “50. Yılı”na erişmiş bulunuyor.

Ne ilginç ve anlamlı bir durumdur ki Karkın’ın 50. sanat ve eğitimcilik yılı benim 55. sanat ve eğitimcilik yılıma rastlıyor. Bu durum, sanat ve eğitimcilik yaşamı sürecine benim ondan 5 yıl önce 18 yaşımdayken İstanbul İÖO Müzik Semineri’ni bitirip girmiş olmamdan kaynaklanıyor. Bu iki uzun süreç birçok evrede birbiriyle buluşuyor, çakışıyor, kesişiyor ve örtüşüyor.

Kadir Karkın’ın 50 Yıllık Sanat ve Eğitimcilik Yaşamına Sığdırdıkları

Neler sığdırmıyor ki! Çok şeyler sığdırıyor. Hatta hemen her şeyi sığdırıyor. Bunun temel nedenlerinden biri kanımca onun her ana aşamada çok bilinçli ve hazırlıklı olarak öğrenim görmesidir. Şöyle ki, ilkokulu bitirdikten 1 yıl sonra ilköğretmen okuluna, 6 yıl değişik köy ilkokullarında müzik ağırlıklı ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra eğitim enstitüsü müzik bölümüne giriyor. Ayrıca 4+1= 5 yıl ilköğretmen okulu ve lise müzik öğretmenliği yaptıktan sonra eğitim enstitüsü müzik bölümünde öğretmen olarak görev alıyor. Ve bunların üstüne 4+4= 8 yıl yüksekokul öğretmenliği ve üniversite öğretim görevliliği yaptıktan sonra üniversite öğretim üyesi oluyor. Ben bütün bunların böyle olmasını çok anlamlı buluyor, çok önemsiyor ve değersiyorum. Çünkü bunlar Karkın’ın eğitken-yönetken ve yaratkan-üretken sanat ve eğitimcilik/yönetimcilik yaşamında çok etkili ve belirleyici bir rol oynamış görünüyor. Bunda kuşkusuz bütün bu kimlik yapısının yanı sıra kişilik yapısı da çok etkili ve belirleyici oluyor. Kişilik yapısında çalışkanlık ve kararlılık, özgüvenlilik ve yüreklilik, sabırlılık ve özverililik, girişkenlik ve atılganlık, ısrarlılık ve ereklilik var. Üstelik doğru zamanda, doğru yerde, doğru biçimde olmayı ve doğru iş görmeyi biliyor. Ağırlıklı olarak kuzey, doğu, güney ve güneydoğu bölgelerimizde çalışıyor. Şimdi 50 yıllık sanat ve eğitimcilik yaşamına sığdırdıklarına bir göz atalım.

Türkiye’nin Tüm Ana Bölgelerinde Görev Alışı: Karkın ülkemizin tüm 7 ana bölgesinde de görev alıp çalıştı. Bu, “Türk bayrağının dalgalandığı her yerde çalışırım, görev yaparım.” veya “Türk bayrağının dalgalandığı her yer benim görev yerimdir.” anlayışına uygun bir tutum ve davranış içinde oluşun somut bir göstergesidir. Bu bölgelerde sırasıyla Hatay, Sinop, İstanbul, Malatya, Bolu, İzmir, Sivas, (yeniden İzmir, Malatya) ve Adıyaman olmak üzere büyük, orta ve küçük ölçekli 8 değişik ilde, kentte ve yerleşkede hizmet verdi. Ben bunların üçündeki (Malatya, Bolu ve Sivas’taki) çalışmalarını yerinde görme, gözlemleme ve izlemleme olanağı buldum ve mutluluğuna eriştim.

Sanatçı Eğitimciliği ve Öğretimciliği: Kadir Karkın çekirdekten yetişme bir sanatçı eğitimci ve öğretimcidir. 6 yıl ilkokul, 4 yıl ilköğretmen okulu, 1 yıl lise öğretmenliği; 4 yıl eğitim enstitüsü ve yüksek öğretmen okulu müzik bölümü öğretmenliği; 4 yıl üniversite öğretim görevliliği; 28 yıl üniversite öğretim üyeliği (bunun 1 yılı yardımcı doçentlik, 7 yılı doçentlik, 20 yılı profesörlük) yaptı. Toplam olarak ise net 47 yıl örgün eğitimcilik hizmetinde bulundu. Bu, insanı çocukluk, ergenlik, gençlik ve yetişkinlik çağlarında yoğurup yetiştiren uzun erimli bir sanatçı eğitimcilik-öğretimcilik demektir. İlkokul birinci sınıftan Doktoraya kadar hemen her düzeyde ders, tez, seminer vb. demektir.

Yapıcılığı ve Yöneticiliği: Karkın yapıcı bir yönetici niteliği taşıyor. Yöneticiliği iki ana boyutlu: (1) Kurum yöneticiliği, (2) Müzik toplulukları yönetkenliği, yani koro ve orkestra yönetkenliği (şefliği).

Koro-Orkestra Eğitkenliği ve Yönetkenliği: Bu özelliği mesleksel yaşamında ilk ve erken-yıllardan itibaren oluşuyor, işe yarıyor ve gelişiyor. Bu özelliği giderek hızla gelişirken çok geçmeden koşulların da elvermesiyle kendiliğinden kurumsal yönetkenliğe de evriliyor.

Kurumsal Yöneticiliği, Kuruculuğu, Geliştiriciliği: Kadir Karkın’ın kurumsal yöneticiliği tek öğretmenli köy okulunda bir tür ilkokul yöneticiliği olan ilkokul başöğretmenliği ile başlıyor ve oradan zaman içinde adım adım yol alarak fakülte dekanlığına kadar ilerliyor. Bu özelliğiyle 31 yıl akademik-üniversiter yöneticilik yaptı (yüksekokul, fakülte ve enstitülerde anabilim/anasanat dalı başkanlığı, anabilim dalı başkanlığı, bölüm başkan yardımcılığı, bölüm başkanlığı, dekan yardımcılığı, dekan vekilliği ve dekanlık). Sanat ve eğitimcilik yaşamında 50 yılın yaklaşık 35 yılını ilk, orta ve yüksek eğitimin öğretimin çeşitli kademelerde yöneticilikle geçirdi. Bölüm ve Fakülte kuruculuğu (ve onlara bağlı Anabilim Dalı, Anasanat Dalı, Anabilim/Anasanat Dalı kuruculuğu); Lisans, Yüksek Lisans, Doktora Programları açıcılığı ve başlatıcılığı yaptı. Bütün bunlar Karkın’ın İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü’nün kurucu bölüm başkanlığına önerilişinde ve getirilişinde ne denli haklı olduğumuz kısa sürede görülüp anlaşıldı. Bundan dolayı çok mutluyum. Burada hemen belirteyim ki yöneticilik yaşamının 16 yılını kuruculukla geçirerek 1 bölüm ve 3 güzel sanatlar fakültesi ile onlara bağlı birimler kurması kuşkusuz ayrı bir önem ve değer taşıyor.

Üst Düzey ve Ast Düzey Yöneticilerle Sağlıklı İletişimciliği ve Etkileşimciliği: Karkın çalıştığı hemen her kurumda kendi görev konumuna göre üst düzey ve ast düzey görev konumunda olan yöneticilerle genellikle etkili ve olumlu sonuçlar alıcı bir iletişim ve etkileşim içinde oldu. Karşılaştığı sıkıntıların, zorlukların ve engellerin çoğunu bu ilişki ve etkileşim sayesinde aştı.

Çalışma Arkadaşları ve Meslektaşlarınca Desteklenirliği: Karkın görev aldığı her kurumda dostları, çalışma arkadaşları ve meslektaşlarından yardım ve destek almayı bildi. Üstlendiği her yönetim görevine önerilir, seçilir ve atanırken ve bu görevleri yürütürken çoğu dost, arkadaş ve meslektaşlarından anlamlı yardım ve destek gördü.

Arkadaşlığı, Dostluğu ve Sırdaşlığı: Genel olarak çevresindekilerce güvenilir bir arkadaş, dost, sırdaş ve yoldaş oldu. Bu özelliği görev aldığı her kurumda kendini belli etti.

“Baraka”dan Bugünkü “Görkemli Binalar”a Dönüştürümcülüğü: Karkın 1989 yılında İnönü Üniversitesi (İÜ) Eğitim Fakültesi (EF) Müzik Eğitimi Bölümü’nü bağımsız bir barakada kurup açıyor. Oradan yola çıkarak çalıştığı çoğu kurumları sonraki yıllarda görkemli bölüm ve fakülte binalarına kavuşturuyor. İÜ EF Müzik Eğitimi Bölümü kurulur ve öğretime başlarken mekân olarak, yanlış anımsamıyorsam, biri yarı bağımsız veya tam “bağımsız baraka”, öbürü bir fakülte binasının “zemin katı”+“bodrum katı” olmak üzere başlıca iki seçenek söz konusuydu. Karkın bu iki seçenekten ilkini, yani bağımsız barakayı seçti. Bu seçim, özellikle başka birim, topluluk ve kişileri rahatsız etmekten kaçınılması gereken ilk müziksel çalışmalar ve etkinlikler için daha doğru ve daha uygun bir seçimdi. Başlangıçtaki bu bağımsızlıkçı tutum sonraki yıllarda bugünkü bağımsız bölüm binasını doğurdu. Daha sonraki yıllarda bir benzerini Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi’nde gerçekleştirdi.

Atılımcılığı, Yenilikçiliği, Öncülüğü, İlkçiliği: Karkın’ın Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü’nde kurup açtığı Müzik Teknolojisi Anabilim Dalı Türkiye’nin kamu üniversitelerinde kendi alandaki ilk ve öncü kuruluştur. Böyle bir anabilim dalının yıllar önce 1990’ların ortalarında ilk kez Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümünde kurulmasını düşünüp tasarlamış ve önermiştim. Öbür yandan Sivas’ta “Yaylı Çalgılar Çocuk Orkestrası” kurması ve “Uluslararası Heykel Sempozyumu” düzenlemesi de çok önemli ilklerdendir.

Özendiriciliği-Yönlendiriciliği-Yönelticiliği: Yönettiği kurumlarda öğrencileri, okutmanları, araştırma ve öğretim görevlilerini daha etkin olmaya, araştırmaya-incelemeye, lisans tamamlamaya ve lisansüstü öğrenim görmeye özendiriyor, yöneltiyor ve isteklendiriyor. Böylece kendisiyle birlikte çevresindeki elemanları da geliştiriyor, bunun için onlara gerekli fırsat, olanak ve seçenekleri sağlıyor.

Ulusal ve Kurumsal Örgütleyiciliği: 1994’te MMM’nin Kuruluşunun 70’inci Yılı vesilesiyle Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde ilk kez “Türkiye Üniversiteleri Eğitim Fakülteleri Müzik Eğitimi Bölümleri Arası Kurul” olarak adlandırdığım oluşumu düzenleyip gerçekleştirdik. Bu oluşuma ve ilk toplantıya AİBÜ EF Müzik Eğitimi Bölümü Başkanı olarak katılan Karkın bu kurulun 2. Toplantısını AİB Üniversitesi’nde düzenledi. Bu öncü oluşumu adlandırmanın, birinci, ikinci ve daha sonraki toplantılarını düzenlemenin çok ilginç bir öyküsü var. Bu öykü ayrıca ele alınıp anlatılmaya değer.

Ulusal ve Uluslararası Açılımcılığı: 1998 yılında, kısaca ArGe Nord denilen Kuzey Avrupa Ülkeleri Müzik Eğitimi Uluslararası Çalışma Topluluğu ile Türkiye’mizin Kuzey Anadolu Bölgesindeki bir Müzik Eğitimi Bölümümüz arasında ortak bir uluslararası buluşma ve çalışma yapılmasını düşünüp tasarlamıştım. EAS-Avrupa Müzik Okul Eğitimi Birliği Kurucu Yönetim Kurulu üyesi, Türkiye Eşgüdümleyicisi ve ArGe Süd-Güney Avrupa Ülkeleri Müzik Eğitimi Uluslararası Çalışma Topluluğu üyesi olarak düzenlenmesini tasarladığım bu uluslararası ortak çalışma etkinliğine Prof. Karkın yönetimindeki AİBÜ EF Müzik Eğitimi Bölümü (MEB) ev sahipliği yaptı. Bu etkinlikle AİBÜ EF MEB, GÜ GEF MEB’den sonra uluslararası etkinliğe ilk açılan ilk Müzik Eğitimi Bölümü oldu. Bu açılımda Karkın’ın çok etkin rolü ve önemli katkısı oldu. 

Sanatsal ve Bilimsel Etkinlikler Düzenleyiciliği: Karkın yurdumuzun birçok yerinde çok sayıda müziksel dinletiler-konserler, bilimsel paneller ve sempozyumlar, sanatsal sergiler ve yarışmalar düzenledi. Bunların her biri kendine özgü koşullarda yaratılan ayrı bir başarı öyküsüdür.

Sanatsal-Bilimsel Yaratkanlığı, Üretkenliği ve Çeşitli Eserleri: Karkın’ın bu özelliği çok yönlülük, çok boyutluluk ve zengin bir çeşitlilik gösteriyor. Bunlar okul şarkıları, piyano eşlikli şarkılar ve türküler; müzik ders kitapları; şarkı, piyano, keman, viyola, orkestra albümleri ile çeşitli kongre, panel ve sempozyumlarda sunulmuş bildiriler olarak geniş bir yelpaze oluşturuyor. Her biri ayrı bir anlam, önem ve değer taşıyor, ayrı bir işlev görüyor. Hemen tümü kılgıya-uygulamaya dönük. 

Eğitim Müziği Besteciliği: Karkın’ın sanatsal yaratkanlığının ve üretkenliğinin önemli bir boyutu erken yıllarda yönelip başlamış olduğu eğitim-öğretim müziği besteciliğidir. Karkın çalıştığı kurumlarda bu yönüyle eğitim müziği alanında karşılaşılan çok önemli yoklukları gideriyor, boşlukları dolduruyor, azlıkları çokluğa çeviriyor; yalın, açık ve anlaşılır bir eğitsel-sanatsal dil kullanıyor.

Çevrenin Kültürel, Sanatsal ve Eğitimsel Yaşamına Etkileri-Katkıları: Karkın bulunduğu her bölgede, görev yaptığı-çalıştığı her üniversitede, yaşadığı her kent ve yerleşkede iç çevre ve ortamlarda başlayıp oralardan çevre il ve ilçelere doğru yayılan önemli etkiler-katkılar sağlıyor.

Değerbilirliği ve Vefalılığı: Karkın genellikle kendi adına uygun davranır. Ön adını oluşturan “kadir” sözcüğünün anlamlarına uygun bir tutum ve davranış içinde bulunur. Bu bağlamda örneğin Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin büyük konser-konferans salonunun “CÜ GSF Ekrem Zeki Ün Salonu” olarak resmî adlandırılmasını sağlamıştır. Yanlış anımsamıyorsam o salonda bu resmî adlandırımdan sonraki ilk konferansı Ekrem Zeki Ün’ün eski bir öğrencisi olmamdan da kaynaklanan nedenlerle çağrılı olarak ben vermiş olmalıyım. Şimdi burada tam yeri gelmişken hemen belirteyim ki bugün bu etkinliği gerçekleştirmekte olduğumuz bu güzel salon da doğru ve uygun bir özel adlandırılmayı bekliyor.

Genel Değerlendirme

Görülüyor ve anlaşılıyor ki Prof. Kadir Karkın’ın kendine özgü bir yaşamöyküsü ve bu öykü içinde yine kendine özgü bir sanat ve eğitimcilik yaşamı var. En tipik özellikleriyle Prof. Karkın;

Son derece ilkeli ve ülkülü, tutarlı ve tutkulu, kendini mesleğine adamış bir insan.

Son derece yurtsever, insansever ve ulussever bir sanatçı eğitimci ve yönetimci.

Her yönüyle tam bir yerli malı, tam bir yerli eğitim-üretim ürünü.

Her bakımdan katıksız/katkısız, gerçek bir Cumhuriyet müzik eğitimcisi ve yönetimcisi.

Alanına, kurumuna, ulusuna, ülkesine sorumluluk bilinci ve yükümlülük duygusu çok yüksek.

Her gerektiğinde direngen, savungan ve savaşkan bir eğitici/yönetici.

Her yeni kuruluş ve yapılanış evresinde aranan-istenilen-çağrılan bir eğitimci/yönetimci.

Bütünsel ve tümel anlayış ve yaklaşımlı bir “yönetken eğitimci” ve “eğitimci yönetken”.

Karkın çok devingen, halk diliyle “çok gezeğen, çok dolaşağan” bir kişilik yapısına sahiptir. Gezeğen halk dilinde “çok gezen (kimse)” demektir. Bu sözcük burada “boş gezen” değil, “dolu gezen” kimse anlamındadır. Karkın’ın bu özelliği “daha ilkokul yıllarında oluşmaya başlıyor” dense yeridir. Çünkü okulu olmayan bir köyde doğuyor ve ilkokulu babasının görevi gereği ailesiyle birlikte değişik köylerde yaşayıp okuyarak bitiriyor. 5 yıllık ilkokulu 5 değişik köyde okuyarak bitirip 6 yıl içinde 4 değişik köyde ilkokul öğretmenliği yaparak farklı köylerin ortamlarına uyum sağlıyor. Yedi bölgeye “yedi iklim dört bucak” denilebilecek biçimde yayılan çok değişik görev yerleri ve kurumları nedeniyle kendisine kimilerince şunlar yakıştırılabilir: “Gezeğen bölüm başkanı”, “Gezeğen dekan”.

“Sanat ve müzik kültürü ve eğitimi alanında Türkiye sadece Ankara, İstanbul ve İzmir’den ibaret değildir, olmamalıdır ve olmayacaktır.” sözümü 1960’lardan beri on yıllardır söyleye gelirim. Karkın bu sözümün anlamını ve önemini en erken, en çabuk ve en iyi kavrayan ve gereğini en iyi yerine getiren meslektaşlarımın başında geliyor. Nitekim sanat ve müzik kültürünün ve eğitiminin ülke geneline ve özellikle Kuzey, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya yayılması için yıllardır çok çalışıyor, çok etkin çaba gösteriyor ve çok yararlı oluyor. Sanıyorum ki bu yolda en kararlı, en sebatlı (direşli-direşken), en etkili, en verimli, en başarılı ve en yararlı olanların başlarında, hatta en başında geliyor. Bu yolda özellikle sanat-müzik yükseköğretim kurumlarımızın büyük kentlerimizin bulunduğu bölgelerin dışındaki bölgeler ve kentlerde de kurulup açılmasında ve yayılıp güçlendirilmesinde en etkin rol oynayan ve en çok hizmet verenlerin başında yer alıyor. Bu yer alışın başladığı 1989 yılı Karkın’ın yaşamındaki yeni dönemin başlangıcını, son 25 yılının ilk kilometre taşını oluşturuyor.

Sonuç olarak Kadir Karkın’ı güzel Türkiye’miz için 1970’lerden 1980’lere kadar çok yönlü düşünüp tasarladığımız ve aklımız erdiğince ve gücümüz yettiğince belli ön, yan ve temel koşullarını oluşturduğumuz “1982 sonrası müzik kültürü ve müzik eğitimi seferberliği”mizin başta gelen üstlenici, uygulayıcı ve gerçekleştiricilerinden biri olarak görüyor, nitelendiriyor ve değerlendiriyorum.

Sevgili kardeşim, meslektaşım ve yazgıdaşım Prof. Kadir Karkın çağdaş Türk sanat ve müzik eğitimine çok büyük, çok kalıcı ve her türlü övgüye değer hizmetlerde bulunmuştur. Bu nedenle, kendisine, üyesi olduğumuz Türk Müzik Eğitimi Ailesi adına teşekkürler ediyor ve şükranlarımı sunuyorum. İçimden, içimin en dip derinliklerinden gelen bir sesle “İyi ki varsın Kadir!” diyorum. Bu tür hizmetlerini yaşamının bundan sonrasında da esenlik içinde sürdürmesini diliyorum. 

Karkın’a ve onunla birlikte tümünüze “Sağ olun, var olun, esen kalın!” diyerek sözlerime son veriyorum.

Malatya İÜ GSTF, 16 Ağustos 2014
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/06/prof-ali-ucan-in-kadir-karkin-la-ilgili-konusmasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/06/prof-ali-ucan-in-kadir-karkin-la-ilgili-konusmasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/06/prof-ali-ucan-in-kadir-karkin-la-ilgili-konusmasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/06/prof-ali-ucan-in-kadir-karkin-la-ilgili-konusmasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/prof-ali-ucan-in-kadir-karkin-la-ilgili-konusmasi/5287/</link>
			<pubDate>Thu, 25 Jun 2020 12:59:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[M. ÇOBANOĞLU'NUN AŞIK OLMA SÜRECİNDE GÖRÜLEN  ŞAMANİZM İZLERİ]]></title>
			<description><![CDATA[Aşıklar, Şamanizm ve Baksılar üzerine.. Badeli âşıkların farkı ne?]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[M. ÇOBANOĞLU’NUN AŞIK OLMA SÜRECİNDE GÖRÜLEN

ŞAMANİZM İZLERİ

Yıldıray Erdener

1982 yılı Ocak ayında Aşık Karşılaşmaları üzerine bir araştırma yapmak için Kars’a geldiğimde Murat Çobanoğlu, Halk Ozanları Kahvehanesi’nde bir arkadaşı ile uzun denilen tavlaya benzer bir oyun oynuyordu. Kars’ta iken gözlem ve izlenimlerimi yazdığım not defterime Çobanoğlu’nun solunda Aşık Üzeyir Pünhani, onun yanında ise Aşık İlhami Demir’in oturduğunu yazmışım. Sözünü ettiğim bu üç aşık ta ne yazık ki aramızdan ayrıldı. Aşıklar dünyasından en son kayan yıldız ise Erzurumlu Aşık Yaşar Reyhani oldu. Kaybettiğimiz bu değerleri rahmetle anıyoruz.

Doğu Anadolu’da geçirdiğim oniki ay içinde Kars’ta ve arasıra da Erzurum’da toplam altıyüze yakın aşık karşılaşması izledim. Bu yörede konuştuğum kırka yakın aşıka nasıl aşık olduklarını sordum. Çobanoğlu’nun dışında hiçbiri açık havada, bir su kenarında veya bir pınar başında uykuya dalıp rüyasında bir pir elinden bir şey içtiğini ya da yediğini ve bunun sonunda özünden deyişler söyleme (doğaçlama) yeteneğini kazanıp ilhamlı aşık olduğunu söylemedi. Söyleyenler ise sonradan toplumun beklentileri ve baskısı sonucu bu tür şeyler söylediklerini itiraf ettiler. Hatta Pir elinden bir şeyler içip badeli aşık olabilmek ümidiyle genç bir aşığın her gece yatmadan önce bir bardak tuzlu su içtiği söylentileri dolaşıyordu.



Murat Çobanoğlu

Çobanoğlu’nun nasıl aşık olduğu bize eski badeli aşıkları anımsatıyor. Yöre halkı Çıldır’ın Suhara (Yakınsu) köyünden Aşık Şenlik ile (1850-1913) Erzurum’lu Aşık Sümmani’nin (1861-1915) nasıl aşık olduklarını iyi bilirler. Şenlik ve Sümmani ve diğer eski ustaların aşık olma sürecinde açık seçik şamanizm izleri görülür.

Bu yazıda doğu Anadolu’nun en ünlü iki badeli aşığı olarak bilinen Aşık Şenlik ve Sümmani’nin nasıl aşık olduklarına kısaca göz attıktan sonra Murat Çobanoğlu’nun aşık olma sürecinde görülen şamanizm izlerini irdelemek istiyorum.

AŞIK ŞENLIK VE AŞIK SÜMMANİ

Aşık Şenlik (Hasan) ondört yaşında pusuda yaban ördeklerini beklerken uyuyakalır. Oğlunu merak eden babası köyün imamı ile Hasan’ı bulduklarında neler olduğunu sorar ve Hasan Bir sağalmaz derde düştüğünü, Pirlerin yardımıyla Kevser Bulağından (pınar) bade içtiğini ve sevgilisi Salatını rüyasında gördüğünü söyler:

Rüya-yı alemde yattığım yerde

Neçe yüzmin hayal güşuma geldi

Üğbe üç cismine saldı bir ateş

Sevdiğim Salatım düşuma geldi.

Mektep medrese görmeyen ama harfleri tanıyabilen Hasan, Kelam-ı Kadim içinde harfi harften seçerim diyor ve rüyasında kudret mektebinde ders verdiklerini, Farsça, Arapça ve İmran (İbranice) dillerini öğrendiğini söylüyor:

Kudret mektebinde verdiler dersi

Zahirde göründü arş ile kürsü

Hıfzımda zapt oldu Arab-i, Fars-i

Lügat-ı İmran-i seçtim bu gece

Aşık Şenlik’in rüyasında içtiği bade hakikat badesi’dir. Onun Salman Bey adlı hikayesinde bir derviş Salman Bey’e bade sunar. Salman Bey ehl-i İslam evladı olduğunu, bu badenin bir damlasının bile haram olduğunu söyleyince derviş Bu bada senin bildiğin badalarden değildir, der (Aslan1992: 27-28, 417).

Bu badıya hegiget badası deyeller, bu badayı nuş elliyen elmi hekmetden ders alıb, on iki terigete yol gösdedir.



Şenlik ile aynı zamanda yaşayan ve bir dana çobanı olduğu söylenen Narman’lı Aşık Sümmani de (Hüseyin) bir çeşme başında uykuya dalar ve rüyasında üç-beş derviş belirir:

Selam verdi geldi üç-beş dervişan

Lisanları bir hoş sedası tek tek

Sümmani’ye abdest aldırırlar ve birlikte namaza dururlar:

Dediler vaktidir kılak namazı

Aldılar abdestin edasın tek tek

Şenlik gibi hiç okuma yazma bilmeyen (ümmi) Sümmani de rüyasında Kuran’ı okumayı öğrenir:

Okudular üç had yeşil yapraktan

Okudum harfini, noktasın tek tek.

Dervişler Sümmani’ye Bedeşhan’da Şah Abbas’ın kızı Gülperi’yi gösterirler ve Sümmani Gülperi’nin elinden bade içer (Hınçer1968: 30-32).

 Aşık Sümmani

Eski ustalardan Şenlik ve Sümmani’nin dışında daha birçok aşık rüyada Pir elinden ya da İslam dininde kutsal sayılan kişilerin elinden bade içerek aşık olmuşlardır. Aşıkların yaşam öyküsünü konu alan hikayelerde de rüyada bade içme motifi küçük değişiklikler dışında hemen hemen aynıdır. Örneğin, Aşık Garip (Resul) hikayesinde üç derviş rüyada Resul’e görünür ve aşk badesi sunarlar. Sonra Tiflis’te Hoca Sinan’ın kızı Şah Senem’i gösterirler. Şah Senem ve Aşık Garip birbirlerine aşk badesi verip aşık olurlar. Dervişler Aşık Garip’e Şah Senem’e ulaşmanın kolay olmayacağını, bir çok zorluklarla karşılacağını ama bu zorlukları yenmede ona yardımcı olacaklarına söz verirler (Türkmen1974).

Şenlik, Sümmani ve diğer badeli aşıkların hepsi kendinden deyişler söyleyebilme yeteneğini derin uykuya daldıkları zaman kazanmışlardır. Ronald Grambo derin uykuya dalmak şamanizmin esasını oluşturur der. Şaman derin uykuya daldığı zaman ruhu bedeninden ayrılır ve bedeni cansız bir hal alır (Gambo 1973: 418). Türkçede buna kendinden geçmek, esrimek, veya vecd hali denir. Sufiler kendinden geçmeye fana, Budistler ise şunyata der. Bazı kültürlerde insan uyuyunca ruhunun bedenden ayrıldığına inanılır. Türkiye’de de bu tür inanışlara rastlanır. Örneğin, Kandıra’da insan uyurken ruhu bedenden çıkıp gezdiği için rüya görüldüğüne inanılır (Uyguner1972: 6341).

Aşıklar da derin uykuya dalınca sanki ruhları bedenlerinden ayrılmışcasına uzun süre kendilerine gelemezler. Adil Özer derin uykudan uyanan aşık adayı için bihuş yani sarhoş olur diyor (Özder 1947:17). Aşık Garip’in kendine gelmesi de normal bir uykudan uyanma hali değildir. Kendine geldiği zaman ağzından burnundan kanlar akmaktadır. Yukarıda kısaca sözünü ettiğim aşık Şenlik uzun süre eve dönmeyince babası ve köy halkı onu baygın bir halde bulurlar. Yaşadığı alemden uyandığına bin pişman olan Şenlik etrafına toplananları süzer (Aslan: 27). Artvinli Aşık Mahiri de (1850-1914) kendine geldiğinde ağzının etrafında beyaz beyaz lekeler (köpükler) vardır. Çobanoğlu çeşme başında uyandığında yüzünün rengi kaçgındır. Aşıkların kendilerini kontrol edemeyip bir su kenarında, çeşme başında ya da mezarlıkta aniden uyuyakalmaları normal bir uykuya dalma gibi değil ama bir çeşit kendinden geçme, esrime halidir.

Aşık Şenlik ile Aşık Sümmani’nin gördüğü rüyalardaki ortak yönler şöyle özetlenebilir. Her ikisi de ergenlik çağındayken bir su kenarında uyuyakalır. Rüyalarında İslam dinindeki kutsal kişilerin aracılığı ile özünden söyleme ilhamı Tanrı tarafından verilen bir armağandır. Hasan ile Hüseyin mektep-medrese görmedikleri halde Hasan rüyasında kudret mektebinden ders aldığını, Hüseyin ise Kuran’ı okuduğunu söyler. Kudret mektebinden ders almak göksel ya da tanrısal bilgilendirmedir ve eski dilde buna vahiy denir. Peygamberimiz de vahiy yoluyla Tanrı tarafından bilgilendirilmiştir. Hasan ve Hüseyin rüyada yeni bir kimlik kazanırlar biri Şenlik, diğeri Sümmani olur; biri Salatin’e diğeri ise Gülperi’ye aşık olur. Şenlik ve Sümmani’nin rüyadan sıyrılıp kendilerine gelmeleri normal bir uykudan uyanış hali değildir, ikisinin de bir tür kendinden geçmiş, esrimiş hali vardır.

AŞIK MURAT ÇOBANOĞLU

1940 yılında Kars’ın İstasyon Mahallesinde doğan Murat Çobanoğlu’nun babası Aşık Şenlik’in en son çırağı olan Aşık Gülistan Çobanlar’dır. Gülistan Usta, İran’daki Ravan kentinden gelip Arpaçay’ın Koçköyüne yerleşir sonra da Kars’ta Murat’ın annesiyle evlenir. Bir yaşındayken annesini kaybeden ve üvey ana elinde ezilen Murat altı kardeşin en küçüğüdür. İlkokulun üçüncü ya da dördüncü sınıfındayken bir rüya görür ve okuldan ayrılır.

Çobanoğlu, her yıl olduğu gibi Kars yaylasına giderken yol kenarındaki çeşmeden su içmek için arabadan iner. Orada biraz oyalanınca yaylaya giden göç dağı aşar ve Çobanoğlu orada suyun başında uyuyakalır. Rüyasında Peygamber efendimiz zamanında yaşamış olan Veysel Karani’yi görür:

Yaşlı da değildi. Çok fakirane bir çölde yeşil bir örtü arkasında yüzünü görmek istedim ama ancak bardaktaki suyu içtikten sonra yüzünü gördüm. Rüyada bana Kuran’ı okutmaya çalıştı...

Rüyadayken Kuran’ı okuduğunu ama uyandıktan sonra okuyamadığını söyleyen oniki-onüç yaşındaki Murat’ı çeşme taşının kenarında bulduklarında yüzünün rengi kaçgındı. Murat ilhamlı aşık ya saz sesine uyanır, ya ezan sesine uyanır diye ekledi. O gün günlerden Cuma olduğu için yaylada ezan okunmaktadır. Murat derin uykusundan ezan sesiye uyanır, sonra:

…beni pedere götürdüler. Peder dedi ki: ‘Ben Aşık Şenlik’in yanında kaldığım için ilhamlı aşığın ne olduğunu anlarım’…

Haramlanırsa ilhamını kaybeder korkusuyla Gülistan Usta, oğlunu kırk gün yanından ayırmaz. Rüyadan sonra Murat her gördüğü şeye kendinden söylemeye başlar ve onbeş gün veya bir ay hiç dışarı çıkmadan babasıyla karşılıklı oturup bütün makamları öğrenir. Öğrendiği ilk divanlar arasında Mereke Divanisi, Çıldır Divanisi ve Yerli Divani olduğunu anımsamıştı.

Eski aşıklar gibi rüyasında bir kıza aşık olup olmadığını sorduğumda:

Bir kız siması gösterdiler bana. Aldığım cevapta İran tarafını gösterdiler ama isminin ne olduğunu bilemiyorum…Ondan sonra sevgilimi yani bu hanımı ona benzettim…

Rüyada bade içerek bir güzele vurulan aşıkların bir çoğu o güzelin bir benzerini kendi çevrelerinde bularak onunla evlenir. Çobanoğlu da yakın arkadaşı Asım’a evlendiği eşinin rüyada gördüğü kızın simasına çok benzediğini söyler.

Ben İstasyon’da o Kaleiçi’nde oturuyordu. O zaman ismim yayılmıştı… Mahalleden geçerken bunlar da çarşıdan geliyorlarmış, kızı görer görmez buna aşık oldum…[rüyamdakinin] aynısını gördüm orda, ona aşık oldum. Ondan sonra kızı istedik.

Ama nişanlandıktan sonra aşık olduğu kızı başkaları da istediği için Murat’ı zehirlerler. Bir gün İstasyon mahallesinde arkadaşları ile kahvede oyun oynarken vücudunu ateş basar. En az altmış-yetmiş bardak çay içtim. Kalkacağım kalkamadım. Bir akrabasına seslenip onu eve götürmesini ister. Tam herkes harman döverken Çobanoğlu zehirlenip ölüm döşeğine düşer ve üç ay sonra ancak yılbaşında kalkabilir. Ciğerlerim kapandı, nefesi omuzdan alıyordum dedi. Doktorlar bir çare bulamazlar. Yüksek ateşi (40.5) olduğu için kendisi anımsamasa da babası Allah’a ve Veysel Karani’ye yalvardığını söyler. Komşuların Çobanoğlu yaşamaz dediklerini duyar ama uykudadır, gözlerini bir türlü açamaz. Böyle ateş içinde kendinden geçmiş bir halde yatarken elinde bastonlu yaşlı bir ihtiyar görünür ve inşallah iyi olacaksın der. Murat bunun Veysel Karani olup olmadığını bilemedi. Hemen ertesi günü Orhan Üstteğmen adında askeri bir doktor Murat’ın yattığı odaya girer girmez zehir vermişler deyip bir Avrupa iğnesi yapar.

Akşam 8-9 arası bir araba sesi duydum. Gelen Dr. Üstteğmen ateşimin otuzdokuza düştüğünü söyledi. ‘Biraz yemen lazım’ dedi ama faki zamanımız…Yetmiş kilodan otuzbeş kiloya düştüm, bir deri bir kemik kaldım.

Doktorun verdiği ilaçları kullanıp çorba v.s içerek kendine gelir ama üç ay yemeğin kokusu burnuna kötü gelir. Onun için sadece soğuk su içer (Söyleşi Kars, 4.7.1982 ve 27.10. 1982).

ŞAMANLARIN BİR GÖREVİ DE DESTAN SÖYLEMEKTİR

Elimizdeki kimi kaynaklar Anadolu aşıklarının atalarının şamanlar olabileceğini göstermektedir. İslam dininin kabulünden önce güney Sibirya’daki Türk boyları arasında yaşayan şamanlar başarılı bir av olması için destanlar (epic) söylerlerdi (Chadwick ve Zhirmunsky, 1969: 334).

…şamanlık ile destancılık birbiriyle sıkı sıkıya bağlıydı…[Sonradan] Orta Asya’da kullanılan “Baksı” sözcüğü bu iki mesleği de içine alır…

J. Castagne` de Orta Asya’daki Türk şamanlarının önemli görevlerinden birinin destan söylemek olduğunu yazar. Destan söylemenin dışında şaman, gelecekten haber veren, doktorluk yapan dini bir liderdir (Castagne`, 1930: 99). Kuvvetli bir destan geleneği olan Vogul, Ostyak ve Tunguz’larda da destanlar şamanlar tarafından icra edilir. Yakutlarda kahramanlık şarkılarının sözleri ile şamanlar hakkındaki hikayeler birbirine çok benzer. A.T. Hatto, Dede Korkut’un da bir şaman olduğu görüşünün yaygın olduğunu söyler (Hatto 1970: 7, 11, 16-17).



Orta Asya ve Kuzey Doğu Asya’da yaşayan Türk boyları arasında şaman olabilmek için rüya görmek şarttır. Şaman olmuş kişi rüyasında yardımcı ruhlardan ve yöresindeki usta şamandan bir çok şeyler öğrenmiş olan kişidir. Baykal Gölü civarında yaşayan Tunguz’larda şaman adayı rüyasında ölmüş olan usta şamanın ruhuyla iletişim kurar ve usta şaman ona şaman olması için izin verirdi. Altay Türkleri arasında şamanlık ya babadan oğula geçer ya da gördüğü bir rüyada atalarının ruhları ona şamanlığı öğretirdi. Orta Asya’daki Türk halkları arasında da şamanlık Tanrılar ve ruhlar tarafından verilen bir armağan olarak düşünülür (Eliade 1974: 13, 16, 18, 19).

Rüyada atalarını görmek şamanlığa bir çağrıdır. Ölmüş şamanlarla konuşup onlardan şamanlığı öğrenebilmek için rüyayı gören kişinin de simgesel olarak ölmüş olması gerekir. Çünkü ölülerle ancak ölüler iletişim kurabilir. Ölüler herşeyi bildiği için simgesel olarak öldüğü kabul edilen şamanın da herşeyi bildiğine inanılır (Eliade: 84).

BAKSILAR: ŞAMANLARIN MODERN TEMSİLCİLERİDİR 

Wilhelm Radloff’a göre baksılar şamanların günümüzdeki modern temsilcileridir. A.T. Hatto, İslam dininin kabulünden sonra şamanların elinden bazı görevler alınınca Baksı’ların ortaya çıktığını öne sürer. Orta Asya’daki Türkler için de anında şiir söyleme ilhamının ana kaynağı da rüyadır. Örneğin; Kırgız Baksı bu ilhamın rüyada Allah tarafından kendisine verildiğine söyler (Radloff, 1885: xvii):

Ben istediğim deyişi söyleyebilirim çünkü Allah bu yeteneği benim kalbime koymuştur. Ben sözcükleri hiç aramam Allah onları benim dilime koyar.

Özbekler’de de Baksı olmak isteyen bir genç Anadolu’daki aşıklar gibi açık havada uyuyakalır ve rüyasında bir evliya ona bir dombra verip çalmasını ve türkü söylemesini ister. Uykusundan uyanan genç hiç zorlanmadan doğaçlama deyişler söylemeğe başlar. Türkmen Baksı da bizim aşıklar gibi rüyada dolu içerek hazırlıksız şiir söyleme yeteneğini kazanır. Örneğin; ünlü Türkmen Baksı Mahdum Kulu rüyasında Peygamber ve dört halifenin elinden bade içmiştir (Zhirmunsky: 524).

İslam dininin kabulünden sonra şaman, toplum içindeki önemini giderek kaybedince onun dini görevleri şamanlığın bir devamı olan Baksılara ve hocalara devredilir (Centlivres, Slobin, 1971: 162). Mollalar, baksıların kendinden geçerek bazı hastalıkları sağaltmalarının İslam dininde günah olduğunu, baksının şeytanla iş birliği yaptığını ve bu tür şeylere inanmanın İslam dininde kesinlikle yeri olmadığını savunur (İnan, 1972: 86). Hastalıkları sağaltırken Baksının çaldığı çalgının da ahlakı zayıflatan bir alet olduğunu ileri sürerler (Slobin1976: 50).

İslami otoriteler bu suçlamaları yüzyıllar boyunca sürdürürler. Anadolu’daki aşıklar, özellikle de sufi tekkelerine yakın olanlar bu suçlamalara karşı çıkar. Örneğin; Aşık Dertli (1772-1848) şeytanın sazın neresinde olduğunu sorar ve bunu her dördüncü dizede yineleyerek molla ve kadılara isyan eder:

İçinde mi dışında mı?

Burgusunun başında mı?

Göğsünün nakışında mı?

Şeytan bunun neresinde?

Orta Asya’daki baksılar ve Anadolu’daki aşıklar, özellikle kentlerde yaşayanlar saz çalıp şiir söylemenin İslam dinindeki ulular (Peygamberler, Evliyalar, Pir, Hızır, Kırklar v.s) aracılığı ile Tanrı tarafından gönderilen bir vergi olduğunu, dolayısıyla aşıklık mesleğinin de Tanrı ile onun sevgili peygamberleri ve evliyaları ile sıkı bir bağı olduğunu savunurlar (Erdener, 1978: 8399-8402, 8427-8429).

ÇEŞMEBAŞI, PINARBAŞI VE MEZARLIKLAR ŞAMAN VE AŞIKLAR İÇİN ÖNEMLİ YERLERDİR

Dünyanın değişik coğrafi bölgelerinde yaşayan şamanlar pınarları ve çeşmeleri yeraltı Tanrısına ulaşmak için kullanır. Bir çok kültürlerin mitolojilerinde evren yeryüzü, gökyüzü ve yer altı olmak üzere üç kısımdan oluşur. Ortadaki bir delikten geçen bir eksen bu üç kısmı birbirine bağlar (Eliade, 259).

...Tanrılar bu delikten yeryüzüne inerler. Kendinden geçmiş bir durumda olan şamanın ruhu da aynı delikten geçerek gökyüzü, ya da yeraltı Tanrısına ulaşır.

Kendinden geçmiş olan bir şamanın ruhu yeraltı Tanrısına ulaşmak istiyorsa mağara deliklerinden veya yeraltını kazıp tüneller açan hayvanların deliklerinden de yararlanır. Kaliforniya’daki bazı Kızılderili şamanların ruhu suların geldiği pınarlardan yer altına iner. Kalahari çölünde yaşayan şamanlar da insanların içtiği suların geldiği delikten yararlanarak yeraltına inerler (Harner 1990: 25-27).



Dünyanın her yerinde pınar başı ve çeşme başlarının yanısıra mezarlık ve türbeler de şamanlığa ait bilgilerin elde edildiği yerler olarak düşünülür. Örneğin; Ammasalik Eskimo’larda yaşlı şaman, genç adayın toplumdan ayrılıp ıssız bir mezarlık veya göl kenarına gitmesini önerir. Burada beklerken genellikle gölden bir ayı çıkar ve adayın etlerini kemiklerinden ayırarak yer. Sadece bir iskelet kalan şaman adayı ölmek üzereyken uyanır ve kendine gelir (Eliade 58-59). Avusturalya’daki Euahlayi kabilesinde şaman olmak isteyen aday gece mezarlığa götürülüp bir yere bağlanır ve bir kaç gece mezarlıkta bırakılır (Parker 1905: 25).

Bardızlı Aşık Nihani (1885-1967) bir yaz günü iki arkadaşı ile davarları otlatırken aniden dayanılmaz bir uyku basar. Başını dayayacak bir taş arar ve bulur. Taşı yoklayınca bunun bir şehit mezar taşı olduğunu anlar. Genç Mustafa’nın içi ürperir ama arkadaşlarına seslenmek istemez. İki rekat namaz kılarken kendinden geçer ve mezar taşının üstünde uyuyakalır (Kazmaz 1946: 5). Çıldırlı Aşık İlyas ta (1916- ?) bir Cuma günü babasıyla koyun güderken babası git köyden ekmek getir de yiyek der. Köyden dönerken Rus harbinden kalan bir şehit mezarının yanında İlyas’ı dayanılmaz bir uyku basar ve ertesi günün akşamına kadar orada uyur. …eski hocaların karşısında diz çöküp elifba dediğim yoktur diyen İlyas ta diğer aşıklar gibi derin uykusunda Kur’an’ı okumayı öğrenir (Söyleşi Sarıkamış, Hamamlı köyü 14 Ağustos, 1982). İlyas kendine geldiğinde nedense Sümmani’nin uyaklarını kullanarak şöyle der (Kazmaz: 11-12):

Bir elif okudum yeşil yapraktan

Noktası üstüne verdiler tek tek.

Okudum dersimi, Kurandan verdi (Peygamber)

Örgettiler yolu erkanı tek tek.

 Ardanuçlu Aşık Efkari (ortada)

Ondokuz yaşındayken çok hasta olan Ardanuçlu Aşık Efkari’yi (1900-1980) iyileşmesi için Anza mevkiindeki bir ziyarete götürürler. Orada yatıp uyuyan Efkari (Adem) rüyada bir ihtiyarın elinin içini öper ve sevgilisi Belkiye’nin elinden üç nar tanesi yiyerek kendinden deyişler söyleme yeteğini kazanır (Özder: 9-10). Ardanuçlu Aşık Efkari de (1900-1980) ) Murat Çobanoğlu gibi bir pınar başında uykuya kaldığını ve dolu içtiğini söyler (Hınçer: 30):

Bilmez idim uyumuşum

Kasımoğlu Pınarında

Bir dolu verdiler içtim

Kasımoğlu Pınarında.

Bir konuşmamızda Erzurumlu Aşık Yaşar Reyhani insan bir mezarlıkta veya bir su kenarında uyursa o insana Hızır görünebilir ve isteklerini yerine getirir demişti (Söyleşi, Erzurum 10 Şubat, 1982). Mezarlıklıklar, türbe ve ziyaretler, pınar ve çeşmebaşları aşıkların derin uykuya daldıkları önemli yerlerdendir.



ŞAMAN VE AŞIKLARIN YARDIMCILARI 

Şamanların yardımcı ve koruyucu ruhları vardır. Koruyucu ruhlardan yardım alamayan birinin şamanlık yapması zaten mümkün değildir. Yeraltı Tanrısı Erlik Han’a veya yıldızların ötesindeki ışık Tanrısı Bay Ülgen’e yolculuğa çıkmadan önce kendinden geçen şaman, yardımcı ve koruyucu ruhlarla konuşur, onlara dua eder ve onların yardımını ister. Örneğin; Altay’lı bir şaman böyle bir yolculuğa çıkmadan önce bütün ruhları yardıma çağırır (Eliade 275-276). Kazak-Kırgız bakşılarının da Cennetten gelen beş yardımcı ruhu vardır (Radloff 1872: 60). Anadolu’daki badeli aşıklar gibi Goldi şamana da rüyasında güzel bir kadın (ayami) görünür. Bu kadın şamana yardımcı ruhlar vereceğine ve ona şamanlığı öğreteceğine söz verir.

Bir defasında hasta yatağımda yatarken bir ruh bana yaklaştı. Bu çok güzel bir kadındı. Ben senin atalarının ayami’siyim, onlara şamanlığı öğrettim şimdi de sana öğreteceğim. Sen şaman olacaksın çünkü hastaları sağaltacak şaman kalmadı. Seni seviyorum. Şu anda benim kocam yok, sen benim kocam, ben de senin karın olacağım (Eliade: 72).

Şaman adayı derin uykudayken Anadolu’daki kimi hikayelerde görüldüğü gibi bir kadınla cinsel ilişki kurar. Örneğin; Buryat ve Teleut’larda yaşlı şaman genç şaman adayının ruhunu göklere çıkarıp ona şamanlığı öğrettikten sonra dans, doğurganlık ve bolluk tanrısı Tekha Şara Matzkala’yı ziyaret eder. Genç adayın ruhu Tekha’nın dokuz karısıyla romantik ilişkiler yaşar. Daha sonra adayın ruhu göksel bir varlık olan karısıyla tanışır ve onunla da cinsel ilişki kurar (Eliade: 75). Leo Sternberg’e göre her Teleut şamanın göğün yedinci katında oturan kutsal bir karısı vardır. Genç şamanın ruhu gökyüzü tanrısı Bay Ülgen’e giderken yolda karısıyla buluşur. Karısı genç şamanın bir süre kalmasını önerir. Onu genç kam’ım (şaman), kocam diye çağırır ve perdenin gölgesine saklanarak sevişmelerini ve iyi bir zaman geçirmelerini ister (Eliade: 76).

Anadolu aşıklarının başlıca yardımcıları ise ya Pir ya da Hızır’dır. Özellikle karşılaşmalarda eski usta aşıklar sık sık pirine yalvarır, ondan yardım bekler. Aşık İzani hazırladığı muammayı çözmesi için Şenlik’e üç gün süre verir. Çok zorlanan Şenlik muammayı çözebilmek için pirine yalvarır:

Men Şenlik’em yalvarıram pirime

Hakkın ismi ezber oluf dilime.


Eğer Yaradan’ım bir fırsat verse 

Nurani Pir’lerim imdada gelse. (Aslan: 102-103)

Aşık Kasım ile yaptığı bir karşılaşmada Şenlik:

Birinci aşıkam hıfzımda Kuran

Mana bade verdi pirlerle eren (Aslan: 89).

Şenlik: Pirini bilmeyen bu yolda tordur (acemi)

Aşıklık dediğin polattan zordur (Aslan: 121).

Yusufeli’li Aşık Muhibbi de (1823-1868) rüyada pirlerin onun için dua ettiğini ona yardım ettiğini söyler (Özder:11):

Esma Han getirdi badeyi verdi

Pirler dua kılıp bana el verdi.

Hızır aşıkların rüyasında ya da gerçek hayatta da görünür. Aşık Yaşar Reyhani ergenlik çağındayken gece gündüz aşık olmayı düşünür ve Hızır’ın kendisine görünmesi için Allah’a dua eder (Söyleşi, Erzurum 10. 2.1982). Halk hikayelerinde Hızır darda kalan aşıklara yardım eder. Örneğin; Aşık Garip ve Şah Senem hikayesinde Aşık Garip çok zor durumdayken ağlamaya başlayınca Hızır imdadına yetişir ve birkaç saniye içinde onu Şah Senem’in oturduğu Tiflis’e götürür. Karşılaşmalarda da aşıklar Hızır’dan sıkça söz ederler. Şenlik ile bir karşılaşma yaparken Aşık İzani de:

Bugün dünya yarın ahret yohu varı neylerem

Hocam Hızır, Pirim Adem işte vasfım eylerem

………….

……………….(Aslan:100)

Çobanoğlu ise Pirlerin değil ama Veysel Karani’nin onun piri olduğunu söyler: Beni aşık yapan Pirim Veysel Karani’dir…’Hak Aşığı’ ilhamlı aşığa denir. Pir rüyada aşığa ilham verir ve yardım eder. İlham alan aşık uyanınca kendinden söyler... (Söyleşi, Kars 8. Ağustos,1982)

Bazı aşık adayları rüyasında pirlerin elinden bade içtikten sonra derin uykularından sıyrılır sıyrılmaz ardı arası kesilmeyen deyişler söylemeğe başlar. Buna Vergili Aşık, Hak Aşığı ya da Çobanoğlu’nun tabiri ile İlhamlı Aşık denir.

Çobanoğlu’nun dışında konuştuğum kırka yakın aşığın hiçbiri Pirlerden veya Hızır’dan yardım aldığını söylemedi. 1982 yılının Mart ayında Kars’tan Çobanoğlu, Taşlıova, İlhami Demir, Mevlüt İhsani ve ben Sivas’ın İmralı kazasına gitmiştik. Salonda ön sırada oturan İmralı’nın genç kaymakamı Çobanoğlu’na 1956 yılında yaşadığı bir olayı anımsattı. Çobanoğlu arkadaşı Aşık Mecit ile ilk kez Kars’ın dışına çıkıp Ağrı, Eleşkirt derken Taşlıçay’a gelir. Yaz mevsimidir ve kahvede 30-40 kişi vardır. Murat çalıp söylerken gözlerini yumunca Çobanoğlu’nu izleyen kaymakam Çobanoğlu’nun arkadaşı Mecit’i yanına çağırır bu niye böyle gözünü yumuyor? diye sorar. Mecit efendim bu gözünü yumduğu zaman Pirler ona haber veriyor…istediği zaman herkesin kalbini de söyler der. Ertesi günü kaymakam Çobanoğlu için bir askı hazırlar ve çiftini harmanını bırakan Murat’ı dinlemeye kahveye gelir. Kaymakam Çobanoğlu’na: arkadaşının dediğine göre sen askı açıyormuşsun. Bu mendilin içinde ne varsa bulacaksın der. Ne yapacağını bilemeyen ve zor durumda kaldığını söyleyen Murat kahvede saz çalarak dolaşırken dinleyiciler arasında yaşlı bir adam Murat’ı yanına çağırır ve oğlum dün kaymakamın kolunda bir saat vardı, ama sazı çal ki kimse duymasın der. Murat:

Hazreti Yusuf’tan kaldı yadigar

Takılır kollara insan içinde. 

deyince kaymakam peki oğlum sen ne biliyorsun? Başka bir şey var mı içinde? Murat Sivas/İmralı’daki dinleyicilere Ben ne bileyim, evel Allah bilen ihtiyar dedi. Murat yine yaşlı adamın yanına gelir. Yaşlı adam kaymakamın yanında oturan da yüzüğünü koymuştur, korkma oğlum söyle. Murat:

Garip bir dünyada bülbül öter mi?

Çalışmayan muradına erer mi?

Ol Habib Ali’ye verdi hatemi (yüzük)

Yadigar bıraktı divan içinde

Bravo be oğlum, maşallah ne biliyorsun? Mecit, Kaymakam Bey hele gör ki pirinin biri gelmiş. Kaymakam, Peki oğlum yine var mı içinde? İhtiyar adam, oğlum yanında oturan muhtardır. O da mührünü koymuş. Korkma git söyle. Mühürü de bildikten sonra Kaymakam mendilin içinde başka bir şey olup olmadığını sorunca yaşlı adam Murat’a: yanında oturan “Bismillah” yazmıştır, git söyle. Murat mendilin içinde olanları bir bir bilince kaymakam mendili açar saati Murat’ın koluna takar, sazın başına da o zamanın parası ile elli lira asar. Ondan sonra Çobanoğlu kaymakamın Adapazarı'ndaki hasta babası ile ilgili soruları yine ihtiyarın yardımıyla bir bir yanıtlar. Murat bir ara ihtiyara Allahını seversen gitme bir çay içelim öyle git deyince ihtiyar olur der. Mecit ile dinleyicilerden topladıkları paraları saydıktan sonra terli terli dışarı koşan Çobanoğlu ihtiyarı bulamaz. Nasıl olduysa ihtiyar adam gizemli bir biçimde ortadan kaybolur (Sivas, İmranlı 24.Mart.1982 de kayıt edildi).

Çobanoğlu dinleyicilere bir defa bile kendisine yardım eden ihtiyarın Hızır olabileceğini söylemedi ama onu dinleyenler mendilin içinde olan herşeyi bilen bu yaşlı adamın ancak Hızır olabileceğini apaçık anlamışlardı. Hızır kültü yalnız Anadolu’da değil Orta Doğu halkları arasında da yaygın bir inanıştır. Kuran’da Hızır’dan hiç söz edilmemesine karşın tüm tasavvuf ve tarikat çevrelerinde, Zerdüştlük, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Şamanizm gibi inançlarda Hızır’dan sözedilir. Değişik kalıplarda görünebilen Hızır kahvede olduğu gibi ihtiyar bir adam ya da genç bir çocuk olabilir. Çobanoğlu gibi darda kalanlara yardım eder ve işini bitirince gizemli bir biçimde ortadan kayboluverir.

Çobanoğlu acemi er eğitimini Denizli’de yapar. İlhamlı bir aşık olduğu duyulunca asker ve çavuşlar beddua eder korkusuyla ondan çekinirlerdi. Bir gün depo astsubayı İlhan, bir terzihanede başka biri ile oturuyordu [O da astsubaymış ama o gün sivil giyinmiş]. Sivil giyinmiş olan astsubaya bir hafta hapis cezası verilmiş…Terzi [sivil astsubayı göstererek] bu adama da birşeyler söyle, sen ilhamlısın deyince:

Çobanoğlu derki kalmamış vefa

Sağlık olursa sürersin sefa

Anladım kumandan çekmişsin cefa

İnşallah kurtulursun yarın efendim.

Sivil astsubayın cezası gerçekten ertesi günü bitiyormuş. Çobanoğlu’nun söylediği son dörtlüğü duyan sivil astsubay depo astsubayına: Sen bunun elinden silahını al, yazık değil mi böyle bir adama der. Sonra Murat’a dönerek sen nasıl bildin yarın çıkacağımı diye sorar. Çobanoğlu bana: Ben ne bileyim, söyleten Allah demişti. Acemi Birliğindeki çavuşlar her gece onun hikaye anlatmasını isterler.

Hikayeyi en can alıcı yerinde bırakmama rağmen çavuşlar ‘Bu adam beddua eder’ diye bir şey söyleyemiyorlardı…Öyle bir hikaye söyledim ki tam otuzbeş günde zor bitirdim (Söyleşi 8.Ağustos.1982).

Halk eski zamanlarda şamanlardan beklediklerini daha sonra baksılardan ve Anadolu’daki badeli aşıklardan bekler. Ardanuçlu Aşık Efkari’nin (1900-1980) rüyasında bade içtiği duyulunca civar köylerden hastalar akın etmeğe başlar. Köylüler daha iyi ürün alabilmek için Aşık Efkari’nin ilk tohumu ekmesini ve ilk buğday başağını kesmesini isterler (Koşay 1966: 16). Karslı Aşık Üzeyir Pünhani bir konuşmamızda Posoflu Aşık Müdami’nin (1914-1968) üç cilt Şemsil Maarif kitabını kullanarak güçlü büyüler yaptığını hatta arpayı duvarda yürüttüğünü kendi gözleriyle gördüğünü; Aşık Şeref Taşlıova da Kars yakınındaki bir köye çalıp söylemek için gittiğinde yaşlı bir kadının ondan kaybolan kazını bulmasını istediğini söylemişti.

RÜYADA KAZANILAN ‘GÖKSEL’ BİLGİLER

Şamanlık hakkındaki bilgiler genç adaya usta şamanlar tarafından öğretilmesine rağmen en önemli bilgiler derin uykudayken bir ruh tarafından öğretilir. Bu ruh ayami gibi bir kadın, daha önce ölen usta bir şaman ya da ak saçlı yaşlı bir ihtiyar olabilir (Mikhailovskii 1895: 153).

Anadolu’daki eski usta aşıkların çoğu Şenlik ve Sümmani gibi ümmi olmalarına rağmen derin uykudayken Kur’an’ı okumayı öğrenir, göksel ya da tanrısal bilgiler edinirler. Murat Çobanoğlu da rüyasında Kur’an’ı okuduğunu ama uyanınca okuyamadığını söylemişti. Rüyada kazanılan kutsal bilgilerin Tanrı tarafından gönderildiğini kabul etmezsek hiç okuma-yazma ve Arapça bilmeyen birinin rüyasında aniden Kur’an’ı okumasını, Türkçeden başka dil bilmeyen birinin iki-üç dili birden öğrenivermesini, ya da daha önce hiç saza dokunmamış olan Aşık Garip veya Emrah’ın rüyadan sonra usta bir aşık gibi saz çaldıklarını nasıl açıklayabiliriz? Emrah Pir elinden bade içtikten sonra 366 damarının yalım yalım yanmağa başladığını söyler. Derin uykudan uyanıp kendine gelince daha önce kendinden deyişler söyleyemeyen Emrah bilinen bir aşık olan babasını karşılaşma yapmaya çağırır ve onu zor durumda bırakır. Karşılaşma sırasında herkes Emrah’ın kutsal bilgiler edindiğini anlar çünkü rüyadan önce Emrah’ın bu bilgilerden yoksun olduğu herkesçe bilinir (Emrah ile Selvi,1971:13-19).



Şamanın önünden uçup ona haber getirdiğine inanılan Merkut.

GEREK ŞAMAN GEREKSE AŞIK, RÜYADA YENİ BİR İSİM VE YENİ BİR KİMLİK KAZANIR

Şamanizm konusunda birçok kitaplar yayınlayan ünlü bilgin Mircae Eliade de, şaman olmak isteyen bir adayın derin uykuya dalıp da kendinden geçtiğinde yeni bir dil öğrendiğini ve yeni bir isim aldığını, böylece yeni bir kimlik kazandığını yazar (Eliade: 65, 93). Tanrılara ulaşmak için yola çıkan şamanın ruhunun çeşitli kuşlardan yardım aldığı bilinir. Örneğin; Çelkanlı’larda ay ganatlı garaguş herzaman şamanın önünde uçar, olup bitenleri ona kendi dilinde haber verir ve şamanın gelmekte olduğunu Bay Ülgen’e bildirir. Diğer Türk boylarında karakuş, cennet kuşu merkut, karlık, kaz, kartal, turna gibi kuşlardan da söz edilir (Potapov, 1996: 107-117).

 Kartal ve at

Yakut şamanizminde kuş değil ama atın önemli bir yeri vardır. Yakutlarda at ve şaman birbirinden ayrı düşünülemez. Yolculuğa çıkmağa hazırlanan bir şaman at derisinden uzun bir cübbe giyince kendisinin bir at olduğunu düşünür, başını sağa sola sallayarak kişnemeye başlar (Diachenko, 1994: 265-271). Castagne` de Kırgız-Tatar baksının yolculuğa çıkmağa hazırlanırken çadırda bir köpek veya öküz gibi sesler çıkardığını, bir kuzu gibi melediğini yazar (Castagne`: 93).

Tanrılara ulaşmak için uzun yolculuğa çıkacağı zaman çeşitli hayvanların kimliğine bürünen veya onların yardımıyla gökte bir kuş gibi uçan, bir at veya bir geyik gibi yol alan şaman, bu hayvanlarla onların dilini konuşur. Adayın öğrendiği bu dil kuşkusuz Arapça veya Farsça değil ama doğanın dilidir. Örneğin; Tunguz şaman da kendinden geçtiğinde doğanın dilini anladığını söyler (Lehtisalo:1-34).

Hastalık ve simgesel ölümden sonra şaman adayının yeni bir kişilik ve yeni bir ad kazandığını belirtmiştim (Eliade: 64, 65). Avam Samoyed adlı bir şaman çiçek hastalığından üç gün ölü gibi yatar ve bu süre içinde bir denizin ortasına götürülür. Denizin ortasında çiçek hastalığı onunla konuşmağa başlar ve su tanrılarından sana şaman olma armağanı verildi, senin şaman adın bundan böyle “Huottarie” yani “Dalgıç” olacak der. Hasan’ın Şenlik, Hüseyin’in Sümmani mahlasını alması gibi Avam Samoyed te Dalgıç mahlasını alır. Anadolu aşıklarının rüyada bir güzele tutulmaları gibi Avam Samoyed de sudan çıktıktan sonra bir dağa tırmanır, orada çıplak bir kadınla karşılaşır ve memesini emmeye başlar, ama kadın bir sevgili değil su tanrıçasıdır. Dalgıç’a sen benim çocuğumsun onun için seni emzirdim, sen birçok zorluklarla karşılacaksın ve çok yorulacaksın der. Su tanrıçasının kocası ile yeraltı dünyasının tanrısı yeraltına inebilmesi için Dalgıç’a iki yardımcı verirler. (Eliade 1974: 39)

Şenlik ve Sümmani’den başka diğer aşıklar da rüyada yeni bir kimlik ve yeni bir isim (mahlas) alır. Artvin’in İphan köyünden Osman, rüyasından Aşık Mahiri olarak uyanır:

Binikiyüz seksen iki tarihte 

Mahir ismin aşikare dediler.

Aşık Kul Muhibbi’nin adı da pirler tarafından verilen bir armağandır:

Kul Muhibbi adın bahşiştir bizden

Sıyırdık perdeyi kaldırdık yüzden (Özder: 11).

Sözlü gelenekte mahlas, imza işlevini yüklenir. Her aşık kendinden söylediği deyişin en son dörtlüğünde mahlasını söyleyerek o deyişe imzasını atar. Aşıkların büyük bir çoğunluğu sonu ‘i’ ile biten bir mahlas alır: Efkari, İlhami, Selmani, İhsani, Feymani gibi. İlhamlı aşık olduğunu söyleyen Murat ta önceleri Yamani mahlasını kullanırken sonra nedense soyadını mahlas olarak kullanmağa başlamıştır.

ŞAMANLAR DAVUL SESİYLE, AŞIKLAR İSE SAZ SESİ İLE KENDİLERİNE GELİRLER 

Altaylı şaman, hastasının çalınan ruhunu bulup yeryüzüne getirmek için yeraltı dünyasına iner ve Erlik Han’ı ziyaret eder. Yeryüzüne dönüp oturunca, biri şamanın elinden davulunu alır ve [davula] üç defa vurur. Davul sesini duyan şaman uykudan uyanıyormuş gibi gözlerini oğuşturur (Eliade, 1974: 203). Böylece davul sesi şamanı başka bir dünyadan geri getirir.

Saz sesi de aşıkları derin uykusundan uyandırır. Örneğin, sabah olmuş, güneş yükselmiştir ama Artvin’li Osman (Aşık Mahiri 1850-1914) derin uykusundan ayılamamıştır. Kızkardeşi Mihriban erkek kardeşinin öldüğünü sanar ve kefen aldırmak için İphan köyünden bir tanıdığını Erkinis nahiyesine gönderir. Orada meşhur usta Aşık Muhibbi Baba ile karşılaşan köylü neler olup bittiğini anlatınca Aşık Muhibbi adamın aldığı kefeni hemen geri vermesini söyler. İkisi birlikte köye geldiklerinde Osman hala derin uykudadır. Rüyasında üç pirin elinden bade içmiş ve diğer badeli aşıklar gibi o da Kur’an okumayı öğrenmiştir. Aşık Muhibbi sazına düzen verdikten sonra:

Ne düşmüşsün çocuk hab-ı gaflete

Uyan yavru uyan göreyim n’olmuş

Çok mu daldın erenlerle sohbete?

Aç gözün uykudan sorayım n’olmuş.


Ağzının etrafında beyaz beyaz lekeler olan Osman (Aşık Mahiri) saz sesini duyunca ağır ağır gözlerini açar. Köy halkı hayret içinde olup bitenleri izlemektedir. Bir yaşlı kadın Gu, herif hortladı m’ola diyerek hayretini gizleyemez (Gökalp 1960: 2250-2252).

Adil Özder, rüyasından sıyrılan aşık kendinden geçmiş ve şaşkına dönmüştür der. Öldü sanılan aşığı badeli bir aşığın gelip sazı ile uyandırması gerekir. Eğer kendi haline bırakılırsa uzun süre kendine gelemez (Özder: 7-8). Sarıkamış’ın Başköy’ünden başka bir aşık ta onüç yaşında kuzuları güderken düşer ve uyuyakalır. Derin uykudan uyanması için getirilen aşık yanında saz çalınca uyanır ve kendine gelir (Kazmaz: 6). Eski aşıklardan Aşık Nihani (1885-1967) Sümmani’nin yardımıyla, Sarıkamışlı Aşık İlyas ta başka bir aşığın sazın tellerine vurmasıyla derin uykudan uyanır (Kazmaz: 6).

Yusufeli’li Huzuri (1886-1951) bir gece dinleyicilerinin ısrarı üzerine irticalen Lütfü Bey adlı bir hikaye anlatır. Hikayede Lütfü Bey derin uykuda iken bade içer ve kendinden geçer. Yüzotuz yaşlarındaki bir kadın Aşık olmuştur, sazlı bir aşık getirin, çalıp söylesin, kalkar ve kendi derdini söyler der. Bunun üzerine Aşık Hicrani çağrılır. Sazın sesini duyan Lütfü Bey doğrulup kalkar Hicrani’nin elinden sazı alır ve deyişler söyler. Aşık Garip hikayesinde de hiç saz çalmasını bilmeyen Resul, saz ile uyanınca komşusunun elinden sazı alır ve bir usta gibi çalmaya başlar.

Murat Çobanoğlu rüyada bir insanın saz çalmayı öğrenemeyeceğine ama Kur’an okumayı öğrenebileceğine inanır. Ağrı’da oturan ve asıl adı Turan olan Aşık Mihmani’nin rüyada Kur’an okumayı öğrendiğini, Bayram Hoca adlı ilhamlı aşığın da rüyada Kur’an okuduğu için aşıklığı bıraktığını ve Sivas’ta hocalık yaptığını söylemişti (Söyleşi, Kars 4.7.1982).

Anımsayacağınız gibi Çobanoğlu ilhamlı aşık ya saz sesine uyanır, ya ezan sesine uyanır demişti. Ezan sesiyle uyanmak İslam dinininin kabulünden sonra eklenmiş bir unsur olabilir. İslam dininin hoş görmediği bir müzik aletinin (saz) sesiyle uyanmak yerine kutsal ezan sesiyle uyanmak bu mesleğin bir şeytan işi değil de yarı kutsal bir meslek olduğunu da vurgulamaktadır.

ŞAMAN ADAYI VE AŞIK HASTALANARAK SİMGESEL BİR ÖLÜM GEÇİRİR

Mircea Eliade, Myths Dreams and Mysteries adlı kitabında (London, 1960: 59-72) rüya görmenin ve ağır hasta olmanın şaman olmada çok önemli iki unsur olduğunu yazar. Buryatlar da ağır hastalanma ve rüyanın şaman olmada iki önemli faktör olduğunu bilirler (Eliade, 1974: 43). Simgesel ölüm ve yeniden hayata dönme şamanlığa giriş ayinlerinde sıkça görülür. Sofron Zateyev adlı Yakut şaman genel bir kural olarak şaman adayının simgesel bir ölümden geçtiğini ve çadırda (yurt) yemeden içmeden üç gün ölü gibi yattığını (Eliade: 36); başka bir şaman ise üç ile yedi gün arasındaki sürede uzuvlarının bedeninden ayrıldığını ve tenha bir köşede yerde zorlukla nefes alıp ölü gibi yattığını söyler. Çobanoğlu da hasta olduğunda ciğerlerinin kapandığını ve nefesi omuzdan aldığını söylemişti. Tunguz şaman Ivan Cholko da bir şaman adayının hastalanmasının, bedeninin parçalanmasının ve kanının kötü ruhlar tarafından içilmesinin şart olduğunu öne sürer. Avam Samoyed adlı şaman çiçek hastalığından üç gün ölü gibi yatar. Bir Tunguz şaman ise bir yıl hasta yattığını, bu süre içinde türküler söyleyerek azda olsa kendine geldiğini, şaman atalarının gelip ona rüyada şamanlığı öğrettiğini anlatır (Eliade: 43, 39).

Bazı şaman adayları hastalık geçirmeseler de giderek davranışlarını değiştirirler. Örneğin, ıssız yerlerde zaman geçirmeyi, oralarda dolaşmayı ve uyumayı severler. Genellikle dalgın ve çok düşüncelidirler. Bu belirtiler yeni bir hayatın belirtileridir (Eliade: 35). Erzurumlu Aşık Reyhani ve Karslı Aşık Üzeyir Pünhani de aşık olmadan önce aynı belirtileri göstermişlerdir. Örneğin Aşık Reyhani onüç yaşlarında iken Kaygana Deresi diye bilinen bir yere gider, oralarda tek başına dolaşır, namaz kılar, ağlarmış (Söyleşi, Erzurum 10 Şubat 1982).

Ardanuçlu Aşık Efkari de (Adem Şentürk) Murat Çobanoğlu gibi ağır hasta olur. Köyde doktor olmadığı için hocanın tavsiyesine uyarak onu bir ziyarete götürürler. Sonra kendini dedelerden Aşık Cesimi’nin (1835-1917) uyuyakaldığı Garip Mezarının yanındaki pelit ağaçının dibinde bulur. Yarı baygın bir halde sayıklar, yükseklere uçar ve görmediği şeyleri görür. Genç Adem’i pelit ağacının dibinden kaldırıp eve götürürler ve evde kendini bilmeyerek kırk gün yatar. İlkbaharda iyileşip gözlerini açtığı zaman kendinde bir başkalık hisseder (Özder: 9-10). Yukarıda sözünü ettiğim Artvin’li Osman’ın (Aşık Mahiri) kızkardeşi de erkek kardeşinin öldüğünü sanarak bir tanıdığını kefen almak için Erkinis nahiyesine göndermişti.

ŞAMANLAR VE AŞIKLAR

Şaman ve aşık adaylarının mesleğe girişlerinde ilginç benzerlikler göze çarpmaktadır. Aşıklar pınarbaşı, çeşmebaşı ve mezarlıklarda derin uykuya dalar, şamanlar da tanrılara ulaşabilmek için suların geldiği pınarlardan yeraltına inerler. Bazı kültürlerde de mezarlıklar şamanların mesleğe giriş için yeğledikleri kutsal yerlerdendir. Mesleklerinin gereğini yerine getirebilmek için Hızır ve Pir aşıklara; yardımcı ruhlar da şamanlara yardım eder. Hem aşık hem de şaman adayı rüyada tanrısal bilgiler edinir. Şamanlar kendilerinden geçtiklerinde çeşitli ruhlardan şamanlık mesleğini öğrenirler, aşıklar da İslam dinindeki uluların elinden içtikleri veya yedikleri şeylerle özünden deyişler söyleme yeteğini kazanırlar. Her iki grup ta derin uykularında iken yeni bir ad, yeni bir kimlik ve yeni bir dil öğrenir. Şamanlar davul sesiyle aşıklar ise saz (ezan) sesi ile uyanırlar. Aşık ya da şaman olmak için rüya görmek ve ağır hasta olmak her iki grup için de geçerlidir.

Çobanoğlu’nun rüyada neler gördüğünü tam olarak bilmemiz olanaksızdır. Murat, Aşık Şenlik’in son çırağı olan babasından aşıkların nasıl badeli aşık oldukları hakkında birçok şeyler dinleyerek büyümüş ve kafasında bir badeli aşık haritası ya da modeli geliştirmiş olabilir. Yetenekli olduğu için ergenlik çağına girdiğinde bu modelin beklentileri doğrultusunda bir davranış sergilemiştir. İlginçtir ki Çobanoğlu ve diğer bade içtikleri söylenen eski ustaların aşık olma sürecinde gösterdikleri bu davranış biçimi Orta Asya ve Sibirya’daki Türk boyları arasında eskiden çok yaygın olan şamanizmin yüzyıllar boyunca değişik coğrafyalarda birçok değişikliklere uğrayarak Anadolu’da kendini göstermiş olmasıdır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Ensar Aslan, Çıldırlı Aşık Şenlik, Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayını No. 4, 1992.

J. Castagne`, “Magie et exorcisme chez les Kazak-Kirghizes et autres peoples Turcs Orientaux.” Revue des etudes Islamiques 4 (1930): 99

Viladimir Diachenko, “The Horse in Yakut Shamanism”   Shamanism in Central Asia and the Americas adlı kitaptan. Editörler: Gary Seaman ve Jane S. Day. Colorado: The University Press of Colorado, 1994.

Mircea Eliade, Shamanism. Princeton: Princeton University Press, 1974.

Emrah ile Selvi, İstanbul: Halk Kitapçılık, 1971, sayfa 13-19.

Yıldıray Erdener, “Baksı I ve Baksı II” Türk Folklor Araştırmaları 349, 350 (1978): 8399-8402, 8427-8429.

Erdener, The Song Contests of Turkish Minstrels, New York & London: Garland Publishing, 1995.

Mehmet Gökalp, “Mahiri ile Mahtapan Hikayesi” Türk Folklor Araştırmaları 135, (1960): 2250-2251.

Ronald Grambo, “Sleep as a Means of Ecstasy and Divination” Acta Ethnographica Academiae Scientiarum Hungaricae, Tomus 22 (1973): 417-441.

Michael Harner, The Way of the Shaman, San Francisco: Harper, 1990.

A.T. Hatto, Shamanism and Epic Poetry in Northern Asia, London: School of Oriental and African Studies, 1970.

İhsan Hınçer, Aşıklık, Bade içme, İrtical, Atışma ve Muamma, 

Türk Folklor Araştırmaları 20 Yıl Özel Sayısı (1968): 30-32. 

Abdülkadir İnan, Şamanizm, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1972.

Süleyman Kazmaz, Aşık İlyas, Ankara, 1946.

Hamit Koşay, Susmuş Saz. Ankara: Aydınlık Basımevi, 1966.

T. Lehtisalo, “Beobachtungen über die Jodler,” Journal de la Societe Finno-Ougrienne, XLVIII, 2 (1936-37): 1-34.

V.M. Mikhailovskii, “Shamanism in Siberia and European Russia,” Journal of Royal Anthropological Institute 24 (1895): 62-158.

M.Adil Özder, Doğu İllerimizde Aşık Karşılaşmaları, Bursa: Emek Basımevi, 1965.

Langloh K. Parker, The Euahlayi Tribe: A Study of Aboriginal Life in Australia. London: Archibald Constable, 1905.

Potapov, “The Shaman Drum as a source of Ethnographical History,” Shamanism in Siberia adlı kitapta. Editörler: V. Dioszegi ve M. Hoppal. Budapest: Akademiai Kiado, 1996, 107-117.

Wilhelm Radloff, Proben der Volksliteratur der Türkischen Ståmme Vol. IV, St. Petersburg: Kaiserliche Akademie der Wissenschaften, 1882.

Radloff, Proben der Volksliteratur der Türkischen Ståmme Vol.V St. Petersburg: Kaiserliche Akademie der Wissenschaften, 1885.

Mark Slobin, Music in the Culture of Northern Afghanistan, 

Tucson, Arizona: The University of Arizona Press, 1976.

Micheline, Pierre Centlivres ve Mark Slobin, A Muslim Shaman of Afghan Turkistan,” Ethnology 10 (1971): 162

Fikret Türkmen, Aşık Garip Hikayesi, Ankara: Baylan Matbaası, 1974.

Muzaffer Uyguner, Türk Folklor Araştırmaları, 275 (1972): 6341.

Victor Zhirmunsky, The Legend of Singer’s Calling, 

(Legenda o prizvanii pevtsa)  Issledovaniia po istorii kultury naradov vostoka.

Chadwick ve Zhirmunsky, Oral Epic of Central Asia, 

Cambridge: Cambridge University Press, 1969.


 


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/05/m-cobanoglu-nun-asik-olma-surecinde-gorulen-samanizm-izleri.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/05/m-cobanoglu-nun-asik-olma-surecinde-gorulen-samanizm-izleri.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/05/m-cobanoglu-nun-asik-olma-surecinde-gorulen-samanizm-izleri_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/05/m-cobanoglu-nun-asik-olma-surecinde-gorulen-samanizm-izleri.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/m-cobanoglu-nun-asik-olma-surecinde-gorulen-samanizm-izleri/5215/</link>
			<pubDate>Mon, 25 May 2020 18:49:52 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Erken Cumhuriyet Döneminin Medar-ı İftiharı]]></title>
			<description><![CDATA[Musiki Muallim Mektebi Binası'nın mimarî projesinin arkasındaki felsefe ve elde edilen sonuç hakkında bir irdeleme.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ANKARA'DA ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ'NİN MEDAR-I İFTİHARI: 

MUSİKİ MUALLİM MEKTEBİ BİNASI

 



1. Musiki Muallim Mektebi, Genel Görünüm (ETHZ)

Giriş

2. Musiki Muallim Mektebi Öğrencileri (Fotoğraflarla Türkiye Albümü, 1934)

“Modern”in Türkiye’deki ilk temsilcilerinden olan Musiki Muallim Mektebi, bu özelliğini sadece binasının modernist çizgisinden değil, eğitim programından yetiştirdiği öğretmen ve sanatçı bireye, kent içindeki konumundan kentsel kimliğe katkısına kadar bütün dinamiklerinden alır.1 (Resim 1,2) Musiki Muallim Mektebi, İsviçreli mimar Ernst Egli’nin tasarımı olan binasının (1927-1929) yapımından çok daha önce, 1924 yılında açılmıştır. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültür ve eğitim politikalarının öncelikli yapısı dikkate alındığında, müzik öğretmeni yetiştiren bir okulun Cumhuriyet’in ilanından hemen bir yıl sonra kurulması, yönetimin hangi kazanımlara öncelik verdiğine açıklık kazandırmaktadır. Atatürk’ün çağdaş bir ulus kurma kararlılığı, yeniliklerin temelini her türde ve kademedeki eğitimin oluşturacağı düşüncesini güçlendirmiş, “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” hedefinde müzik konusu önemsenmiştir.2

Musiki Muallim Mektebi binası, simetrik kütle özellikleri, teras çatısı, kolonlu giriş düzenlemesi ile 1920’lerin sonunda kesinlik kazanan modern mimarlık biçimlerinin öncülerinden olduğu kadar Türkiye’ye özgü yeni bir mimarlık anlayışı üretme peşinde olan Egli’nin “sentez” çabasında önemli bir dönüm noktasını oluşturur.3 

Klasik Osmanlı medrese şemasını göndermesinin arkasında, işlevsel ve zarif çözümler barındırır. Müzikte de mimarlıkta olduğu gibi Avrupa’dan doğrudan aktarılmış bir modernlik değil, ulusal kültüre dayalı sentez amaçlanmaktadır. Atatürk’ün, Anadolu’nun halk ozanlarından esinlenen çok sesli Türk müziği düşüncesi aslında bütün alanlardaki Batılılaşmanın yönünü ve niteliğini tanımlar.4 Egli de benzer şekilde mimarlıkta Anadolu’ya özgü arayışlara girişmiş, modern bir Türk mimarlığı için çıkış noktası aramıştır. Musiki Muallim Mektebi, müzik ile mimarlık arasındaki bu ortak arayışın bir ürünü olarak şekillenmektedir.

Makalede, Musiki Muallim Mektebi binasının Türk modern mimarlığı içindeki özgün kimliğinin, kentin bileşeni olarak işlevsel ve biçimsel değerlerinin tanıtılması, Erken Cumhuriyet Dönemi’nin mimari yönelimleri içindeki öncü rolünün tartışılması amaçlanmıştır.

Ernst Egli ve Musiki Muallim Mektebi

Cumhuriyet yönetimi, daha başından beri çok sesli Avrupa müziğini, bir ilerleme göstergesi olarak araçsallaştırmıştır. Toplumun kültüründe derin bir yere sahip olan Türk Halk müziği ve Türk Sanat Müziği ya da alaturka müzik, nitelik bakımından Avrupa müziğine neredeyse tamamen yabancıdır ve hızlı bir dönüşüm beklenmesi olanaksız görünmektedir.5 Bu sorunların çözümüne katkı sağlamak üzere, Batı müziğini esas alan çalışmalar yapılması, bunu yurda tanıtıp yaygınlaştıracak müzik öğretmenlerinin eğitilmesi ve Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’na sanatçı yetiştirilmesi için 15 Eylül 1924 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak Musiki Muallim Mektebi kurulmuştur.6 



 

 

 

 

 

 

 

 

3. Genel Görünüm (BelKo Arşivi)

Musiki Muallim Mektebi eğitimine Cebeci’de mevcut birkaç kerpiç binada başlamış, daha sonra bu binalar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından satın alınıp yıktırılarak yerine yapılacak yeni binanın tasarımı Ernst Egli’ye verilmiştir.7 (Resim 3) İnşaatın temeli 1927’de atılarak 1929 yılında tamamlanır.8 Yapı mimarın ilk tasarımları arasında yer almakla birlikte, yapıldığı dönemin yayınlarında, modern mimarlığın memleketteki ilk ve öncü örneklerinden biri olarak övülüyor, mimarlık alanında Batı’dan hiç de geri kalınmadığının göstergesi olarak yüceltiliyordu. “Asri” görünüşünün yanında binada Batı müziğini temel alan çalışmalar yapılacak olması, devrimlerin yapıldığı bu ilk yıllarda Musiki Muallim Mektebi’ne yüklenen anlamı bir kat daha artırıyordu. 

“…1930’dan önceki ve sonraki bu yıllarda yapacağım binalar benim için çok büyük önem taşıyordu. Bunlar öncelikle şu ikisi idi: Ankara’daki Ticaret Orta Okulu (Lisesi) ve Ankara Cebeci’deki Musiki Muallim Mektebi ki bu daha sonra Müzik Yüksek Okulu, daha sonra Karl Ebert’in yönetiminde Konservatuvar (tiyatro-opera okulu) oldu. Planı ve büyük çatısı ile Ticaret Okulu, izleyeceğim mimari yolda benim halâ kararsız kaldığımı gösterir. Buna karşılık Müzik Okulu ile beni sevindiren (sadece beni değil) bir yola girdim.” (Egli 1969)

Egli'nin ilk tasarımları hakkında vurguladığı “kararsızlık” bir Avrupalı olarak kendisinden beklenen “modern” ile “geldiği kültüre özgü olma” arasındaki sentez isteğinden kaynaklanıyordu. “İzleyeceğim mimari yol” dediği bu sentezi yakalama isteği ama bir yandan da tasarımın bu amacı karşılamadığı düşüncesini taşıyordu. 



4. Ticaret Lisesi (ETHZ)

1927-30 yılları arası, Egli’nin bu duyguyu yaşadığı ve aştığı bir zaman dilimidir. “Müzik Okulu” ile beni sevindiren bir yola girdim” sözleri, aslında neredeyse eşzamanlı olarak tasarladığı Marmara Köşkü, Ticaret Lisesi, Etimesgut Yatı Mektebi ve Jimnastik Okulu’nun kimi biçimsel özelliklerine ilişkin memnuniyetsizliğini ya da kendisinden beklenenin bu olmadığı rahatsızlığını artık giderdiğinin ve Türkiye’ye özgü modern mimari arayışında bir yol bulduğunun haberini verir.9 (Resim 4). Bu kendisini ve herkesi memnun eden tasarım karakteri, aynı zamanda modern olanı da formüle etmekte ve bu yönü ile dönemin Türkiye ve Avrupa yayınlarında örnek gösterilmektedir.10 

“Ankara’nın en güzel binalarından biri” ve “Cebeci semtinin sureti” olarak kabul edilen yapının 1931 yılında Ankara İmar Müdürlüğü tarafından çevresinin düzenlenmesi için girişimlerde bulunulduğu, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okulun önünde açılmasını tasarladığı bir meydanla sonradan inşa edilerek ön kısmı kapatan birtakım küçük binaların yıktırılmasının düşünüldüğünü belirtmiştir.11



5. Genel Görünüm

Musiki Muallim Mektebi Binası

Yapı Cebeci’de Talât Paşa Bulvarı üzerinde, düzenli ve bakımlı bir bahçe içinde yer alır. (Resim 5) 

 

Havuzlu bir iç avlu etrafında şekillenen yapı kuzey güney doğrultusunda dikdörtgen bir kütleye sahiptir.(Resim 6,7) 



Eğimli bir arazide yer aldığı için önden iki, arkadan üç katlıdır. (Resim 8) 

 

9. Giriş                                                                                     10. Giriş

 

11. Giriş Holü                                                    12. İç Avlu (ETHZ)       

Yapının batısındaki ana girişin dört bölümlü sütunlu düzenlemesinin ardındaki metal şebekeli büyük kapılar doğrudan iç avluya bakan revaklı hole açılmaktadır. (Resim 9,10,11). 



13. İç Avluda Öğrenciler (İ.Aslanoğlu Arşivi)

Burası yapının diğer birimlerine geçişi sağladığı gibi konser salonunun fuayesi olarak avludan yarım kat yükseltilmiş ve bu özelliği ile de öğrencilerin kullandığı iç avludan bir miktar soyutlanmıştır.(Resim 12,13) 

Girişin karşısında üç katlı kanatta derslikler, yatakhane, yemekhane, mutfak ve depolar, kuzeydeki iki katlı kanatta derslikler ve ofisler sıralanırken, güneyde büyük bir konser-tiyatro salonu yer alır. Tek katlı giriş kanadının üstünde ise özgününde pergola ile kapatılmış teras bulunmaktadır. (Resim 14) 

 

14. Teras Çatı (ETHZ)



15. Avlu                                                                           16. Avluya geçiş

Avludan yarım kat daha yüksekte olan revak düzeni kuzeyde ve doğuda da devam ederek bu kez dersliklerin ve ofislerin önündeki dolaşım alanını oluşturur ve iç avluya dolaysız ulaşımı sağlar. (Resim 15,16).



17. Kuzey revak

Yapının dört kanadı farklı bir görsel etkiye sahip olduğu gibi ön ve arka cephe simetriktir. Öndeki giriş kanadı, Ankara taşı ile kaplı, dışa taşkın sütunlu giriş düzenlemesi, iki yanındaki simetrik olarak yerleştirilmiş iki kat boyunca yükselen düşey portikler ve özgününde pergolalı teras çatı ile ön cepheye etkileyici bir görünüm kazandırırken biçimsel açıdan hafif bir etkiye sahiptir. (Resim 1,17) 



18. Arka Cephe (ETHZ)

Diğer yandan iki yandaki kanatlar düz çatıları ile hareketsiz ve masif bir kütle etkisi taşırken arkadaki yüksek kanat, dışa ve yukarı taşkın simetrik kuleleri ve saçaklı kırma çatısı ile yapıya diğerlerinden tümü ile farklı bir ifade katar. (Resim 18) 



Yapıda iç avluyu kuşatan revaklı kanatlar düzeni Osmanlı medrese şemasını hatırlatmaktadır. Bu benzerlik, avluyu kuşatan düzenin simetrik olmayışında da göze çarpar. Arkadaki kanatta revak diğer iki kanadın önündekilere göre dar ve yüksek tutulmuş, konser salonunun olduğu kütlede ise yer verilmemiştir. (Resim 19)

Avluyu kuşatan mekanların düzeni, açık alanlar ile kapalı alanlar arasında dolaşım kolaylığı sağladığı gibi, fıskiyeli havuzlu avlunun daha derinde kalması, mekanların kullanımları arasında keskin olmayan bir soyutlamaya yol açmıştır. Giriş revağı aynı zamanda düzenli konserlerin verildiği salonun fuayesi olmakla, okul işlevinin dışında kullanılabilen bir konumlanmaya ve düzene sahiptir. Avlu, ancak dersliklerin olduğu taraftan doğrudan ulaşılabilen, dolayısıyla dışarıdan gelenlere değil öğrenci olan kullanıcılarına hizmet eden bir mekan olarak yarım kat aşağıda tutulmuştur. İki yöndeki revakta, hafifçe dışa taşkın korkuluklu zarif düzenleme, havuzlu bahçeyi, bu konumdan izleme olanağı sunmakta ancak revak, avluya her yönden inme olanağı tanımamaktadır. Avluya iniş ancak iki kanat boyunca uzanan revağı katettikten sonra, yine zarif ve etkileyici bir merdivenden sağlanır. (Resim 15, 20)



21. Derslik Koridoru

Bu merdivenin, derslikleri ve ofisleri içeren iki kanadın birleştiği köşede yer alması, avlunun kullanımına kontrol kazandırmakta, bu kullanımı okul çalışanları ile öğrencilere açmaktadır. (Resim 21) 



22. Konser Salonu

Karşısına simetrik olarak yerleştirilmiş diğer bir iniş ise sadece konser salonunun sahne arkasına ve devamındaki koridora geçişe izin verir. (Resim 22) Yapı iç avlu düzeneği ile Klasik Osmanlı medrese şemasını hatırlatıyor olmakla birlikte, işlevinin gerektirdiği akılcı çözümlerin üretildiği bir tasarıma dönüştüğü açıktır.

Betonarme iskelet sistemine sahip olan yapıda, dışa taşkın giriş düzenlemesi, giriş holü ve avluyu kuşatan sütunlar, arka ve yan cephelerde subasman düzeyi Ankara taşı ile kaplanmıştır. Diğer bölümler ise edelputz sıvalıdır. Duvarlar, müzik çalışmalarına uygun olarak çift çeperlidir. Dersliklerin kapıları maroken döşelidir. Konser salonu, bazı bürolar ve merdiven kovasının duvarları ahşap lambri kaplanmıştır.

 

23. Giriş (ETHZ)                                                                      24. Doğu kanat, merdiven

Yapıda geometrik motiflerin yer aldığı yalın demir şebekeler merdiven korkuluklarında, iç avlunun parapet duvarlarının arasında ve ana girişlerde yer almaktadır. (Resim 23,24) Okulun amblemi olan iç içe geçmiş üç “M” harfi yapının dört büyük girişinin metal şebekelerinin arasında ve konser salonunun duvarlarına yalın ve sade bir dekoratif etki de kazandırmıştır.

Paul Hindemidt, 1936 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na sunduğu raporda 1927-1928 ders yılına göre sayıları oldukça artan öğrencilerin, müzik dersliklerinin küçük oluşu, avlusunun ve bahçesinin darlığı sebebi ile öğrencilerin müzik çalışmalarını eş zamanlı olarak sürdürmelerininimkansızlığından sözetmektedir.12 



25. Teras Çatı, kat ilavesi

Bu sorunun çözümlenmesi için girişin üzerinde yer alan terasa Egli’nin tasarımı olduğunu düşündüğümüz bir kat eklenmiş, daha önce doğusundaki uzun kol dışında düz çatılı olan yapı, girişin üzerine yapılan kat ilavesi sırasında tamamen kiremit kaplı kırma çatı ile örtülmüştür.(Resim 25) Aynı yıl Hindemidt’in raporuna uygun olarak, klasik batı müziğinin yanında opera,bale ve tiyatro alanlarında da eğitim verilmeye başlanmıştır.13 1938-1939 öğretim yılında müzik öğretmeni yetiştiren bölümün Gazi Eğitim Enstitüsü’ne taşınmasıyla, okulun adı 1940 yılında Ankara Devlet Konservatuarı olarak değiştirilmiştir.



 

 

 

 

 

 

 

 

26. Musiki Muallim Mektebi ve ekler, zemin kat planı (Aslanoğlu 1985, s.31)



27. Ek yatakhane bloğu, Sedat Hakkı Eldem, 1953.

1953 yılında öğrenci sayısının giderek artması dikkate alınarak ana yapının doğusuna, ünlü mimar Sedat Hakkı Eldem’in tasarımını yaptığı doğu-batı yönünde konumlanan öğrenci yatakhanesi eklenmiştir. 1957’de ise ana yapının güneyine bir kütle, doğusuna yine Eldem’in tasarladığı “döner odalar” olarak adlandırılan sekizgen biçimli çalışma odaları bloğu eklenmiştir. (Resim 26, 27) Bu eklere karşılık, Egli’nin tasarladığı, ana yapının kuzeyine bitişik olan yönetim bloğu ise yapılmamıştır.

Böylece üç aşamada tamamlanan yapı, 1984 yılına kadar Devlet Konservatuarı olarak kullanılmış, 1984’ten itibaren Mamak Belediye Başkanlığı’nın kullanımına verilmiştir. Bu sırada, yapının tekrar konservatuar olması konusunda girişimlerde bulunulsa da gerçekleşmemiştir. Yapı Mamak Belediyesi buradan taşındıktan sonra belediyeye bağlı Kültür Merkezi olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Sonuç

Sibel Bozdoğan’ın belirttiği gibi Hakimiyet’i Milliye gazetesinde 1930’da yayımlanan ve Modern Mimarlık Kongresi’nin 1928 tarihli La Sarraz bildirisinden alıntı yapılan bir yazıda, Walter Gropius, Adolf Meyer gibi isimlerin yanında Musiki Muallim Mektebi’nin fotoğrafı ile Türkler’in modern mimarinin ruhunu yakaladığının ve Avrupa’dan geri kalmadığı’nın mesajı veriliyordu.14 Bu müjdenin Musiki Muallim Mektebi binası ile verilmesi, yapının Avrupa ve Türkiye için taşıdığı anlam bakımından önemlidir. Celal Esat Arseven’in 1931’de yayımladığı “Yeni Mimari” adlı kitabında da Musiki Muallim Mektebi binası modern mimarinin örneği olarak gösteriliyordu.

1927-30 yılları arasında Ankara’da halihazırda yürüyen iki büyük inşaatın Arif Hikmet Koyunoğlu tasarımı olan Türk Ocağı Merkez binası ve Etnografya Müzesi olduğu düşünülürse, bu yapı Milli Mimarlık üslubu dışında yepyeni ve modern bir mimarlık anlayışını haber vermektedir.15 Egli bu projeleri ile aynı zamanda Cumhuriyet başkentinin moderni temsil eden ve kolay tanınan özelliklerini belirlemiş olmaktadır. Teraslı düz çatı, dizi oluşturan pencereler, kolonlu ve böylece vurgulu giriş düzenlemeleri, yalın ve sade yüzeyler, bu özellikler arasındadır.

Musiki Muallim Mektebi binası, Egli’nin Ankara’da gerçekleştirdiği diğer okul tasarımları gibi modern olmakla birlikte, uluslararası modern mimarlığın kurallarına bütünü ile bağlı kalmadığı gibi avangard bir modernizmi de temsil etmez.16 Yapı bezemesiz yalın ve sade yüzeyleri, kübik kütle biçimlenmeleri, simetrik cephe düzeni, düz çatısı ve terası, kolonlu giriş düzenlemesi ile anıtsal bir etkiye sahiptir. Atalay Franck, betonarme taşıyıcı sistem ve mekânsal çok katmanlılığa, açık bir plan kompozisyonu ile çalışılmasına rağmen, Egli’nin yapı kütlesinde bunlardan fazla etkilenmeden Birinci Ulusal Mimarlık akımı ve öncülü Beaux art anlayışındaki gibi ekleme prensiplerine bağlı kaldığını öne sürmektedir.17 Ancak Alman mimar Bruno Taut’un yapılarını ayırırsak ülkedeki uluslararası mimarlık üslubunda yapılan kamu binalarının hemen tümü bu karakteri taşır. Biçimleri kübik olanı temsil etse de, kamu yapısı ağırbaşlılığını vaad eden simetriden, Türkiye’deki modern mimarlık örneklerinde vazgeçilmemiştir.18 

Egli’nin hemen tüm tasarımlarında olduğu gibi Musiki Muallim Mektebi binasındaki katı simetri, görsel etkide aranan bir durum iken, parçalı kütle anlayışı içinde işlev dağılımını bu simetrik etkinin arkasında çözümlemiştir. Burada Egli saf bir biçimsel gönderme değil, akılcı bir işlevsellik ile çağdaş bir yoruma gitmiştir. Osmanlı medrese şemasını hatırlatan havuzlu iç avluyu kuşatan revaklı düzene son derece işlevsel ve çağdaş bir yorum katar. Egli’nin bu tarihsel göndermeleri, yapının ayrıntılarında başka boyutları ile okunabilir. Örneğin medrese şemasında, dershane olarak işlev gören ana eyvanın zeminden yüksek tutularak açık ya da kapalı avludan soyutlanmasına benzer bir hiyerarşiden Musiki Muallim Mektebi kurgusunda da sözedilebilir. Böylece yapının işlevselden biçimsele birbiri içine akan ayrıntılarında, Egli’nin aradığı sentezi yakaladığı okunabilmektedir.19 

Musiki Muallim Mektebi binası, sonradan yapılan değişikliklere ve çevresindeki olumsuz yapılı çevreye rağmen, müzik eğitiminin gerektirdiği ses geçirmeyen odaları, akustik etkinin hesaplandığı özenli konser salonu, geniş koridorları ve merdivenleri, sağlam ve kaliteli malzeme ve tekniği ile başkentin temsil gücü yüksek önemli yapılarından ve estetik nesnelerinden biri olmaya devam etmektedir. 

LEYLA ALPAGUT, Mimarlık Tarihçisi, Prof. Dr.

Kaynaklar:

Alpagut, Leyla, 2012, Cumhuriyet'in Mimarı Ernst Arnold Egli, Boyut Yayınları, İstanbul.

Aslanoğlu, İnci, 1985, Musiki Muallim Mektebi, Mimarlık, s.1, ss.31-33.

Aslanoğlu, İnci, 2001, Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı, Ankara.

Bozdoğan, Sibel, 2002, Modernizm ve Ulusun İnşası, Metis Yayınları, İstanbul.

Cengizkan Ali, Bancı Selda, Cengizkan Müge (ed.), 2017, Ernst A. Egli: Türkiye'ye Katkılar, Yerel Yorumlar, Eğitimde Program, Pratiğin Muhasebesi, TMMOB Mimarlar Odası Yayını, Ankara.

Egli, A.Egli, 2013, Genç Türkiye İnşa Edilirken, Çev. Güven Göktan Uçer, (ed.) Emre Yalçın, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Franck Atalay, Oya, 2015, Politika ve Mimarlık, Ernst Egli ve Türkiye'de Modernliğin Arayışı, çev. Ogün Duman, TMMOB Mimarlar Odası Yayını, Ankara.

Nicolai, Bernd, 2011, Modern ve Sürgün, Çev. Yüksel Pöğün Zander, TMMOB Mimarlar Odası, Ankara, 

Soyak, H. Rıza, 2014, Atatürk'ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Saint Aix, Robert, 1935, Levolution De La Musique En Turquie, La Turquie Kemaliste, Haziran, s.7, ss.16-20.

Resim Kaynakları:

Eidgenössische Technische Hochschule Zürich (ETHZ)

Ankara Posta Kartları ve Belge Fotoğrafları Arşivi (BelKo)

1 Yapıldığı dönemde Ankaralılar'ın yaşamında, her hafta düzenli konserler verilen bir kültür merkezi işlevi görmektedir.


2 Başkent Ankara’da ve Anadolu’nun her yerinde hızla açılan her kademe ve her türdeki okulun eğitim programları çağdaş ilkeler doğrultusunda yeniden düzenlenirken, müzik derslerinin bu programlarda önemli bir yere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu okulların bünyesinde, müzik eğitimi mekanlarının ya da müzik dersliklerinin ve konferans/konser salonunun bulunması, hatta ilkokullarda bile birer piyanonun varlığı bu düşünceyi güçlendirmektedir. 



3 Egli’nin bu konudaki düşünceleri 1969 yılında kaleme aldığı anılarında yer almaktadır.



4 Musiki Muallim Mektebi’nin ilk müdürü Zeki Üngör'ün 1935’te görevinden ayrılmasının ardından Alman besteci Paul Hindemith’in önerilerine uygun olarak okulun programı yeniden düzenlenir.Hindemith ile henüz genç denebilecek bir yaşta (d.1895), modern çalışan bir kompozitör olduğundan, çok daha fazla yararlanılabileceği düşünülerek, ”musiki işlerimizin memleket ölçüsünde bir görüşle ele alınması” için ilk kez 27 Mart 1935’te Berlin’de bir anlaşma yapılmıştır. 1936 ve 1937’de aralıklı olarak anlaşması yenilenmiştir. Hindemith, müzikteki modernleşmenin halk müziğinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunmuştur.  Hindemith’den sonra, çıkış noktası Türk Halk Müziği olan yeni bir müzik anlayışı oluşturmak üzere 1936 yılında Bela Bartok, Macaristan’dan Türkiye’ye davet edilmiştir. Bartok Türkiye seyahati sırasında ikibin kadar hak türküsünü derlemiş, kendi bestelerinde de kullanmıştır.



5 Oysa ki çoksesli Avrupa müziği ilerleme idealinin sembollerinden biri olarak görülmekte, Atatürk 1Kasım 1934 tarihinde yaptığı bir konuşmada bu konu ele alınmaktadır (Soyak 2014, s.27).



6 Bu okulun modern binasını tasarlayacak olan Ernst Egli’nin Musiki Muallim Mektebi’ne ve Türkiye’de müzik konusundaki yeni yönelimin çıkmazlarına ilişkin düşünceleri, onun içinde bulunduğu ortamı izleyen iyi bir gözlemci olduğunu orta koyduğu gibi dönemin kültürel yapısına da ışık tutar: “…Müzik okulu ile beni sevindiren (sadece beni değil) bir yola girdim. Okulun müdürü Zeki Bey beni çok destekledi, fakat maalesef kendisi yöneteceği müzik ile ilgili açık, kesin bir görüşe sahip değildi. Burada da Atatürk mutlaka Avrupa müziğini ve onun öğretimini istiyordu. Zeki Bey de O’na ister istemez itaat ediyordu. Fakat buradaki problem mimarlıktakinden farklıydı.Türkler’in %99’u sadece kendi müziklerini tanıyor ve çok seviyordu. Kendilerine ters gelen Avrupa müziği ile ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu isteksizlik sadece halka mahsus da değildi. 1929-1930 yıllarında Yüksek Öğretim Genel Müdürü ile birlikte Avrupa’ya bir seyahat yapmış ve yol arkadaşımı Berlin’de Mozart Operası’na götürmüştüm. Daha gösteri sürerken arkadaşım, bu müziğe tahammül edemediğini söyleyerek operayı terketti (Egli, 1969).



7 İsviçreli mimar Egli, Milli Eğitim Bakanlığı İnşaat Bürosu yöneticiliği ve Güzel Sanatlar Akademisi hocalığı için 1927 yılında ülkeye davet edilmişti. Hasan Ali Yücel 1941 yılında yaptığı mezuniyet töreni konuşmasında, Musiki Muallim Mektebi’nin 1924 -25 ders yılında şimdiki binanın hemen yakınındaki küçük eski evlerde kurulduğunu belirtmektedir(Anonim 1941, 7).



8 Yaklaşık aynı sıralarda Alman kent plancısı Hermann Jansen tarafından Ankara’nın taksimatında okul binaları için Cebeci’nin tercihinde bu önemli okulun varlığı belirleyici olmalıdır. Ankara'da yaptırılacak "Muallim Mektebi için ayrılan arazinin kamulaştırılması" konulu Bakanlar Kurulu Kararı için bkz. TCBCA 030.18.01/019.43.17.



9 Egli Ticaret Lisesi tasarımında, yerleşim şeması ve büyük çatısı nedeni ile izleyeceği yolda içine sinmediği sonucuna varmıştır. Marmara Köşkü’nde anılarında gerekçesini belirtmese de Anadolu seyahatine çıkmadan önce Müteahhit Galip’e projeyi henüz emin olmadığını belirterek teslim ettiğini ama kendisi gelmeden kesinlikle inşaata başlamamasını tembihlediğini, yine de Galip’in sözünü tutmadığını anlatır. Egli belki de modern mimarinin Avrupalı formülüne aykırı olan kemerli revak düzenlemesini kullanmanın doğru olup olmadığı kararsızlığını yaşamış olabilir. Etimesgut Yatı Mektebi ve Jimnastik Okulu da yine Ticaret Lisesi gibi memnun kalmadığı dik eğimli çatıya sahiptir.



10 Bernd Nicolai, Egli’nin arkitektonik bakış açısı ile tam olarak hangi yönde ilerlemesi gerektiğini kestiremediğini, Musiki Muallim Mektebi(1927-28) ve Ticaret Lisesi (1928-29) binalarının, yerleşim şeması ve çatıları ile seçilecek yol konusunda kararsızlık sergilediğini, herşeye rağmen muhafazakâr kaldığını düşünmektedir (Nicolai, 2011, ss. 41).



11 Aslanoğlu 13.04.1931 tarihinde Ankara İmar Müdürlüğü’nden şehir plancısı HermannJansen’e gönderilen resmi yazışmadan alınan bu bilgiyi kendisine Gönül Tankut tarafından verildiğini belirtmiştir(Aslanoğlu, 1985, s.32). Egli’nin 1969 yılında kaleme aldığı anılarında Musiki Muallim Mektebi binası ile ilgili olarak tasarım ile ilgili olmayan bir bilgi vermektedir. Atatürk, henüz bitmiş olan binayı ziyareti sırasında Avrupa tarzında yaptığı tuvaletler dışında herşeyden memnun kalmıştır. “Müzik Okulunun inşaatı bittiğinde Kemal Paşa’nın okulu görmek için geleceğini, benim de orada bulunmamı istediğini bildirdiler. Kemal Paşa tarafından çok titiz ve ayrıntılı bir denetime tabi tutuldum. Tuvaletler hariç herşeyden memnun kaldı. Tuvaletleri Avrupa tarzında yapmıştım. Bu konudaki Avrupalı anlayışla Türk-oryantal anlayışı arasındaki farka dikkatimi çekti ve temizlenmek için kağıt değil su ve her tuvalete de bir bide istedi. Kısa zamanda Kemal Paşa’nın ne kadar haklı olduğunu anladım. Öğrenciler de lavabolardaki duran suda yıkanmak istemiyorlardı. Burada da akan suyun kullanılabilmesi için giderlerdeki tıpaların kaldırılması gerekli oldu. Türkler için sadece akan su temiz ve sağlıklıdır.” (Egli 1969).



12 Aslanoğlu, 1985, ss.33.



13 Bakanlar Kurulu’nun “Müzik Öğretmen Okuluna bağlı olarak açılacak konsevatuvar ve temsil şubesi için okula ilavesi icap eden ders pavyonu inşaatına ancak Mart 1937 de başlanabileceği” konusundaki 6.11.1936 tarihli kararı, yapının güneyine sonradan eklenen blokla ilgili olmalıdır.(TCBCA 030.18.01/02.69.86.11)



14 Bozdoğan, 2002, ss.172.



15 Musiki Muallim Mektebi, bu mimari anlayışın Ankara’daki ilk örneği olmamakla birlikte, diğer kamu yapılarından farklı bir anlam yüklendiği dikkati çeker. Özellikle eğitim yapılarının kent içindeki konumları ve mimarilerinin modernliği ile Cumhuriyet’in prestij yapıları olarak görüldüğü açıktır. Dönemin La Turquie Kemaliste dergilerinde yayımlanan Egli yapılarından Yüksek Ziraat Enstitüsü, Ticaret Lisesi, Siyasal Bilgiler Okulu da benzer gerekçeler ile Türk modern mimarlığını Batıya kanıtlayan örnekler olarak gösterilmektedir.



16 Erken Cumhuriyet’in sanatsal ve mimari kültürünün merkezinde, bunların bireysel deneylerden önce ve ötede toplumsal ve işlevsel ideolojisi olması gerektiği fikri vardı. Sibel Bozdoğan bunu “pozitif özgürlük” anlayışı ile açıklamaktadır (2002, 167).



17 Atalay Franck, 2015, ss.47.



18 Bu durum, Osmanlı’nın son döneminden beri modernleşmenin kimi çıkmazlarını ya da Türkiye’ye özgü olanı hatırlatır. Güzel Sanatlar Akademisi’nin (Sanayi Nefise Mektebi) resim ve heykel bölümlerinde de “müfredat programı”na aktarılan batılı üslupların geleneği ile hesaplaşmış bir felsefenin ya da iç dinamiklerinden üretilmiş bir sonuç olarak uygulanmadığı, örneğin empresyonizm, kübizm gibi akımların daha çok “yeni” ve “sıradaki” olması nedeni ile, modernleşme kararının bir parçası olarak aktarıldığı görülmektedir.



19 Nicolai’nin saray bahçesine benzettiği ya da Oya Atalay Franck’in Akdeniz villalarına benzeterek zamana yabancı kaldığını düşündüğü havuzlu iç avlu, aslında Egli mimarlığının bir başka döneme ait eğitim yapısı tipolojisinin özgün ve modern bir yorumundan ibarettir. 

 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/03/erken-cumhuriyet-doneminin-medar-i-iftihari.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/03/erken-cumhuriyet-doneminin-medar-i-iftihari.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/03/erken-cumhuriyet-doneminin-medar-i-iftihari_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2020/03/erken-cumhuriyet-doneminin-medar-i-iftihari.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/erken-cumhuriyet-doneminin-medar-i-iftihari/5086/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Mar 2020 16:42:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Alnar Sempozyumu Bildiri Özetleri]]></title>
			<description><![CDATA[40. Ölüm Yılında Hasan Ferid Alnar Sempozyumu'nda bildiri sahiplerinin önceden verdiği özetler...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[24-25 Ekim 2018'de, Eskişehir'deki Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nca düzenlenen 40. Vefat Yılında H. Ferid Alnar Sempozyumu'nda sunulan bildirilerin, bildiri sahiplerince önceden verilen bildiri özetleridir. Sempozyumun tam kitabı 2019 yılı sonbaharında yayımlanmış olacaktır.



 

 

 

 

 

Üç Bahtsız İnsanın Hikayesi: Besteci Koca, Kocasını Terk Eden Güzel Soprano ve Bir Âşık Başbakan.
Prof. Dr. Ayhan AKTAR / Bilgi Üniversitesi

1936 yılında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası şefliğine atanan Hasan Ferid Alnar, Ankara’ya yerleşir. Devlet Konservatuvarında kompozisyon öğretmenliği yapar. Devlet Operası genel müzik direktörlüğüne kadar yükselir. O yıllarda, yirmi yaşında olan genç soprano Ayhan Aydan ile evlenir. 1950 yılının sonbaharında bir davette Başbakan Adnan Menderes’in eşi Ayhan Hanım’a aşırı ilgi göstermesi ile değişmeğe başlar. Ferid Bey eşini çok sevmektedir, oğulları Aydan 6 yaşındadır. Ayhan Aydan ile Başbakan Menderes arasındaki yoğun ilişki 1957 yılına kadar devam eder. Besteci Alnar, Ankara’yı terk eder ve Viyana’ya yerleşir. 1964 yılına kadar Ankara’ya dönmez. Ayhan Aydan’ın Menderes’ten doğurmak istediği çocuk doğumda ölür. Menderes ise, 1961 yılında idam edilir. Yeni yayımlanan bazı belgeler ışığında bu üç bahtsız insanın hikayesi mercek altına alınmaktadır.




Melez Doku, Örtük Hüzün: Ferid Alnar’ın Müzik İmgeleminin Bileşenleri
Prof. Dr. Ali ERGUR / Galatasaray Üniversitesi

Hasan Ferid Alnar’ın müziği, birçok yazar tarafından ‘sentez’, ‘köprü’, ‘bileşim’, vb. nitelemelerle tanımlanmıştır. Bu yaklaşımların temelinde Doğu ve Batı kavramlarının, ezeli bir kutuplaşma ekseni olarak kabul edilmesi vardır. Ancak Doğu-Batı, ister olumlayıcı ister eleştirel açılardan ifade edilmiş olsun, doğasında kaçınılmaz bir şekilde kültürel özcülük barındıran bir ikiliktir. İçinde yaşadığımız dünya, etkileşimsel ve sürekli dönüşüm olan bir kültür mefhumunu öncelikli kılmakta, zaman ve mekânda az ya da çok sabitlenmiş, etnik temelli kültür tasavvurunun ağırlığını azaltmaktadır. Kültürel özcülük, savunulması gitgide zorlaşan bir tutum haline gelmektedir. Bununla birlikte hızlı dönüşüme tepki olarak ortaya çıkan toplumsal-politik hareketler yine kültürel özcülüğü eksen almaya çalışmaktadırlar. Ferid Alnar, iyi sanatçılarda olduğu gibi, bu dönüşümü önceden hissetmiş bir bestecidir. Ferid Alnar’ın müzik dili ve üslûbunun birçok yorumcunun düşündüğü gibi, “Doğu-Batı köprüsü” veya “sentezi” olmaktan ziyade, bu yapay ve ideolojik olarak inşa edilmiş ayrımı yadsıyan yapısal özellikleri vardır. Ferid Alnar ve kuşağı için, Doğu ve Batı katı bir şekilde ayrışmış ve mutlak anlamda, özsel olarak farklı iki kültür evreni olmaktan ziyade, bütünleşik bir kültür dokusunun farklı açılardan görünen şematikleştirilmiş adlarıdır. Bu bildiri, Alnar’ın eserlerinden bazılarının yapısal unsurlarını çözümleyerek, bestecinin, müzik imgeleminin ayrıştırmacı ve özcü değil, doğal bir şekilde melez bir doku anlayışına dayalı olduğunu iddia etmektedir. Diğer yandan sanat üretimi, sanatçının insan ve tarihsel özne kimliklerinin izlerini taşır. Ferid Alnar da, müziğinde, yaşadığı ve ürünü olduğu çağın duyarlılıklarını taşırken, insani deneyiminin izlerini de kodlamıştır. Alnar’ın eserlerinin incelenmesi, aynı zamanda bu öznel boyutun dışavurumunu ve içi diyalektiğini kısmen de tartışmayı hedeflemektedir. Her durumda, Alnar’ın, en soyut sanatsal üslûp düzeyinden en somut bireysel duyarlılık katmanına kadar, Doğu-Batı ikiliğini reddeden, etkileşimsel bir kültür tasavvuru üzerine söylem kuran temel bir yaklaşımı söz konusudur. Bildirimiz bu hususları, Alnar’ın müziğinden örneklerle sosyolojik ağırlıklı ancak müzikolojik yönelimli bir yöntemle tartışmayı hedeflemektedir.

Hasan Ferid Alnar ve Alaturka-Alafranga Kamplaşmasının Dışlayıcı Dilinin Eleştirisi
Doç. Dr. Onur Güneş AYAS / Yıldız Teknik Üniversitesi

Osmanlı Batılılaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan alaturka-alafranga kamplaşması, Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok daha keskin bir niteliğe bürünmüş, her iki kamp birbiri karşısında dışlayıcı bir dil geliştirmek konusunda yarışmıştır. Klasik Türk müziği çevresinde yetişmiş bir müzisyen olan Hasan Ferid Alnar, kariyerinin ikinci yarısında geçmiş birikiminden de beslenerek Batı tekniğinde eserler vermeye yönelmiş bir bestecidir. Bu yönüyle mevcut kamplaşmanın dışlayıcı dilini sorgulamamıza imkân verecek istisnai bir kariyere sahiptir. Bununla birlikte kariyerindeki değişim gazete sayfalarında musiki dinini değiştirme, hatta tanassur etme gibi keskin ifadelerle tanımlanmıştır. Alaturka cephesinin sözcüleri Batı tekniğinde eser besteleyenleri bu tip imalarla yabancı bir kültürün temsilcileri olarak damgalarken, alafranga cephesinin sözcüleri de klasik Türk müziğiyle uğraşanları mürtecilikle suçlamış, bu müziğin yasaklanmasına kadar varan katı uygulamaları desteklemişlerdir. Aslında müzik beğenilerinin alaturka-alafranga olarak bölünmesi modern toplumun beğeni farklılaşmalarını artırıcı dinamiklerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Sanayi öncesi toplumlarda, bilhassa toplumun seçkinleri tek bir yüksek kültür geleneğini paylaşırlar ve çoğunlukla onu sorgulamaksızın kabul ederler. Modernleşme süreci, farklılaşma ve tercihi teşvik eder. Artık birden fazla gelenek söz konusudur ve bunlarla kurulacak ilişki düşünümsel bir nitelik kazanarak bir tercih meselesi haline gelir. Seçenekleri bertaraf etmeye veya en azından kendi kampının temas edemeyeceği bir uzaklıkta tutmaya çalışmak, tercihin yarattığı kaygıyı bastırmanın yollarından biridir. Bunun için kutsal ve profan alanlar yaratılarak çeşitli ötekileştirme stratejileri izlenir. Alaturka-alafranga kamplaşmasının tarafları, karşı tarafı görmezden gelerek, aşağılayarak, uzakta tutarak ve fırsat bulduğunda sindirerek ütopik bir gelecekte kendi makbul gördükleri geleneğin hâkim olduğu bir toplum yaratmayı düşlemiş olabilirler. Ama dün olduğu gibi bugün de bunun ne mümkün ne de ahlakî olmadığı ortaya çıkmıştır. Hasan Ferid Alnar, bugün aynı hataları tekrarlamamak için, üzerinde yeniden düşünmeye değer bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. 


Türk Beşleri Histografyasının Ortak Anlatısı İçinde Bir Özne: Ferid Alnar
Doç. Dr. Elif Damla YAVUZ / Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

İster kısa ister kapsamlı olsun Ferid Alnar’ın yaşam öyküsü ve besteciliği geleneksel olarak “Cumhuriyet Dönemi”, “Türk Beşleri” ve “çoksesli çağdaş Türk müziği” gibi bazı ortak nitelemeler etrafında ele anlatılır. Bu yaklaşım, sadece Alnar’ın değil, Cumhuriyet’in birinci kuşak bestecilerinin hepsinin kendine özgü oluşlarından çok, temelde niteliği ve kapsamı tartışmalı olan ortaklıkları üzerinden değerlendirilmeleri sonucunu doğurur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kabaca ilk 30 yılı için ortaya konan tezlerin ve kimi ezberlerin, Cumhuriyet’in birinci kuşak bestecileri üzerine yapılan değerlendirmelere içkin oluşu, bu bestecilerin her birinin anılan dönemler, nitelemeler ve yönelimlerle hangi düzeyde ilişkide olduğunu ve bu ilişkileri hangi düzlemlerde sürdürdüğünü saptamayı zorlaştırır. Bu zorluğu aşma yönündeki olasılıklardan biri, Ferid Alnar’ı odağa alarak Alnar’ın bahsedilen kavramlar, nitelemeler, tezler ve ezberlerle olan bağını irdelemektir. Böylesi bir irdelemeye başlamak için şu soruları sormak mümkündür: Kendi kaleminden çıkan ve Orkestra dergisinde yayımlanan (1987, Sayı 166, s. 30-39) yaşam öyküsünün ve günümüze ulaşan yazılarının bize anlattığı besteci kimdir, onu şekillendiren özgün ve genel koşullar nelerdir? Bu yazılar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına aktarılan tartışmalara dair dolaylı ya da dolaysız neler söylemektedir? Alnar, salt besteci olarak değil, aynı zamanda bir eğitmen, orkestra şefi ve müzik bürokratı olarak kurumsallaşan müzik yaşamının neresindedir, hangi aktörlerle bir aradadır? Bu bildiride, anılan soruların Ferid Alnar’a ve çağdaşlarına ait diğer yazılı kaynaklar ve belgeler ışığında cevaplanması ve böylece müzikolojik çalışmalarda karşımıza çıkan temel görüş ve metinlerin irdelenmesi amaçlanmaktadır.




Hasan Ferid Alnar’ın Kanun Konçertosu’nda GTSM Unsurları
Dr. Halil ALTINKÖPRÜ / Ege Üniversitesi

Bu çalışmada, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Atatürk'ün isteği üzerine, ülkemizde müzik alanında atılım yapmak amacıyla yurt dışına eğitim almak üzere gönderilen ve daha sonra ürettikleri eserlerle müzik devrimimizin temelini atan Türk Beşleri'nin saygın üyelerinden biri olan Hasan Ferid Alnar'ın ünlü “Kanun Konçertosu”, Geleneksel Türk Sanat Müziği makam ve usûlleri açısından ele alınacaktır. Ayrıca, bu eser ile kanun sazının “senfonik müzik orkestrası” içinde yarattığı etki hakkında bazı müzik bilimcilerin görüşlerine yer verilecektir. Hasan Ferid Alnar'n bu eseri, Geleneksel Türk Müziği çalgısı olan kanun sazı için bestelemiş olması, diğer çalgılara örnek teşkil etmesi bağlamında ayrı bir önem taşımaktadır. İlk icrası 1951 yılında Viyana'da bestecinin kendisi tarafından gerçekleştirilen eseri daha sonraki yıllarda, Ruhi Ayangil, Tahir Aydoğdu ve Halil Altınköprü yaylı çalgılar orkestrası eşliğinde icra etmişlerdir. Sağlıklı bir analiz için, Kanun Konçertosu ile ilgili tarihsel kaynaklar ve yazılı belgeler araştırıldı. Konçertonun hem şef partisi hem de kanun partisyonları ayrıntılı olarak incelendi. Eserin, bestecisi H. F. Alnar tarafından yapılan ilk icrası, daha sonraki yıllarda kanun sanatçıları Ruhi Ayangil ve Tahir Aydoğdu'nun icra kayıtlarının dinlenmesi, bu incelemenin gerçekleşmesinde önemli bir yöntem olmuştur. Ayrıca söz konusu eserin, tarafımdan Şef Rengim Gökmen yönetiminde İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile (2006-İzmir), Şef Meleyke Ehedzade yönetiminde Bakü Müzik Akademisi Oda Orkestrası ile (2009-Bakü), Şef Ender Sakpınar yönetiminde Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası (2010- Eskişehir), İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile (2010-İzmir) ve yine Bilkent Üniversitesi Yaylı Çalgılar Orkestrası eşliğinde (2011-Erbil) icra edilmiş olması da incelemenin sağlıklı bir biçimde detaylandırılması ve ortaya konulması bakımından birincil önemde bir yöntem olmuştur.




Hasan Ferid Alnar – Keman, Çello ve Piyano için Trio
Doç. Özgür ÜNALDI / Uludağ Üniversitesi

Cumhuriyet döneminin kuşkusuz en önemli bestecilerinden olan Ferid Alnar her zaman dikkat çeken, geleneksel malzemeleri yenilikçi tarzda ve kalemini zorlamadan yazma kabiliyetine sahip bir Türk bestecidir. İlk dinlediğim eseri Çello Konçertosu ve Kanun Konçertosuydu ama tam anlamıyla tanışmak, piyano için yazdığı 8 Parça ile gerçekleşmiştir. Bunu konumuz olan keman, çello ve piyano için trio’su sürdürmüştür.
Bildiride eserin hem besteci hem ülkemiz hem de dünyayı ele aldığımızda nerede konumlandığını, form, armoni, melodi ve ritimlerin genel ve kısa bir incelemesini bildiride bulmak mümkündür. Bir piyanist olarak sekiz parçadan bahsetmemek imkânsız, çünkü bu eser bir piyaniste rahatlıkla Ferid Alnar’ın kim olduğunu özetleyebilecek yetenektedir.
Ferid Alnar’ın trio’sunun yazılış tarihiyle ilgili bir karmaşa vardır. Eser listesinde ilk eseri olarak 1929 yılında yazdığı 'Trio Fantezi' ve aynı listeye göre 1966 yılında yazdığı 'Trio' iki farklı eser gibi algılanmaktaysa da burada iki farklı görüş hakimdir: 1) Gerçekten iki farklı eseri vardır ve birinin notası kayıptır. 2) Aynı eserin ikinci redaksiyonu. İlk ihtimal üzerinde söylenecek çok fazla bir şey yoktur, eğer doğruysa noktasının ortaya çıkması heyecan verici bir gelişme olacaktır. İkinci ihtimal ise, besteciler arasında oldukça olağan bir durum olan ve gençlik döneminde yazılan eserlerin tekrar gözden geçirilmesi ve bunun sonucunda bazen oldukça fazla sayıda değişiklik ile başkalaşım geçiren, aynı eserlerin ikinci versiyonlarının ortaya çıkmasıdır. 23 yaşında olduğunu da düşünürsek hiç de mantıksız değildir.
Trio 4 bölümden oluşmakta ve bestecinin eserin sonundaki el yazısı bölüm minütajlarını detaylı olarak bize göstermekte, toplam 20 dakika civarındadır. En bütün ve heyecan verici bölümler 1, 2 ve 3. bölümler. 4. Bölümdeki nota ve polifoni seyrekliği sanki tamamlanmamış hissi yaratmakta ancak yorumculuk dokunuşlarıyla yapılabilecek çözümler vardır.


Hasan Ferid Alnar’ın Viyana Dönemi Yapıtlarında Türk Müziği Öğeleri
Onur KARABİBER / İTÜ Müzikoloji ve Müzik Teorisi Dr. Prog.

Bu çalışmada, bestecilik ve orkestra şefliği öğrenimi için 1927 yılında Viyana’ya yerleşen Hasan Ferid Alnar’ın öğrencilik döneminde ele aldığı müziklerin Türk müziği öğeleri üzerinden incelenmesi; bestecinin henüz bu dönemde tutturduğu ya da oluşturmaya çalıştığı üslup ve anlatım dilinin yine bu öğeler üzerinden açıklanması hedeflenmiştir. Viyana’da, dönemin müzik ortamı ve imkânlarını göz ardı etmeden, Alnar’ın böylesi bir sanat dünyası içerisinde kendi yetiştiği kültüre olan mesafesini görmek ve bu kültüre has öğeleri ele alış şeklini tespit etmek, sadece bir bestecilik meselesi olarak değil, aynı zamanda sanatçının genel yaklaşımlarının anlaşılması açısından da önemli görülmüştür. 
Alnar’ın Trio Fantezi ve Keman ve Piyano için Süit adlı yapıtları, kronolojik olarak bu döneme denk düşen ve öne çıkan müziklerdir. Çalışmanın yöntemi, adı geçen yapıtlardaki makamsal öğelerin tespiti ile biçim ve çoksesliliğin çözümlemeli olarak ele alınmasıyla şekillenir. Bu doğrultuda, makamsal öğeler ve kullanım şekilleri geleneksel referansları ile karşılaştırılırken; bölme düzenleri, kuruluşları ve bölmeler arası geçişler incelenmiş; akor yapıları ve bağlanış şekilleri çözümlenmeye çalışılmıştır.
Alnar’ın bu dönem müzikleri, geleneksel referanslarına sıkıca bağlıdır. Yerel kültüre özgü öğeler, soyutlamadan nispeten uzak görünmekle beraber, geleneksel kökleri ve normları rahatlıkla anımsatacak biçimdedir. Taksim, sirto vb. terimlerin Batılı terimlerle harmanlanmış olması, sunum ve şekil itibariyle de önemli bir yaklaşımı ifade eder; makamsal öğeler salt dizisel özellikleriyle değil, seyir özellikleriyle de kendilerini gösterirken, durak ve güçlü perdeleri, asma kararları ve göçürümleri de Türk müziği geleneğindeki referanslarla örtüşür. Ezgilerin oluşturduğu üst-yapı, yapıtlar içerisinde baskın, yaygın ve karakteristik özellikleriyle çokseslilik üslubuna, akor yapılarına ve bağlanış şekillerine doğrudan etki etmektedir. Biçimsel yapı olabildiğince açık, bölmelerin ve bağlantıların belirgin olduğu bir yaklaşımla ele alınmıştır.


Hasan Ferid Alnar'ın Nihavent, Nikriz, Segah, Nişaburek, Beyatiaraban Saz Semailerinin Ritm, Makamsal Yapı ve Form Açılarından Analizi
Öğr. Gör. Mine İpek Güzey / Anadolu Üniversitesi

Bu çalışmada; Çağdaş Türk Müziği’nin temellerini atan, “Türk Beşleri” ismiyle anılan grubun üyelerinden biri olan Hasan Ferid Alnar’ın Nihavent, Nikriz, Segah, Nişaburek, Beyatiaraban Saz Semailerinin ritim, makamsal yapı ve form yönlerinden özellikleri analiz yapılmaya çalışılmıştır. Cümle kuruluşlarının genel sonuçları (simetrik ve asimetrik yapılar, ortak ve farklı  cümle sayıları ) cümle kuruluşlarında özellikler, cümle, motif ve motif parçalarıyla farklı ölçülerde yapılan çeşitli benzerlikler gösterilmiştir. Sequenz, inversion, çeşitlemeler ve modülasyonlar yapılmıştır. Melodi yürüyüşlerinin bazılarında model olarak alınan ezgi, nota değerleri küçültülerek ve büyütülerek seri etki yoluyla tekrarlanmıştır. İkiz cümleler, ikiz cümle parçaları, ikiz motifler, arpejler ve süsleme notaları kullanılmıştır. Ritmik yapılar, senkop çeşitleri ve karşı vuruşlar gösterilmiştir. Düzensiz bölünmeler, üçlemeler (triole) ve beşleme (kentole) yapılmıştır. Bazı legatolar, legaturalar ve sus işaretleri vurgu düzenini değiştirmiştir. Hasan Ferid Alnar, bağ işaretleri kadar çok sık olmasa da staccatoya da yer vermiştir. Eserlerinde notalar kadar sus işaretlerinin önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Ayrıca dinamik düzeyi de önemsemiştir. Hasan Ferid Alnar’ın, 1926 yılında yayımlanmış olan saz semailerinden anlaşıldığı gibi ileriye dönük, çağdaş bir zihniyete sahip olduğu görülmektedir.


H. Ferid Alnar’ın Sekiz Piyano Parçasının Tonalite – Modalite Ekseninde İncelenmesi: Makamsallığa Dair Yaklaşımların Uygulanabilir Yöntemleri
Doç. Dr. Berkant GENÇKAL / Anadolu Üniversitesi

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Müziği, Sanat ve Halk olmak üzere keskin bir ayrıma maruz kalmıştır. Bu konuda söz sahibi olanlar Milli Müzik doktrinleri çerçevesinde yeni modellemeler ve yöntemler konusunda çözümler üretmekteydi. Özellikle bu dönemde Türk Müzik Edebiyatında belirgin bir ulusal yaklaşım benimsenmekte, bu bağlamda kuramsal çalışmalar hız kazanmaktaydı.
H. Ferid Alnar’ın Sekiz Piyano Parçası 1935 yılında bestelenmiş olup, dönem hakkında bize önemli bilgiler sunan belgelerdir. Bu parçalar aynı zamanda Türk Piyano Edebiyatının ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmekte ve Alnar’ın besteleme yöntemleri açısından bize ışık tutmaktadır. Bu parçalar hem Türk Sanat hem de Türk Halk müziği öğelerini (form, tartım, makam) içermektedir. Aynı zamanda etnik ve folklorik özellikler taşıyan müzikal elementlerin Batı normları içinde uygulanabilirliği konusunda kişisel bir yaklaşımı da barındırmaktadır. Öyle ki, 1979 yılında Kemal İlerici tarafından ele alınan Türk Müziği ve Armonisi çalışmasında kuramsallaştırılmaya çalışılan geleneksel makamların Batı akort sistemindeki çokseslendirilmesi esasında bu parçalar ve bundan sonra onları takip edecek olanlar işlevselliği bakımından önem taşımaktadır.
Bu çalışma, H. Ferid Alnar’ın Sekiz Piyano Parçasını analitik olarak incelemekte ve dönemin ruhunu yansıttıklarını düşünerek Makamsallığın, Tonalite – Modalite eksenindeki işlevselliğini araştırmaktadır. Günümüzde hala bir tartışma konusu olan Türk Müziği ve Çokseslendirme yöntemleri hakkında tarihsel bir perspektif sunar. Aynı zamanda Makam olgusunun tampere sisteminde uygulanabilirliğini sistematize ederek, meydana getirilmekte olan dizisel yöntemlerin tasnifini gerçekleştirmektedir. Bu bağlamda, bu çalışma ile parçaları yorumlayacak olan çalgıcılar için teorik bir kaynak oluşturulması hedeflenmektedir. 


Günlükleri Işığında Ferid Alnar’ın İlk Müzik Çalışmaları
Prof. Ruhi AYANGİL / İstanbul Teknik Üniversitesi

Ferid Alnar’ın (o tarihte Hasan Ferid) 13 Şubat 1923 (13 Şubat 1339) tarihinde yazmaya başladığı günlükleri, toplam yirmibir defterden oluşuyor.
Günlükler, Şubat 1339 ile Şubat 1341 arasındaki iki yıllık bir sürede yaşananları kayıt altına alıyor.
Bu günlükler, 1923 – 1925 yılları itibarı ile gerek genç Hasan Ferid’in, gerekse henüz kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyo – ekonomik, kültürel ve sanatsal yaşamlarına ve hedeflerine ışık tutması bakımından önem taşımaktadır.
Hasan Ferid’in, Harf Devrimi öncesinde eski Türkçe olarak kaleme aldığı, günlük yaşamına ilişkin bu notlarda, O’nun kişisel temel eğitim hayatına ve içinde yetiştiği sosyo-kültürel çevreye dair son derecede ilginç tespitler yer almaktadır.
Prof. Ayangil tarafından ilk kez Latinize edilen bu günlükler ışığında, Ferid Bey’in Viyana’ya gitmeden hemen önceki dönemde gerçekleştirdiği müzik eğitimi ile alana ilişkin çalışmaları, bu bildirinin konusunu oluşturmaktadır.


Hasan Ferid Alnar’ın Orkestra Şefliği ve Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikalarının Gelişim Sürecindeki Rolü
Doç. Dr. İlke BORAN / Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi

Cumhuriyet’in kurulmasının ardından 1930’lu yıllarda hareketlenen müzik reformlarının uygulanması, geliştirilmesi ve yaygınlaşmasında dönemin genç müzisyen ve bestecilerinin rolü tartışılmaz derecede büyüktür. Cumhuriyet’in ilk kuşağı olarak da adlandırılan bu genç besteciler, bu dönemde davet edilen ve müzik kurumlarının oluşturulmasına katkı sağlayan yabancı müzik adamları ile işbirliği halinde bu kurumsallaşma sürecine dahil olmuştur. Cumhuriyet kurulduğunda 17 yaşında genç bir müzisyen olan Hasan Ferid Alnar, 1930’lu yıllarda besteciliği kadar orkestra şefliği ile de bu kurumsallaşma süreci içerisinde yer almış, Carl Ebert ve Ernst Praetorius’un yanında, Türkiye’de kurumlaşan orkestraların yönetimini devralmıştır. Hasan Ferid Alnar’ın besteci kişiliğinin yanı sıra, orkestra şefi olarak Hasan Ferid Alnar’ı mercek altına alan bir bakış sunmak ilginç olacaktır.

Hasan Ferid Alnar'ın Açtığı Yol…
Dr. Ayhan SARI / İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu

Hasan Ferid Alnar, bestelediği dünyanın ilk Kanun Konçertosu ile bugün daha iyi anlaşılır olsa da geleneksel müzik çalgılarının orkestral manada kullanılması, O'nun dönemi yakın kültürel coğrafyamız içinde arkası gelmeyen, getirilmesine adeta engel olunan bir hareketin başlangıcı olarak görünüyor.
Geleneksel çalgıların orkestral manada kullanılması ilk kez 1889’da Paris’te uluslararası bir festivale katılmış olan Balalayka ve Domra çalgılarından kurulu Rusya Andreyev Çarlık Orkestrası'nda (The Andreyev Imperial Russian Orchestra veya The Andreyev State Russian Orchestra) karşımıza çıkıyor. Orkestra o kadar ilgi çekiyor ki Alman orkestra şefi Arthur Nikin, 1904 yılında ününü çok duyduğu balalaykayı dinlemek için St. Petersburg’a geliyor ve bu orkestrayı yönetiyor.
1906 da ise Alexander Konstantinoviç Glazunov, 1906'da bu orkestra oturtumu  için özel bir eser besteliyor. II. Abdülhamid döneminde Türkiye'den St. Petersburg’a öğrenciler gönderildiği bilinse de detaylı bilgimiz bulunmuyor.
Benzer uygulamanın ilk çalışmalarına yakın kültürel coğrafyamız içinde Rusya'dan sonra ilk kez Türkiye'de başlanıyor. Hüseyin Saadettin Arel ve Zühtü Rıza Tinel öncülüğünde damla kemençenin batı müziğinin yaylı kuartetine karşılık olarak soprano, alto, tenor, bas ve kontrbas boylarının yapılmasının amaçlanıyor ve bu konuda Dr. Zühtü Rıza Tinel, Arel ile sohbetlerinde aldığı notlarını "Asri Kemençe " adı altında bir yazmada topluyor. Tarafımdan yayına hazırlanıp İTÜ tarafından basılan bu çalışmada konu, yakın kültürel coğrafyamız içinde ilk kez yazıya aktarılmış oluyor. Yıl 1926'dır.
Hüseyin Saadettin Arel'in Hasan Ferid Alnar'ı yaşadığı müddetçe desteklediğini, Avusturya'da okul masraflarını karşıladığını bir yere not etmek ve Alnar'ın Kanun Konçertosu'nu bestelemede Arel'in etkisini önemle vurgulamak gerekiyor.
Geleneksel çalgıların orkestral manada kullanılması idealinin bir uzantısını 1951’de Bulgaristan'da görüyoruz. Philip Kutev milli çalgıları gadulka’dan esinlenerek bu çalgının alto bas ve kontrbas boyutlarını ahenk telleri olmadan imal ettiriyor ve bu grupla konserler veriyor, ses kayıtları yapıyor.
1955'e değin Kemençe Beşlemesi ile konserler veren, bu beşleme için beste çalışması da yapan Hüseyin Saadettin Arel 1955'de vefatının ardından kemençe beşlemesi de unutulmaya yüz tutuyor.
1950 sonrası Batı müziğinin koşulsuz baskın bir şekilde desteklendiği yılların başlangıcıdır. Dolayısıyla Hasan Ferid Alnar'ın da gözden düşmeye başladığı yıllar. Alnar'ın Kanun Konçertosu'nun ilk seslendirilmesinde Avusturya ön plandadır. Sanki Türkiye bu konçertoya sahip çıkmamış izlenimi edinilmektedir. Alnar'ın yaşadığı ağır hayat güçlükleri ve adeta yalnızlaştırılması ile Türkiye siyasi hayatında yaşanan uygulamaların birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceği görülmektedir. Geleneksel Türk müziğinin, dolayısıyla geleneksel çalgıların orkestral manada desteklenmemesi için o kişilerin ya vefat etmesi ya da bıkkınlık neticesi çekilmesi "bekleniyor" gibidir. O dönemde devlette sözü geçen bazı kişiler "Alnar gibi müzik insanları için 'bu alandan çekilseler de biz de batı müziğini istediğimiz gibi yaysak, karşımızda alternatif olarak başkaları olmasa" der gibidirler…

(Sağlık sorunları gerekçesiyle sempozyuma katılmamış ve bildirisini tam olarak sunamamıştır)




Hasan Ferid Alnar’ın Çok Yönlü Sanatçılığı ve Sanatsal Verimine Değişik Açılardan Bakış
Hasan Niyazi TURA  / İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Şef Yardımcısı

Bildiride Hasan Ferid Alnar’ın Kanun Virtüözü, Besteci ve Orkestra Şefi olarak sanat kariyerini nasıl sürdürdüğü ve gerek bestelediği eserler gerekse de icracı olarak sanatsal verimi, Alnar’ın hayat hikayesi ışığında incelenecektir.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2018/10/alnar-sempozyumu-bildiri-ozetleri.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2018/10/alnar-sempozyumu-bildiri-ozetleri.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2018/10/alnar-sempozyumu-bildiri-ozetleri_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2018/10/alnar-sempozyumu-bildiri-ozetleri.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/alnar-sempozyumu-bildiri-ozetleri/4011/</link>
			<pubDate>Mon, 29 Oct 2018 13:25:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Mülteci çocukların eğitiminde müzik eğitiminin rolü]]></title>
			<description><![CDATA[Bir Türk ve bir Brezilyalı akademisyenin yoksul-mülteci çocukların eğitimi hakkındaki araştırmaları ISME tarafından İngilizce olarak yayımlanarak tartışmaya açıldı.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Küresel akışların etkisi altındaki eğitim sanat anlayışı ve Türkiye’de Iraklı / Suriyeli Çocukların Sorunları Çerçevesinde Verilen Eğitimde Müzik Eğitiminin Rolü. (Bolu Örneği)

Günümüze özgü süreç içinde yaşam koşullarının değişimi, o güne özgü dayatmalar ve gerçekler nedeniyle, ülkelerin kendine özgü stratejilerine ilişkin belli duyarlılıklar içermesi beklenir. Bu nedenle halk kavramına ilişkin pek çok yaklaşımın geliştirilmesi doğal bir durumdur. 

“Aynı ülkede yaşayanlara, aynı soydan gelenlere, farklı soylardan gelip aynı ülkede yaşayanlara, belli bir bölgede veya çevrede yaşayanların bütününe, yöneticilere göre bir ülkede yaşayan yurttaşların bütününe, aydınların dışında kalan topluluğa halk tanımlamasında özel olarak yer verilir.”(TDK 1988: 601) (1). Bu saptamaların dışında yeni düşüncelerin de geliştirilebileceğini vurgulamalıyız. Kültürel, sosyo ekonomik, siyasal anlamda günümüze ilişkin yaşam koşullarının da göz önünde bulundurulduğu, tarihsel/güncel, soyut/somut, maddi/manevi paylaşımda bulunan herkesi kapsayıcı ve farklı disiplinlerle birlikte geliştirilebilecek anlayışlarla, bu konuda daha doğru tanımlamaların yapılabileceği düşünülmektedir. 

Halk kavramına ilişkin çok boyutlu değerlendirmeler, ancak çok yönlü ve derinlikli incelemeler sonunda ortaya konulabilir. Kültürel sınırlarını Türk kültürü ile doğrudan veya dolaylı biçimde etkileşerek çizen her türlü gelişme, Türk halkının kültürel kapsamını etkilemiştir. Günümüzde göçlerin etkisi, iletişimin önemli ölçüde artması, ülkesel yapıların ve coğrafyaların değişimi ve bu değişkenlerin yanı sıra; küresel akışların etkisindeki kültürel boyutların da göz önünde bulundurulması sonucunda, Türk halkının kapsamına ilişkin yeni değerlendirmelerin ve tanımlamaların gerekli olduğu söylenebilir(2).

Sözlü ve yazılı kültür ile bunlar arasındaki geçişimler; yaşayan toplumun birincil zenginliklerini oluşturduğu gibi, aynı zamanda birincil sorunların kaynaklarını da oluşturmaktadır. 

Müziğin doğuşuna ilişkin teorilerde tartışıldığı gibi, müziğin evrimi toplumun evriminden ayrı tutulamayacağı için, bireysel başarıların düzeyi yüksek olsa bile, bu başarıların ortaya çıkışının toplumsal nedenleri mutlaka vardır. Müzik duyumunun, birikimle ve çalışmayla yetkinleşen becerinin, insanoğluna tanrı ya da doğa tarafından verildiğini kabullensek bile, müzik tek başına bir uğraş olmaya insanoğlunun toplumsal gelişmesiyle başlamıştır. Günümüzde toplum ölçüsünün kültürel anlamda yalnızca “Batı”ya dayandırılamamasının pek çok gerekçesi vardır. Modernizm anlayışının insanoğlunu taşıdığı nokta; küçülen dünyaya karşın, “Batı” ile sınırlandırılmayacak zenginliklere kaçınılmaz biçimde ulaşan insanoğlunun sorgulaması ve yeni yönelimlere doğru gitmesi gereken çizgiyi çoktan aşmış gözükmektedir. Adı ne olursa olsun, modernizm karşısında yer alıyor gibi gösterilen, sanatsal ve eğitimsel yaklaşım biçimlerinin; toplumun geçmişi, bugünü ve yarınıyla ilintili olduğu ve çağı bütünsel bakımdan kavrayıcı, iyi planlanmış tasarımlar oluşturduğu sürece, şimdiye değin görülmemiş ölçüde değerleneceği anlaşılmaktadır(3),

Günümüz koşullarında, kültürlerarası yabancı düşmanlığına son vermenin yolu, ülkelerin kendi kültürlerine sahip çıkmaları ile onları etkili yöntemlerle diğer kültürlerin ilgisine sunmaktan geçmektedir.

Yine bu saptamaların altının çizilerek yordanması, bizlere  günümüz eğitsel, sanatsal ve  politik stratejilerinin ülke ve insanlık yararına, birlikte anlaşılması ve çözümlenmesi eyleminin gerekliliğini duyumsatmaktadır. İnsancıl ve başkalarına saygı gösteren demokratik açılımların özlü olması ve doğu ile batının iç içeliği ile gelişerek, günümüzde yeniden değerlendirilmeye ve değerlenmeye başlayan medeniyet ölçülerinin kültürel boyutlarında, sağlıklı ve olumlu tepkiler verilmesi giderek daha fazla önem kazanmalıdır (4).



KÜRESEL AKIŞLARIN ETKİSİNDE EĞİTİM / SANAT ANLAYIŞI

1960’lardan sonra Avrupa’da sömürge dönemi sonrası göçlerle birlikte hızla değişen sosyal doku, farklı kültürlerle iç içe gelişen öngörülemez gelişmeleri de beraberinde getirdi. Bu yeni doku diğer kültürlerin tartım (ritm) farklılıkları ile zenginliklerinden popüler müzik türlerine değin açılım gösterebilen yoğun bir paleti içermektedir. Toplumsal gelişmelerin zorlamasıyla Avrupa müzik eğitimi uygulamalarının içerisine son 30–40 yıl içerisinde yeni müzik öğeleri kaçınılmaz biçimde girmiştir. Böylece Avrupa müzik eğitimi içerisinde giderek yabancı müzik öğelerinin çeşitli yöntemlerle harmanlanması olağan bir durum haline gelmiştir. Söz konusu gelişmeler farklı kültürlerin paylaşımını ve her geçen gün artan ölçülerde ortak eğitim paydası içerisinde değerlendirilmesini gerektirmektedir.

Türkiye’de ise iletişim dünyasındaki tüm gelişmelere karşın nüfus yapımızın ve yaşam koşullarımızın farklılığından kaynaklanan nedenlerle, yabancı kültürlere göre kendimize özgü kültürel özelliklerimiz daha çok öne çıkmaktadır. Bu durum, Avrupa kültürü ile aynılık taşımayan Anadolu’ya özgü medeniyet katmanlarını üzerinde taşıyan çarpıcı karakteristik özelliklerimizden ve komşu ülkelerle tarihe dayalı sosyolojik ilişkilerimizden kaynaklanmaktadır. Anadolu’nun doğu ve batı arasındaki kültürel rüzgarların etkisinde öteden gelen özgün bir müzik kültürüne sahip olduğu bilinen bir durumdur. Günümüzün önlenemez koşullarında ise yabancı unsurların müzik kültürümüzdeki etkilerinin göz ardı edilmesi olanaksızdır. 

Avrupa’dan çok farklı özellikler taşıyan toplum ve kültürel yapımız nedeniyle müzik eğitimimizin otantikten klasiğe, moderne ve popülere uzanan kendine özgü hedefler ve yönelimler üretmesi kaçınılmaz bir gerçektir. 

Özellikle müzik eğitiminde kişisel başarıların yolu belirgin bir biçimde bilişsel ve duygusal alanların kendine özgü ve kişiye özgü biçimde bütünleşmesinden geçmektedir. Öğrenci bir yandan kendini tanırken bir yandan da ileride içselleştireceği bu karmaşık yapıyı giderek kristalize ederek başarıyı yakalayabilecektir. O nedenle, öğrencilere verilecek eğitimin her bakımdan çok yönlü, bilgilendirici, çağrıştırıcı, pekiştirici ve dönüt verici özelliklerle donanık bir kapsama sahip olması beklenilir. 

Sanat eğitiminde bireysel kolaylıklardan yola çıkmak başka bir şeydir. Bireysel kolaylıkların gelişmeyi durdurucu ve beslenmeyi önleyici biçimde kullanılan yöntemlerle sabitlenmesi, sınırlanması ve eğitimde çok yönlü gelişim süreçlerinin önünün kesilmesi ise ayrı şeylerdir. Adı üzerinde “kolaylıklar” bireysel gelişimin varacağı sonuçlara destek sağlayıcı ve oluşacak bireysel sanat kimliğine zenginlik ve genişlik kazandıracak unsurlardır. Ancak bireysel kolaylıkların tek başına yön verecek ve sonuca varılacak unsurlar olarak algılanması sığ bir anlayışa hizmet eder. 

Bu oyalayıcı taktikler Türkiye’nin öteden beri getirdiği “Milli Eğitim” ilkelerine uymayan bireysel gelişimi öngörür. Giderek çocuklarımıza ve gençlerimize geri dönüşsüz zararlar verebilir. Ülkemize özgü olmayan ve bireysel gelişimimizi eğitim ilkeleri doğrultusunda gözetmeyerek dışarıdan olduğu gibi transfer edilen her türlü eğitim yaklaşımının ayrıca dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Ne yazık ki, bu yönde moda, taklit vb. gerekçelerle yerleştirilmek istenen basit yönelimlerin göz boyayıcı sunuşlarla okullarımız içerisine süzülmeden sokulması giderek artan bir ivme izlemektedir. 

Kültürel paylaşım süreçleri ve kendi kültürünün derinliklerine girebilme yetisi hiç kuşkusuz öğrencilerin okul yaşantısına dayalı bütüncül eğitim anlayışından geçmektedir. Bu noktada dayatılmaya çalışılan parçalanmış eğitim modellerinin sorgulanması gerekir (5).

DÜNYA MÜZİĞİ ÜZERİNE

1992’de Seul’de “Dünya Müziğini Paylaşmak” konulu 20. Dünya Uluslararası Müzik Eğitimi Konferansı düzenlenmiştir. Dünya Müzik Eğitimcileri Birliği’nin (International Society for Music Education) üstlendiği bu konferansta çok sayıda müzik eğitimcisi ve araştırmacısı kültürlerarası müzik ilişkilerine ve kültür çeşitliliğine ilişkin belirlemeler ile bu konudaki sorunların çözümüne yönelik bildiriler sunmuşlardır. (ISME, 1992) (6).

Batı merkezli, “küresel” seyir özelliğine sahip ve postmodern yapılaşma içeriğine sıkıca bağlı “çok kültürlü” eğitim modeline dayandırılan son gelişmeleri, adeta büyük bir otobanda batıdan doğuya görülmemiş biçimde ilerleyen tek yönlü bir trafiğe benzetebiliriz.

Bu stratejinin ve çabanın derinlerine inildiğinde ne tür ilişkiler söz konusudur? Bu çalışmaların olumlu ve olumsuz yönleri nelerdir? Üzerinde durulacak bu tür sorular, söz konusu küresel gelişmelerin değerlendirilmesini ve sürekli gözden geçirilmesini önemli kılan duyarlılıklar içermektedir. 

Günümüz koşulları, küresel kültürün etnik, teknolojik, finansal, medya ve ideolojik akışları/dalgaları karşısında müzik eğitimcilerini pasif seyirci konumunda tutmamalıdır(7).

Sorunların temelini oluşturan başlıca etmenler arasında, göçlerden kaynaklanan sorunlar ile izinsiz biçimde Batı ülkelerine kaçan göçmenlerin yarattığı ortam; genç nüfus özelliğini giderek yitiren Batı ülkelerinin iş gücüne olan gereksinimi nedeniyle bu ülkelere yabancı işçilerin yerleşmesi, sömürge döneminin yirminci yüzyılın ortalarında uğradığı değişikliklerden kaynaklanan nüfus yapısındaki sosyolojik değişimler sayılabilir. 

Çok kültürlü müzik eğitimi ortamına uygun olması amacıyla uygulanan bu yöntemin giderek yüzeysel bir eğitim içeriğine zemin hazırlayacağı söylenebilir. Öğrencilerin kültürlere dışarıdan bakma zorunluluğunun kaçınılmaz olması, eğitim malzemesinin yabancı öğelerden oluşması nedeniyle öğrencilerin bunları kanıksamasının uzun ve zorlu bir süreç gerektirmesinden kaynaklanır. 

Kültürlerin kendi bağlamında ele alınan müziğin kendine özgü müziksel öğeler ve dinamikler taşıması öğrencilere kültürel bakımdan uzak bir olguyu ortaya koyar. Öğrenciler için, kendine özgü bir müziği ve kültürü içselleştirmek çok yönlü yöntemleri ve sabırla ele alınması gereken bir eğitim sürecini gereksindirir.

Sözlü kültüre dönük çalışmalarda önemsenmesi gereken notasyonun olmaması konusu, öğrencilerin yaratıcılık, duyumsama ve bireysel kolaylıklarının geliştirilmesi gibi konularda çok yararlı ve gerekli olan bir yöntemdir. Bu yolla, öğrenciler çalışmalar yoluyla içine girdikleri kültüre daha fazla yaklaşabilirler. Örneğin, üzerinde çalışılan konu “Türk halk ezgileri” ise eksene alınan ve üzerinden soyutlamalar yapılması gereken “bağlama” gibi bir çalgının ve Türk halk ezgilerinin kendine özgü müziksel öğelerinin çok büyük önemi vardır. Kuşkusuz, yabancı kültürden gelen öğrencilerde “kendisine yabancı olan dil bilgisi”, “benlik” ve “bellek” gibi bulunması gereken temel kültürel özelliklerin olmaması, başlı başına engelleyici bir konudur.

Tüketim kültürünün müzik alanında en önemli temsilcisi ve simgesi sayılabilecek pop müzik çalışmalarını merkez alan bir müzik eğitimi anlayışı, ne derece kalıcı veya iz bırakıcı olabilir? Doğu ve batı etkileşiminde otantik ve klasik yönelimlerle evrilerek gelişen binlerce yıllık müzikal birikim; yeni eğitim ortamını oluşturan yapılandırılmış pop kültürü içerisinde nasıl algılanabilir? Sosyal, politik, ekonomik ve tarihsel gerçeklikler içerisinde çatışmalar, uzlaşmalar veya alışverişler içerisinde yoğrulan kültürel hareketler; post modern yönelimlerle biçimlenen popüler kültür içerisinde nasıl bir potada eritilebilir? Çocuklarımız ve gençlerimiz, müzik yoluyla tüketmeleri gereken enerjiyi yalnızca tüketim kültürünün ve yüzeyselliğin bir parçası olarak gerçekleştirmek zorunda mıdır? Bu gelişimi etkileyen diğer etkenler neler olabilir?

Bu sorular, müzik eğitimi ve müzik kültürü bakımından belki de 21. yüzyılı kapsayıcı çok önemli bir süreç içerisinde bulunduğumuzu göstermekte ve cevaplandırılması için kapsamlı araştırmalara ve stratejiler geliştirmeye gereksinim duyduğumuzu vurgulamaktadır(8).

Günümüzün önlenemeyen savaş koşullarında, Türkiye’de yaşayan Mülteci Çocuklarının Eğitim Sorunları (Bolu Örneği)

Sayıları 3.5 Milyonu bulan mülteciyi barındıran Türkiye’de; mülteci çocuklarının yeni geldikleri veya içine doğdukları ülkede baş edilmesi gereken önde gelen sorunlarının merkezinde ‘Örgün Eğitim’ uygulamaları bulunmaktadır.

Mülteci çocuklardan yaklaşık üç yüz bini Türkiye’de doğmuştur. Bu sayılara her yıl ortalama yüz otuz bin yeni doğmuş bebeğin katıldığını düşündüğümüzde, konunun önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bolu ili, Ankara ve İstanbul arasında Doğal güzellikleriyle ünlenmiş bir ildir. Mültecilerin belli oranlarda yerleşimine izin verilen Bolu’da, diğer şehirlerimizde olduğu gibi son üç yılda giderek artan bir Mülteci akınına tanık olunmaktadır. 

MÜZED (Müzik Eğitimcileri Derneği), Bolu İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Abant İzzet Baysal Üniversitesi ve Bolu Bağışçılar Vakfı ile birlikte yürüttüğümüz ve desteğe muhtaç çocuklar için sürdürülen (Okullar Hayat Olsun projesi kapsamında Çocuk Sanat Atölyeleri) Sosyal sorumluluk projesi dışında Mülteci çocukların genel eğitimlerini içeren bir takım değişkenlere bakmak gereksinimini duydum.

Bolu’daki mülteci çocukların çoğu Iraklıdır. Diğerlerini ise, başta Suriyeliler olmak üzere, Afganistan ve İran gibi çeşitli ülkelerden gelen çocuklar oluşturmaktadır. 

Araştırmada Değerlendirilmek İstenilen Değişkenler, İlgili Kurumlar ve Araştırılan Konular/Sorular şunlardır:

1-Mülteci öğrencilerin Bolu’da nicel durumları.

İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden alınan verilere göre Bolu ilinde İlk, Ortaokul ve Lise seviyesinde eğitim gören 47000 öğrencinin1146’sını yabancı uyruklu öğrenciler oluşturmaktadır. Çocukların okullara yerleşmesi konusunda Türk çocuklarına yapılan aynı uygulama gerçekleştiriliyor. 

Adresleri e-okul sistemine tümü kayıtlanan çocukların, hangi ayda gelirse gelsin hiçbirisi okul dışında kalmamaktadır.


	
		
		
	
	
		
			
			Bu tablo Bolu ili genelinde sınıflarına göre kayıt işlemleri yapılan mülteci öğrenci sayısını göstermektedir.
			
		
		
			
			Anasınıfı
			
			
			58
			
		
		
			
			1.Sınıf
			
			
			150
			
		
		
			
			2.Sınıf
			
			
			137
			
		
		
			
			3.Sınıf
			
			
			139
			
		
		
			
			4.Sınıf
			
			
			85
			
		
		
			
			5.Sınıf
			
			
			95
			
		
		
			
			6.Sınıf
			
			
			102
			
		
		
			
			7.Sınıf
			
			
			86
			
		
		
			
			8.Sınıf
			
			
			71
			
		
		
			
			9.Sınıf
			
			
			77
			
		
		
			
			10.Sınıf
			
			
			59
			
		
		
			
			11.Sınıf
			
			
			46
			
		
		
			
			12.Sınıf
			
			
			41
			
		
		
			
			Kasım 2017 tarihi itibariyle toplamda 1146 mülteci öğrenci.
			
		
	


2-Bolu İl Müdürlüğünün baş etmek zorunda olduğu eğitsel konular ve zorluklar.

Mülteci çocukların genelinde okula devam sorunları var. Ayrıca kayıtlar konusunda sürekli bir değişkenlik gözleniyor. Gelen ve giden öğrenciler gibi. Okul idareleri ve Bolu İl Milli Eğitim çocukların devam durumlarını sürekli kontrol ediyor. 7. Gün-12. Gün-17. Gün ve 20. Gün olmak üzere çocukların ailelerine uyarı amaçlı mektuplar gönderiliyor. 20. Gün ise nedenini anlamak üzere çocukların evlerine ziyarette bulunuluyor. Bolu İl Milli Eğitim içerisinde iletişim sorunlarına çözüm bulmak amacıyla Rehberlik ve Araştırma kapsamında okullara rehberlik hizmetini vermek üzere Arapça bilen öğretmen ve memur bulunuyor. Kıyafetleri serbest bırakılıyor. Okul Aile Birlikleri gerektiğinde destek olarak çocukların kıyafet sorunlarını çözüyor. Çocuklarda genel olarak sınıf ve okul kurallarına uymama, rahat davranışlar, “hiperaktivite” gibi davranış farklılıkları veya kültürel farklılıklar ortaya çıkıyor. Özgüvenleri yüksek, ancak davranışlarda eğitim ortamına göre zaman zaman kontrolsüz bir tutum gözleniyor. O nedenle, eğitim sayesinde çocukların davranışlarında kurallara uymak ile rahatlığı ayırt etmelerinin sağlanması önem kazanıyor. Bunların yanı sıra, velilerle okul idaresi arasında iletişim sorunları dikkat çekiyor. Devlet tarafından öğrenci başına maddi yardım yapıldığından, çocukların öğrenci belgelerini alabilmeleri için okullara kayıt oranları ise oldukça yüksek olmaktadır.

3-Okullarda ve Halk Eğitimde Mülteci öğrencilerin, ailelerinin kültürel ve işlevsel açıdan uyumları çerçevesinde, Türkçe eğitimi almaları ve Müzik Eğitiminin bu öğretime olabilecek katkılarının ortaya konulması.

Mültecilerin en önemli sorunu Türkçe bilmemelerinden kaynaklanıyor. Yabancı dil (Türkçe) eğitim veren bir okula ara sınıflar dahil koşulsuz kabul edildiklerinden derse ve Türk arkadaşlarına uyum sorunu başlıyor. Dil öğreniminde, mülteci çocuklar açısından ilk sınıfların ve görece mülteci öğrencisi az olan sınıfların daha başarılı oldukları biliniyor. Sınıf içerisinde bir grup oluşturabilen mülteci çocukların, kendi aralarında sürekli Arapça konuşmaları Türkçe öğrenmelerini geciktiriyor. Diğer yandan Halk Eğitim Merkezinde ise, öğrenci velilerine kurslar veriliyor. Özellikle Türkçe Öğretimine yönelik çalışmalar yapılıyor. Müzik eğitimi gibi beceri gerektiren ve dil kullanmalarını gerektiren şarkı öğretimi ve Koro gibi diğer müzik aktivitelerinin Türkçe öğrenimine olan katkıları biliniyor. Ancak, bu konularda çocukların dikkat dağınıklığı, uyum sorunları, öğretmenlerin dil, kültür ve seviye farklılıkları arasında bocalamaları istenilen düzeyde davranışları kazandırmayı ve sınıfla birlikte bütünleştirmeyi zorlaştırıyor. Bu nedenle, dil öğrenimine yönelik müzik aktivitelerinin genel sınıf ortamında gerçekleşmesinin zorluğu gözleniyor. Mülteci çocukların ayrı sınıflarda eğitilmesinden kaçınılmasının başlıca nedenleri; eğitimin “yabancılaştırma” ve “ayrımcılık yapma” gibi tehlikeli yönlere gitmesi gibi zararlarıyla ilgilidir. Bu durumda, mevzuatın yeniden gözden geçirilerek düzeltilmesi ve kişilere, gruplara özel etüt saatlerinin konulması sayesinde, bu tür tehlikelerden uzaklaşılmasıyla, genel olarak eğitimde niteliğin artabileceği düşünülebilir.

4-Çocukların Türk öğrencilerle kaynaşma sorunun üstesinden gelinmesinde Müzik Eğitiminin rolü.

Müzik öğretmenleri tarafından, özellikle, ritm çalışmaları, ortak şarkı söyleme ve “Orff” çalgılarıyla etkinlik yapma gibi uygulamalı dersler içinde, mülteci çocukların arkadaşlarına çok daha fazla uyum sağlamaya çalıştıkları belirtiliyor. Ancak aynı isteği ve ilgiyi nota öğretimi, müzik öğretimine ilişkin kuralların öğrenilmesi gibi teorik konularda gösteremiyorlar. Yine çabuk sıkılma, kendi kabuğuna çekilme gibi sorunlu bir tablo çiziliyor. Genel iletişimde olan sıkıntılar ve bireysel farklılıklar nedeniyle derste misafir gibi oturuyorlar. Konulara ilgileri dağılıyor. 10 çocuktan 2’sinin okula nota bilerek geldiği gözlenmiş. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının kutlanmasına yönelik görevlendirilen 50. Yıl İzzet Baysal İlkokulu’nda; gösteriye çıkacak olan 100 kişilik koroya 15-20 Mülteci çocuğun da katılması planlanmış ve şu sıralar konserin içerikleri konusunda öğretmenler özenle çalışmalarını yürütmektedir.

5-Kültürlerarası ortak şarkıların ve eğitim materyallerin saptanması.

Kültürlerarası ortak şarkıların ve eğitim materyallerinin saptanmasına yönelik bir soru sorulduğunda, müzik öğretmenlerin popüler şarkılara yönelik cevaplar verdikleri anlaşılmakta. Oysa farklı kültürlerin ortak beğenilerine hitap etmiş şarkılar olduğu bilinmektedir. Örneğin “Ada Sahillerinde”, Erkin Koray “Şaşkın” gibi bilinen birkaç ortak şarkıyı yaklaşık on yıl önce Anadolu Güneşi Müzik Grubumuzla birlikte Ürdün ve Suriye’de seslendirdiğimizi oldukça net hatırlamaktayım. Bu konuda daha titiz bir çalışmanın yürütülmesi ve öğretmenlere geri dönütler verilmesinde fayda görülmektedir. 

Öğretmen, enstrüman, araç, gereç ve materyal gibi desteklerin sağlanmasıyla, konunun öneminin iyi anlaşıldığı ve çözümlendiği eğitim ortamlarının yaratılması gerekmektedir.

Müzik Eğitimi Dersi Yoluyla yaşadıkları çevreyle daha fazla uyumlu bir duruma gelebilmeleri için, bahsedilen konuların üzerine gidilmesi ve çok sayıda Mülteci çocuğun ülkeye gelişi ile mevcut durumda ortaya çıkan sorunların çözümü için, daha detaylı çalışmaların yapılması önerilmektedir.

* Bu konuda sayısal verilere ve okullara ulaşmamda, verilen araştırma izniyle katkı sağlayarak, konuyu ISME’nin (International Society for Music Education) ilgisine taşımama olanak sağlayan “Bolu İl Milli Eğitim Müdürlüğü”ne teşekkürlerimi sunarım.

Kaynaklar / References

1)Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988.

2)Alpagut U. “Extending The Music Education During The First Years Of The Republic”, Milli Folklor, 2013, Year 25, Number 97. http://www.millifolklor.com/PdfViewer.aspx?Sayi=97&Sayfa=207 

3)Alpagut U. Journal of Science and Utopia (Bilim ve Ütopya Dergisi) October 2005, (Issue: 136, Page: 51-55) 

4)Alpagut U, Journal of Science and Utopia (Bilim ve Ütopya Dergisi) September 2006, (Issue: 147, Page: 62-66) 

5)Alpagut U. Müzik Sorunlarına Bakışta Atatürk’ün İzleri. Birinci Basım. İstanbul: Bilim ve Ütopya Kitaplığı, 2010

6)Isme. (1992). Isme Proceedings of the 20th World Conference of the International Society for Music Education. Seoul, Korea.

7)Aslanoğlu, R. (1998). Biri Kültürel Karışım Olarak Küreselleşme, A. Yaşar Sarıbay, E. Fuat Keyman, (Der.), Küreselleşme, Sivil Toplum ve İslam, Vadi Yayınları, Ankara.

8)Alpagut U. “Dünya Müziği”nde Son Yirmi Yıla İlişkin Değerlendirmeler: Hollanda Örneği”, Folklor / Edebiyat cilt:16, sayı:62, 2010/2
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/12/multeci-cocuklarin-egitiminde-muzik-egitiminin-rolu.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/12/multeci-cocuklarin-egitiminde-muzik-egitiminin-rolu.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/12/multeci-cocuklarin-egitiminde-muzik-egitiminin-rolu_t.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/12/multeci-cocuklarin-egitiminde-muzik-egitiminin-rolu.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/multeci-cocuklarin-egitiminde-muzik-egitiminin-rolu/3423/</link>
			<pubDate>Sat, 30 Dec 2017 17:23:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Paris 1917 ve Maslak 2017]]></title>
			<description><![CDATA[Camille Claudel ve Auguste Rodin anısına…]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Camille Claudel ve Auguste Rodin anısına…

“Hiçbir şey zaman kaybı değildir, eğer edindiğiniz deneyimi akıllıca kullanırsanız.”

“Ben hiçbir şey icat etmem, keşfederim.”

“Heykel delik ve yumru sanatıdır.”

“Sanatçı için doğada hiçbir zaman çirkin bir şey yoktur.”

“Sabır da bir eylem biçimidir.”

“Yalın olduğumuz ölçüde daha bütün oluruz.”

 

Auguste Rodin (1840 – 1917)

*****

Elgiz Müzesi’nin ilkini 2012’de düzenlediği “Teras” sergileri 2017 Haziranı’nda altıncı yılına girdi.

Can Elgiz’in fikri olan bu proje, Elgiz Müzesi’nin şeffaf bir asansör ile ulaşılır kıldıkları düz teras çatısının yeniden “Heykel Bahçesi” olarak düzenlenmesini içeriyor. Projenin bütününe verdikleri halisane desteğin yanı sıra kayda değer yapıt alımları da yapmaları ve projeye destek veren, sanatımızın mutfağını iyi bilen, çok değerli ve deneyimli akademisyen triumvirasının yer aldığı “Heykel Kurulu”nun uyumlu ve özverili çalışmaları ile yoktan var edilen bu heykel sergileri etkinliğinin dokuzuncusu izleyiciler ile buluşuyor…

Beşinci yıl noktalanırken, altıncı yıl için farklı bir yöntem denendi. Bu yıla mahsus 2012 – 2017 döneminde Elgiz Müzesi “Heykel Kurulu” tarafından yapılan değerlendirme ile teras sergilerinde yer almış 20 sanatçıya sergiye katılmaları için davet mektupları yollandı ve olumlu yanıt veren on dört heykel sanatçısının önerilerini gerçekleştirip “Teras” ta sergilemeleri istendi. 

Bu da sergiye katılan her sanatçının daha önceki sergilerde kullandıkları alanın yaklaşık iki misli bir alana yapıtlarını yerleştirecekleri anlamına geliyor. Sergi için önerilen çerçeveye uygun ve ilginç göndermelere sahip işler hazırlayan teras sanatçıları ve 16 yapıtın adları aşağıdaki gibidir:

Arif Çekderi – Güvendeyim ve İkarus; Caner Şengünalp – Inferno; Çağdaş Erçelik – Karagöz ve Hacivat; Emre Özçaylan –Lotka & Volterra; Ergin Soyal– Öpüşme; Ersin Uysal –İsimsiz; Halil Daşkesen -Eklemlenmek; Levent Ayata – Sıkıldım; Mahmut Aydın – Kadın Don Kişot; Meliha Sözeri – İn; Sanem Tufan – 8B ve 3D; Şenay Ulusoy – Çıplak Kral; Tanzer Arığ; Geçit ve Bulutlarda Düş II; Uğur Cinel – Kapı.

* * *

Ayrıca bu yıl Contemporary İstanbul fuarının Eylül’de İstanbul Bienali ile eş zamanlı olarak yapılacak olması 2017 sonbaharını sanatseverlerin daha yakından izlemek isteklerini körükleyecek bir olgu olarak görülebilir. 

Bienal’in ilk haftasının önemli sanat insanlarını, sanatçıları, eleştirmenleri, müze direktörlerini, uluslararası sanat koleksiyonerlerini İstanbul’a çekmesi bekleniyor. “9. Teras Sergisi”nin de bu ilginç birkaç haftada, sürekli koleksiyon sergisi ve 2011’de kaybettiğimiz değerli sanatçı Abdurrahman Öztoprak’ı anmaya da önemli yer veren süreli koleksiyon sergileri ile birlikte açık olacağını vurgulamakta fayda var.

Bu yılki teras sergimizde, 2017 yılının Auguste Rodin’in ölümünün 100. yılı olması nedeniyle, heykelin bu büyük ustasını anmak ve bir esin kaynağı olarak sergimize katılacak genç heykeltıraşlarımıza da hatırlatmak istedik.

Rodin’i sözleri ve yarattığı imgelerle anımsarken, onun esin kaynağı, modeli, sevgilisi ve asistanı Camille Claudel’in gölgede kalmış sanatçı kimliğinin ve kadın duyarlılığını çok iyi yansıtan eserlerinin unutulmamaları gerektiğini düşündük. 

9. Teras Sergisi’nin insanlarımıza iyilikler getirmesini dileriz.

 

Haşim Nur Gürel

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/06/paris-1917-ve-maslak-2017.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/06/paris-1917-ve-maslak-2017.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/06/paris-1917-ve-maslak-2017_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/06/paris-1917-ve-maslak-2017.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/paris-1917-ve-maslak-2017/3037/</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jun 2017 14:44:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Profesyonel Müzik Eğitiminde Yeni Sistem Önerisi]]></title>
			<description><![CDATA[Doç. Burak Tüzün'ün 3-5 Mart 2017'de yapılan 3. Milli Kültür Şurası Müzik Komisyonu'nda sunduğu bildiri...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[PROFESYONEL MÜZİK EĞİTİM SÜRECİ ÜZERİNE SAPTAMALAR 

VE 

YENİ BİR SİSTEM ÖNERİSİ*

Doç. Burak Tüzün1

Bir ülkenin sanat yaşamını doğrudan etkileyen faktörlerden biri de, bu alanda profesyonel eğitim veren kurumların yapısı ve performansıdır. Yaşadığımız toprakların zenginliği ile nüfusumuzun toplamını, müzik kurumlarımızın sayısına, bu alanda yapılan her türlü sanatsal ve bilimsel etkinliğe, bu etkinlikleri izleyenlere ve müziğin ülkemizde gördüğü ilginin toplamına böldüğümüzde, sebepler ne olursa olsun, emeklerimizin gerektiği gibi verimli olamadığı ortaya çıkıyor.

Ülkemizde müzik sanatının hak ettiği ilgiyi görmemesinde, dış etkenlerin yanı sırai iki ayağı üzerinde duramamasının da büyük rolü vardır. Gelenek müzikleri ve çoksesli müzikten oluşan bu ayakların birbirine destek olarak sağlam adımlar atması gerekirken, birlikteliğin sağlıklı bir şekilde bir türlü sağlanamadığını görüyoruz. Bu ayrışma, iki müzik sisteminin birbirinden yararlanarak gelişimlerine karşılıklı ivme kazandırabilme olanağının önünde büyük bir set olarak durmaktadır. Bu set, diğer problemlere geçebilmek için yıkılması gereken bir ön koşul niteliğindedir.

Çok sesli müzik eğitimi alanında çalıştığım için, bu alandaki kurumları esas alacağım. Bazı handikaplarına değineceğim mevcut modelin, ciddi bir revizyondan geçirilmeden çoğu problemin üstesinden gelebileceğimize maalesef inanmıyorum. Bu sebeple yeni bir sistem önerisinde de bulanacağım. Önereceğim modelin en önemli farklılığı; bir tıkanıklık hali yaşanan müzik kültürlerini yeniden canlandırmayı, gelenek ve çok sesli müzik sistemlerinden oluşan geniş satıha yayılan müzik algı ve edim pratikliklerini öğrencilere kazandırmayı hedeflemesidir. Bu algı ve donanım derinliği ile yetişen bir sanatçı, uzmanlaştığında sadece kendi temel alanına ait bilgilerle kalmayacak, aynı zamanda diğer alanın bilgilerini de edinmiş olduğu için çok daha geniş açılı ve olgun bir yaklaşımla müziği ele alabilecektir. Böylece kültür, günümüz tınılarında varlığını sürdürebilecek, gelenek ise gelecekten kopmayacaktır. 

Bizi birbirimizden ayıran müzik midir, musiki midir? Hayır, bizi birbirimizden ayıran şey bu soruyu sormamıza neden olan düşünce yapısıdır. Bu ayrımcı düşünce yapısı değişmediği sürece; ne ülkenin müzik panoramasını oluşturan çok zengin iki büyük kutup birbirinden yararlanabilecek, ne de çağın getirdiği sonsuz teknolojik evrim ve devinimler karşısında, müzik kendini yenileyerek, hem ilerlemeyi hem de geleneksel ögeleri korumayı başarabilecektir.

Gerek ülkenin gerekse tüm dünyada benzer özellikleri bulunan müziklerin, iletişim ve zenginliklerini birbirlerine katarak beslenmesi, sadece gerekli değil aynı zamanda zorunludur. Bu zaruretin devlet desteği ile sağlanması, kuşkusuz devletin kültür ve sanat politikasının da kendi hayal gücü ile sınanması anlamına gelecektir. Çünkü çatışmak yerine kendi iç dinamiklerini geliştirmek için zenginliklerinden beslenmeyi başaran bir ülkenin kültürü ile boy ölçüşebilecek ülkelerin sayısı çok azdır. 

Ülkemizdeki profesyonel müzik eğitiminin diğer açmazlarına da kısaca bakmamız gerekiyor. Dünya genelinde başarılı eğitim sistemlerine sahip ülkelerde, ister profesyonel, ister amatör olsun, müzik ve çalgı eğitimi için en doğru başlangıç zamanı 5-7 yaş arası kabul edilmektedir. Her şeyden önce müzikle yaşamanın çocuğun biyolojik ve psikolojik gelişimine olumlu katkısı ispatlanmış durumdadır. Bu eğitim, toplumun kendi kültürel temellerinden hareketle, her türlü yöne, seviyeye ve gelişime açık, esnek, ama sırtını yalnızca yeteneğe dayamayan, çok ciddi bilimsel çalışmalarla desteklenmiş bir alt yapı eğitimi olmalıdır.

Ülkemizde en erken konservatuvar eğitimi, çoksesli müzik alanında ve 5. sınıfta başlamaktadır. Bu okula kabul edilen öğrenci toplumun gözünde artık mesleğini seçmiştir. 10 yaşında bir çocuktan bahsediyoruz. 10 yaş; profestonel açılımı içinde içinde barındıracak bir şekilde müziğe başlamak için geç, ama meslek, hâttâ ömür boyu çalacağı çalgıya kesin karar vermek için erken bir yaştır. 

Tartışmaya çok açık bir yetenek sınavı ile okula alınan bu çocuklarımızı eğer yetersiz bulursak bir yıl sonra okuldan göndermemiz ise başka bir problemli durumdur. Konuya başka bir açıdan bakalım: 10 yaşındaki bir çocuğa konservatuvar kabul sınavında “sen yeterince yetenekli değilsin” diyebiliyoruz. Yetenekli bulup okula kabul ettiğimiz çocuğu ise bir yıl sonra, 11 yaşında yetersiz bulursak okuldan atıyoruz. İlk andan itibaren bu kadar travma üretebilen bir yapının ileriki yıllarında yarattığı sorunları düşünebiliyor musunuz?

Başarılı saydığımız çocuklar ise çocukluk, ergenlik, gençlik hatta ilk olgunluk dönemlerini bir çatı altında, aynı arkadaşlar, aynı hocalarla geçiriyorlar. 10-26 yaş arası öğrencileri aynı çatı altında bir arada tutmanın getirdiği ciddi sosyal ve psikolojik problemler bir yana, mesleğimizin gereği olan yoğun ve uzun çalışma saatlerinin de yardımıyla onları toplumdan uzaklaştırmış, âdeta izole etmiş oluyoruz. Üstelik sistem bu öğrencilerin eğitim hayatları boyunca seçtikleri alanın dışına çıkabilecek, zaman içinde değişebilecek tercihlerine cevap verebilecek yapıya sahip değil. Özellikle eğitimlerine bestecilik ve şeflik alanlarında devam etmek isteyen öğrencilerin, bir icracı olarak bile sahip olmaları gereken donanımlardaki yetersizliklerinin önlerine çıkardığı engellerin, kaybedilen zamanın tanığıyım. 

Ülkenin ihtiyaçlarına göre planlamalar yapamıyoruz. Mesela ülkede ciddi bir profesyonel eşlikçi açığı olmasına rağmen piyano bölümleri halen eşlikçi yetiştirecek programları açamamaktadırlar. Piyano bölümüne kabul edildiyseniz solist piyanist olarak mezun olmak zorundasınız. Bu arada tüm icracı mezunlar solist diploması alıyor ama ne kadar solist yetiştirebildiğimiz de ortada. Çok ihtiyacımız olmasına rağmen maalesef solist, orkestracı, eşlikçi, eğitimci vb. uzmanlaşmalara ihtiyaç duymamışız. Globalleşme, yurtdışı eğitim olanaklarının artması ve bilgiye ulaşmada sağlanan kolaylık, geçmişe göre daha başarılı bir tabloyu önümüze koysa da, uygulamadaki gerçek durum potansiyelin altındadır.

MESLEKDAŞ GÖZÜYLE

Durumu bir de bu okullarda öğretim elemanı olan meslektaşlarımızın gözünden inceleyelim. Hani şu 5.sınıftan başlayıp doktora programını da içine alan çok çok geniş bir yelpazede verimli ders vermesini beklediğimiz, en iyi ihtimalle 16 yıllık bir süreci başarıyla yönetmelerini istediğimiz hocalarımızın gözünden. Çalgılarıyla biraz fazla etkinlikte bulunup, ulusal veya uluslararası dolaşımda biraz boy gösterseler, “haftada 40 saat okulda bulunmak zorundasın” diye önünü kestiğimiz, sonra da çalgısını ihmal etti diye eleştirdiğimiz hocalarımızın gözünden. 

Bu sorunların belki temeli değil ama alevlendiği süreç 35 yıl önceye, üniversite maceramızın başladığı yıllara dayanıyor. 12 Eylül dönemindeki üniversiteye geçiş sürecinde, öğretim üyesi olan yöneticilerle, yükselmek için eğitimini almadıkları alanlarda dayatmalara maruz kalan kıdemsizler arasındaki ayrılık, sanat yönetimine kendi de yabancı olan YÖK’ün konservatuvarlar tarafından mantıklı ve ikna edici biçimde yönlendirilememesi, yeni düzen içinde çözüm üretmek yerine, “üniversite çatısı altında bu iş olmaz” düşüncesine saplanmamız, sürecinin önündeki geciktirici unsurlardan yalnızca bir kaçı oldu.

Biz, bu genç hocalarımızdan yükselmeleri için öğrenimleri boyunca hiçbir şekilde alt yapısını almadıkları yabancı dil ve ALES sınavlarına girmelerini istedik. Akademik geçmişi olmayanlar yönetiminde tezler yazdırdık onlara. İcracılar için kalitesi ne olursa olsun makale ve kitap gibi çalışmaları, en kıymetli sanatsal icraların önünde tuttuk. Sonunda benzetmemi mazur görün lütfen; özel ve kıymetli bir soydan, yıllar içinde kırmanın da kırması melez bir soy elde ettik. Dil sınavı demişken, bir çatının altında 12 yıl boyunca eğittiğimiz öğrenciye bırakın yabancı dil öğretebilmeyi, Türk dilinde bile kendini bir sanatçıya yakışır düzeyde ifade edebilme yetisi kazandıramayan bir sistemimiz olduğunu hatırlatmak isterim.

Bu arada doçentlik sınavları da sistemin açık veren konuları arasında ama konuyu toparlamam lazım.



NASIL BİR SİSTEME GEÇMELİYİZ?

Ülkemiz müzik eğitiminin, bilimsel temeller üzerinde şekillenmiş, mesleğimizin spesifik özellikleriyle uyumlu bir yapılanmaya ihtiyacı var. Bu yapılanmanın hiçbir şekilde aceleye getirilmeden, kişisel ve politik kaygılardan uzak tutulması gereken bir süreç olması sağlanmalıdır. Yapılacak detaylı müzakere ve planlamaların ardından uzun vadede ulaşılacak hedeflere doğru yol alırken, bir yandan da mevcut durumu rehabilite etmek, geleceğin evrensel anlamda donanımlı eğitim kadrolarını yetiştirme zorunluluğumuz var. Planlama ve yetiştirme programlarının gerçekçi verilerden yola çıkılarak hazırlanması, bu alanda başarılı olmuş ülkelerin tecrübelerinden yararlanılabilecek uluslararası ve çok disiplinli bir işbirliğini gerekli kılacaktır. Topraklarında medeniyetler kurulmuş, çok çeşitli kaynaklardan beslenen büyük kültüre sahip, sanat konusunda problemlerine çözümler getirebilmiş ülkelerin tecrübelerinden yararlanmamız gerek.

Sistemin başarılı olması için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın tam bir eşgüdüm içinde olmaları gerekir. Devletin sanat kurumları ile o kurumlara kaynak olan sanat okulları aslında bir bütündür. Birbirlerine verdikleri destekle ayaktadırlar. Bu karşılıklı sorumluluğun yerine getirilmesini kolaylaştıracak, ilişkileri yöneticilerin tercihlerine bırakmayacak düzenlemelere ihtiyacımız var. 

Profesyonel müzik eğitiminin üniversite ve üniversite öncesi müzik okulları olarak ikiye ayrılması sistemin yönetimi ve eğitimde yaşa, seviyeye göre uzmanlık alanlarının oluşmasını sağlayacaktır. Bu sistem yaş gruplarının eğitimini ayrıştıracağı için çocuklar ile gençler arasındaki günümüzde yaşadığımız olumsuz etkileşimi engelleyecektir. Yaş gruplarına göre uzmanlaşan eğitimcilerin verdikleri eğitimin kalitesi de çok daha sağlıklı ve verimli olacaktır. Ancak burada sözü edilen müzik okulları ile, bu okullarda eğitimci olarak uzmanlaşacak sanatçıların, müzik insanlarının, seviye olarak günümüz konservatuvarlarından daha yüksek bir çıtayı hedefleyecek şekilde planlanması ve yetiştirilmesi gereğinin altını çizmek isterim. 

Sistem, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı, her biri her alanda işbirliği yapmak üzere bir Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’yle bağı olan ve başlangıçta her ilde en az bir tane olmak üzere, orta ve lise devresinde eğitim veren Merkez Müzik Okulları ile bölgelerde kurulmuş Müzik ve Sahne Sanatları Üniversiteleri temeline dayanmaktadır.

Bu noktada sisteme yapılacak maddi yatırım ve tüm bu kademelerde görev alacak eğitmenlerin doğru hedeflerde yetiştirilmesi zorlu, zorunlu ama taviz verilmemesi gereken bir süreç olarak karşımıza çıkacaktır. 

Sistem, gelenek ile çoksesli müzik kültürü temelini bir arada öğrenciye vermeyi hedeflemelidir. Yıllarca bu birlikteliğin, ayrı sistemler olduğu için imkansız olduğunu dinledik durduk ama, teşbihte hata olmazmış, ben bugüne kadar Türkçe konuştuğu için İngilizceyi öğrenemeyen, ya da İngilizce öğrendiği için Türkçeyi unutan birine rastlamadım. Ayrıca iki müzik kültürüne de son derece hâkim üstatlarımızın bulunması bu iddiayı çürütmektedir. İleri düzeyde uzmanlık eğitiminde bile bu iki sitemin birbirinden faydalanması hedeflenmelidir.

Müzik eğitimi süreci, ilkokul 1.sınıftan itibaren başlamalıdır. Sistemin amacı bu devredeki çocuğu uzmanlaştırmak, sınıflamak değil, kuvvetli bir alt yapı üzerine esnek ve sağlam ileri üst yapıların inşa edilmesine olanak verecek temeli oluşturmaktır.

Herhangi bir sınava tabi olmadan yalnızca yarı zamanlı statüde verilecek bu eğitim, Merkez Müzik Okulları’nda hafta içi ve hafta sonu, ailenin de sürece dahil edileceği bir program içinde planlanmalıdır. Öğretim, yalnızca bu yaş grubu çocuklara eğitim verme konusunda uzmanlaşmış kadrolar tarafından sürdürülmelidir. O yaş çocuğuna uygun veya küçültülmüş üretim imkanları olan geleneksel ve çoksesli müzik çalgılarının bir arada öğretileceği bu süreçte, çocuğun çalgı ve müzik türü olarak seçim yapmasına olanak verecek esneklik hedef alınmalıdır.

Özellikle çok sesli müzik eğitimi başlangıç metotlarında çocuğun kendi coğrafyasından tanıdığı, bildiği melodilerle, ritimlerle eğitilmesi çok büyük bir kolaylık sağlayacaktır. Ancak bu tür çalışmaların bir ekol inşa etme hedefi ve akademik bir yaklaşımla günümüz itibariyle henüz yapılmamış olduğunu üzülerek belirtmek isterim. Bu amaca uygun solfej, koro ve teori müfredatlarının oluşturulması ciddi bir çalışma ve üretim sürecini gerekli kılmaktadır.

İlk öğretimde uygulanacak bu sistemin bir avantajı da zaman içinde kendini müziğe pek yatkın hissetmeyen çocuğun kendi isteğiyle, herhangi bir başarısızlık travması yaşamadan eğitimi bırakabilme veya hedefini amatör düzeyde tutma özgürlüğüne sahip olmasıdır.

Orta ve Lise devrelerini içinde barındıracak Merkez Müzik Okullarındaki eğitim süreci ise ulusal sertifika programları üzerine inşa edilmelidir. Müzik öğrenimine bu okullarda tam ve yarı zamanlı olarak devam etmek isteyen çocuklar sınavla okullara kabul edilmeli, ancak öğrenimini başka okullarda sürdürmek isteyen öğrencilerin önünde, ulusal sertifikasyon sistemine bağlı faaliyet gösteren ve denetlenen özel okul veya kurslarda müzik eğitimlerine devam etme olanakları bulunmalıdır. Böylece müzik eğitimi belli bir standartta, fakat yalnızca devletin tekeli ile sınırlandırılmamış, bir yandan istihdamı arttıran, bir yandan da eğitimde rekabeti ve kaliteyi destekleyen bir yapıda daha sağlıklı işleyecektir.

Gelenek ve çok sesli müzik kültürlerinde, alan ve çalgı uzmanlaşmasının başladığı bu süreçte her öğrenci, her iki sistemde de hareket edebilecek teorik ve uygulamalı eğitimleri almalıdır. Tüm çoksesli müzik bölümü öğrencileri yan dal olarak bir gelenek müziği çalgısını, gelenek müziği bölümü öğrencileri de aynı şekilde çok sesliliğin en iyi yansıdığı çalgı olan piyanoyu tercihen çalmalıdırlar. Bu devrenin son iki sınıfında üniversite düzeyinde müzik bilimleri, şan, kompozisyon, şeflik alanlarında uzmanlaşmaya imkan verecek seçmeli dersler bulunmalıdır.

Sistem öğrenimin her aşamasında öğrenciye en uygun ve yeteneğinin en üst düzey olduğu alana yönlendirecek temel donanımı ve esnekliği barındırmalıdır. 

YENİ SİSTEMİN GETİRİLERİ NELER OLUR?

Ülkemizdeki üniversite sistemi kendini yıllarca bilim odaklı kurguladıktan sonra 35 yıl önce bir emri vaki ile bünyesine almak zorunda kaldığı sanat eğitim kurumlarının spesifik özelliklerini tüm iyi niyetine karşın çok da dikkate alamayan, genellediği kurallarla sistemi yürütmeye çalışan bir yapıdır.

Üniversitelerin bu yapısıyla müzik eğitim kurumlarının yönetim ihtiyaçlarına, ar-ge, kadro çeşitliliği, müfredat, sanatsal ve bilimsel özel yapı ve topluluklarına yeterince cevap verememesi doğaldır. Yüksek müzik eğitiminin, oluşturulacak Müzik ve Sahne Sanatları Üniversiteleri tarafından verilmesi, sanatsal kaygının ön plana alındığı idari bir sistem olarak işleyişte çok büyük kolaylıklar sağlayacaktır.

Önerdiğim sistemde müzik eğitimini lisans ve lisansüstü düzeyinde verecek okullar olan Müzik ve Sahne Sanatları Üniversiteleri bünyesinde, ayrı binalarda yapılandırılmış, gelenek ve çok sesli müzik eğitimi verecek fakülteleri, henüz yeterince yararlanamadığımız ar-ge çalışmaları, çalgı atölyeleri, müzik yayınları, arşivleri, araştırma ve uygulama merkezleri, tatbikat ve performans sahneleri, müzik toplulukları, en az icra bölümleri kadar önem verilmesi gereken müzik bilimleri ile çok fakülteli üniversitelerle karşılaştırıldığında daha az sayıda öğrenciye sahip olmasına rağmen, çok sayıda özel alana bölünmüş ve çeşitlilik arz eden bir kadro yapısını barındıracaktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında o günün imkanları düşünüldüğünde konservatuvar içinde bulunmaları çok net anlaşılabilen Dans ve Tiyatro bölümleri aslında birer Akademi olabilecek, dünyada da bu anlamda örnekleri olan alanlardır. Ancak ülkemiz şartlarında bu bölümlerin birer fakülte olarak Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi bünyesinde bulunmasının daha gerçekçi olduğuna inanıyorum.

Mezun olduğu okula bakılmaksızın gerekli ulusal sertifika koşullarını sağlayan tüm lise mezunlarının sınavla kabul edileceği Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitelerinde yarı zamanlı paralel bir eğitim olmayacaktır. 5 yıllık eğitim süreleri ile Yüksek Lisans diploması verecek bu kurumlar uzun zamana yayılmış ve iyi planlanmış bir eğitim sistemine dayandığı için, en üst nokta olarak yalnızca sanat ve bilim doktorası programları ile spesifik alanlarda uzmanlaşmış üst düzey sanatçı, eğitimci ve bilim insanlarının yetiştirilmesini hedefleyecektir.

Eğitim kalitesinden taviz vermeden kurulması gereken Müzik ve Sahne Sanatları Üniversiteleri’nin ilk etapta çok sayıda olmasına gerek yoktur. Yeter ki eksiksiz bir eğitim kadrosuna sahip bu üniversitelerin, şehir dışından öğrenci kabul edebilecek, mesleğimizin yoğun çalışma gerekliliğine cevap verebilecek yapı ve donanımda yurt ve mekan imkanları sağlansın. “Kervan yolda düzülür” anlayışının bugüne kadar bir çok zararını gördük. 

Müzik ve Sahne Sanatları Üniversiteleri, eğitim kadrolarının bir kısmı ile destekleyebilecekleri, kendi kalite ve markalarının bir yansıması olacak, orta ve lise devrelerini kapsayan bir müzik okulunu tamamen ayrı binada ve gerekli tüm tedbirleri alarak kurabilmelilerdir. Bu imkan onların alt yapılarıyla olan ilişkilerinin sürekliliğini garanti edecektir.

Üniversiteler müzik kültürü ile ilgili tüm araştırmaları yapmak ve gerekli önlemleri almak, raporları hazırlamak, taleplerde bulunmak, projeleri yürütmek, bunları konserler ve yayınlar yoluyla halk ve sanat/bilim dünyasıyla paylaşmak, yine sorumluluk alanlarında üstün yetenekleri keşfetmeyi hedefleyen taramalar yapmak ve sosyal sorumluluk projeleri ile görevli ve sorumlu olmalıdırlar.

Sistemin ileri aşamalarında ve ihtiyaç duyulduğu takdirde Ankara ve İstanbul’da yalnızca gelenek müziği ve yalnızca çoksesli müzik alanında eğitim verecek ve uluslararası referans merkezi görevini üstlenecek, birer enstitü kurulması uluslararası markalaşma adına planlanabilir.

Mevcut sistem ile arada sırada karşılaştığımız sıra dışı eğitmenler ve sıra dışı yetenekli öğrenciler dışında ciddi, kalıcı ve çoğunluğun elde edebildiği standart üst düzey bir başarıya ulaşmak olası gözükmemektedir.

Burada mühim olan doğru ve tarafsız tespitleri yapabilmek, kendimizle yüzleşebilmek ve herhangi bir kişisel ego, siyasi kaygı karıştırmadan, akıl ve bilimden ayrılmadan soruna doğru çözümü bulacak iradeyi ortaya koymaktır. Bu topraklar üstünde yaşayan en eski medeniyetlerin mirasçısı olan çocuklarımız, geçmiş ve geleceklerine ancak bizim onlara vereceğimiz bu imkanla layık olabilirler, dünyaya bu toprakların zenginliğini duyurabileceklerdir. Eksiksiz, egolarını terbiye etmiş, tam bir “aydın” sanatçı olabileceklerdir.

Yalnızca sanatsal kaygılar taşıyan, ülkemin zenginliği önce kendi insanıma, sonra dünyaya duyurmak için bir arada, kol kola yürüdüğümüz günlerin çok yakında durduğuna olan inancım ile saygılarımı sunuyorum. 

 

*3-5 Mart 2017'de düzenlenen 3. Millî Kültür Şurası Müzik Komisyonu'nda Doç. Burak Tüzün tarafından sunulan bildirinin metnidir.





1 Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Anasanat Dalı Öğretim Üyesi

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/05/profesyonel-muzik-egitiminde-yeni-sistem-onerisi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/05/profesyonel-muzik-egitiminde-yeni-sistem-onerisi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/05/profesyonel-muzik-egitiminde-yeni-sistem-onerisi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/05/profesyonel-muzik-egitiminde-yeni-sistem-onerisi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/profesyonel-muzik-egitiminde-yeni-sistem-onerisi/2929/</link>
			<pubDate>Mon, 08 May 2017 13:18:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müzisyen sakatlıklarını nasıl önlüyoruz?]]></title>
			<description><![CDATA[Başlarken ne umduk, yapınca ne bulduk?]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Müzisyenler, en az sporcular kadar sakatlanmaya yatkın bir grup. Uzun çalışma saatleri, enstrüman çalarken aynı tekrarlayıcı hareketler, “overuse” dediğimiz aşırı kullanım en önemli sakatlık nedenleri. Bu nedenlerle gelişen kas iskelet sistemi problemleri de genellikle kronikleşmeye meyillidir, sonuç olarak mesleği müzisyenlik olan kişilerin performansını düşürür, ileri durumlarda bırakmasına neden olabilir. Bu konuda temel prensip rahatsızlık gelişmeden gerekli kişiye özel önlemleri alıp sakatlıklardan korunmaktır. 



Yurt dışında müzisyen sağlığı konusunda ciddi merkezler var, müzisyenlere, performans sanatçılarına öğrencilikten başlayan çeşitli programlar uygulanıyor. Ülkemizde bu konuda ne yazık ki yeterli çalışma yok. Biz bu konudaki eksiği görüp bir ilki başlattık. 



2016 yılında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesinde bir pilot çalışma yaptık. Bu çalışmada ilkokul, ortaokul, lise öğrencilerini kas iskelet sistemi sağlığı açısından muayene edip taramalarını gerçekleştirdik. Elde ettiğimiz sonuçlara göre rahatsızlık oranları düşündüğümüzden fazla çıktı. Örnek vermek gerekirse % 80’lere ulaşan duruş bozuklukları ile karşılaştık, % 75 civarı tenisçi dirseği, % 60’larda düz tabanlık ile karşılaştık. 



Elde ettiğimiz sonuçlarda bu konunun ne kadar önemli olduğunu pekiştirdi. Tüm öğrencilere çalmadan önce ve sonra yapacakları ısınma ve germe egzersizleri gösterildi, sakatlıklardan korunma yöntemleri anlatıldı. Kişiye özel egzersiz programı çıkarıldı, şu an fizyoterapist eşliğinde her hafta düzenli her öğrenci egzersiz programımıza katılıyor. Enstrüman ergonomisi üzerinde de çalışıyoruz.

Esas amaçladığımız müzisyen sakatlıklarının önlenmesi; rahatsızlık gelişmiş kişilerde mümkün olan en kısa zamanda iyileşme sağlanıp çalışmaya geri dönmelerini, ağrısız enstrüman çalmalarını sağlamak ve uzun, ağrısız bir meslek hayatının temellerini atmaktır.

Uz. Dr. Erinç Karacehennem Sabuncu

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-sakatliklarini-nasil-onluyoruz.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-sakatliklarini-nasil-onluyoruz.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-sakatliklarini-nasil-onluyoruz_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-sakatliklarini-nasil-onluyoruz.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/muzisyen-sakatliklarini-nasil-onluyoruz/2806/</link>
			<pubDate>Thu, 23 Mar 2017 15:47:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müzisyen Performans Sağlığı Programı Üzerine]]></title>
			<description><![CDATA[Müzisyenler niye sanatsallık yanında fiziksel kondüsyona da önem vermeli?]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bilkent Üniversitesi Müzik Bölümü ve Fonksiyon Manuel Terapi ve Rehabilitasyon kliniği arasında 2016 yılında “Müzisyen Performans Sağlığı” başlıklı, kalıcı olması amaçlanan bir işbirliği başlatılmıştır. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde önemli kurumlarda benzerleri bulunan bu tür işbirliği Türkiye’de kurumsal anlamda ilk çalışma olması açısından büyük önem taşımaktadır. 

Bu işbirliği kapsamında yapılandırılan programın temel hedefleri şu şekildedir: 


	
	Konuyla ilgili sağlık profesyonellerinin bilgi birikimlerinin artırılarak, Türkiye’de performans sağlığı konusunda uzmanlaşmaya gidilmesi yolunda katkıda bulunmak, 
	
	
	Müzik hocaları, öğrencileri ve müzisyenlerin konu ile ilgili bilinçlendirilmesi ve farkındalıklarının artırılması, 
	
	
	Program dahilindeki öğrencilerin fizyoterapistler eşliğinde performansa bağlı sakatlıklardan korunması ve doğru yönlendirmelerle tedavi edilmeleridir. 
	


İlk insanlardan günümüze kadar tüm toplumlarda, duygu ve düşüncelerimizin dili olan, insanları ve toplumları birbirine yakınlaştıran çok önemli bir iletişim aracı olan müziği icra eden her müzisyen zor ve uzun bir eğitim sürecinden geçer ve müziğini insanlara sunmak için çalışır. Ancak enstrüman çalmak, fiziksel performans olarak insan vücudunun normal kullanımına uymaz; bu nedenle eller ve kollar başta olmak üzere tüm vücut zorlanır ve kas-iskelet sistemi ile ilgili problemler veya sakatlıklar başlar. Ortaya çıkan bu problemler genellikle başlangıçta hem müzisyenler ve müzik hocaları hem de sağlık profesyonelleri tarafından çok dikkate alınmazsa kronik bir hale gelir. Sonuç olarak müzisyenlerin bir kısmı müziği bırakmak zorunda dahi kalabilir.

Müzik okullarında veya konservatuvarlarda müzik hocaları tarafından performans öncesi ısınma egzersizleri adı altında bazı egzersizler verilse de, bunlar fiziksel performansa değil, genelde müzik performansına yönelik egzersizlerdir ve kas-iskelet sistem problemlerinin oluşmasını önlemeye yeterli değildir. Halbuki müzisyenler de sporcular gibi fiziksel kondüsyonlarını geliştirmek ve fiziksel performans yönünden en iyi düzeye gelmek zorundadırlar. Bu durum, müzisyenlerin hem meslekleri ile ilgili kas-iskelet sistem problemlerini önlemek veya var olan problemleri tedavi etmek, hem de müzik performanslarını artırmak için çok önemlidir.

Diğer yandan müzisyenler ve müzik hocaları çoğunlukla, müzikal anlamda iyi bir düzeye ulaşmak için fiziksel performanstan çok, daha iyi ses çıkarmaya ve daha iyi yoruma odaklanırlar. Her enstrümanın sahip olduğu teknik, o enstrümanın gerekleri içinde en ergonomik ve uzun vadede sürdürülebilirliği düşünülerek oluşturulmuş olsa da, yapılan yüklü çalışmaların vücudu ne derecede zorladığı ikinci planda kalabilir. Zamanla “ağrı yoksa kazanç da yok” felsefesi doğrultusunda, iyi müzik yapmak için kas-iskelet sisteminin zorlanması müzisyenlerde aşağıdaki tabloyu yaratabilir.

Amerika’da Uluslararası Senfoni Orkestrası ve Opera’da çalışan 4000’den fazla profesyonel müzisyen üzerinde yapılan bir çalışmaya göre, telli çalgıları kullananların % 84’ünde omuz, el ve parmaklara ait en az bir problem, % 76’sında performanslarını yapmayı engelleyecek şiddette ağrı olmaktadır.

Profesyonel müzisyenlerin enstrümanlara göre hayatlarının bir döneminde yaşadıkları tesbit edilen sakatlık oranları aşağıdaki gibidir:

Kolda görülen sakatlık oranları:


	
	Bas çalanlar için % 100, viyola çalanlar için % 90.9, piyano çalanlar için % 94.6, gitar çalanlar için % 75, arp çalanlar için % 63.6, çello çalanlar için % 62.5, keman çalanlar için % 44 olarak bulunmuştur.
	


Bunun dışında müzisyenlerde, çalma ile ortaya çıkan mekanik yüklenmeye bağlı olarak bazı duruş (postür) bozuklukları ve kemik deformiteleri de ortaya çıkar. En yaygın olarak arp, gitar, keman, çello ve piyano çalanların omurgalarında duruş bozuklukları veya deformiteler görülür. Enstrümana göre omurgada görülen bu deformiteler şunlardır:


	
	Arp çalanlarda: Artmış/azalmış sırt kavisi, kürek kemiğinde sivrileşme % 45, Omurgada eğrilik (skolyoz) % 10.7; gitar, keman ve çello çalanlarda bel, sırt, alt sırt bölgelerinde açıklığı sola bakan omurga eğriliği; piyano çalanlarda açıklığı sağa/sola bakan omurga eğriliği, kifoz (kamburluk)
	


Dünyada da yeni sayılabilecek bu disiplinler arası çalışmanın ülkemizde de başlatılmış olması gurur vericidir.

Kağan Korad

MSSF Dekanı ve Müzik Bölümü Başkanı

Klasik Gitarist

 

 

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-performans-sagligi-programi-uzerine.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-performans-sagligi-programi-uzerine.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-performans-sagligi-programi-uzerine_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzisyen-performans-sagligi-programi-uzerine.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/muzisyen-performans-sagligi-programi-uzerine/2805/</link>
			<pubDate>Thu, 23 Mar 2017 15:13:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocukların yalnızlaşması sorununa eğilinmesi istendi]]></title>
			<description><![CDATA[Dinî, kültürel ve sanatsal eğitim süreçleri konusunda devletin ailelere uygun zeminler sunması isteniyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Aile ve Kültür Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. Sefa SAYGILI (Psikiyatri Uzmanı, Akademisyen)
Ayşe Aslı SANCAR, Prof. Dr. F. Beylü DİKEÇLİGİL, Doç. Dr. E. Sare Aydın YILMAZ, Prof. Dr. Hasan Kamil YILMAZ, Prof. Dr. İbrahim BALCIOĞLU, Prof. Dr. M. Akif AYDIN, Prof. Dr. Mücahit ÖZTÜRK, Necla KOYTAK, Sibel ERASLAN

 

AİLE VE KÜLTÜR KOMİSYONU RAPORU:

“Komisyon üyeleri; Osmanlı’dan günümüze aile yapısındaki değişimleri ele alan geniş kapsamlı değerlendirmelerde bulundular. Osmanlı döneminin güçlü aile yapısının günümüzde modernleşme, şehirleşme ve iletişim araçlarının etkisiyle yeni tehditlerle yüz yüze olduğu fikrinde birleştiler.

Ailenin; bilginin, görgünün, tavrın, ahlakın nesilden nesile aktarıldığı, taşındığı bir kültürel hafıza mahalli, insanlığın en önemli güvencesi ve neslin devamını sağlayan temel yapı olduğu tanımı, komisyon üyelerinin mutabık kaldığı bir tanım oldu.

Geniş ailenin, çekirdek aileye dönüşme sürecinin devam ettiği belirtildi. Çekirdek ailede özellikle çocukların yalnızlaşması sorununa eğilmenin gereği vurgulandı.

Komisyon üyeleri ailenin korunması ve desteklenmesi fikrinde birleşerek ilgili devlet kurumlarına, sivil toplum örgütlerine ve ailenin kendisine ödevler düştüğünü belirttiler. Aile ve Kültür Komisyonunda sırasıyla,


	
	İnternet bağımlılığına karşı gençlerde farkındalık çalışmalarının yapılması,
	
	
	Akrabalık ve komşuluk ilişkilerini özendirici yayınların, etkinliklerin düzenlenmesi,
	
	
	İnancımıza ve medeniyet değerlerimize uygun insan tanımının daima gündemde tutulması,
	
	
	Millî eğitim müfredatının aile kültürümüzü, toplumsal değerlerimizi ve evrensel insanî değerleri daha etkin şekilde işlemesi,
	
	
	Ev kadınlığının ve anneliğin itibarının özenle korunması,
	
	
	Aile bütünlüğünün sağlanması ve sürdürülmesi için aile kavramı ve müessesesinin önemi ve kutsallığı çerçevesinde geniş kitleleri bilgilendirici yayınların öncelenmesi; toplumun genelinin hâlâ televizyon merkezli bir hayat sürdürdüğü düşünüldüğünde, kısa ve orta vadede televizyonların içeriklerinin aileyi güçlendirici yönde şekillenmesi; medyada, çocukların kültürel değerlerinin oluşmasına müspet katkı sağlayacak yayınların desteklenmesi,
	
	
	Kültürel, manevi, evrensel ve ahlakî değerlerin eğitim müfredatında yer alması
	
	
	Evlilik arefesindeki gençlere evlilikle ilgili eğitim verilmesi, evliliğe özendirici çalışmalar yapılması,
	
	
	Küçük çocuğu olan anneler için evden çalışma ve esnek çalışma saatleri konusunda yasal düzenlemeler yapılması, 
	
	
	Son dönemde gündeme gelen "bakıcı büyükanne" konusunun büyük önem taşımasına binaen bu uygulamanın kapsamının genişletilmesi; tüm gelir gruplarını kapsaması ve sadece anneanne veya babaannenin değil, diğer aile yakınlarını da içermesi,
	
	
	Ülkemizdeki Suriyeli ve Iraklı mültecilerin sosyal, kültürel, ekonomik uyumları için gerekli politikaların geliştirilmesi,
	
	
	Bakanlıklar, Diyanet İşleri Başkanlığı, üniversiteler ve STK’ların aile kültürünün ve kadının güçlendirilmesi ile zararlı yayınlardan korunmaları konularında ortak çalışmalar yürütmeleri; bu faaliyetler ile ailelere çocuk eğitimi için uygun ortamın sağlanması; gerek dinî eğitim, gerekse kültürel ve sanatsal eğitim süreçleri konusunda devletin ailelere uygun zeminler sunması,
	
	
	Aile içi şiddetin, kadına şiddetin önlenmesine dönük hem eğitici, hem de caydırıcı tedbirler alınması; bu konuda Aile Bakanlığının koordinasyon görevini üstlenmesi teklif edildi.
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cocuklarin-yalnizlasmasi-sorununa-egilinmesi-istendi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cocuklarin-yalnizlasmasi-sorununa-egilinmesi-istendi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cocuklarin-yalnizlasmasi-sorununa-egilinmesi-istendi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cocuklarin-yalnizlasmasi-sorununa-egilinmesi-istendi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/cocuklarin-yalnizlasmasi-sorununa-egilinmesi-istendi/2780/</link>
			<pubDate>Thu, 16 Mar 2017 14:52:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bir yurtdışı kültür şurası istendi...]]></title>
			<description><![CDATA[Uyum sürecinde dilini, kültürel kimliğini koruyan bir kuşak yetiştirilmesi isteniyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Yurtdışı Türkler ve Kültür Komesyonu şu isimlerden oluşuyordu:

Başkan: Dr. Adnan TEKŞEN (Fransızca ve Psikoloji öğretmeni, yazar)
Ahmet ÖZAY, Ali GEDİKOĞLU, Prof. Dr. Kadir CANATAN, Prof. Dr. Mehmet Emin KÖKTAŞ, Musa Serdar ÇELEBİ, Ozan CEYHUN, Tarık Bayram GÖLEZLİOĞLU, Veyis GÜNGÖR, Doç. Dr. Yusuf ADIGÜZEL

YURTDIŞI TÜRKLER VE KÜLTÜR KOMİSYON RAPORU

Yurtdışı Türkler ve Kültür Komisyonu tarafından anavatanından uzakta kalmış, farklı bir kültür ikliminde dilini, kültürünü muhafaza etme gayretinde olan vatandaşlarımızın sorunlarının kaynakları ve ihtiyaçlarına yönelik tespitler yapılmış, bu bağlamda getirilen öneriler ortak bir irade ile beyan edilmiştir. Öne çıkan sorunlardan biri olarak yeni nesillerin, anadillerini konuşması ve kültürel mirasımıza sahip çıkması amacıyla belirlenen stratejilerin istenilen sonucu vermekten uzak kaldığı belirtilmiştir. 

Ayrıca kültürel diplomasi unsurları ve siyasi, ekonomik unsurlar arasındaki koordinasyon eksikliğine dikkat çekilmiş; Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, Türkiye İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı ile kültür, din ataşelikleri gibi kurum ve kuruluşların bilgi üretme noktasında beklenen seviyenin gerisinde kaldığı ifade edilmiştir. Gerçekleştirilen müzakereler sonucunda yurtdışında bulunan Türklerin ortak iletişim aracı olan Türkçenin önemine işaret edilmiş, bu bağlamda yurtdışında yaşayan vatandaşlarımıza yönelik okul öncesi eğitimin teşvik edilmesi gerekliliği vurgulanmıştır.Yurtdışı Türkler ve Kültür Komisyonunda sırasıyla, 


	
	Entegrasyon sürecinde dilini, kültürel kimliğini muhafaza eden bir nesil yetiştirilmesi,
	



	
	İşlevselliği olmayan bir dilin, sadece “kültürel amaçlı” öğretilmesi ve yaşatılmasının zorluğundan hareketle çocukların ve gençlerin Türkçe öğrenebilmeleri adına yapılan çalışmaların yanı sıra Türkçeyi aktif olarak kullanabilecekleri alanların ve ortamların oluşturulması,
	
	
	Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın anadil eğitiminde iki dilli eğitim programlarının tercih edilmesi, buna uygun ders materyallerinin hazırlanması ve her iki dilde de eğitim yeterliliğe sahip öğretmenler tarafından eğitim verilmesi,
	



	
	Kültürel mirasımızı yeni nesillere tanıtmaya yönelik çeşitli organizasyonlar tertip edilmesi, karşılaşılan sorunları çözme kabiliyetine sahip gençlerin sivil toplum kuruluşlarında istihdam edilmesi,
	
	
	Yurtdışında Türklerin kurmuş oldukları STK’ların önce ülke düzeyinde, sonra Avrupa düzeyinde çatı kuruluşlar şeklinde örgütlenmesi, STK'lar arasında koordinasyonun sağlanması; yurtdışında Türkçe yayın yapan internet, gazete, dergi gibi yayınların Türkiye ile irtibatı, takibi konusunda çalışmalar yapılması, 
	
	
	İslam medeniyetinin birlikte yaşama kültürü bağlamında sahip olduğu zenginlik göz önünde bulundurularak, bu birikimin analiz edilmek suretiyle çağın diline aktarılması ve bu dili kullanarak ilgili ülke özelinde din dersi müfredatları hazırlanması,
	
	
	Din eğitiminin örgün eğitim içinde yer alabilmesi için Müslümanların yurtdışında “topluluk/toplum” olarak hukuki statülerinin kabul edilmesi anlamına gelen Kamu Hukuku Tüzel Kişiliği veya “Dinî Cemaat” statüsü kazanmaları için çalışmaların önünün açılması,
	



	
	Türkiye’yi uluslararası platformlarda kültür sanat dili aracılığıyla tanıtarak yurtdışındaki yerleşik algıları değiştirmek ve Türkiye imajını güçlendirmek için stratejiler geliştirilmesi,
	
	
	TRT’nin yurtdışındaki Türklere yönelik kültür ve sanat programlarının içeriklerinin zenginleştirilmesi; bu konuda TRT ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında yakın bir işbirliğine gidilmesi, gerekirse yeni bir kültür kanalının hayata geçirilmesi,
	
	
	Türkiye'nin yurtdışındaki kültür diplomasisi aktörlerinin ve uygulayıcılarının bir envanterinin çıkarılması,
	
	
	Türk kültür, sanat ve edebiyatına yurtdışındaki Türklerin zihnî olarak katılımı önem taşıdığından Türkiye'deki yayın sürecine yurtdışındaki isimlerin katılımı, yurtdışındaki yayınlara da Türkiye'deki isimlerin katılımı gerekliliğine binaen süreli yayınlar arasında ortaklıklar tesis edilmesi,
	
	
	İslamofobi ve farklı ırkçı hareketler karşısında vatandaşlarımızın yaşadıkları ülkelerde haklarının hukuki güvenceye alınması; Türkiye vatandaşlarının kültürel kimliğine daha çok sahip çıkarak maruz kaldıkları saldırıları karşılaması; Türkiye’nin yurtdışında yaşayan Türkler için kültür politikaları ve stratejilerin belirlenebilmesi amacıyla bir “Yurtdışı Kültür Şûrası” yapılması teklif edildi.
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/bir-yurtdisi-kultur-surasi-istendi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/bir-yurtdisi-kultur-surasi-istendi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/bir-yurtdisi-kultur-surasi-istendi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/bir-yurtdisi-kultur-surasi-istendi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/bir-yurtdisi-kultur-surasi-istendi/2779/</link>
			<pubDate>Thu, 16 Mar 2017 14:30:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ses getirsin, haber olsun anlayışı terkedilmeli...]]></title>
			<description><![CDATA[Mehmet Akif, Çanakkale, Necip Fazıl gibi konularda düzenlenen faaliyetler, ehliyetsiz kişiler tarafından yapılan niteliksiz ve ruhsuz rutinlere dönüşmüştür. Ekonomik, kültürel veya toplumsal yararı olmayan festivallerin ve niteliksiz konserlerin önü alınamamaktadır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Yerel Yönetimler ve Kültür Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. Şükrü KARATEPE (Hukukçu, akademisyen, RP eski Kayseri Belediye Başkanı,AKP Danışma Kurulu üyesi)
Ali URAL, Dr. Cemil ARSLAN, Erol ERDOĞAN, İsmail KILIÇARSLAN, M. Lütfi ŞEN, Mevlana İDRİS, Doç. Dr. Orçun İMGA, Sadık YALSIZUÇANLAR, Prof. Dr. Yusuf ŞAHİN

YEREL YÖNETİMLER VE KÜLTÜR KOMİSYON RAPORU

“Yerel Yönetimler ve Kültür Komisyonu üyelerinin 9 başlık altında hazırladığı tebliğler, geniş katılımlı bir toplantıda tartışıldı. Çeşitli belediyelerin kültür müdürlerinin çoğunlukta olduğu müzakereciler de tartışmalara iştirak ettiler. Tebliğlerde ve katılımcıların tekliflerinde öne çıkan görüşler neticesinde “yerel yönetimler ve kültür” konusunda şu tespit ve tavsiyeler ön plana çıktı:


	
	Sahip olduğumuz zengin kültürel mirasın önemli unsurlarından biri olan ‘yerel kültür’ yeteri kadar ilgi alanımızda değildir.
	
	
	Yerel yönetimlerin, halkın talep ettiğini varsayarak uyguladıkları kültür faaliyetlerini yeterli görmeleri, sorunların temel kaynağını teşkil etmektedir. 
	
	
	Yerel yönetimlerimizin hayata geçirdiği kültürel faaliyetlerde yerel yönetimlerin bütün kültür faaliyetlerini yıllık ihale yöntemi ile satın almaları, kültür yönetiminin doğasına aykırıdır. Bu durum yerel yönetimlerin kültürel ufkunu ihaleyi kazanan bir şirketin ufkuyla sınırlamaktadır.
	
	
	Yerel yönetimlerde, halkın ve kültürel alandaki ehliyetli kişilerin, kültür programları hakkındaki şikâyetlerini değerlendirebilecek mekanizmalar yetersizdir. 
	
	
	Geleneksel yaşam kültürü dikkate alınmadan inşa edilen toplu konutlar yerel kültürü tahrip etmektedir. 
	
	
	Günümüzde müzeler, kafeterya, konferans alanı, tematik kütüphane, periyodik sergi alanları gibi unsurlarıyla şehre değer katmakta ve turistik bir cazibe merkezi olmaktadır. Ülkemizde şehirlerin yetiştirdiği ilim, kültür ve sanat kişileri adına yerel yönetimler tarafından kurulan nitelikli müze yoktur. 
	
	
	Mehmet Akif, Çanakkale, Necip Fazıl gibi konularda düzenlenen faaliyetler, ehliyetsiz kişiler tarafından yapılan niteliksiz ve ruhsuz rutinlere dönüşmüştür. 
	
	
	Ekonomik, kültürel veya toplumsal yararı olmayan festivallerin ve niteliksiz konserlerin önü alınamamaktadır.
	
	
	Yerel yönetimler tarafından yayımlanan kültürel nitelikli olduğu belirtilen dergi ve diğer yayınlar ağırlıklı olarak reklam/propaganda içerikli hazırlanmaktadır.
	
	
	Yerel yönetimler, kültür ve sanat alanında hizmetleri olan yerel şahsiyetleri ve eserlerini iyi tanıtamamaktadır. 
	
	
	Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki iletişim eksikliği, kültürel konularda da görülmektedir. 
	
	
	Değişik bölgelerde yaşayan 3,5 milyon göçmen göz önünde bulundurularak geliştirilen bir yerel kültür politikamız yoktur.
	


Yerel kültür mirasımızın korunması, geliştirilmesi, millî kültürümüze ve evrensel kültüre katkı sağlayacak nitelikler kazanabilmesi için Yerel Yönetimler ve Kültür Komisyonunda sırasıyla;


	
	Medya ve halkla ilişkilerin, kültür politikalarının oluşmasında önemsenmesinin gerektiği, ancak sadece “ses getirsin” veya “haber olsun” yaklaşımlardan vazgeçilmesi, bu minvalde kurdele kesimi ve açılış töreniyle biten etkinlikler yapılmaması,
	
	
	Yerel olanla yerli olanın ayrımını yapabilecek bir farkındalık oluşturulması; yerel yönetimlerin, akademik destek alarak oluşturacakları “Yerel Kültür Araştırmaları Merkezleri’nin bu farkındalığın oluşturulmasına hizmet etmesi, 
	
	
	Yerel yönetimlerin, merkezî yönetimin de desteğini alarak şehirlerinde yaşayan mülteci, sığınmacı ve göçmenler için kültür programları planlaması ve hayata geçirmesi, 
	
	
	Yerel yemek festivalleri ve organizasyonların devam etmesi, fakat bunların kültürel faaliyet olarak değil, sosyal faaliyet olarak tanımlanması,
	
	
	Üniversite, valilik ve belediyeler arasındaki kopukluğu gidermek için ortak kültürel faaliyetler yürütülmesi,
	
	
	Dünyadaki başarılı örneklere uygun olarak, Ahi Evran, Ali Kuşçu, Dede Efendi, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Evliya Çelebi, Şeyh Hamdullah, Mimar Sinan, Nazım Hikmet, Osman Hamdi gibi yaşadıkları şehirlere bilim ve sanat adına büyük katkılar sağlamış değerlerimizi yaşatan müzeler kurulması,
	
	
	Yöredeki ustaları, sanatçıları, bilge şahsiyetleri konu edinen yarışmaların çoğaltılması, etkin hale getirilmesi ve niteliklerinin artırılması,
	
	
	Yerel yönetimler tarafından birer faaliyet çizelgesi hazırlanarak, yaratıcı yazarlık, sinema, tiyatro, geleneksel sanatlar, karikatür ve fotoğrafçılık atölyelerinin kurulması, 
	
	
	Yerel tarih çalışmaları büyük önem arz etmesine binaen, bu amaca dönük olarak, sözlü tarih çalışmalarının yerel yönetimlerce uzman kişiler istihdam edilerek yapılması, 
	
	
	Eski mahallî monografik eserlerin tıpkıbasımlarının yapılması veya yeni harflerle basılması; yerel tarih alanındaki monografik araştırma ve çalışmaların teşvik edilmesi, yöre ile ilgili olarak hazırlanan akademik çalışmaların kültür bursları ile desteklenmesi; bunların nitelikli bulunanlarının kitap haline getirilmesi,
	
	
	Yerel yayınları içeren ihtisas kütüphaneleri ve şehir görselleri arşivi kurulması,
	
	
	Yerel yönetimlerin bastıkları kitap ve dergileri internet sitesinden yayımlaması,
	
	
	Yerel yönetimlerin, yerel temalı süreli yayınlar ve şehir ansiklopedileri yayınlaması,
	
	
	Yerel yönetimlerde “kültür yöneticiliği” için asgari yeterlilik kriterleri belirlenmesi,
	
	
	Plastik sanatlarla meşgul olan ve kendi imkanlarıyla heykel, seramik gibi sanat eserleri üreten kişilerin eserlerini sergileme, tanıtma ve satma ihtiyaçları rahatça karşılayabilecekleri galerilerin, yerel yönetimler tarafından açılması, teklif edildi.
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ses-getirsin-haber-olsun-anlayisi-terkedilmeli.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ses-getirsin-haber-olsun-anlayisi-terkedilmeli.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ses-getirsin-haber-olsun-anlayisi-terkedilmeli_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ses-getirsin-haber-olsun-anlayisi-terkedilmeli.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/ses-getirsin-haber-olsun-anlayisi-terkedilmeli/2778/</link>
			<pubDate>Thu, 16 Mar 2017 12:58:41 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Köyden kente göçü önleyici politikalar geliştirilmeli]]></title>
			<description><![CDATA[İslam şehir mimarisine uygun az katlı ve bahçeli meskenlerden oluşan mahalle eksenli yeni şehirler inşa edilmesi önerildi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Şehir ve Kültür Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. Ümit MERİÇ ( Sosyolog, düşünür Cemil Meriç'in kızı)
Prof. Dr. Ahmet Emre BİLGİLİ, Dr. Enes Battal KESKİN, Kemal ÖZER, Prof. Dr. Kemal SAYAR, Prof. Dr. Korkut TUNA, Prof. Dr. Köksal ALVER, Mehmet Kâmil BERSE, Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN, Yrd. Doç. Dr. Yunus UĞUR 

ŞEHİR VE KÜLTÜR KOMİSYON RAPORU”

“Kültürel hayatın temel meselelerinin şehirde düğümlendiği, kültürel alanlarla ilgili sorunların çözümünün önemli ölçüde şehircilikle ilgili olduğu vurgulanmış, çarpık şehirleşmenin kültürel dokuya büyük zarar verdiği ön plana çıkarılmıştır. Yerel yönetimlerin şehirlerin ruhunu yaşatmaya özen göstermesinin gereği vurgulanmıştır. Şehir ve Kültür Komisyonunda sırasıyla;


	
	Şehirlerin tasarımında ne ütopik ne de romantik yaklaşıma teslim olan ve millî kültürümüzü yansıtan ortak akıl ile geliştirilmiş öneriler üretilmesi,
	
	
	Geçmişin binlerce yıllık izlerini, yapılarını ve kültürel değerlerini bugüne taşıyan tutarlı ve kapsayıcı bir şehircilik anlayışı oluşturulması,
	
	
	Şehirlerin somut ve somut olmayan kültürel mirasının envanterinin sürekli güncel tutulması ve şehirlerin arşivinin oluşturulması; bu amaçla, her şehirde ‘Şehir Araştırma Merkezleri’nin açılması,
	
	
	Her ilde “Şehir Müzesi” açılarak kültürel mirasın, yazılı ve sözlü tarih eserleri de hazırlanarak sergilenmesi. İhtisas (konsept) ve konu odaklı müzelerin kurulması, aynı kapsamdaki özel müzelerin teşvik edilmesi,
	
	
	Kültürel potansiyeli yüksek bütün şehirlerimizin “şehir okulları” aracılığı ile örgün ve yaygın eğitimde bir okula dönüştürülmesinin sağlanması,
	
	
	Kültür-sanat tesislerinin inşasından işletilmesine değin her aşamada desteklenmesi, resmî kurumların, yerel yönetimlerin ve alana destek olmak isteyen ticari kurumların temel ilkelerinden biri olması ve kültür-sanat tesisleri ile ilgili mevzuatın yenilenmesi.
	
	
	Şehrin tarihî ve kültürel dokusunu ortaya koyan şehir ve gezi rehberleri öncelikli olmak üzere görsel ve yazılı eserlerin çeşitli dillerde hazırlanması ve yaygınlaşmasının teşvik edilmesi,
	
	
	Şehirlerdeki sivil toplum örgütlerinin, şehrin kültür-sanat politikalarında daha fazla söz sahibi olması, karar verme süreçlerine katılımının sağlaması, düşüncelerin geliştirilmesinde, planlanmasında ve uygulanmasında yer alması için süreklilik gösterecek mekanizmaların kurulmasının teşvik edilmesi, 
	
	
	Şehirde ortak yaşama alanlarının çoğaltılması, insanların tabiat içerisinde yüz yüze temas edebileceği imkânların artırılması, 
	
	
	Kullanışlı, estetik, bahçeli, mahalleyi teşekkül ettirici, çocuklara oyun alanı sağlayan, ailelere dinlenecek mekanlar sunan evler inşa edilmesi,
	
	
	Kendi şehir kültürümüze uygun meyveli ve meyvesiz ağaçlar ile bitki çeşitlerinin ev önleri ile park ve bahçelerde kullanılması,
	
	
	Bir iktisadi temele dayalı 25-50-100 binlik İslam şehir mimarisine uygun az katlı ve bahçeli meskenlerden oluşan mahalle eksenli yeni şehirler inşa edilmesi ve uygun şartlarda şehirlinin hizmetine sunulması,
	
	
	Şehirler civarındaki tarla ve ekilebilir alanlarda yapılaşmayı engelleyici tedbirlerin acilen alınması,
	
	
	Köylerden şehirlere göçü cazip olmaktan çıkarıcı politikaların geliştirilmesi.Bu bakımdan köy ile şehir arasındaki dengenin, köy lehine yeniden ve acilen sağlanması,
	
	
	Bütün şehirlerimize şehirleşmeyi koordine eden, planlayan, denetleyen birimlerin kurulması ve ilgili bakanlığa bağlı faaliyetler sürdürmesi,
	
	
	Bütün bu süreç ve faaliyetlerin, Kültür ve Turizm ile Çevre ve Şehircilik Bakanlıkları başta olmak üzere, yeri geldiğinde diğer bakanlıklar, üniversiteler, yerel yönetimler, STK’lar ve şehirlilerle birlikte yürütülmesi; TÜBİTAK, TÜBA gibi kurumlarla proje ve fon bulma konularında, THY, TRT, TİKA, YTB, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarımızla da uluslararasılaşma ve tanıtım süreçlerinde yakın işbirliği içerisinde çalışılması, teklif edildi.
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/koyden-kente-gocu-onleyici-politikalar-gelistirilmeli.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/koyden-kente-gocu-onleyici-politikalar-gelistirilmeli.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/koyden-kente-gocu-onleyici-politikalar-gelistirilmeli_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/koyden-kente-gocu-onleyici-politikalar-gelistirilmeli.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/koyden-kente-gocu-onleyici-politikalar-gelistirilmeli/2777/</link>
			<pubDate>Thu, 16 Mar 2017 11:39:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Cami yapımındaki kargaşanın denetlenmesi önerildi...]]></title>
			<description><![CDATA[Mimarlık ve şehircilikte gelenekselin ihyası konusu yanlış yorumlanmakta, birçok yeni yapının üzerine yüzeysel bir yaklaşımla yapıştırılan ‘Selçuklu ve Osmanlı motifleri’ ile sahte bir tarih yaratılmakta...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Mimarlık ve Kültür Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. Suphi SAATÇİ (Yüksek Mimar, akademisyen)
Doç. Dr. Aynur CAN, Prof. Dr. Baha TANMAN, Celâleddin ÇELİK, Dr. Kamil UĞURLU, M. Hilmi ŞENALP, Mehmet ÖĞÜN, Prof. Dr. Murat GÜL, Doç. Dr. Namık ERKAL, Prof. Dr. Uğur TANYELİ, Doç. Dr Yusuf CİVELEK

MİMARLIK VE KÜLTÜR KOMİSYONU RAPORU

“Mimarlık ve Kültür Komisyonu kültürel hayatın en önemli alanının şehir ve mimari olduğunu vurgulayarak, Kültür ve Turizm Bakanlığımızın yerel yönetimlerin bütün faaliyetlerinde yol gösterici bir rehberlik yapmasının ve şehirlerimizin kültürel dokusunun öne çıkarılmasında rol almasının gerekliliğinin altı çizildi. Mimarlık ve Kültür Komisyonunda sırasıyla;


	
	Nüfus, şehirlerde dramatik olarak artmış; barınma sorunlarını çözecek güvenli, sağlıklı, altyapısı düzenlenmiş yaşam çevrelerinde iskân politikaları geliştirilememiştir. 
	
	
	Modernitenin şehir algı ve anlayışı, şehri alım-satım değerine indirgeyen bir meta haline getirmiştir. 
	
	
	Bir çok yeni şehircilik faaliyeti ve bina binlerce yılda özenle oluşan şehir medeniyetini tahrip etmektedir.
	
	
	Denetimsiz kentleşme ve yapılaşma süreci, sadece teknik, estetik anlamda yetersiz kentlere yol açmamış, aynı zamanda ahlaki değerleri de aşındırmıştır. Böylece kimliksiz ve birbirine benzeyen kentler oluşmuştur. Kentsel dönüşüm uygulamalarında mimarlar ve mimarlık devredışı bırakılmıştır. 
	
	
	Mimarlık ve şehircilikte gelenekselin ihyası konusu yanlış yorumlanmakta, birçok yeni yapının üzerine yüzeysel bir yaklaşımla yapıştırılan ‘Selçuklu ve Osmanlı motifleri’ ile sahte bir tarih yaratılmakta, sahih gelenek mağdur edilerek, değerlerimiz yıpranmakta ve bu yoldaki özgün mimari kimlik arayışlarının önü kapanmaktadır.
	
	
	Günümüzde konut mimarisi mahalle kültüründen uzak; toplumsal ve bireysel değerlerin gelişimini engelleyecek biçimde ele alınmaktadır.
	
	
	Birbiri ardına kurulan mimarlık okullarında, yetersiz öğretim üyesi sayısı, yüksek öğrenci kontenjanı ve kısıtlı altyapı sorunları yanında mimarlık eğitiminin niteliksel yönüne de önem ve özen gösterilmemektedir, 
	


Tespitlerinde bulunmuş ve şu önerileri teklif etmiştir:


	
	Düzeyli bir mimari ve şehir medeniyeti ihdas edebilmek için, önce sahibi olunan kültür ve sanat mirasının ve geleneğin taşıdığı özün fark edilmesi, 
	
	
	Kentlerin planlanması ve imarında, mimarlık pratiği ve teorisinin şekillenmesinde tarihî tecrübenin nirengi noktası olarak ele alınması,
	
	
	Mimaride tarihsel ve kültürel süreklilik tezi ile kuşaklar arası ve zaman katmanları arasında uyumun ve sürekliliğin sağlanması,
	
	
	İnsanları sosyal ve fiziki olarak ayrıştıran, çok katlı kapalı yerleşmelere alternatif özgün bir konut ve yerleşme politikası geliştirilmesi,
	
	
	Kentsel arazilerin spekülatif değer artışlarının kayıt altına alınması; sosyal dokunun dikkate alınıp artık kullanıcıya rağmen planlamalar yapılmaması, 
	



	
	Ahlaki öncelikleri ve sınırları olan, tabiata, yapı malzemelerine, kendinden önce inşa edilmişlere, bütün canlılara ve hatta henüz doğmamış kişilere karşı mesuliyet taşıyan, onları incitmekten ve haklarını çiğnemekten çekinen bir mimari tavır geliştirilmesi, 
	
	
	Yeni cami yapımı konusunda yaşanan kargaşa ve başıboşluk ortamının her şeyden önce denetim altına alınması; camilerin özgün ve özel tasarımlar olmasına devletin zemin hazırlaması ve meslekî özgürlüğü himaye etmesi,
	
	
	Camilerin büyük bir kısmının hem inşaat kalitesi hem de estetik yönden önemli sorunlar barındırdığına dikkat edilmesi,
	
	
	Tarihsel ve sosyolojik olarak toplum hafızasında yer etmiş mekan ve yapılara yönelik fiziki müdahalelerde, herkesi ilgilendiren ve etkileyen yeni yapıların inşası, mevcutların yenilenmesi, restorasyonu veya yıkılmasından önce kamuoyunun bilgilendirilmesi, projelerin tartışmaya açılması, 
	
	
	Devletin arsa spekülasyonu üzerinden sağlanan rant ekonomisine altlık oluşturan, şehir arazisinin imar artırımı yoluyla el değiştirerek çok katlı yapılaşmaya imkân sağlamasının önlemesi; bu amaçla yeni yerleşmeler politikasını belirlemesi; ülke, bölge ve kent ölçeğinde planlama çalışmalarına ağırlık verilmesi,
	
	
	Yeni mimarlık bölümleri açılmaması; mimarlık eğitiminin kalitesi yükseltilerek, eğitim/öğretim süresinin 5 yıla çıkartılması; mezunların uygun bir süre tecrübe edindikten sonra imza yetkisi kazanması; mimarlık ve inşaat uygulamaları için daha fazla ara eleman yetiştirilmesi,
	
	
	Mimarlık ve genel olarak tasarım öğretimi alanında, tek bir doğru modelin söz konusu olmayışı nedeniyle, fakülteler arası farklılaşmalara ve model arayışlarına açık bir çeşitlenmeye imkân tanınması,
	
	
	Tarihimizde olduğu gibi mekân ekonomisini dikkate alan, çok amaçlı kullanımı teşvik eden, hızlı ve düşük maliyetle inşa edilecek, sağlıklı, güzel evler ve üç kuşağın birlikte huzur içerisinde yaşayacağı; ulaşım, yeşil alan, hava kirliliği sorunu bulunmayan yeni yerleşmelerin tasarlanmasına imkân sağlanması; 
	
	
	Alternatif konut inşa yöntemlerini özendirecek adımların hızla atılarak ahşap, hafif çelik, uygun bölgeler için de kerpiç teknolojisinin gündeme getirilmesi,
	
	
	Deprem kuşağında yer alan Türkiye’de binaların depreme dayanıklılığını sağlamak için, statik hesap yöntemlerinin haricinde, doğru yapısal standartların tespit edilmesi,
	
	
	Türkiye’de zengin bir tarihî yapı stoku bulunduğu dikkate alınarak, tarihî dokunun yoğunlaştığı alanlarda yapılaşmanın azaltılması, niteliklerinin artırılması ve mevcut yapıların kent yaşamına kazandırılması bir imar politikası olarak benimsenmesi,
	
	
	Kentsel dönüşümde yaşanan sorunlara alternatif bir cevap olabilme potansiyeline sahip olan hazine arazilerinin mülkiyeti, altyapısı sağlanarak düşük maliyetlerle toplumun ihtiyacına sunulması teklif edildi. 
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cami-yapimindaki-kargasanin-denetlenmesi-onerildi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cami-yapimindaki-kargasanin-denetlenmesi-onerildi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cami-yapimindaki-kargasanin-denetlenmesi-onerildi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/cami-yapimindaki-kargasanin-denetlenmesi-onerildi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/cami-yapimindaki-kargasanin-denetlenmesi-onerildi/2774/</link>
			<pubDate>Wed, 15 Mar 2017 23:27:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Strateji belgesi ve uygulama planları öneriliyor]]></title>
			<description><![CDATA[Kültür-sanat ilgisini ve düşünmeyi geliştirici yönde bir eğitim müfredatının uygulanması öneriliyor]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3.Milli Kültür Şurası'nda Çocuk ve Kültür Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Mustafa Ruhi ŞİRİN ( Çocuk Vakfı Başkanı, Çocuk kitapları yazarı)
Yrd. Doç. Dr.Adnan ALTUN, Alpaslan DURMUŞ, Dr. Fatih ERDOĞAN, Doç. Dr. Halil İbrahim DÜZENLİ, Prof. Dr. Nebi ÖZDEMİR, Prof. Dr. Sedat SEVER, Prof. Dr. Sezgin VURAN, Yrd. Doç. Dr. Tacettin ŞİMŞEK, Doç. Dr. Vefa TAŞDELEN

ÇOCUK VE KÜLTÜR KOMİSYON RAPORU

Kültür araştırmaları gösteriyor ki kültürün üçte birlik kısmını çocuk kültürü oluşturuyor. Kültürün bu kadar geniş bir alanı üzerine ülkemizde yapılan çalışmaların yetersiz olduğu bir gerçek. Çocuk ve kültürü; haklar, eğitim, aile, edebiyat, medya, mekân, kültüre ve sanata erişim boyutunda, bütünlüklü bir anlayışla değerlendirmenin en önemli nokta olduğu aşikârdır. Çocuk ve Kültür Komisyonunun ana sorusu şu oldu: Türkiye’nin çocukluğa ait kültürel bir politikası var mı? Bu politikayı oluşturmak için yapılması gerekenleri komisyon şu tespit ve önerilerle gündeme getirdi. Çocuk ve Kültür Komisyonunda sırasıyla;


	
	Türkiye Kültür Stratejisi Belgesi (2018-2050) hazırlanması,
	
	
	Türkiye Çocuk Kültürü Stratejisi ve Uygulama Planı (2018-2050) Belgesi hazırlanması,
	
	
	Türkiye Çocuk Kültürü Programı ve Uygulama Planı (2018-2022) hazırlanması ve hayata geçirilmesi,
	
	
	Çocukların eğitime ulaşması konusunda bütün engellerin ortadan kaldırılması, eğitim anlayışının “sınav merkezli” olmaktan çıkarılarak yeniden yapılandırılması,
	
	
	Ailenin özendirici, eğitici, bilgilendirici, farkındalık oluşturucu programlarla ekonomik ve kültürel yönden desteklenmesi ve bu konuda Millî Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve STK’ların paydaş olacağı projelerin oluşturulması,
	
	
	YÖK ve üniversitelerin, ortaöğretim, lisans ve yüksek lisansa yönelik çocuk edebiyatı ders içeriklerini düzenleyerek çocuklar için hazırlanan metinlerin edebi yönünün kuvvetlenmesine önayak olmasına yönelik çalışmalar yapılması,
	
	
	Kreş ve ilkokul eğitim dönemlerinde masal ve hikâyelerin yoğun olarak yer alması, kültür-sanat ilgisini ve düşünmeyi geliştirici yönde bir eğitimin müfredatının uygulanması ve bu bakımdan hem kitap hem görüntülü yayın hem de sesli yayınlar konusunda derleme eserlerin yayınlanması,
	
	
	Masallarımız ve ninnilerimizin derlenmesi konusunda çalışmaların yapılması, masalların ve ninnilerin seslendirilmesi, gerektiğinde animasyon ile görüntülendirilmesi,
	
	
	Çocuklar tarafından yoğun olarak kullanılan medya araç ve içeriklerinin yerli üretimlerinin devlet ve özel sektör tarafından desteklenmesi,
	
	
	Devletin, çocuk ve aile için müstakil-bahçeli konutlardan oluşan mahallelerin oluşumuna ön ayak olması,
	
	
	Somut mimari proje önerileri ile “çocuk ve çocukluk mekânlarının” gündeme getirilmesi ve uygulama alanlarının açılması,
	
	
	Yerel yönetimlerin, hizmetlerinin bir bölümünde güç koşullardaki bireylerin eğitime, kültüre ve sanata erişimini içerecek hedeflerin belirlenmesi teklif edildi. 
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/strateji-belgesi-ve-uygulama-planlari-oneriliyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/strateji-belgesi-ve-uygulama-planlari-oneriliyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/strateji-belgesi-ve-uygulama-planlari-oneriliyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/strateji-belgesi-ve-uygulama-planlari-oneriliyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/strateji-belgesi-ve-uygulama-planlari-oneriliyor/2773/</link>
			<pubDate>Wed, 15 Mar 2017 23:07:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kültürdeki sığlaşmayı medya besliyor...]]></title>
			<description><![CDATA[Basın yayın kuruluşlarının kültür, sanat, edebiyat, yayıncılık, süreli yayınları içeren programlara ve yayınlara özendirilmesi öneriliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Medya ve Kültür Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Ayşe BÖHÜRLER (Gazeteci ve yazar, Yeni Şafak yazarı)
Doç. Dr. Abdülhamit KIRMIZI, Prof. Dr. Ergün YILDIRIM, Ertuğrul FINDIK, İsmet BERKAN, Mehmet Ali ÇALIŞKAN, Nazife ŞİŞMAN, Şafak TAVKUL, Prof. Dr. Zakir AVŞAR, Ziyaver ŞENCAN

MEDYA VE KÜLTÜR KOMİSYONU RAPORU

Medya ve Kültür Komisyonunun çalışmaları neticesinde, medyada içerik sorunu öne çıkmıştır. Millî kültürün medya içeriklerinde yeteri kadar yer alamayışı, medya dilinin Türkçeye zarar verdiği, okuma eyleminde nitelik kaybı gibi başlıca tespitlerin yanında dijital medyanın içerik sorununun had safhada olduğu konusunda tespit ve öneriler ele alındı. 

Komisyon toplantıları boyunca, sosyal medya ağırlıklı olmak üzere; günümüzde medya dilinin son derece olumsuz bir yere evirildiği ısrarla vurgulandı. Kültürün medyanın olumsuz etkileri altında olduğu, medyanın ise kültürel birikimin zenginleştirmekten uzak bir yere savrulduğu komisyonda sıklıkla öne çıkarılırken, bu durumu tersine çevirecek somut önerilerle teferruatlı bir yol haritası hedeflendi. Medya, kültür konusunda dile getirilen “sığlaşma” sorununu besleyen temel bir mecra olarak değerlendirildi. Medya ve Kültür Komisyonunda sırasıyla;


	
	Küresel kültür endüstrisinin olumsuz etkisine karşı, medyada millî kültür unsurlarının artırılması ve medyada millî kültürü koruyucu ve geliştirici içerikler ve eylem planları hazırlanması,
	
	
	İletişim fakültelerinin ve medya kuruluşlarının millî kültürümüz ile ilişkilerinin pekiştirilmesi ve bu eğitim ve faaliyet alanlarına çeşitli kültür programları sunulması,
	



	
	Millî kültürün yeni kuşaklara aktarılması için yeni iletişim araçlarının millî kültürle buluşturulmasına ön ayak olunması,
	
	
	Ekran bazlı okuma klasik okuma biçimlerinin önüne geçerken; metnin anlaşılmasında derinlik kaybına sebep olmaktadır. Yeni okuma alışkanlıklarına uygun kültür içerikleri oluşturulmasına yönelik çalışmaların başlatılması,
	
	
	Kültür ve Turizm Bakanlığının teşvik verdiği eserleri(n) Türkçe dil ölçütü açısından denetlenmesi,
	
	
	Kültür değerlerinde içerik kaygısının gözetilmesi ve bu değerlerin izlenme oranı kaygısına kurban edilmemesinin temin edilmesi,
	
	
	Sanatın hayatın içinde içselleştirilmesini sağlayan bir müfredatın oluşturulması,
	
	
	Millî kültürün taşıyıcısı dil ve klasikleri yeni nesle aktaracak medya biçimlerinin desteklenmesi,
	



	
	Sosyal medya başta olmak üzere medyanın dil zenginliğini terk etmesi dili zayıflatmaktadır. Sosyal medyanın kendiliğinden oluşturduğu iletişim biçiminin yeni bir üslupla tedavüle sokulması yönünde çalışılması,
	
	
	Kültürün taşıyıcısı olan medyanın, dil konusunda yeniden itibar kazanmasının temin edilmesi,
	
	
	Kültür ve Turizm Bakanlığının bütün eserlerinin kurulacak bir dijital kültür kanalında yayınlanması,
	
	
	Kültür-sanat etkinliklerinin duyuru, reklam ve tanıtımının güçlendirilmesi, sosyal medyada tanıtıma önem verilmesi,
	
	
	Kültür-sanat desteklerinin yeni medya biçimlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi,
	
	
	Basın yayın kuruluşlarının kültür, sanat, edebiyat, yayıncılık, süreli yayınları içeren programlara ve yayınlara teşvik edilmesi,
	
	
	Mevcut yazılı birikimin internet medya mecralarında, özellikle blog, dergi, tematik içerik sitesi gibi alanlarda yeniden sunulabilmesi için uygun projelerle teşvik edilmesi,
	
	
	TRT’nin kültür-sanat ve edebiyata daha fazla yer ayırması yönünde tavsiyelerde bulunulması teklif edildi. 
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulturdeki-siglasmayi-medya-besliyor.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulturdeki-siglasmayi-medya-besliyor.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulturdeki-siglasmayi-medya-besliyor_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulturdeki-siglasmayi-medya-besliyor.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/kulturdeki-siglasmayi-medya-besliyor/2772/</link>
			<pubDate>Wed, 15 Mar 2017 22:36:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kitap-kültür sokakları oluşturulması isteniyor..]]></title>
			<description><![CDATA[Yayıncılık sektöründe çalışanların meslek tanımı ve standartlarının belirlenmesi ve yayıncılıkta kurumsallaşmanın özendirilmesi öneriliyor.

]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3.Milli Kültür Şurası'nda Yayıncılık ve Kütüphanecilik Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Cevat ÖZKAYA ( Ümran Dergisi Danışmanı, eski Mazlum-Der Başkanı)
Doç. Dr. Ali UTKU, Doç. Dr. Asiye KAKIRMAN YILDIZ, Emin Nedret İŞLİ, Melike GÜNYÜZ, Metin Celal ZEYNİOĞLU, Münir ÜSTÜN, Necati MERT, Sevengül SÖNMEZ, Tayfur ESEN



KÜTÜPHANECİLİK VE YAYINCILIK KOMİSYONU RAPORU

“Kültürün temel taşıyıcısı kitaptır. Kültürel hayatın zenginleşmesi kitabın bin yıllardır süren saygınlığını korumamıza ve onu daha saygın bir noktaya taşımamıza bağlıdır.

Kütüphanecilik ve Yayıncılık Komisyonu tartışmadan uzak müzakereci bir atmosferde Türk yayıncılığının ve kütüphaneciliğinin karşılaştığı sorunları tespit etmiş ve bunlara dair önerilerini sunmuştur. Dağıtımdan kitabevlerinin desteklenmesine; fuarlardan kurumsallaşmaya kadar pek çok alan müzakere edilmiş ve sonuca bağlanmıştır. Kütüphanecilik ve Yayıncılık Komisyonunda sırasıyla; 


	
	III. Millî Kültür Şûrası İzleme Komitesinin her komisyondan bir üyenin katılımıyla kurulması ve kamuoyunun muntazaman alınan kararlardan haber edilmesi,
	
	
	Sonraki şûralarda kütüphanecilik için ayrı bir komisyon kurulması,
	
	
	6. Ulusal Yayın Kongresi’nin en kısa zamanda yapılması için çalışmaların başlatılması,
	
	
	Türkiye’nin yayıncılık politikaları, sorunları ve çözüm önerileri için Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığının, yayıncılık derneklerini ve meslek örgütlerini taraf olarak görmeleri ve ortak çalışma gruplarının oluşturulması,
	
	
	Okuma kültürünün, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının ortak konusu olarak yeni baştan ele alınması,
	
	
	Toplumun yeni sosyal yapısına ve ihtiyacına uygun olarak kütüphane, kütüphanecilik ve bilgi toplumuna bağlı bütün kavramların yeni baştan ele alınması ve yeni politikalar oluşturulması,
	



	
	Çocuk kütüphanelerinin sayısının yetersiz olduğu tespitinden yola çıkarak; müstakil çocuk kütüphanelerinin sayısının yaygınlaştırılması,
	
	
	Üniversitelerde çocuk edebiyatı incelemeleri/araştırmaları bilim dalı ve ana bilim dalı açılmasına yönelik çalışma yapılması,
	
	
	Üniversitelerimizde kitap yayıncılığı konusunda lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde eğitim verilmesine yönelik çalışma yapılması,
	



	
	Yayıncılık sektöründe çalışanların meslek tanımı ve standartlarının belirlenmesi ve yayıncılıkta kurumsallaşmanın teşvik edilmesi,
	
	
	Yayıncılar için ortak mekânının tahsis ve tanzim edilmesi, yayıncılığımızın ortak mekân ihtiyacının kitap yahut kültür sokağı şeklindeki adımlarla giderilmesi yönünde adımlar atılması,
	
	
	Korsan kitap basımı ile mücadelede daha sıkı ve önleyici kanuni tedbirler alınması,
	
	
	Dağıtım ile ilgili sıkıntıların giderilmesine yönelik çalışmalar yapılması,
	



	
	Kütüphanelerin ferah, cezbedici, yaşayan mekânlara dönüştürülmesi, 
	
	
	İnternet ortamındaki korsan mahiyetindeki kitapların denetlenmesi, korsan kitap basımını engelleyici kanunî tedbirlerin artırılması, 
	
	
	5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda dijital alanlardaki hak kayıplarını önleyecek, dijital kopyalama sorunlarını çözecek yasal düzenlemelerin ivedilikle gerçekleştirilmesi,
	
	
	Yeni bir kütüphanecilik anlayışı ile kütüphanelerin semtlere ve mahallelere yayılması ve tam gün mesai ile yirmi dört saat açık olmasına dikkat edilmesi,
	



	
	Çocuk yayıncılığının geliştirilmesi ve teşvik edilebilmesi için devlet kurumlarının ortak çalışması ile çocuk kütüphanelerinin yaygınlaştırılması,
	



	
	Kitapların sergileneceği kitabevlerinin sübvanse edilmesi, zengin okul ve sınıf kütüphanelerinin kurulması ve kitap okuma kültürünü yaygınlaştıracak projelerin geliştirilmesi,
	
	
	Okuma alışkanlığının kazandırılmasının, ilgili kurumların işbirliğinde çocuğun doğumundan itibaren üstlenmesi gereken bir devlet politikası olarak gündeme alınması,
	
	
	Yayıncıların sistemli bir şekilde editör ve redaktör istihdam etmelerine yönelik düzenlemelerin yapılması,
	
	
	Sahaflık meslek tanımının yapılması ve standartlarının belirlenmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde Sahaflar Birliği ve diğer tüm ilgili tarafların katılımı ile gerekli çalışmaların başlatılması teklif edildi.
	

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kitap-kultur-sokaklari-olusturulmasi-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kitap-kultur-sokaklari-olusturulmasi-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kitap-kultur-sokaklari-olusturulmasi-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kitap-kultur-sokaklari-olusturulmasi-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/kitap-kultur-sokaklari-olusturulmasi-isteniyor/2771/</link>
			<pubDate>Wed, 15 Mar 2017 22:00:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dilin yeniden üretilip güçlendirilmesi isteniyor.]]></title>
			<description><![CDATA[Çocuklarımızı kendi masallarımızla büyütmenin yollarının araştırılması, Kültür ve Turizm Bakanlığının masallarımızı bir külliyat hâlinde yayımlaması istendi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Dil ve Edebiyat Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:
Başkan: Beşir AYVAZOĞLU (Şair, yazar, gazeteci,öğretmen)
Adnan ÖZER, D. Mehmet DOĞAN, Ebubekir EROĞLU, Enis BATUR, Haydar ERGÜLEN, Melek PAŞALI, Sabri KOZ, Üzeyir İLBAK, Prof. Dr. Yılmaz DAŞÇIOĞLU

DİL VE EDEBİYAT KOMİSYON RAPORU

“Dilimizi ve kültürümüzü yeniden üretecek eleştirel bakış açıları geliştirilmelidir. Dilimizi, kültürümüzü âdeta yeniden keşfetmeli, yeniden üretmeli ve güçlendirmeliyiz. İnsanımızı, kültürümüzü bugüne ve geleceğe taşıyan dil ve ana malzemesi dil olan edebiyat; insanımızın ve toplumumuzun içinde yaşadığı asıl zeminidir. Bu bağlamda Dil ve Edebiyat Komisyonunda sırasıyla;


	
	Türkçe dersinin, ilk ve orta öğretimde edebiyatımızın seçkin metinleriyle işlenmesi, öğrencilerin dört temel dil becerisinin geliştirilmesi ve şiirin bağımsız bir ders olarak eğitim ve öğretim programlarına alınması,
	
	
	Ortaokul ve lise seviyelerinde, Türk edebiyatının temel eserlerinden oluşan listelerin hazırlanması, lise seviyesi için seçilen eserlerin sadeleştirilmeden yayımlanması,
	
	
	Üniversiteye giriş sınavının sadece test metodu ile değil, dil ve ifadenin ölçülebileceği, yazma becerisini geliştirmeye imkân veren bir uygulamaya dönüştürülmesi, bu uygulamanın lisenin son iki yılında yapılması ve başarılı olan öğrencilerin üniversite giriş sınavına alınması,
	
	
	Türkçenin kapsamlı bir etimoloji sözlüğünün hazırlanması,
	
	
	Çocuklarımızı kendi masallarımızla büyütmenin yollarının araştırılması, Kültür ve Turizm Bakanlığının masallarımızı bir külliyat hâlinde yayımlaması,
	
	
	Halk kültürü ve edebiyatı klâsiklerinin külliyatlar hâlinde yayımlanması, yayımlarda eserlerin orijinallerine sadık kalınması; fakat çocuklar için ayrı basımların gerçekleştirilmesi,
	
	
	Çocuklarımızın erken yaşlarda kitap ve kütüphaneyle tanıştırılması, belediyeler tarafından semt kütüphanelerinin kurulması ve bütün yurtta yaygınlaştırılması,
	
	
	Kültür ve edebiyat alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine verilen desteklerin artırılması,
	
	
	Kültür ve edebiyatımız geçmiş birikimden ibaret değildir. Günümüz şair ve yazarlarını, fikir ve ilim insanlarını topluma tanıtmak, sürekliliğin altını çizmek bakımından yeni politikaların geliştirilmesi,
	
	
	İstanbul’da bir modern Türk edebiyatı müzesi kurulması,
	



	
	Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde bir dergi taramaları dijital arşivi kurulması,
	
	
	Türk edebiyatını tanıtmak için belli başlı dillerde uluslararası bir edebiyat dergisinin yayımlanması,
	
	
	Yunus Emre Enstitüsünün, yazar kuruluşları ve sivil toplum örgütleriyle daha çok işbirliği yapmasına yönelik teşvik ve tavsiyelerde bulunulması,
	
	
	Yunus Emre Divanı’nın, Doğu ve Batı dillerine çevrilmesi,
	



	
	Yurtdışında Türk edebiyatı festivallerinin düzenlenmesi,
	
	
	Uluslararası Yunus Emre ödülü tanzim edilmesi,
	
	
	Yurtdışından yabancı edebiyatçıların Türkiye’ye davet edilmesi ve edebiyat gezilerinin düzenlenmesi,
	
	
	Dünyanın saygın gazetelerinde Türk edebiyatı eklerinin yayımlanmasına yönelik çalışmalar yapılması,
	
	
	İnternette yabancı dillerde yayın yapan Türk edebiyatı sitelerinin kurulması,
	
	
	Edebiyat dergileri daha güçlü bir şekilde desteklenmelidir. Dergilere tasarım ve basım desteği verilmesi ve araştırma ürünü makalelere telif ödeyebilme imkânına kavuşturulması,
	
	
	Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın kendi dil ve kültürleriyle bağlarının güçlendirilmesi, kültürümüzün birleştirici unsurlarının ön plâna çıkarılması ve bu amaca yönelik etkinliklerin düzenlenmesi,
	



	
	Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın anadil eğitiminde iki dilli eğitim programlarının tercih edilmesi, buna uygun ders materyallerinin hazırlanması, eğitimin her iki dilde de yeterliliğe sahip öğretmenler tarafından verilmesi,
	
	
	Batı üniversitelerinde Türkçe öğretmenliği bölümlerinin açılması, mevcut olanların desteklenmesi,
	
	
	Halk kültürü ve edebiyatı derleme çalışmalarının hızlandırılarak sürdürülmesi ve kapsamlı bir Türk halk kültürü ansiklopedisi hazırlanması,
	
	
	Uluslararası Türk Halk Kültürü Kongresi’nin mutat aralıklarla düzenlenmesi ve son iki kongrenin metinlerinin kitap olarak basılması,
	
	
	Farklı alfabelerdeki Türkçe kitapların kütüphanelerimizde bir araya getirilip okuyucuların hizmetine sunulması, dünyanın çeşitli kütüphanelerine dağılmış vaziyetteki eserlerin dijital ortama taşınarak tek merkezde toplanmasına yönelik çalışmalar yapılması,
	



	
	Devlet dilinde ve öğretim dilinde yaygınlaşan yabancı kelimelerin yerine Türkçelerinin tercih edilmesi ve yabancı dillerden geçen kelimelerin, eğer günlük dile yerleşmemişse kullanılmamasına yönelik politikalar belirlenmesi,
	
	
	Kamu kurum ve kuruluşlarında dil uzmanlarına yer verilmesi, kurumların personel eğitimlerinde Türkçe ve dilbilgisinin ders olarak işlenmesi,
	
	
	Dil ve bilim alanında terim birliğini sağlamak amacıyla, meseleyi makul ölçüler içinde ele alan komisyonlar oluşturularak mutabakat sağlanmasına yönelik çalışmalar yapılması,
	
	
	1934’ten beri uygulanan çoğaltılmış Fikir ve Sanat Eserlerini Derleme Kanunu’nun günümüz şartlarına uygun bir içerikle yeniden düzenlenmesi,
	
	
	Teknolojik gelişmelerin ve yeni medya ortamlarının dil ve kültür üzerindeki etkilerinin göz önünde bulundurularak, değişik yaş grupları için akıllı telefon ve tablet uygulamaları geliştirilmesi teklif edildi.
	


            (KTB 3. Milli Kültür Şurası Dil ve Edebiyat Komisyonu raporudur. 14.3.2017)
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/dilin-yeniden-uretilip-guclendirilmesi-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/dilin-yeniden-uretilip-guclendirilmesi-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/dilin-yeniden-uretilip-guclendirilmesi-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/dilin-yeniden-uretilip-guclendirilmesi-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/dilin-yeniden-uretilip-guclendirilmesi-isteniyor/2768/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 20:31:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sanat eğitimine erken yaş döneminde başlanması istendi]]></title>
			<description><![CDATA[Sanat tarihi dersinin kapsamlı bir şekilde lise eğitim müfredatına alınması isteniyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Görsel Sanatlar Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. M. Uğur DERMAN (Eczacı, İslam sanatı araştırmacısı, akademisyen)
Dr. Ayşe TAŞKENT, Hülya YAZICI, Prof. Dr. Hüsamettin KOÇAN, Prof. Dr. Hüsrev SUBAŞI, Levent ÇALIKOĞLU, Prof. Dr. Nurhan ATASOY, Prof. Dr. Süleyman Saim TEKCAN, Prof. Dr. Turan KOÇ, Turgay ARTAM

GÖRSEL SANATLAR KOMİSYON RAPORU

“Görsel Sanatlar Komisyonunda öne çıkan temel konu, görsel sanat eserlerinin ve bu alanda çalışma yapan sanatçıların hem ülke içinde hem de dışında tanınırlığının olmamasıdır. 

Komisyonda öne çıkan diğer bir konu ise devlet destekleri ile ilgili olmuştur. Özünü kaybetmeden evrenseli yakalayabilmiş sanatçıların ve ilgili kurumların devlet tarafından teşvik, vergi indirimi gibi uygulamalarla desteklenmemesi önemli bir sorun olarak tespit edilmiştir.

Üyelerden büyük bir kısmı tarafından, gerçekleştirdikleri büyük organizasyonlar sırasında (trinial, bienal, geniş çaplı sergiler vb.) bürokrasiyi aşamadıkları ve konunun muhatabına ulaşılamadıkları, her fırsatta üzüntüyle dile getirilmiştir.

Geçmiş yıllarda gerçekleştirilen her iki şûrada da “Görsel Sanatlar” başlığı altında bir komisyonun olmayışı ve III. Millî Kültür Şûrasında görsel sanatların bir komisyonla temsil edilmesi bütün üyelerce olumlu mütalaa edilmiştir.

Komisyon üyeleri tarafından, kültür sanat hayatımız için faydalı olacak ve problemlerin çözümü için somut öneriler ortaya koyan bir eylem planı hazırlama isteği komisyon üyelerinin sunumlarında açıkça ifade edilmiştir. Görsel Sanatlar Komisyonunda sırasıyla;


	
	Sanat eserlerinden ve sanat malzemelerinden alınan vergi oranının düşürülmesi,
	
	
	Çağdaş sanat müzeleri ve galerileri ile koleksiyonculuğun teşvik edilmesi,
	
	
	Kurumlara ve kişilere ait sanat projelerinin fon kaynaklı kredilerle desteklenmesi,
	
	
	Sanatçıların ve sanat galerilerinin uluslararası sanat fuarlarına katılımlarının teşvik edilmesi,
	
	
	Türk geleneksel sanatları uluslararası fuarının düzenlenmesi ve bir gelenek haline getirilmesi,
	
	
	Sanatçıların telif haklarının korunmasına yönelik düzenlemelerin yapılması,
	
	
	Sanatçıların ve sanat eserlerinin uluslararası serbest dolaşımını kolaylaştıracak yasal düzenlemelerin yapılması,
	
	
	Kâr amacı gütmeyen sanat müzeleri ve bağımsız kurumların ülke içi ve dışında gerçekleştirdikleri etkinliklerin teşvikleri ve vergi muafiyetlerinin (enerji, SGK vb.) yeniden değerlendirilmesi,
	
	
	Kültür ve Turizm Bakanlığı ile TRT işbirliğinde ulusal düzeyde, sanat ve kültür alanında yayın yapan bir TV kanalının kurulması,
	
	
	Eser kaçakçılığına ilişkin tedbirlerin artırılması ve eser sahteciliğine karşı sertifikalandırma çalışmalarının yapılması,
	
	
	Sanat eserlerinin tanıtımında; mühim ve nadir görülen eserlerin her okuyucuya çıkarılmamasına dikkat edilmesi, bunların kaliteli tıpkıbasımlarının hazırlanması,
	
	
	Sanat eğitiminin erken yaş döneminde başlanması ve özellikle sanat tarihi dersinin kapsamlı bir şekilde lise eğitim müfredatına dâhil edilmesi,
	
	
	Mahallî seviyede faaliyet gösteren sanat kurslarının atölyeleri, kaliteli bir sanat eğitimi için gereken standartlara ulaştırılması,
	
	
	Sanatçıların en önemli ihtiyacı sanat atölyeleridir. Sanatçıların üretimleri için, Avrupa’daki gibi, uygun fiyatlarda atölye imkânlarının oluşturulması,
	
	
	Görsel sanatlarda, birçok sanat dalında olduğu gibi, usta-çırak münasebeti büyük önem taşımaktadır. Ustaların, kendi özel mekânları dışında taliplilerle ve sanat meraklıları ile buluşmaları için zemin ve imkân sunulması ve bunun için İl Kültür Müdürlükleri, Belediyeler, Valilikler ve nihai olarak Halk Eğitim Merkezlerinden faydalanılması,
	
	
	Sanatçı, eser, koleksiyoner, müze, galeri, sanat faaliyeti türünden sanata dair bütün değerlerimizin tanıtımında yabancı dilin gerekliliği üzerinde hassasiyetle durulması,
	
	
	Hem geleneksel, hem de çağdaş sanatımızı kapsayan büyük bir sergi/sergi dizisi tasarlanması, önce ülke içerisinde daha sonra dünyanın önemli metropollerinde sergilenmesi,
	
	
	Kamu binaları ve yapılarında, meydanlarda, metro vb. halka açık mekanlarda sanat eserlerinin yer almasının temin edilmesi,
	
	
	AVM benzeri binalarda müze/galeri gibi sanat mekânlarının açılmasının ruhsat şartı haline getirilmesi,
	
	
	Türk sanatçılarına ilişkin olarak Türkçenin yanı sıra yabancı dillerdeki yayın, belgesel, sinema filmi türünden. çalışmaların artırılması, teşvik edilmesi teklif edildi.
	


(KTB 3. Milli Kültür Şurası Görsel Sanatlar Komisyonu raporu. 14.3.2017)
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sanat-egitimine-erken-yas-doneminde-baslanmasi-istendi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sanat-egitimine-erken-yas-doneminde-baslanmasi-istendi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sanat-egitimine-erken-yas-doneminde-baslanmasi-istendi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sanat-egitimine-erken-yas-doneminde-baslanmasi-istendi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/sanat-egitimine-erken-yas-doneminde-baslanmasi-istendi/2767/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 20:00:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ailede çalgının yaygınlaştırılması isteniyor]]></title>
			<description><![CDATA[Devletin kültür sanat projelerine vereceği desteklerin belirlenmesi için idari ve mali açıdan özerk; devlete bağlı yöneticilerin yanı sıra sanatçılar, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, devlet ve yerel yönetimlerin dahil olduğu ve tüm aktörlerin katılım sağlayacağı sivil diyalog modeli etrafında bir sanat kurulu kurulması öneriliyor...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nda Müzik Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Doç. Dr. Yalçın ÇETİNKAYA (İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı)

Prof. Dr. Burak TÜZÜN, Prof. Dr. Erol PARLAK, Fırat KIZILTUĞ, Dr. Gönül PAÇACI, Hasan SALTIK, Mustafa Doğan DİKMEN, Prof. Dr. Mutlu TORUN, Yrd. Doç. Dr. Okan Murat ÖZTÜRK, Dr. Yeşim GÜRER OYMAK

MÜZİK KOMİSYON RAPORU

“III. Millî Kültür Şûrası kapsamında yapılan oturumlarda bildirilerini sunmuş olan komisyon üyelerinin önerileri, 5 Mart 2017 tarihinde düzenlenen toplantıda komisyon üyelerince müzakere edilerek rapor haline getirilmiştir. Söz konusu raporda oturumlar süresince öne çıkan konu ve temalar aşağıdaki gibidir.

Komisyon toplantılarında sunulan bildirilerde ve yapılan konuşmalarda; devletin millî ve evrensel nitelikteki bütün eserlere eşit ölçüde yaklaşmasının ve özellikle müzik eğitiminde bu hususa dikkat etmesinin gerekliliği öne çıkmıştır. Sanatta popülizmin tek geçerli ölçüt olmaktan çıkarılmasının önemi, dolayısıyla gerek müzik eğitiminin, gerekse icrasının halkın beğenisini yükseltecek şekilde yapılandırılmasının gerekliliği vurgulanmıştır. Sanatta ülkemizin ulusal ve uluslararası alanda başarıya ulaşmasını sağlayacak yapısal düzenleme, teşvik, denetim, eğitim, yöntem ve hassasiyetler tüm detaylarıyla dile getirilmiş; müzik alanında yaşanan sorunlar ve çözüme ilişkin yol haritası özetlenmiştir. 

Müzik Komisyonunda sırasıyla;


	
	Devletin kültür sanat projelerine vereceği desteklerin belirlenmesi için idari ve mali açıdan özerk; devlete bağlı yöneticilerin yanı sıra sanatçılar, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, devlet ve yerel yönetimlerin dahil olduğu ve tüm aktörlerin katılım sağlayacağı sivil diyalog modeli etrafında bir sanat kurulu kurulması, özel ya da kamu ayrımı olmadan her ölçekte kültür-sanat faaliyeti, topluluk ve sanatçının bu kurulca desteklenmesi, fon kaynaklarının dağılımının şeffaf ve tarafsız ilkeler doğrultusunda belirlenmesi ve denetlenebilir olması,
	
	
	Yerel yönetimlere Kültür ve Turizm Bakanlığının kültür politikaları doğrultusunda kültür ve sanata kaynak ayırma zorunluluğu getirilmesi, yerel yönetimlerin kültürel stratejilerinin bu doğrultuda düzenlenmesi ve nicelik yerine nitelik odaklı destek politikaları yürütülmesi,
	
	
	Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ulusal ve uluslararası referans kaynağı olacak nitelikte millî bir müzik müzesi, kütüphanesi ve arşivinin kurulması,
	
	
	Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığının kültür ve eğitim politikaları üzerine birlikte çalışacak mekanizmalar oluşturmasına yönelik çalışma yapması,
	
	
	Devlete bağlı mevcut müzik topluluk, orkestra ve koroların kalitelerinin yükseltilmesi, sanatçı ölçme ve değerlendirme kriterlerinin geliştirilmesi, performanslarının etkin ve adaletli şekilde denetlenmesi ve eğitimlerinin sürekliliğinin sağlanması,
	
	
	Üniversite ve konservatuar eğitimlerinin denetlenmesi ve eğitim kalitesini yükseltecek tedbirlerin alınması; amatör musiki cemiyetleri, vakıf ve derneklerin icraları ve faaliyetlerinin kaliteyi artırıcı biçimde denetlenmesi,
	
	
	Müzisyen nüvesi (özü) taşıyan bireylerin küçük yaşta tespit edilmesi ve özel bir eğitimle yetiştirilmesi, bu bireylere yönelik hiçbir müzik türü dışlanmadan akademik eğitim ile çağa göre uyarlanmış geleneksel usta çırak yönteminin birlikte uygulandığı bir sistemin geliştirilmesi,
	
	
	Yalnızca geleneksel müzik ve yalnızca çok sesli müzik alanında eğitim verecek ve uluslararası referans merkezi olarak çalışacak yükseköğrenim kurumlarının kurulması ve yapılandırılması,
	
	
	Kültürel unsurların telif, hak sahipliği, lisanslama, yeniden yayınlama, vergilendirilmesi ve teşviki ile müzik piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesine dair uygulamaların gözden geçirilmesi, bu alanlardaki mevcut sorunların giderilmesi amacıyla eğlence ve kültür-sanat ayrımı da gözetilerek yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi,
	
	
	Özel kuruluşlar nezdinde korolar kurulmasının teşvik edilmesi, özel müzik topluluklarına destek verilmesi,
	
	
	Topluma, aileye ve çocuklara ait ortak müzik repertuarı oluşturmayı ve çalgının aile hayatında yaygınlaştırılmasını teşvik edici uygulamaların hayata geçirilmesi,
	
	
	TV kanalları için hazırlanan müzik programlarının kaliteli ve eğitici nitelikte olmasına özen gösterilmesi, popülist yaklaşımlar ve izlenme oranı kaygısı yerine toplumun müzik zevkinin yükseltilmesinin hedeflenmesi,
	
	
	Farklı müzik dallarında büyük eserler bırakmış sembol isimler adına farklı etkinlikler, yarışmalar, organizasyonların düzenlenmesi teklif edildi.(KTB 3. Milli Kültür Şurası'nda Müzik komisyonu Raporu.14.3.2017)
	


 


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ailede-calginin-yayginlastirilmasi-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ailede-calginin-yayginlastirilmasi-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ailede-calginin-yayginlastirilmasi-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/ailede-calginin-yayginlastirilmasi-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/ailede-calginin-yayginlastirilmasi-isteniyor/2766/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 19:24:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sinema Fonu ve Enstitüsü kurulması isteniyor]]></title>
			<description><![CDATA[Kültür ürünleri üretim ve tüketiminden KDV ve stopajın kaldırılması talep edildi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3.Milli Kültür Şurası Sinema, Radyo ve Televizyon Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu: 

Başkan: Prof. Dr. Deniz BAYRAKDAR
Alican SEKMEÇ, Amber TÜRKMEN, Burçak EVREN, İhsan KABİL, İsmail GÜNEŞ, Mehmet BOZDAĞ, Nazif TUNÇ, Özhan EREN, Semih KAPLANOĞLU

Sinema, Radyo ve Televizyon Komisyon Raporu

“Türkiye’de sinema, radyo ve televizyonun bugünü ve geleceği konuşulurken komisyonda üzerinde ısrarla durulan temel nokta hızla büyüyen ve 7 kıtada milyonlarla buluşan bu sektörün ülkemizde gerekli niteliğe ulaşmamış olmasının yanında mevcut potansiyelin yeterince değerlendirilemediği kanaatidir. 

Mevcut durumumuzdaki eksiklerin giderilmesi, hem coğrafyamızdaki hem de ülkemizdeki ortak hafızadan ayrışmış, kültürel çatışmalara dönüşün geriye çevrilmesi, aynı zamanda ülkemizdeki kültürel kalkınmanın sağlanmasının ancak vizyoner devlet politikaları ile mümkün olduğu gerçeği öne çıkarılmıştır. Sinema, Radyo ve Televizyon Komisyonunda sırasıyla;


	
	Ortak kültürel hafızaya sahip ülkelerin de dâhil olduğu İstanbul merkezli bir “sinema fonu” ve “sinema enstitüsü” oluşturularak, ortak filmlerin yapılması ve bu fonun kurulması için Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Tanıtma Fonu ve vakıflardan destek alınması,
	
	
	Enstitüye üye ülkelerin sinemacıları ve akademi, arşiv ve televizyonlarının dahil olduğu film festivali, öğrenci değişim programı, aylık dergi yayını, forum, fuar benzeri etkinliklerin planlanması,
	
	
	Ortak temaların ve tarihî şahsiyetlerin eserlerinin sinematografik yapıtlar için derlenmesi ve her yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenen filmlerin Yunus Emre Enstitülerine ülkelerin kendi dillerinde altyazılar eklenerek gönderilmesi,
	
	
	Savaş, göç gibi toplumsal hafızada yer etmiş olayların yaşandığı otantik mekânların film çekimleri için değerlendirilmesi ve envanterlerinin çıkarılması,
	
	
	Dünyaya açılan Türk dizi sektörünün, evrensel insani değerlere uygun içerik açısından denetlenmesi, bu dizilerin Türk kültür ve medeniyetini tanıtma, sevdirme, Türk markalarını özendirme aracı olarak kullanılması,
	
	
	Türk sinema arşivi, müzesi ve Yeşilçam sinema platosu kurulması,
	
	
	Dönem ayrımı, gruplandırması ve kategorizasyonu yapılmış bir Türk sinema tarihi yazılması,
	
	
	Ödül alan yapımlar için seyirci bileti üzerinden destek verilmesi ve biletlerin kütüphanelere gidenlere, müze kart alanlara dağıtılması gibi uygulamalarla bu yapımların tanıtılması,
	
	
	Daha nitelikli ürünler yapılabilmesi ve dizi emekçilerinin ağır çalışma şartlarının hafiflemesi için dizi sürelerinin dünya standartlarına indirilmesi,
	


Kültür ürünlerinin üretimi ve tüketiminden KDV ve stopajın kaldırılması teklif edildi.

SİNEMA, RADYO VE TELEVİZYON KOMİSYON RAPORU

Türkiye’de sinema, radyo ve televizyonun bugünü ve geleceği konuşulurken komisyonda üzerinde ısrarla durulan temel nokta hızla büyüyen ve 7 kıtada milyonlarla buluşan bu sektörün ülkemizde gerekli niteliğe ulaşmamış olmasının yanında mevcut potansiyelin yeterince değerlendirilemediği kanaatidir. 

Mevcut durumumuzdaki eksiklerin giderilmesi, hem coğrafyamızdaki hem de ülkemizdeki ortak hafızadan ayrışmış, kültürel çatışmalara dönüşün geriye çevrilmesi, aynı zamanda ülkemizdeki kültürel kalkınmanın sağlanmasının ancak vizyoner devlet politikaları ile mümkün olduğu gerçeği öne çıkarılmıştır. Sinema, Radyo ve Televizyon Komisyonunda sırasıyla;


	
	Ortak kültürel hafızaya sahip ülkelerin de dâhil olduğu İstanbul merkezli bir “sinema fonu” ve “sinema enstitüsü” oluşturularak, ortak filmlerin yapılması ve bu fonun kurulması için Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Tanıtma Fonu ve vakıflardan destek alınması,
	
	
	Enstitüye üye ülkelerin sinemacıları ve akademi, arşiv ve televizyonlarının dahil olduğu film festivali, öğrenci değişim programı, aylık dergi yayını, forum, fuar benzeri etkinliklerin planlanması,
	
	
	Ortak temaların ve tarihî şahsiyetlerin eserlerinin sinematografik yapıtlar için derlenmesi ve her yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından belirlenen filmlerin Yunus Emre Enstitülerine ülkelerin kendi dillerinde altyazılar eklenerek gönderilmesi,
	
	
	Savaş, göç gibi toplumsal hafızada yer etmiş olayların yaşandığı otantik mekânların film çekimleri için değerlendirilmesi ve envanterlerinin çıkarılması,
	
	
	Dünyaya açılan Türk dizi sektörünün, evrensel insani değerlere uygun içerik açısından denetlenmesi, bu dizilerin Türk kültür ve medeniyetini tanıtma, sevdirme, Türk markalarını özendirme aracı olarak kullanılması,
	
	
	Türk sinema arşivi, müzesi ve Yeşilçam sinema platosu kurulması,
	
	
	Dönem ayrımı, gruplandırması ve kategorizasyonu yapılmış bir Türk sinema tarihi yazılması,
	
	
	Ödül alan yapımlar için seyirci bileti üzerinden destek verilmesi ve biletlerin kütüphanelere gidenlere, müze kart alanlara dağıtılması gibi uygulamalarla bu yapımların tanıtılması,
	
	
	Daha nitelikli ürünler yapılabilmesi ve dizi emekçilerinin ağır çalışma şartlarının hafiflemesi için dizi sürelerinin dünya standartlarına indirilmesi,
	
	
	Kültür ürünlerinin üretimi ve tüketiminden KDV ve stopajın kaldırılması teklif edildi.
	
	
	(KTB 3. MİLLİ KÜLTÜR ŞURASI Sinema Televizyon komisyon Raporu. 14.3.2017)
	

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sinema-fonu-ve-enstitusu-kurulmasi-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sinema-fonu-ve-enstitusu-kurulmasi-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sinema-fonu-ve-enstitusu-kurulmasi-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/sinema-fonu-ve-enstitusu-kurulmasi-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/sinema-fonu-ve-enstitusu-kurulmasi-isteniyor/2765/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 19:00:07 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yerli-yabancı eser dengesinin sağlanması isteniyor]]></title>
			<description><![CDATA[Tiyatro, opera ve balede istihdam sorununun çözümlenmesi, kurumların sorunlarının ivedilikle ele alınması istendi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3.Milli Kültür Şurası'nda Sahne Sanatları Komisyonu şu üyelerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. İskender PALA (Divan Edebiyatı araştırmacısı, yazar)
Birol CÜRGÜL, Prof. Dr. Bozkurt KURUÇ, Gökçen KORAY, Prof. Mesut İKTU, Mustafa ERDOĞAN, Suat VERAL, Tan SAĞTÜRK, Turgay NAR, Ulvi ALACAKAPTAN 

Sahne Sanatları Komisyon Raporu

“Sahne Sanatları Komisyonu başta tiyatro, opera ve bale olmak üzere, sahne sanatlarımızın çözüm bekleyen sorunlarını tespit etmiş ve tespitlerini -uzman kişilerle özgür müzakere ve tartışma ortamında- madde madde teklif etmiştir.

Komisyonun özellikle değindiği hususlar; sahne sanatları alanında istihdam ve özlük hakları, ödenekli tiyatroların özerkleşmesi, sahne sanatlarının salon ihtiyacı, özel tiyatroların ödenekli tiyatrolara yakın bir seviyede devlet desteği almasıdır.

Komisyon çalışmaları sonucunda ortaya çıkan çözüm önerilerinin; ülkemizin sahne sanatları politikasına katkı sunacak, sanatımızın gelişmesine ve sanat çevrelerinin uzlaşmasına zemin hazırlayacak mahiyette olması hedeflenmiştir. Sahne Sanatları Komisyonunda sırasıyla;


	
	Tiyatro, bale ve opera ile ilgili alanlarda faaliyet gösteren kurumlarımızın fiziki, idari ve yasal düzenleme gerektiren sorunlarının ivedilikle ele alınması ve çözümüne yönelik adımlar atılması,
	
	
	Sahne sanatları repertuarlarında yerli ve yabancı eser dengesinin millî değerler gözetilerek sağlanması
	
	
	Ödenekli tiyatroların; tıpkı özel tiyatrolar gibi daha özgür ve etkin olabilmesi için özerkleşmesi, bürokrasiden kurtulması ve devletin amir konumu yerine hami konumuyla var olması,
	
	
	Ödenekli tiyatroların imkânlarının; özel tiyatro, seyirlik sanatlar, halk dansları grupları, sahne gösterisi, gösteri ve müzikallere de teşmil edilmesi,
	
	
	Özel tiyatro ve kurumlarımızda yerli oyunlar ile amatör topluluklara verilen devlet desteğinin ödenekli tiyatrolara ayrılan bütçelere yakın miktarda artırılması, bunun için objektif kriterlerin getirilmesi ve şartların kolaylaştırılması,
	
	
	Ödenekli tiyatrolarla özel tiyatrolar arasındaki haksız rekabetin giderilmesi amacıyla şartların eşitlenmesi -Bunun için ya özel tiyatroların, ödenekli tiyatro kurumlarının imkânlarıyla donatılması veya ödenekli tiyatroların beş yıllık süreç içerisinde, her yıl yüzde 20 oranında ödenek kısıtlamasına gidilip buna mukabil devlet teşviki ve özel iyileştirmelerle sivilleştirilmesi,
	
	
	Ödenekli sanat kurumlarımızda sanatsal niteliğin artırılması ve mevzuatın güncellenmesi,
	
	
	Sanat kurumlarının iyileştirilmesi adına kadro istihdamı sağlanması ve genç sanatçıların yetişmesi için emekliliğin teşvik edilmesi,
	
	
	İstanbul Atatürk Kültür Merkezi ve muadillerinin bina ve yönetsel olarak ihya edilmesi, 
	
	
	Salon ihtiyacının giderilmesi için dünya standartlarında ve kentsel hafızayı içine alan sahnelerin inşa edilmesi; mevcut salonların fiziki şartlarının iyileştirilmesi, ses, ışık ve personel eksikliklerinin giderilmesi,
	
	
	Opera, bale ve geleneksel sanat kurumlarında arşiv ve belgelik çalışmalarıyla kurum hafızasının zenginleştirilmesine hassasiyet gösterilmesi,
	
	
	Geleneksel sahne sanatlarımızın eğitimi, icrası, mekân desteği ve arşivlenmesinin teşvik edilmesi ve bu amaçla bir müze kurulması,
	
	
	Yerli eser üretimi adına telif haklarında teşvik edici adil düzenlemeye gidilmesi, eser sahiplerinin desteklenmesi ve eseri sahnelenmese bile repertuara kabul edildiğinde eser sahibine telif ödenmesi,
	
	
	Sahne sanatlarının yurt genelinde yaygınlaşabilmesi maksadıyla başlangıçta Samsun, Hatay, Kayseri ve Gaziantep gibi illerde Devlet Tiyatroları Bölge Müdürlükleri açılması,
	
	
	Sahne sanatlarımızın yurtdışında tanıtımı ve eserlerin sahnelenmesi maksadıyla yetkin çevirmenler tarafından sahne sanatları eserlerimizin antolojisinin oluşturulması,
	
	
	Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız için Yunus Emre Enstitüleri aracılığıyla sahne sanatları turnelerinin düzenlenmesi,
	
	
	Türk sahne sanatları adına millî bir sanat vakfı oluşturulması, bu vakfın seçimle ve özel bütçe ile çalıştırılması,
	
	
	Özel ve ödenekli kurumlardaki sahne sanatçılarının erken yaş eğitimleri dolayısıyla -askerlik ve benzeri durumlar nedeniyle sanatsal verimliliklerinin kesintiye uğratılmaması, 
	
	
	Sahne arkası çalışanlarının çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mesleki gelişimlerinin sağlanması teklif edildi.
	



 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/yerli-yabanci-eser-dengesinin-saglanmasi-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/yerli-yabanci-eser-dengesinin-saglanmasi-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/yerli-yabanci-eser-dengesinin-saglanmasi-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/yerli-yabanci-eser-dengesinin-saglanmasi-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/yerli-yabanci-eser-dengesinin-saglanmasi-isteniyor/2764/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 18:06:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müzelerin profesyonel elemanlarca yönetilmesi isteniyor]]></title>
			<description><![CDATA[Müzelerin saklama ve sergilemenin ötesinde birer eğitim kurumu olarak işlev görmesine yönelik adımların atılması isteniyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Kültür Varlıkları, Müzeler ve Arkeoloji Komisyonu şu kişilerden oluşuyordu:

Başkan: Nezih BAŞGELEN (Arkeolog-Yayıncı)
Prof. Dr. Emine GÜRSOY NASKALİ, Prof. Dr. Hakkı ACUN, Prof. Dr. Havva İŞKAN IŞIK, Prof. Dr. Kürşat DEMİRCİ, Prof. Dr. Mehmet ÖZDOĞAN, Dr. Nazan ÖLÇER, Özalp BİROL, Dr. Sinan GENİM, Suay AKSOY

Kültür Varlıkları, Müzeler ve Arkeoloji Komisyon Raporu:

“Kültür Varlıkları, Müzeler ve Arkeoloji Komisyonunda sırasıyla;


	
	III. Millî Kültür Şûrası’nın Kültür ve Turizm Bakanlığının yeni bir kültür politikası oluşturması ve müzelerini yeniden yapılandırması yönünde bir seferberliğe vesile olması,
	
	
	Müzelerimizde araştırma, ölçme, değerlendirme ve raporlamayla üst yönetimi bilgilendirecek birimler kurulması veya bu işlevi müzelerimize dışarıdan sağlayacak iş paydaşlarının temin edilmesi,
	
	
	Müzelerimizde mutlaka müzenin içeriğine/koleksiyonuna uygun donanıma sahip yabancı dil bilen ve bilimsel ölçekte yayın yapma kapasitesine sahip nitelikli uzmanların görevlendirilmesi ve müzelerimizin mutlaka profesyonel kadrolarca yönetilmesi,
	
	
	Müzede çalışacak personele, eserlerin korunmasına yönelik hizmetiçi eğitim verilmesi,
	
	
	Müze uzmanı, konservasyon ve restorasyon uzmanı eksikliğinin ivedilikle giderilmesi, 
	
	
	Müzelerimizin konservasyon ve restorasyon laboratuvarı eksikliğinin bir an önce giderilmesi,
	
	
	Müzelerimizin eser depolarının bilimsel bir yaklaşımla yönetilmesi,
	
	
	Mesleki heyecanların canlı tutulması ve üretilen hizmetlerin kalitesinin artırılmasını teminen farklı unvanlarla görev yürüten müze uzmanları arasındaki özlük hakları farklılıklarının giderilmesi,
	
	
	Ülkemizde konservasyon – restorasyon alanında bilimsel araştırmalar ve uygulamalar yürütmek üzere bir enstitü kurulması,
	
	
	Müzelerin saklama ve sergilemenin ötesinde birer eğitim kurumu olarak işlev görmesine yönelik adımların atılması,
	
	
	Müzeler ve ören yerlerini kapsayan, sürdürülebilirlik esaslı bir kültürel peyzaj politikasının derhal hayata geçirilmesi,
	
	
	Kültür varlıklarımızın turizme kaynak yaratan bir değer olarak basit kâr anlayışıyla değil, kalıcı varlıklar olarak ve koruma – kullanma dengesi içerisinde devamlı kazanç sağlayacak biçimde değerlendirilmesine yönelik politikaların hayata geçirilmesi, 
	
	
	Müzelerimizin yapım ve onarımlarının mutlaka müze uzmanları ile yapılan kapsamlı görüşmeler sonucu biçimlenmesi; onarımı üstlenen ekibin mutlaka müzenin koleksiyonunun gerektirdiği koşulları tanımasına dikkat edilmesi; koleksiyon hakkında bilgi edinerek yola çıkılması ve tasarım yapılması,
	
	
	Ülkemizin tapu senetleri sayılan eski mezarlıklarımızdaki taşların belgelenerek yayımlanması,
	
	
	Yurtdışına sergi gidişi ve yurtdışından sergi gelişinin teşvik edilmesi ve bu konuda batıdaki algının değişimine ve tanıtıma öncelik verilmesi,
	
	
	Ülkemizin mevcut kültür envanteri veri tabanlarının birleştirilerek standart hale getirilmesi ve söz konusu veri tabanının sürekli güncellenmesi,
	
	
	Kültür varlıklarının tespiti, korunması ve bunlara yönelik kaçak kazıların önlenmesiyle ilgili yeni bir yapılanmaya gidilmesi ve yurtdışındaki örnekler gibi arazi teşkilatının ihdas edilmesi,
	
	
	Müzelerde markalaşma, kurumsal kimlik, kaynak yaratma ve pazarlama konularında günümüzün bilimsel verileri ışığında profesyonel yaklaşımlara öncelik verilmesi,
	
	
	Akreditasyon sistemlerinin teşvik edici bir yöntem olarak devreye girmesi, (Yayın sayısı, kaç kez referans gösterildiği, kaç geçici sergi gerçekleştirdiği, eğitim etkinliklerine katılım oranı, ziyaretçi sayısı, yerli ve yabancı diğer müzelerle işbirlikleri ve sonuçları gibi verilerle müzelerin performanslarını ölçmek kadar müzenin iyi yönetimini sağlamak açısından da önemlidir.)
	
	
	Müzelerde koleksiyon yönetiminin yanı sıra eğitim, yayın, iletişim ve tanıtım gibi faaliyetlere de önem verilmesi,
	
	
	Müze ziyaretçi yönetimine özel hassasiyet gösterilmesi,
	
	
	Müzelerin kapılarını yerli ve yabancı araştırmacılara açabilecek bir sistemin getirilmesi,
	
	
	Kültür ve Turizm Bakanlığının genel bütçeden aldığı payın, bütün bu hedeflerine ulaşabilmesini sağlayacak oranda artırılması teklif edildi.

	(KTB 3. Milli Kültür Şurası Arkeoloji ve Müzeler Komisyonu Sonuç Raporu. 14.3.2017)
	


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzelerin-profesyonel-elemanlarca-yonetilmesi-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzelerin-profesyonel-elemanlarca-yonetilmesi-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzelerin-profesyonel-elemanlarca-yonetilmesi-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/muzelerin-profesyonel-elemanlarca-yonetilmesi-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/muzelerin-profesyonel-elemanlarca-yonetilmesi-isteniyor/2763/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 18:03:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kuluçka programları ve yaratıcı ekonomi parkları önerisi]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

 

3.Milli Kültür Şurası'nda Kültür Diplomasisi Komisyonu şu isimlerden oluşuyordu: 
Başkan: Ali SAYDAM (Almanca Öğretmeni, halkla ilişkiler şirketi sahibi, yazar)
Yrd. Doç. Dr. Halil Bader ASLAN, Cem Sahir İSLAM, Fırat KASAPOĞLU, İlhan SOYLU, Kemal KAPTANER, Mehmet ÇEBİ, Mehmet GÜN, Prof. Dr. Nükhet VARDAR, Süleyman ÖZDİL

Kültür Ekonomisi Komisyon Raporu:

"Kültür Ekonomisi Komisyonu üyelerince kültürel ve yaratıcı ekonominin faaliyet alanı üzerinde müzakere edilmiş, sanal ortamda envanter.gov.tr adresinde yayınlanacak bir kültür envanteri çalışmasının yürütülmesin ve istatistiklerinin düzenli olarak toplanmasının elzem (gerekli) olduğuna karar verilmiştir. 

Türkiye’nin devraldığı kültürel miras ile kültür ekonomisi alanında küresel bir başarı hikâyesi yazabileceği, dünyadaki kültürel ve yaratıcı ekonomiden aldığı payı iki katına çıkarabileceği belirtilmiştir.

Kültürel ve yaratıcı ekonominin gelişmesinde sponsorluk ve finansörlük uygulamalarının çok önemli olduğu hususunda mutabakat (görüş birliği) sağlanmış, çeşitli mekanizmalar önerilmiştir. Kültür girişimciliği ve markalaşmanın önemi vurgulanmış, Türkiye için markalaşmanın yol haritasının çıkarılması tavsiye edilmiştir. Kültür ekonomisi alanındaki gelişmelerin ön koşulunun öngörülebilir, uygulanabilir bir hukuki altyapı olduğu belirtilmiştir. Kültür Ekonomisi Komisyonunda sırasıyla;


	
	Kültür ve sanat ürünlerinin satın alınmasında Kamu İhale Kanunu mevzuatında gerekli kolaylaştırıcı düzenlemelerin yapılması,
	
	
	Bakanlık ve ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının kültür ve sanat niteliği olan mal ve hizmet ürünlerini özel sektörden doğrudan satın alabilmesine imkân sağlayacak ve yaratıcı endüstrilerin finansmanında kullanılabilecek bir kültür fonu kurulması,
	
	
	Özel sektörün sponsorlukları ve finansörlüklerinin, vergi muafiyeti ve istisnaları gibi araçlarla özendirilmesi,
	
	
	Kültür ve sanat niteliği olan ürünlerin ihracatının kamu tarafından teşvik edilmesi,
	
	
	Kültür ekonomisinin canlandırılmasında Türkiye’nin iyi ilişki içerisinde olduğu çevre bölgelerden dünyadaki yaratıcı ekonominin yüzde 50’den fazlasına sahip Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’yı içeren merkeze doğru bir yol haritasının belirlenmesi,
	
	
	Yetenek sahibi insanların ve girişimcilerin teşvik edilmesi bunun için, başta İstanbul’un yeni oluşturulacak bölgesinde olmak üzere yurt sathında “kuluçka” programları yürütülmesi ve “yaratıcı ekonomi parkları” kurulması,
	
	
	Dünya markalarımızın olabilmesi için markalaşmanın yol haritasının hazırlanması,
	
	
	Türk sanatçılarının eserlerinin sergilendiği ve satıldığı kalıcı profesyonel galeri ve sanat evlerinin kurulmasının desteklenmesi,
	
	
	Kültür ürünleri ekonomisini geliştirmek için kültür ürünlerinin üretimi ve ticarileştirilmesinin teşvik edilmesi ve hukuki güvenlik ortamının güçlendirilmesi teklif edildi.

	(KTB 3. Milli Kültür Şurası Kültür Ekonomisi Komisyonu Sonuç Raporu. 14.3.2017)
	

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulucka-programlari-ve-yaratici-ekonomi-parklari-onerisi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulucka-programlari-ve-yaratici-ekonomi-parklari-onerisi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulucka-programlari-ve-yaratici-ekonomi-parklari-onerisi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/kulucka-programlari-ve-yaratici-ekonomi-parklari-onerisi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/kulucka-programlari-ve-yaratici-ekonomi-parklari-onerisi/2762/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 17:34:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[UNESCO’daki imkânların kullanılması isteniyor ]]></title>
			<description><![CDATA[Dijital diplomasi ve iletişim teknolojilerinin etkin şekilde kullanılması öneriliyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3.Milli Kültür Şurası'nda Kültür Diplomasisi Komisyonu şu isimlerden oluşuyordu: 

Başkan: Prof. Dr. M. Öcal OĞUZ (Türk halk bilimi uzmanı, UNESCO Milli Komisyonu dönem Başkanı)
Prof. Dr. Bekir KARLIĞA, Prof. Dr. Burhanettin DURAN , Görgün TANER, Doç. Dr. Halit EREN, Hümeyra ŞAHİN, Büyükelçi Hüseyin Avni BOTSALI, (E.) Büyükelçi, Prof. Dr. Kenan GÜRSOY, Prof. Dr. Mahmut Erol KILIÇ , Doç. Dr. Yakup ÖMEROĞLU 

KÜLTÜR DİPLOMASİSİ KOMİSYONU RAPORU

“Komisyon üyelerinin de ortak kararıyla Kültür Diplomasisi "Zengin mirası uluslararası platformlara taşıyarak kültür sanat vasıtasıyla dostluk ve barışa katkıda bulunma sanatı" olarak tanımlanmıştır. Kültür diplomasisi yürütürken klasik propaganda ve reklam yöntemlerini kullanmak yerine, kültürümüzü doğru bir şekilde aktaracak yol ve yöntemlerin belirlenmesi temel ihtiyaç olarak belirlenmiştir. 

Kültür diplomasisinde yöntem belirleme aşamasında; kamu, kitleler, gruplar öne çıkarılırken kişiden kişiye iletişimin gücü ve etkisi gözden kaçırılmamalıdır. Kültürel diplomasimizin öncelikli hedefi, Türkiye’nin zengin medeniyet birikimini bütün dünyaya tanıtmak ve bu mirasın aslında insanlığın mirası olduğunu vurgulamaktır.

Ülkemizin kısa vadede kültür envanterini çıkarmasının ardından, orta ve uzun vadeli planlamaları hayata geçirmesi gerekmektedir. Bu yönde yapılacak çalışmaların merkezini ise, kültürlerarası paylaşım, dil, uluslararası etkinliği olan kurumlar ve yabancı kurumlarla işbirliği oluşturmaktadır. Kültür Diplomasisi Komisyonunda sırasıyla;


	
	Medeniyetimizin “üstün evrensel değere sahip” unsurlarının kültürel zenginlik ve çeşitliliğimizin bir parçası olarak öne çıkarılması,
	
	
	Bu kapsamda UNESCO’da oluşturulan uluslararası dil ve imkânların kullanılması, 
	
	
	Farklı kültürler ve milletler arasındaki ortak semboller üzerinden, çeşitli projeler yürütülmesi, kalıcı diyalogların kurulması, bunun için belgesel çekimi, kültür yolculuğu/kervanı, edebiyat günleri türünden etkinlikler düzenlenmesi,
	
	
	Farklı bölge ve ülkelerin özgün durum, değer ve hassasiyetlerini de dikkate alan kuşatıcı bir ufuk benimsenmesi,
	
	
	Kültür diplomasisinin mali kaynaklarının güçlendirilmesi ve çeşitlendirilmesi,
	
	
	Sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve tüzel kişilerin kültür diplomasisine katkı sağlamalarının teşvik edilmesi,
	
	
	Yerel yönetimler, STK’lar, üniversitelerle işbirliği ve eşgüdüm sağlanarak ortak çalışma alanları oluşturulması ve kültürel çeşitliliğimizi öne çıkaran projeler geliştirilmesi,
	
	
	Büyükelçilikler başta olmak üzere Türkiye’de ve yurtdışında kültür diplomasisine katkı sunan millî kurumlar, uluslararası paydaşlar ve hedef kurumlar ile öğrenci değişim programlarının yönetiminin etkin kılınması,
	
	
	Yine bu kurumların insan kaynağının güçlendirilmesi, 
	
	
	Kültür diplomasisi konusunun akademik sisteme entegre edilmesi ve bu alanda yüksek lisans ve doktora düzeyinde programlar oluşturulması,
	
	
	Dijital diplomasi ve iletişim teknolojilerinin etkin şekilde kullanılması,
	
	
	Özel müzelerin ve kamu müzelerinin, kültür diplomasisine katkı sağlayacak şekilde desteklenmesi ve yenilerinin kurulması için teşvik edilmesi,
	
	
	Türk sanatının ve sanatçılarının eserlerinin, uluslararası organizasyonlara dâhil edilmesi,
	
	
	Dünyadaki başarılı modellerden ve tecrübelerden Yunus Emre enstitülerinin gelişimi ve güçlenmesi için faydalanılması, 
	
	
	En önemli kültürel diplomasi aracı olan dilimizin, yani ‘Türkçe’nin kullanımının dünyada daha da yaygınlaşmasına yönelik çalışmalar yapılması,
	
	
	Yabancılara Türkçe öğretimini kültür diplomasisinin etkili unsurlarından biri olarak görerek, yurtdışında Türkçe ve Türkçeden çevrilen kitapların satış ve dağıtımının desteklenmesi,
	
	
	Balkanlar, Orta Asya, Ortadoğu, Kuzey Afrika'ya dönük özel çalışma ve projeler üzerinde yoğunlaşılması, 
	


            Bu coğrafyalar ile kendi coğrafyamız arasındaki benzerlikler üzerinden yeni ortaklıkların kurulması, 


	
	Bu ülkeler ile ikili işbirlikleri tesis edilmesi, arşiv ve tarihî belge paylaşılması teklif edildi.

	(KTB 3. Milli Kültür Şurası Kültür Diplomasisi Komisyonu Sonuç Raporudur. 14.3.2017)
	


 


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/unesco-daki-imk-nlarin-kullanilmasi-isteniyor.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/unesco-daki-imk-nlarin-kullanilmasi-isteniyor.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/unesco-daki-imk-nlarin-kullanilmasi-isteniyor_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/unesco-daki-imk-nlarin-kullanilmasi-isteniyor.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/unesco-daki-imk-nlarin-kullanilmasi-isteniyor/2761/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 15:55:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Desteklerde şeffaf kriterler isteniyor...]]></title>
			<description><![CDATA[İlk madde Bakanlığın yeniden yapılandırılması...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[3. Milli Kültür Şurası'nın “Kültür Politikaları Komisyonu” şu isimlerden oluşuyordu:

Başkan: Prof. Dr. A. Halûk DURSUN (Osmanlı Müesseseleri (Kurumları) ve Medeniyeti (Uygarlığı) Tarihi uzmanı), Ahmet KOT, Prof. Dr. Asu AKSOY, Prof. Dr. Erol GÖKA, Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN, Levent ERDEN, Doç. Dr. Mehmet Arif KİREÇCİ, Doç. Dr. Serhan ADA, Prof. Dr. Süleyman Seyfi ÖĞÜN, Prof. Dr. Şaban Teoman DURALI




KÜLTÜR POLİTİKALARI KOMİSYONU RAPORU:

“Komisyon üyelerince, Türkiye Cumhuriyeti kültür politikalarını anlamak ve anlamlandırmak için tarihsel arka plan değerlendirmesi yapılarak, Türkiye’nin ırk, dil, mezhep, renk, köken farklılıklarının içinde eridiği bir mirasa ve tarihsel-kültürel havzaya sahip olduğuna dikkat çekildi. Kültür politikalarının uygulanmasındaki en temel unsurun, benimsenen politikaların arkasındaki felsefenin ve bakışın doğru tespit edilmesi olduğu belirtildi. 

Bu doğrultuda, son dönemlere kadar kültür alanını belirleyen tek tip ideoloji merkezli, dayatmacı ve vesayetçi sınırlamalar olmaksızın, Türkiye’nin sahip olduğu zengin mirasın sunduğu imkânlardan beslenen, tarihiyle barışık, toplumun bütün katmanlarına hitap eden, kuşatıcı ve geleceği kuran kültür politikaları geliştirmesinin önemine vurgu yapıldı. 

Kültürümüzün ekseninin, tarihsel ve kültürel havzalarımızın birikimi göz önünde bulundurularak “ulus-devlet” kavrayışını aşan bir ufuk ile belirlenmesinin gerekliliğini vurgulayan komisyon üyeleri, kültür politikalarında devletin rolünün kültür hayatını kapatan ve baskılayan değil; açan, yön veren ve destekleyici bir mahiyette olmasının önemine işaret ettiler. Kültür Politikaları Komisyonunda sırasıyla;


	
	Kültür ve Turizm Bakanlığının yeniden yapılandırılması,
	
	
	Millî Kültür Strateji Belgesi hazırlanması ve uygulamada takip ve devamlılığının sağlanması,
	
	
	Genel bütçe içinde, münhasıran kültüre ayrılan payın en az iki katına çıkartılması,
	
	
	Politika yapım sürecinde, kamu kurumları ve STK’larca hazırlanan tüm kültür politikası raporlarının dikkate alınması,
	
	
	Kültür politikası hedeflerinin başarısını ölçmeye yarayacak nicel ve nitel göstergelerin oluşturulması ve alınan sonuçlara göre benimsenen politikanın başarısını değerlendirecek periyodik düzeltme ve gözden geçirmelerin gerçekleştirilmesi,
	
	
	Kültürel faaliyetler yürüten ve faaliyetleri zaman zaman dağınıklık arz edebilen kurum ve kuruluşların koordinasyonunun etkin şekilde sağlanması,
	
	
	Kamu aktörleri ile sivil toplum ve özel sektör kültür ve sanat aktörlerinin işbirliği ve koordinasyonu ile şehir odaklı kültür-sanat planlarının yapılması,
	
	
	Kültürel çeşitlilik ve zenginliğimize yönelik olarak içerik üreticilerini bir araya getirecek fırsat ve platformların oluşturulması,
	
	
	Tarihî eserlerin yoğunluklu olarak bulunduğu yerlerdeki şehir planlamasında ve şehirlerin genel estetiğinin korunmasına yönelik çalışmalarda Kültür ve Turizm Bakanlığının söz sahibi olması,
	
	
	Sanat ve kültür ilişkisinin kurulduğu bir yerel kültür yönetimi modelinin benimsenmesi,
	
	
	Kültür coğrafyamızdaki çeşitliliği koruyabilmek için her alanda çok sayıda uzman yetiştirilmesi ve yerel yönetimlere arkeolog ve uzman istihdamının zorunlu kılınması,
	
	
	Türkiye’nin büyük bir çeşitlilik gösteren somut ve somut olmayan kültürel mirasının bütünüyle korunmasının, bilinmesinin, yorumlanabilmesinin sağlanması ve bu kaynaklara erişimin güçlendirilmesi,
	
	
	Üniversitelerde sanat ve kültür yönetimi ile kültür politikası bölümlerinin açılmasını sağlamak için YÖK ve ilgili kurumlar nezdinde girişimlerde bulunulması,
	
	
	Her düzeydeki sanat eğitiminde Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığının işbirliğinin var olan imkânlar doğrultusunda sürekli gözden geçirilmesi,
	
	
	Kültür ve sanat kurumlarının devamlılıklarının temini için vergi indirimlerinden kapsamı genişletilerek yararlandırılması ve kamu bütçesi ile yönetilen kültür ve sanat kurumlarının, idari özerkliklerinin sağlanarak güçlendirilmesi,
	
	
	Genç sanatçılara, disiplinler arası eserlere ve sanatsal hareketliliğe özgü yeni destek türleri oluşturulması,
	
	
	Sanat eserlerine verilecek desteğin kriterlerinin şeffaf olması,
	
	
	Sosyal medya kullanımında ilk sıralarda yer alan Türkiye’nin, dijital alanlardaki kültür üretimi ve erişimi konusunda standart koyucu bir rol edinmeyi hedeflemesi,
	
	
	Tarihî, kültürel ve çevresel hususiyetleri sebebiyle İstanbul Tarihî Alan Başkanlığı, Söğüt – Bilecik – Bursa Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Tarihî Alan Başkanlığı ve Sarıkamış Alan Başkanlığı kurularak etkin çalışmaların sağlanması teklif edildi. (KTB  3. Milli Kültür Şurası Kültür Politikaları Komisyonu Sonuç Raporu, 14.3.2017)
	


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/desteklerde-seffaf-kriterler-isteniyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/desteklerde-seffaf-kriterler-isteniyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/desteklerde-seffaf-kriterler-isteniyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/03/desteklerde-seffaf-kriterler-isteniyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/desteklerde-seffaf-kriterler-isteniyor/2760/</link>
			<pubDate>Tue, 14 Mar 2017 15:16:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Aslı Işıksal'ın Dilsiz Dünyası]]></title>
			<description><![CDATA[Sanatçının çok çeşitli materyalleri ve teknikleri kullandığı 46 adet eser, ARTE’nin brüt beton duvarlarında çok etkileyici duruyor. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 17, 30 x 40 cm, Kâğıt üzerine Karışık teknik, 2016

Marsilya’ya doğru, otomobille.

Ancak insan ölçüsünde bir sanat vardır. İnsana, kendi ölçüsünü aşmağa, 

tabiî çevikliğini arttırmağa imkân veren araç, bir sanat eserinin 

şartları dışında kalır; o şartlar ki ancak sanat eserinin meydana

gelmesine yer verenlerdir. …Araya rekor tasası karışınca

sanat söz konusu olamaz. Olgunluk düşüncesinde denge ve 

ölçü yerine aşırıyı istemek, bir nevi arttırmaya başvurmak, çağımızın belirli 

bir özelliği olacak ve hoşa gitmez şekilde onu öbür çağlardan ayırt edecektir. 

André Gide*

 

Ankara’nın sert kışından çoğu kişi yakınır ama başkentte kış mevsimi birbiri ardına açılan sergiler demektir. 17 Ocak 2017 tarihinde Ümitköy’deki ARTE Sanat Galesinde açılan Aslı Işıksal’ın Dilsiz Dünya adlı solo sergisi önümüzdeki dönemde resim dünyamızda ağırlığını iyice hissettirecek bir sanatçının da ortaya çıkışını müjdeledi. İki yıl önce açılan ARTE Sanat Galerisi şu ana kadar karma sergilerle adını duyurdu. Işıksal’ın sergisi bu mekânda açılan ikinci solo sergi. Açılışta yoğun bir katılımın sağlandığı sergi, 11 Şubat tarihine kadar ziyaret edilebilecek.

Aslı Işıksal, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin genç öğretim görevlilerinden biri. Bu kapsamlı solo sergiye gelene kadar karma sergilerde adını duyurmaya başladı. Geçen yıl Ankara’da Galeri Tilki’de açtığı solo sergi, aslında Dilsiz Dünya’nın da habercisiydi. “Uyku” temalı çalışmasında Işıksal, o küçücük galeriye yerleştirdiği eserleriyle güçlü bir sergi ortaya koymuştu. Burada konuda, dilde, biçimde ve renkte sağlanan birliğin uyumlu biçimde ortaya konmasını izlemiştik. Resim, video ve üç boyutlu yazıcı ile üretilmiş bir figürün yer aldığı sergi, farklı medyaların bir arada uyumlu biçimde yer alabileceğinin bir örneğini oluşturmuştu. Sanatçı, Tilki’de kurduğu yaratım alanını ARTE’de çok daha genişleterek ortaya koyuyor.

Sergiyle ilgili izlenimlerime geçmeden önce Aslı Işıksal’ın katalogda kendisinin kaleme aldığı sunuş yazısını paylaşmak istiyorum:

“Dilsiz Dünya // Blank Earth” terimi, dünya coğrafyası üzerinde bölgelerin, ülkelerin, şehirlerin, isimlerin, sınırların, yer almadığı bir haritayı temsil etmek için kullanılmakta. Sessizliğe gömülmüş bu haritada, çağlar öncesinden günümüze uzanan dünyanın var olma hikâyesini okumak mümkün. Coğrafi koşulların dönüştürdüğü topoğrafyanın izleri insan etkinliğinin dışında, kendini sürekli yenileyen ve değiştiren bir yapının varlığını güçlü bir şekilde bize hatırlatmakta. Bilinmezin kuyusu okyanuslar, şiddetle uğuldayan rüzgârlar, sürekli devinen kara parçaları, sağanak yağmurlar ve karanlığın içinden yükselen toz ve gaz bulutları. Tüm bunlar, biyolojik olan doğanın sınırlarını belirleyemediğimizi, salt yaşamın keskinliğini gözler önüne sermekte. Ne var ki insanlık kendi evrim sürecinde ayakta kalmayı başaran “Dilsiz Dünya” içerisinde, ikinci bir yaşam alanı kurdu. Bu ikinci dünya, tüm çevresel unsurlarıyla birlikte kurguladığımız, parçalara ayırıp sınırlandırdığımız, acımasızca hâkimiyet düzeni oluşturduğumuz bir alanı imlemekte. Öyle ki, bu dönüşümü gerçekleştirirken sadece ellerimizi kullanmadık, adaleti yüzyıllar önce unutmuş iç sesimizi de kullandık. Şimdilerde güç dengelerinin hızlıca yer değiştirdiği, böylesi zehirlenmiş bir dünya algısı içindeyken, “Sessiz // Dilsiz Dünyanın” bizden güçlü olduğunu hatırlamak için yapabildiğim tek şey ise GÖKYÜZÜNE bakmak.

Işıksal, sanat dünyamızda benim pek göremediğim bir samimiyette duygularını gayet iyi özetlemiş. Sanatçının ifade ettiği tema, sergiye etkili biçimde yansıtılmış. Çalışmalar, felsefeci Martin Heidegger’in iki kavramı üzerine kurulu: dünya ve yeryüzü. Biri doğal olan, insan elinin değmediği ve yapay sınırların bulunmadığı dünyayı; diğeri ise insanın yönettiği, siyasallaştırdığı ve sınırlara ayırdığı dünyayı tasvir ediyor. Aslı Işıksal, sanatını bu iki kavram arasındaki kırılgan alana yerleştiriyor. 1. Doğa, insanın hiç bir izinin bulunmadığı doğal dünyayı, 2. Doğa ise kültürün işin içine dâhil olduğu dünyayı tanımlıyor. Aslında Galeri Tilki’deki sergisi de bu kavramlar üzerine kuruluydu. Fakat ARTE’de bu sorgulama çok daha büyük boyutlara varıyor ve ifade biçimleri çeşitleniyor. Sanatçı serginin yaklaşımını şöyle özetliyor: “Dünyanın ruh hâlini ortaya koyabilmek ve bir yıllık haritasını çıkarmak için bu işe başladım. Dünyanın gidişi keskin bir hâl aldı. Ben ateşli bir devrimci olmak yerine, kendimi gözlemci konumuna yerleştiriyorum ve aslında hiç kimse olmanın hikâyesini anlatmaya çalışıyorum.” Sanatçı bu yaklaşımdaki düşüncelerin resimsel karşılıklarını bulmak için uzun gözlemler, sakince bekleyişler, malzeme ve teknik arayışıyla geçen verimli bir dönem yaşamış.

Şimdi gelelim sergiye…

Sanatçının çok çeşitli materyalleri ve teknikleri kullandığı 46 adet eser, ARTE’nin brüt beton duvarlarında çok etkileyici duruyor. Mekânın geniş ve modern havası, serginin duygusunu daha iyi hissetmemizi sağlıyor. Galeriye gayet uyumlu yerleştirilen resimlerden bazıları 4-5’li gruplar oluşturacak biçimde sergilenmiş. Diğerleri ise birbirleriyle bağlam, konu ya da teknik ilişkilerinden dolayı yan yana getirilmiş. Çok farklı malzemelerle üretilmesine rağmen serginin tamamında genel bir renk ve ton birliği görülüyor. Beyaz, gri ve toprak tonları ile oluşturulan bu uyum, işler arasında bir ardışıklık ve tutarlılık sağlıyor. Serginin temeli güçlü bir anlatıya dayanıyor. Eserlerin tamamında arka planda hissedilen ve sessizce işleyen bir öykü var. Öyküler hem bağımsız hem de birbirleriyle bağlantılı hâlde. Öykünün yanı sıra eserler konu, dil, ileti ve göstergeler gibi ögeler aracılığıyla da birbirleriyle ilişki hâlindeler.



Aslı Işıksal “Dilsiz Dünya / Blank Earth” Sergisinden Genel Görünüm

“Gökyüzü teması anonim ve riskli, bu yüzden yağlı boya gibi geleneksel malzemeden kaçarak daha deneysel malzemelere ağırlık verdim” diyor genç sanatçı. Dilsiz Dünya’da mürekkep, füzen, özel yapım kâğıtlar, dikiş, küçük boyutlu metal çivi, plastik yüzey, LED ışıklı panel, seramik, fotoğraf, video gibi farklı malzeme, medya ve teknikler ustalıkla bir arada kullanılmış. Bu kadar fazla malzemenin bir arada yer aldığı çalışmada sanatçının kendi deyimiyle “Sanatın temel meselesi olan arayış ve keşif ön planda tutulmuş.” Bir başkasının elinde karmaşa yaratacak kadar fazla olan malzeme, Aslı Işıksal’ın sakin ve aritmetiği sağlam dünyasında doğru yerlerini bulmuşlar. Işıksal’ın işlerinde sanatta artık özlemini çokça duyduğumuz bir samimiyet var. İşler, içerik itibariyle hayli iddialı ama ortaya konulma biçimleri son derece yalın ve içten. Ama bu yalınlık eserlerin kolayca yapıldığını göstermiyor. Sanatçı her bir resim için ayrı emek vermiş. Her birinde ayrı bir resimsel dert edinip, her birinde farklı bir teknik uygulamış. Sanatının emek gerektiren, yerin geldiğinde ince işçilik hatta zanaat gerektiren zorunluluğu bildiği için hiç bir işte kolaya kaçmamış. Eserlerinde etkileyici yüzeyler ve dikkat çekici dokular oluşturan Işıksal, orta ve küçük boyutlu işlerle de çarpıcı bir sergi çıkarılabileceğini göstermiş.

Kâğıtlarla gerçekleştirilen formlar kimi zaman bulut kimi zaman kıta görünümünde. Bulutlar sınırlara bölünmüş, üst üste bindirilerek yeni formlar kazanmış olarak karşımıza çıkıyor. Katmanlar hâlinde duran ve birbirlerine değmeyen kâğıtlardan oluşan kolajl işlerde bulutlar ilginç bir derinlik kazanıyor. Formlarda uçuculuğu, duyarlılığı ve kırılganlığı temsil etmesi için kullandığı özel kâğıtlar el yapımı. Hindistan ya da Avrupa ülkelerinden temin edilen kâğıtlarla gerçekleştirilen işler dünyadaki, toplumdaki ve bireydeki katmanlı, narin ve incinebilir hâlleri gayet iyi temsil ediyor. Bir yandan kırılganlığı ve geçirgenliği vurgularken bir yandan da paylaşımcı ve daha iyi bir dünya tasvirini sunuyor.

Bulutlar yumuşak ve katmanlı formlar yaratırken hemen yanında yer alan metal çivilerle bezeli dört parçadan oluşan eser zıt bir form olarak karşımıza çıkıyor. Çivilerle oluşturulan yüzeylere sahip bu görkemli eser için toplam 10.000 adet çivi kullanılmış. Sabırla işlenmiş ve zemine tutturulmuş çiviler hem cepheden hem de yan açılardan algılanan güçlü formlarıyla sanatseverleri etkiliyor. Burada hafif, bulutsu form ile metalin sert dünyası zıtlığı doruğa taşırken kirli koyu zemin duyguyu pekiştiriyor.

 



Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 31, 52 x 70cm x 4 parça, Ahşap üzerine çivi ve Ecolin, 2016, Detay

 

Dilsiz Dünya sergisinde ortaya çıkan ana formlardan biri de güçlü gerilimleri ifade eden doğa olayları. 1. Doğa’nın sert ve yıkıcı yapısını ortaya koyan olaylar insanın ürettiklerini yok edebilecek güçte tasvir edilmiş. Tehlikeyi çağrıştıran fırtına, hortum, patlama, püskürme, toz bulutu gibi oluşumlar gücünü hissettiriyor ama izleyende korku yaratmıyor. Resimler karamsar değiller, çünkü bu güçlü enerjileri dengeleyen dingin biçimli formlar da var. Resimlerin bir kısmı doğanın ateşli ve dinamik hâllerini yansıtırken; dinginliğini korumaya çalışan, yeniden toparlanmaya çalışan hâlleri de betimliyorlar. Galeriye girdiğinizde karşı duvarın ortasında yer alan fırtına resmi çok güçlü duruyor. Yıkıcı güç ve dinginlik bir arada başarıyla verilmiş. Resmin saf hâlini gördüğümüz eserde çizginin ve boyanın gücünü hissediyoruz. Japon lavilerini de hatırlatan çalışmayı seyrederken içimden keşke biraz daha büyük boyutlu olsa diye geçirdim.



Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 24, 63 x 83 cm, Kâğıt üzerine füzen, 2016

Kâğıdı, boyası, fonu, çerçevesi ile son derece kaliteli malzemelerle kurulu serginin teknik olarak değerli bir duruşu var. Zemindeki ahşap fonlar resimlerin atmosferini destekliyor. Aquaboard denilen malzeme üzerine yapılan resimler güçlü enerji ve zıtlıkların ortaya konmasına destek veriyor. Dikişlerle yapılan resimler hem çok samimi duruyor hem de farklı bir malzemenin resmin nasıl bir ögesi olabileceğini gösteriyor. Diğer resimlerde görülen ayrışma, dikişlerin kullanıldığı çalışmalarda tam tersi bir durumu, birleştirmeyi vurguluyor. Eserler dünyanın kötücül ve yıkıcı taraflarına vurgu yaparken; dünyanın iyicil ve birleştirici taraflarını, umudu da hissettiriyor.

“Gökyüzü hiçbir yere ait değildir. Kafanızı kaldırıp göğe baktığınızda Ankara’da, İstanbul’da ya da Meksika’daki herhangi bir şehirde olmanız bir şeyi değiştirmez. Gökyüzü hemen her yerde aynıdır.” diyen Aslı Işıksal için gökyüzü ve uzak perspektifte uzay kavramları sonsuzluğu simgeliyor, büyük ve hiç kimseye ait olmayanı.

 



Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 3, 30 x 40 cm, Aquaboard üzerine Ecolin, 2016

Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 4, 30 x 35 cm, Kâğıt üzerine mürekkep, 2016

Dilsiz Dünya/ Blank Earth Serisi 32, 25 x 40 cm, Kâğıt üzerine karışık teknik, 2017

Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 36, 30 x 40 cm, Kâğıt üzerine dikiş, 2016

Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 16, 30 x 40 cm, Aquaboard üzerine Ecolin, 2016

Bütün insanların aynı göğün altında olduğunu, onu bölmeye çalışmanın anlamsız ve boşuna olduğunu vurgulamak için sanatçı gökyüzü fotoğraflarından oluşan iki kolaj eser kurgulamış. Hem kendisinin hem de farklı ülkelerdeki arkadaşlarının çektiği gökyüzü fotoğraflarını bir araya getirmiş.

Videolar ARTE’deki bölünmüş bir alanda sergileniyor. Videonun birinde üç farklı gökyüzü yer alıyor. Biri çıplak gözle görünen; ikincisi su altından; sonuncusu ise giderek karanlığa gömülen, sakin, huzurlu, her şeyin bitmiş olduğu dünyayı vurguluyor. Videoda değişim çok yavaş gerçekleşiyor ve bizi sakinleşmeye, dingin biçimde izlemeye çağırıyor. Genç sanatçının çekim ve kurgusunu kendisinin yaptığı videoların özgün bir atmosferi ve ritmi var. Işıksal, kendi sakin doğasını gayet yumuşak kullandığı kamerasıyla videolarına yansıtıyor. Küçük hareketlerle devam eden görüntüler yavaş ama hep süregiden bir akış sunuyor. Bir aracın içinden gökyüzünü çektiğini diğer video ise ritmik biçimde kayan görüntülerden oluşuyor. Bu video makineleşen çağda hızla geçen ama fark edemediğimiz zamanı ve hayatımızı temsil ederken, bize gökyüzüne sakince bakabilmemizi söylüyor.

Hıza teslim olunan ve ayrışan dünyada Aslı Işıksal, insanlığı nasıl bir tehlikenin beklediğini vurguluyor: “Bu yüzyılın sorunlarından biri derinleşememek. Hiçbir şeyi gerçekten göremiyoruz, hiçbir şeye tam olarak dâhil olamıyoruz. Bizim hep yüzeyde kalmamızı isteyen bir güç var. Asla derinleşemiyoruz. Sosyal medya dâhil her şeyle kuşatılmış olmamız bu yüzden. Bir türlü yavaşlayıp bir şeyin içine giremiyoruz.”

Videoların gösterildiği bölümde duvarda asılı küçücük bir iş dikkat çekiyor. Seramikten yapılan ve çok renkli bir yüzeye sahip eser, sanatçının deyişiyle “serginin mührü gibi”. Sergilerinde hep yüzeyle çalışan ressam için bir üç boyutlu eser denemesi. Diğer resimlerin aksine burada parlak ve canlı renkler cömertçe kullanılmış.



Dilsiz Dünya / Blank Earth Serisi 45, 12 x 16 cm, Karışık teknik, 2016

Bu sergiyle Aslı Işıksal, kuşağı arasında epey öne çıkmış durumda görünüyor. Birçok sanatçının konu, teknik, dil ve anlatı açısından savrulduğu bu dönemde sanatçı emin adımlarla, iç dünyasından ödün vermeden kendi yolunda ilerliyor. Önünde acele etmeden gideceği uzun ama bereketli bir yol var. Yolu açık olsun…

Dilsiz Dünya, Ankara’daki sanat ortamının sanıldığından çok daha hareketli ve olgun olduğunu sanatseverlere gösterdi. Modern dünyanın koşturmacasından yorulduysanız, bir sanat molası verin ve bu sergiye gidin. Aslı Işıksal sizi kendi dingin dünyasına davet ediyor. Sanatın en yüce amaçlarından biri daha iyi bir dünyayı hayal etmek, daha iyi insanlar olmamıza katkı sağlamak değil mi? Bu daveti kaçırmayın derim…

Muzaffer Evci


 

* André Gide, Günlük (Seçmeler) Çeviren: Fuat Pekin, MEB, Ankara, 1963, S. 191, Milli Eğitim Basımevi

 

Aslı Işıksal

2010 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana Sanat dalında Yüksek Lisans Programını bitirdi. Erasmus Programı kapsamında 2012-2013 eğitim döneminde Çek Cumhuriyeti’nde Jan Evangaliste Purknye Üniversitesinde çalışmalarını sürdürdü. 2014 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sanatta Yeterlik programını bitirdi. İstanbul, Estonya, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Ankara dâhil olmak üzere pek çok kentte ulusal ve uluslararası proje ve sergide yer aldı. Bugüne kadar yurt içinde 3 kişisel sergi gerçekleştirdi. Aslı Işıksal’ın kurum, kuruluş ve özel koleksiyonlarda eserleri yer almaktadır. Halen Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Araştırma Görevlisi olarak çalışmalarına devam etmektedir. 

www.aslisal.com

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/02/asli-isiksal-in-dilsiz-dunyasi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/02/asli-isiksal-in-dilsiz-dunyasi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/02/asli-isiksal-in-dilsiz-dunyasi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/02/asli-isiksal-in-dilsiz-dunyasi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/asli-isiksal-in-dilsiz-dunyasi/2661/</link>
			<pubDate>Mon, 06 Feb 2017 19:44:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kayıp yıllara bir yenisi daha nasıl eklendi?]]></title>
			<description><![CDATA[Şefik Kahramankaptan, kültür-sanatta 2016'nın çoktan unutulan bazı gelişmeleriyle, 2017'ye taşınan belirsizlikleri anımsatıyor:]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bu bir “arşiv” çalışması değil, geride bıraktığımız bir yılda kültür-sanat alanında gözlediklerimden usumda kalanları özetleyeceğim bir yazı. Çok “hızlı” geçen, yaratılan veya ortaya çıkan “gündem”lerin daha dumanı tüterken yenilerinin gelip önümüze konulduğu bir yıldı 2016...

Siyasal gündemdeki hızlı değişiklikler, bunların yönetsel sisteme yansıması, kadro değişiklikleri kültür sanat alanına da doğal olarak yansıdı.

En başta, Ahmet Davutoğlu'nun Cumhurbaşkanı'ndan gelen “istifa et” talimatını uygulamasıyla görevden ayrılması, Binali Yıldırım'ın kurduğu yeni kabinede Kültür ve Turizm Bakanlığı'na Mahir Ünal'ın yerine Nabi Avcı'nın getirilmesiyle bir “beklenti veya beklentisizlik değişikliği” ortaya çıktı. Ünal'ın hazırlatıp, gün bulunamaması nedeniyle uzun bekleyiş sonrası Davutoğlu tarafından 21 Nisan 2016'da açıklanan "64. Hükümet Sürdürülebilir Kültürel Kalkınma Eylem Programı" ortadan kalkıverdi. Belki bunda 15 Temmuz 2016 Kalkışması sonrasında gündeme ilk madde olarak bu kalkışma ve ardındakilerle mücadelenin oturması da bir miktar etkili oldu.

Yıldırım Hükümeti'nde Avcı'nın Kültür Bakanlığı'nda birkez olsun adı bile anılmayan bu planda her eylem takvime bağlanmıştı. Bazıları belki sessizce yürüyordur. Örneğin sanat kurumlarındaki kadrosuzluğun aşılması, kimine göre de sanat kurumlarının içinin boşaltılmasının kolaylaştırılmasını amaçlayan “sanatçı emekliliğinin düzenlenmesi” Eylül 2016 takvimindeydi! 

Kültür Bakanlığı'nda bakan yardımcısı birkaç ay milletvekilliği yapan akademisyen-yorumcu Hüseyin Yayman yerinde kalırken, bir süre boş kalan müsteşarlık makamına Erzincanlı avukat Ömer Arısoy ve müsteşar yardımcılıklarına biri vekaleten olmak üzere iki yeni isim getirildi. Yerinde kalan iki müsteşar yardımcısı ise TÜSAK'çı Nihat Gül ile Selman Ada'nın Devlet Opera ve Balesi Genel Müdür Vekilliği'ne getirilmesini organize eden Ali Şahin'di.

Devlet Orkestra ve Korolarının bağlı bulunduğu Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcılıklarından boş bulunana da, geleneksel müzik şarkıcısı Necmeddin Akben getirildi. Böylece GSGM üst yönetiminde tümüyle “geleneksel saray (makamsal) ve halk müzikçiler” yerleşmiş oldu.

KARİKATÜR AFİŞTEN DÜZGÜN GRAFİK AFİŞE, AMA...

Andante okurları anımsayacaktır, bu genel müdürlüğün nasıl “karikatür afiş”lere orkestraları zorladığı, kendi genel müdürlüklerine yaptırdıkları bir amblemi de dayattıklarını bu sayfada yazmış, www.sanattanyansimalar.com'da da yayımlamıştım. Aradan hayli zaman geçtikten sonra, bu eleştirimin dikkate alındığını, bu kez internetten indirme değil, bir grafiker elinden çıkmış olduğu düşünülebilecek daha derli toplu bir afiş prototipinin hazırlanıp orkestralara gönderildiğini gördüm. Bazı orkestraların haftalık duyurularına ekledikleri afişten anladım değişikliği...

 

Vazgeçilen karikatür afiş (2016)              Tüm orkestraların uygulaması istenen fotoğrafsız tek tip afiş (2017)

Üzerinde sadece bakanlık ve orkestra amblemi yer alan bir afiş prototipi bu. Doğrusu “Ben yaptım oldu”cuların bu eleştiriyi kendiliklerinden mi, yoksa yukardan gelen emirle mi dikkate alıp, yeni bir afişe yöneldiklerini bilmiyorum. Ama hangi etkiyle olursa olsun, hiç değilse “hatalı ve çirkin”den geri adım atılmış olması olumlu.. 

Sadece bu grafiker ya aşırı islamcıydı, fotoğrafı günah sayıyordu, ya da talimat gene yukardan verilmişti. Çünkü bu prototipte de sanatçı fotoğrafı kullanılmaması gereği GSG Müdürü Murat Salim Tokaç imzasıyla ilgili yerlere bildirildi!!!

ÖNCELİK AKP'Lİ BELEDİYELERİN ETKİNLİKLERİNE

Bakan Nabi Avcı'ya gelince, turizm ve turizm etkinliklerine biraz daha ağırlık veren bir profil çizdi. Ankara'da pek durmadı, sürekli yurtdışı ve yurtiçi gezilere gitti. Yurtiçinde tercihi, artık “geleneksel kültür” etkinliklerine hayli ağırlık veren AKP'li belediyelerin düzenlediği programlara katılım şeklindeydi. 

  

Örneğin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın 190. Yıl Konseri'ne gelmeyen Sayın Bakan, daha önce AKP'den Belediye Başkanı olan Menderes Türel 'le birlikte Uluslararası Antalya Müzik Festivalinin açılışına katılmıştı. Bu açılışı, kendi kulağımla duymadığım ama çok kişiden dinlediğim için doğruluğuna kanaat getirdiğim Festival Sanat Yönetmeni ve Şef Gürer Aykal'ın “İlk defa beni bir Kültür Bakanı öptü” sözleriyle anımsayacağım hep...

Sürekli “yeni yol haritası” arayışlarıyla geçen ama 14 yılda daha çok “geleneksele yönelim” ve “özelleştirme isteği”nin ön plana çıktığı kültür sanat alanında Bakan Nabi Avcı'nın, selefinin hazırlattığı “eylem planı” yerine, bir başka yaklaşım içinde olacağı 3. Milli Kültür Şurası'nın hazırlık çalışmalarının talimatını vermesiyle anlaşıldı. İstişarelere başladığı isimler daha çok edebiyat , düşün ve tarih alanındandı. Milli Savunma Üniversitesi Rektörü bile vardı ama “klasik müzik ve sahne sanatları” alanından kimsenin adına yapılan açıklamalarda rastlanmadı. Kapalı kapılar ardında görüşülenler var ise, onları bilemem! 

Zaten resmi açıklamada sadece “Toplantılarda, ülkemiz kültür ve sanat alanındaki çalışmalarda yaşanan sıkıntılar ve çözüm yolları konularında fikir alışverişinde bulunulduğu” cümlesinde “sanat” sözcüğü yer alıyordu. Bakalım bu Şura toplanırsa, neleri “sıkıntı” olarak kabul ettiğini göreceğiz.

3. Milli Kültür Şurası için 2017'yi bekleyeceğiz . Milli Kültür Şuralarının ilki 23-27 Ekim 1982'de İlhan Evliyaoğlu'nun, ikincisi 1989 yılında Namık Kemal Zeybek'in Kültür Bakanlığı döneminde yapılan Millî Kültür Şurası, yasa ve yönetmeliklerde “Bakanlığın en yüksek danışma organı” diye tanımlanıyor, üç yılda bir normal, gerek görüldüğünde olağanüstü olarak toplanabileceği belirtiliyor. Ancak bu şura, 27 yıllık aradan sonra ve 14 yıllık AKP iktidarında ilk kez toplanacak. Bir hatırlatmada bulunmakta yarar var: İlgili ve yürürlükteki yönetmelikte kurulun görevleri arasında “Atatürk ilkeleri ışığında kültür politikası hakkındaki görüşleri belirlemek, Kültürel konularda yönlendirme, teşvik ve işbirliği esaslarını tespit etmek, Kültürümüzün korunmasını, geliştirilmesini, tanıtılmasını ve yayılmasını sağlayıcı tedbirleri belirlemek” de yeralıyor.

ORKESTRALARDAKİ GELİŞMELER: YOK OLMALARI MI BEKLENİYOR?

Kültür ve Turizm Bakanı'nın 2016'da attığı bir imza ise Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü üzerinden Bakanlığa bağlı devlet orkestralarımızdan Adana'da yerleşik Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası'nı ilgilendiriyordu. Bugüne kadar çalıştığı Bursa ve Antalya orkestralarından hep “hadiseli” şekilde ayrılmak zorunda kalan ve bu hadiseler nedeniyle hep öngörülen en hafif cezanın verildiği, Bakanlığın maaşını alması için Devlet Çoksesli Korosu'na yerleştirdiği Orhan Şallıel'i, boşalan Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası şefliğine Nabi Avcı bizzat kendi imzasıyla atadı. Şallıel de Adana'ya gidip işe başlama imzasını atıp, İstanbul'a döndü! Program çoktan açıklanmış olduğu için zaten yapabileceği bir şey yoktu!

Peki ÇDSO'nun şefliği nasıl boşaldı? Kültür Bakanlığı kaynaklarından sızan bilgilere göre şef Emin Güven Yaşlıçam, İzmir'e atanması konusunda GSGM'ne dilekçesini vermiş, sonra da gereğinin yapılması için araya çeşitli kişileri koymuş. Sonunda GSGM de “baskılara” dayanamayıp “gereğini yapmış”, ayrıca şefin kemancı oğlu Sonat Onur Yaşlıçam'ı da İzmir'e nakledivermiş! Adana'dan bu tür atamalarla 2007'den bu yana tam 10 kişi İzmir'e kaçmış durumda. ÇDSO'da kadrolu müzisyen sayısı giderek 40'ın da altına düşüyor gibi. Gidenin yerine yenisi de gelemiyor çünkü 9 yıldır orkestkralara boş kadrolara giriş için sınav açılma izni verilmiyor! Üç Büyükşehir'deki kadroları 90 civarındaki A sınıfı orkestralarda çalgıcılar münavebe dinlenmelerini yapabilirken, öteki orkestralar “taşra”da oldukları için, bırakın münavebeyi, her hafta “takviye” almak zorunda kalarak programlarını icra edebiliyorlar! Bakanlık ve GSGM sınav açılmasına izin verip, konservatuvar mezunlarına fırsat sağlamak yerine, bu manzarayı seyretmekle yetiniyor! Yakıştırmak istemiyorum ama sanki bu boşalmayı içten içe bir sevinçle seyrediyor!

2016'da başında 1. Şefi bulunmayan İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'na yıllardır çeşitli orkestraların son olarak da İstanbul'un “şef yardımcısı” kadrosunda tutulan Ender Sakpınar'ın getirildiğini kaydetmekte yarar. Antalya ve Bursa Orkestraları programlarını konuk şeflerle sürdürüyorlar.



Şef Rengim Gökmen ise DOBGM görevinden alınışı karşısında açtığı tüm davaları “kesin olarak” kazanmasına rağmen “feragat ederek”, CSO'nun 1. Şefliğine getirildi. Opera'da açtığı davaları kazanarak makamına oturmuş olan İstanbul Müdürü Suat Arıkan dışında herkes “vekil”... Bakan Avcı, Opera'ya bir kez “15 Temmuz Şehitleri” anısına verilecek konserin “provası”nı izlemeye geldi. Herhalde provayı izleyip “onay” verdi ki, Ankara Devlet Opera ve Balesi bu konseri yaptı!

İDİL BİRET VE FAZIL SAY

Diğer taraftan 2016'da sıkça konuşulan iki sanatçı, aralarında iki kuşak farka karşın, piyanistlerimiz İdil Biret ve Fazıl Say oldu.

İdil Biret, tüm orkestralarımızla 75. Yaş konserleri verdi, hâlâ 40 yaşının enerjisiyle çalmakta olduğunu tüm kentlerimizde ve Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında, İngiltere'de ve Kıta Avrupasında klasik müzik dinleyicisine gösterdi. IBA etiketi altında Dünyada bir piyaniste ait en geniş kayıt külliyatını zenginleştirmeyi de sürdür, tam altı büyük kutuya ulaştı.

46 yaşındaki Fazıl Say ise “yazılı olmayan devlet yasağı” nedeniyle devlet orkestralarımızla çalamaz, eserleri programa alınmazken, özel orkestralarla verdiği geniş katılımlı konserler ve yeryüzündeki başarılarıyla gündemdeydi. Hakkında düşmanca duygularla açtırılan malum davada beraat etti.

2015'te Fransa'da Paris Belediyesi'nin “Uluslararası Laiklik Ödülü” ile gündeme gelen Fazıl Say'a 2016'da Bonn'daki devlet destekli Beethovenakademie'nin bestecinin adını taşıyan ödülü verildi. Say bu ödül töreninden önce anlamlı bir çağrı yaptı Türkiye'ye yönetenlere, herkesi törene davet etti... Bu davete yanıt Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı'dan, telefonla arayıp Fazıl'ı kutlamasıyla geldi. Ama burada şöyle bir incelik var. Avcı bu konuda ne bir sosyal medya paylaşımında bulundu, ne de Bakanlığından bir basın açıklaması yapıldı. Demek ki sessizce geçiştirmeye çalıştı bu kutlamasını. Fazıl bir soru üzerine açıklamasa, kamuoyunun haberi olmayacaktı!

Şimdi 2017 için sardı beni bir merak. Acaba bu uygar davranışı sergileyerek Fazıl'ı uluslararası ödül nedeniyle kutlayan Bakan Nabi Avcı, dahili telefondan Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nü arayıp “Fazıl Say için sözlü olarak uygulattığınız devlet orkestraları ambargosunu kaldırtın” diyecek mi? Ya da GSGM ya da orkestra yöneticileri “yeni duruma göre pozisyon alıp” kendiliklerinden yasağı uygulamayacaklar mı? Yoksa gene sessizce bu “de facto” durum devam mı ettirilecek?

Geleneksel, Türk, Batı, Doğu ayrımı yapmadan tüm müzik ve sanat camiasına, barış içinde, birbirlerine saygılı, düşmanlık beslemeden, sanatlarını yetkinlikle ve huzurla icra edebilecekleri bir 2017 diliyorum. Umarım çok şey istemiyorum!

Şefik Kahramankaptan

Yazılış tarihi: 24 Aralık 2016

Yayım tarihi: Bu yazı Andante dergisi'nin Ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/01/kayip-yillara-bir-yenisi-daha-nasil-eklendi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/01/kayip-yillara-bir-yenisi-daha-nasil-eklendi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/01/kayip-yillara-bir-yenisi-daha-nasil-eklendi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/2017/01/kayip-yillara-bir-yenisi-daha-nasil-eklendi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/kayip-yillara-bir-yenisi-daha-nasil-eklendi/2613/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Jan 2017 22:18:07 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sefai Acay’ı anar ve ödüllendirirken…]]></title>
			<description><![CDATA[MÜZED'in Sefai Acay'ı anma toplantısında Prof. Ali Uçan'ın yaptığı konuşma...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Türk Müzik Eğitimi Ailesi olarak çok sevgili varlığımız, değerli müzik eğitimcimiz ve seçkin eğitim müziği bestecimiz Sefai Acay’ın hiç beklemediğimiz bir zamanda, hiç beklemediğimiz bir biçimde tensel/bedensel varlığıyla aramızdan ayrılmış olmasından dolayı çok derin bir üzüntü içindeyiz. Ancak biliyoruz ki doğa yazgımızdır; doğum, yaşam, ölüm öbür canlı varlıklar gibi biz insanların da yazgısıdır. Bu yazgıyı oluşturan doğal yasalar öbür canlılar gibi bizler için de geçerlidir. Bununla birlikte diyoruz ki Sefai tensel/bedensel varlığıyla aramızdan ayrılmış olsa da tinsel/ruhsal varlığıyla bugün, burada, şimdi olduğu gibi her zaman bizlerledir, aramızdadır, içimizdedir. Bundan sonra kuşaktan kuşağa aktarılacak eğitsel çalışmalarıyla, kalıcı eserleriyle ve tınlayan şarkılarıyla gelecekte de böyle olacaktır.

Sefai Acay’ı sonsuzluğa uğurlarken sağlık sorunlarım nedeniyle Akşehir’de olamadım. Ama sağ olsun Uğur Türkmen telefonla görüşmemizde belirttiğim isteğim üzerine benim için de üç kürek toprak atıp serpiverdi sevgili Sefai toprağa verilirken. Böylece o gün bedensel varlığımla orada hazır bulunamamaktan kaynaklanan son görev eksikliğim biraz olsun giderilmiş oldu. Bana bunu sağlayan Uğur’a bunun için bir kez daha “Sağ ol!” diyerek teşekkür ediyorum.

Bugün burada Sefai’nin yükseköğrenimini gördüğü tarihî Gazi Eğitim Yuvamız’da bu tarihî mekânda gerçekleştirmekte olduğumuz toplantıda Sefai’yi anma ve ödüllendirmeyle yeni bir değerbilirlik ve vefalılık davranışı gösteren MÜZED’imizi ve ev sahibi GÜ GEF Müzik Eğitimi Bölümü’müzü candan yürekten kutluyorum. Hemen belirtmeliyim ki Sefai Acay, hepimizin üyesi olduğu Türk Müzik Eğitimcileri Ailesi adına MÜZED’çe, yetiştiği kurumda sergilenen bu değerbilirliği ve vefalılığı en çok hak eden müzik eğitimcilerimizden biriydi. Ne var ki yaşamının beklenmedik bir zamanda sona ermesi bu ödüllendirmenin sağken gerçekleşmesine olanak vermedi. Ama bu çok anlamlı ve değerli ödülü kendi elleriyle alamasa da sevgili eşinin elleri aracılığıyla kendisine ulaşıp ruhuyla aldığını ve çok mutlu olduğunu düşünüyorum.

Sefai Acay canlı/tinsel ve toplumsal/kültürel bir varlık olarak Akşehir’e bağlı Tipiköyü’ünden çıktı ve ilkokul, ortaokul, ilk öğretmen okulu öğrenimi Akşehir’de gördü. Böylece bebeklik, çocukluk, ergenlik ve ilk gençlik yıllarında Akşehir ve Nasreddin Hoca kültürü ile başkentten oraya yayılan Cumhuriyet kültürünün birlikte iç içe olduğu çağdaş ulusal kültürle yoğruldu ve biçimlendi. Ardından çok kısa bir süre ilkokul öğretmenliği yapıp müzik alanında yükseköğrenim için başkent Ankara’ya Gazi Eğitim’e geldi.

Yıl 1965: Ben keman ve keman eğitimi alanında Almanya’da görmüş olduğum üç yıllık ileri öğrenim ve uzmanlık eğitimimden yeni dönmüş ve Ankara İlköğretmen Okulu Müzik Semineri ile Gazi Eğitim Enstitüsü (GEE) Müzik Bölümü’nde keman öğretmenliğime yeni başlamıştım. Sefai de o yıl yapılan genel ve müziksel giriş yetenek/yeterlik sınavlarını kazanarak GEE Müzik Bölümü’ne girmişti. Buna göre ben keman öğretmeni olarak, Sefai öğrenci olarak GEE Müzik Bölümü’ne aynı yıl girmiş oluyorduk.

 Sefai girişte ana çalgı olarak kemana ayrılsaydı ilk keman öğrencilerimden biri olabilirdi. Ama viyolaya ayrıldı. Çünkü giriş sınavında müziksel yetenek ve bedensel yapı olarak viyolaya son derece uygun görüldü. Yanı sıra daha önce mandolin çalmış ve kemana başlamış olarak edindiği çalgısal donanım viyola çalmayı hızla öğrenmesine elverişli bir ön temel olarak değerlendirildi. Ayrıca viyola dersleri için olduğu kadar oda müziği ve orkestra dersleri için de çok iyi viyola öğrencileri yetiştirmeye gereksinim duyuluyordu. Bu nedenlerle ana çalgısı viyola oldu. Bölümde 1959’dan beri çok sevdiğim öğretmenim, 1965’ten itibaren değerli meslektaşım, saygın büyüğüm Fehamettin Özgüç’ün viyola öğrencisiydi. Ama o yıllarda çalgı öğretmenleri olarak, özellikle yaylı çalgı öğretmenleri olarak birimizin öğrencisi hepimizin öğrencisi gibiydi. Çünkü işimiz gücümüz çalgılarımız, derslerimiz ve öğrencilerimizdi. Her fırsat ve olanak bulduğumuzda öğrencilerimizin kişilik, yetenek, öğrenme, çalışma ve gelişme özelliklerini birbirimizle görüşür, irdeler, tartışır ve paylaşırdık. Bireysel çalgı öğretmenleri olarak ders içinde ayrıydık, ama ders dışında koridorlarda, öğretmenler odasında, kurullarda, dinletilerde, çeşitli etkinliklerde, sınavlarda hep yan yana ve birlikteydik. Bu bakımdan öğretmeni kim olursa olsun başta yaylı çalgı öğrencilerimiz olmak üzere tüm çalgı öğrencilerimizin her birini çok iyi tanır ve yakından izlerdik.

İşte bu nedenlerledir ki Sefai’nin GEE Müzik Bölümü’müzdeki öğrenciliğinin ilk iki yılını çok iyi anımsıyorum. 1965-1967’deki çalışma, gelişme ve başarmalarının yakından tanığıyım. Üçüncü yılının başında ise ben zorunlu askerlik hizmetime gitmiştim. O nedenle öğreniminin üçüncü yılına ve Bölümü bitirişine doğrudan tanık olamadım. Ama 1967-68 öğretim yılının sonunda Bölümü büyük bir başarıyla bitirdiğini askerlikten dönüşümde Bölümdeki öğretmen arkadaşlarımdan ve başkalarından öğrendim.

Sefai Acay GEE Müzik Bölümü’müzde ilk haftalardan itibaren çok çalışkan, girişken ve gelişken bir öğrencimizdi. Bu özelliğini müzik öğretmenliğinde daha da perçinleyerek sürdürdü. Çünkü ilke ve ülkülerine sımsıkı bağlı olduğu Atatürk’ün Türk insanına, Türk öğretmenine ve Türk öğrencisine “Türk Öğün, Çalış, Güven!” özdeyişiyle seslenişinin anlam ve öneminin tam bilincindeydi. Bu özdeyişi kendisi için olduğu gibi öğrencileri için de yaşamsal bir ilke ve ülkü edinmişti. Bunu yıllar sonra yazıp bestelediği “Çok Çalışkan Olmalıyız” adlı şarkısıyla en güzel ve en kalıcı biçimde müziksel anlatıma dönüştürdü.

1984 yılında Sefai’nin Konya’da Selçuk Üniversitesi (SÜ) Güzel Sanatlar Bölümü’ne müzik dalında okutman olarak alınım sınavını değerli meslektaşım Hilal Dicle ve dönemin Veteriner Fakültesi Dekanı ve aynı zamanda Rektör Yardımcısı bir öğretim üyesiyle birlikte yapmıştık. O sınava gelinceye dek ortaöğretimde gerçekleştirdiği 16 yıllık başarılı hizmetlerinin ardından SÜ’de göreve başlayışıyla bu kez yükseköğretimde çeşitli üniversitelerimizde 2013’e dek süren yine başarılı yeni bir hizmet döneminin yolu açılmış bulunuyordu. Bu yolda ertesi yıl 1985’te Rektörlüğe bağlı Güzel Sanatlar Bölümü Başkanlığına atanışını ve 1987’de Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü Kurucu Başkanlığına getirilişini de söz konusu üniversitenin Rektörlük ve ilgili Fakülte katında güçlü bir biçimde desteklemiştim. Daha sonra Niğde ve Bolu-Abant İzzet Baysal Üniversitelerinde görev alışlarını da aynı biçimde destekledim.

Bu arada Sefai biraz önce dolaylıca belirttiğim gibi GEE Müzik Bölümü’müzde görmüş olduğu yükseköğrenim sırasında doğrudan öğrencim olmamıştı. Ama 1986 yılında Gazi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü’müzde öncelikle üniversitelerdeki üç yıllık yükseköğrenimli müzik okutmanlarına ve öğretim görevlilerine yönelik olarak açmış olduğumuz Lisans Tamamlama Programı’na katılarak bu kez doğrudan öğrencim oldu. Bölümde yaklaşık 20 yıl önce gözlemlemiş olduğum “çok çalışkan, girişken ve gelişken öğrenci” özelliği yaklaşık 23 yıl sonra bu program sırasında da kendini açıkça gösteriyordu. Ancak bu kez gözlemlediğim özellikleri onlarla sınırlı değildi. Müzik öğretmenliğinde daha da perçinleyerek sürdürdüğünü bildiğim o özelliklerinin yanına yıllar sonra “donanımlı, deneyimli ve birikimli konuşkan öğretmen öğrenci” özellikleri ile “sabırlı, özverili ve gerçek gönüllü insan” özellikleri de eklenmişti.

Öbür yandan epey sonraları öğrendiğime göre Sefai askerliğini Isparta’da yapmış. Ben de 1967-1969 yılları arasındaki zorunlu askerlik hizmetimin bir buçuk (1,5) yıllık yedek subaylık dönemini o güller kenti Isparta’da Askerlik Dairesi’nde görevli geçirmiştim. Böylece görülüyor ki benim yaşam serüvenim ile Sefai’nin yaşam serüveninin kimi aşamaları kendiliğinden birbiriyle buluşmuş ve örtüşmüş bulunuyor.

Sefai çok yaratkan, türetken ve üretken bir müzik eğitimcimiz ve eğitim müziği bestecimizdi. İlk öğretmen okulu çıkışlı çekirdekten öğretmen eğitimci olarak eğitsel bestecilik ya da eğitim müziği besteciliği alanında son derece eğitken ve öğretken bir anlayış ve yaklaşım geliştirdi. Bunlarla birlikte en temelde Akşehir ve Nasreddin Hoca kültürlülüğünden kaynaklanan, beslenen fıkracıl, nüktecil, şakacıl, öykücül ve oyuncul tarzıyla eğitim müziği bestelemede kendine özgü bir biçem oluşturdu ve geliştirdi. Bu sayede önokul (anaokulu), ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite düzeylerinde, ilkokul öncesinden doktora ve sanatta yeterlik sonrasına kadar” görev aldığı tüm örgün eğitim kurum ve aşamalarında geçerlik kazanan çalışma ve ürünler ortaya koydu. Bu yönleriyle de dikkati çeken son derece etkili ve başarılı verimlere imza attı. Bu verimler örgün eğitimin yanı sıra yarı örgün eğitim ve örgün olmayan eğitim ya da dağılgın-dağıngın eğitim düzenleme ve uygulamalarında da hızla yaygınlık kazandı.

Sefai Acay yaşamı boyunca yaptıkları, yarattıkları, yaşattıkları ve yetiştirdikleriyle şimdiden Cumhuriyet müzik eğitimi devrimi tarihimizde seçkin bir yerdedir. Bu yer, yaptıkları, yaşattıkları, yarattıkları ve yetiştirdiklerinin yeni kuşaklara yapacağı etkiler ve sağlayacağı yeni katkılarla daha da pekişecektir. Bu pekişmeler zamanla daha da katmerleşerek geleceğe uzanacaktır.

Ey sevgili Sefai ACAY! Tipiköy’den çıkıp Akşehir ve Nasreddin Hoca kültürüyle beslenerek biraz büyüdükten sonra Atatürk damgalı Cumhuriyet kültürüyle yoğrulup biçimlendiğin güzel Türkiye’mizde yetmiş yıllık ömrünün bitiminde sonsuzluğa gömüldüğün Akşehir’in Nasreddin Hoca Mezarlığı’ndaki yurt toprağında rahat uyu! Orada da ışıklar içinde ol!

Prof. Dr. Ali Uçan

Ankara, 22 Aralık 2016, Gazi Konser Salonu
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/sefai-acay-i-anar-ve-odullendirirken.png</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/sefai-acay-i-anar-ve-odullendirirken.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/t_sefai-acay-i-anar-ve-odullendirirken.png"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/sefai-acay-i-anar-ve-odullendirirken.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/sefai-acay-i-anar-ve-odullendirirken/2551/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Dec 2016 18:12:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Damıtık insan - müzikçi İlhan Baran’ın ardından]]></title>
			<description><![CDATA[Duayen müzik eğitimcisi Prof. Ali Uçan'ın, İlhan Baran'ı sonsuzluğa uğurlarken yaptığı kısa konuşmanın genişçe metni...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Bugün burada çok değerli bir varlığımızı, çok sevgili bir insanımızı, olağanüstü yetkin ve seçkin besteci-müzikbilimci-düşünür-eğitimci müzikçimiz İlhan BARAN’ımızı sonsuzluğa uğurluyoruz…

İlhan Baran’ı sonsuzluğa uğurlarken yaşamakta olduğumuz derin üzüntünün yanı sıra kimlik ve kişilik olarak taşıdığı yüksek nitelikler kendiliğinden birer birer usumuza geliveriyor, gözümüzün önünde beliriveriyor. Çünkü böyle bir uğurlayışta kendi kendimize “Nasıl bir insanı uğurluyoruz sonsuzluğa?” diye sormadan edemiyoruz. Sorunca da o sorunun yanıtlarını birer birer yeniden ön belleğimize getirmeden ve ön bilincimize yerleştirmeden edemiyoruz. Onları ön belleğimize getirir ve ön bilincimize yerleştirirken görüyoruz ki Baran’ın yüksek nitelikleri pek çok… Burada bu niteliklerin tümünü eksiksiz ortaya koymak, her birini ayrı ayrı belirtmek, kısaca açıklamak ve değerlendirmek pek kolay değil. Benden önce söz alan konuşmacılar bunların önemli bir bölümünü belirttiler, açıkladılar ve değerlendirdiler. Onları dinledikçe görüyorum ki Baran’ın her niteliği belirtilip açıklandıkça ve yorumlandıkça başka niteliklerini çağrıştırıyor. Bunlara ben de başka birçok niteliklerini ekleyebilirim Ama anlıyorum ki bunun sonu yok. Bu nedenle Baran’ın akla gelen ve gelebilecek olan yüksek niteliklerinin tümünü kapsadığını, tümünün bileşimini-bireşimini içerdiğini düşündüğüm bir bileşke niteliğini belirtmeyi yeğliyorum. Bunu bugün burada sizlerle birlikteyken yerine getirmem ve paylaşmam gereken hakçıl, dostçul ve insancıl bir görev sayıyorum.

Ve diyorum ki: “İlhan Baran damıtık bir insandır.” Böyle olmasının bir doğurgusu olarak alanında damıtık bir besteci, damıtık bir müzikbilimci, damıtık bir düşünür ve damıtık bir eğitimcidir.” 

Böyle insanlar çoğun damıtılmış olarak doğar, damıtılmış olarak yaşar, damıtılmış olarak sonsuzluğa göçerler. Böyle insanlar bu bileşke niteliğe erişmelerini, bu bileşke niteliği taşımalarını en başta “Kendi kendilerini damıtabilme” özelliğine sahip olmalarına borçludurlar. Damıtık insan bilgi, duygu, devingi ve sezgileri elekten geçirerek, süzerek ve imbikten çekerek edinir-edindirir, öğrenir-öğretir ve kullanır-kullandırır. Damıtık insan hep böyle davranır, hep böyle yaşar, yaptığı her şeyi hep böyle yapar. Damıtık insan eğer müzikçiyse hep böyle müzik öğrenir, hep böyle müzik yapar, hep böyle müzik yaratır, hep böyle müzik araştırır, hep böyle müzik düşünür ve hep böyle müzik öğretir. İlhan Baran işte böyle bir insandı. Yaşamı boyunca etkin, yetkin ve seçkin bir insan ve müzikçi olarak hep böyle davrandı. 

İlhan Baran öz varlığıyla ve öz benliğiyle müziğin içinde, odağında ve özeğindeydi. Ancak içinde, odağında, özeğinde olduğu müzik olgusuna en genişten, en derinden ve en enginden bakabilen bir müzikçiydi. Bu özeliği her şeyden önce çok dirik bir yaşam, çok geniş ve sağlam bir genel kültür ve ona oturtulu güçlü bir müzik kültürü temeline dayanan bir donanım, deneyim ve birikim sahibi olmasından kaynaklanıyordu. Bu özeliği, başka bir önemli etmen olarak Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki ilk ana çalgısı kontrabas yoluyla çoksesli müziğe en derinden bakma olanağı bulmasından, böylece çoksesli müziği en derinden duyuş ve kavrayış yeteneğini geliştirmesinden de kaynaklanmıştı. Çünkü bu çalgı, yapısının ve orkestral işlevinin doğal bir gereği olarak çalana ve dinleyene çokseslilikte derinlik duygusu sağlar, verir.

Baran yaşamı boyunca bilmeye-öğrenmeye, bildiklerini-öğrendiklerini öğretmeye tutkulu, kendini öğrencilerine adayan bir insandı. Kısacası yaratkan ve üretken, öğretken ve paylaşkan, yerinde bir eski deyişle ‘istisna ve müstesna’ bir insandı. Çünkü kendisini doğadan, tarihten ve önceki kuşaklardan devraldığı Anadolu kültürünü çağdaş ve evrensel düzeyde yaşamak ve yaşatmak üzere konumlandırıyordu. Bu konumuyla bir yandan göreneksel, geleneksel ve güncel verileri; öbür yandan yerel, bölgesel ve ulusal değerleri kendi öz teknesinde çağdaş ve evrensel bir düzeyde işleyerek, yoğurarak ve biçimlendirerek çevresine sunuyordu. Bunu yaparken olabildiğince eleyici, süzücü ve damıtıcı bir anlayış ve yaklaşımla çalışıyordu. Böyle çalışmasının bir sonucudur ki Baran’ın her eseri kendine özgü bir damıtık müzik yapıtıdır. Bu nedenle yapıtlarında eksik veya fazla bir ses (nota) ya da başka bir müziksel öge bulunmaz.

İlhan Baran tensel varlığıyla genel olarak yalnız bir insan görünümündeydi. Ama tensel-tinsel varlığıyla hiç de yalnız değildi, çevresindekilerle birlikteydi. Çünkü ilke ve ülkü olarak gerçekte tüm öğrencileriyle, tüm dostlarıyla ve tüm meslektaşlarıyla, bireyi olduğu tüm ulusuyla ve üyesi olduğu tüm insanlıkla bir ve bütündü. Bu birlik ve bütünlük içinde damıtıcı, dönüştürücü, bireştirici ve bileşkeleştirici kimliği ve kişiliğiyle, yarattıkları, yaşattıkları ve yetiştirdikleriyle Cumhuriyet müzik devriminin en özgün, en seçkin ve en yetkin müzikçilerinden biri olarak en unutulmazlar arasında yer almaktadır.

 

Son olarak tüm içtenliğimle diyorum ki: Ey damıtık insan-besteci-müzikbilimci-düşünür-eğitimci İlhan Baran! Atatürk ve Cumhuriyet Türkiye’sinde doğup, büyüyüp, yetişip üstlendiğin görevleri yüz aklığıyla yapmış bir çağdaş Türk insanı ve müzikçisi olarak çok sevdiğin başkent Ankara toprağında sonsuza dek rahat uyu ve ışıklar içinde ol! 

Prof. Ali Uçan 

 Ankara, 01 Aralık 2016

* 1 Aralık 2016 günü Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki törende yapılmış kısa konuşmanın genişçe metnidir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/damitik-insan-muzikci-ilhan-baran-in-ardindan.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/damitik-insan-muzikci-ilhan-baran-in-ardindan.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/t_damitik-insan-muzikci-ilhan-baran-in-ardindan.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/damitik-insan-muzikci-ilhan-baran-in-ardindan.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/damitik-insan-muzikci-ilhan-baran-in-ardindan/2523/</link>
			<pubDate>Wed, 14 Dec 2016 23:33:33 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Klasik Müzik Festivallerinin Yapıları ve Marsyas]]></title>
			<description><![CDATA[Marsyas Festivali çerçevesinde düzenlenen sempozyumda 3 Haziran'da sunulan bildirinin metni.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
P { margin-bottom: 0.08in; }

P { margin-bottom: 0.08in; }



Türkiye'deki Klasik Müzik Festivallerinin Yapıları ve Marsyas

 

Şefik KAHRAMANKAPTAN*

 

Türkiye'deki müzik festivallerine eğilmeden önce sözcüğün etimolojik geçmişine bakmakta yarar var. Festival, Latince “festa”dan geliyor, dilimize ise Fransızca'dan geçip yerleşmiş bir kelime. Türkçesi ise Şenlik. Ancak nedense, Türkçesi yerine hep yabancı kökenli Festival sözcüğü yeğleniyor.

Türk Dil Kurumu, festival sözcüğünü şöyle tanımlıyor: “Dönemi, yapıldığı çevre, katılanların sayısı veya niteliği programla belirtilen ve özel önemi olan sanat gösterisi.”

Klasik müzik festivallerin en önemli işlevi, sanatseverlerin kendi olanaklarıyla gidip izleme olanağı bulamayacağı yabancı-yerli iyi solist ve toplulukları, uygun bilet bedelleriyle bulundukları kente, deyim yerindeyse ayaklarına getirmesi.

Festivallerin gelişim ve gidişatının Türkiye'nin genel koşullarından olumlu veya olumsuz biçimde etkilendiklerini, ekonomik ve siyasal değişimlerin yansımalarının festivallerde de kendini gösterdiğini görüyoruz.

Türkiye'de 2016 yılında klasik müzik alanında, opera ve baleyle ilgili olanlar dahil belli başlı 12 festival bulunuyor. En yenisi 6, en eskisi 44 yaşında olan bu klasik müzik festivallerine ek olarak, caz festivalleri de dikkati çekiyor.

Festivallerin kuruluş ve mevcut yapılarını incelediğimizde, üç temel grupta toplandıklarını görüyoruz:

1- Köklü burjuva aileleri ve onların vakıfları tarafından oluşturulup sürdürülen festivaller.

2- Sivil toplum, kişisel girişim, yerel yönetimler, üniversiteler ile yerel sermayenin katılım ve desteğiyle oluşturulmuş festivaller.

3- Devlet sanat kurumları tarafından oluşturulan festivaller.

Bu genel sınıflandırmanın altında yer alabilecek bazı farklı girişimlerin de gelişebilmek için çaba gösterdiğini belirtelim. 

1- KÖKLÜ BURJUVA AİLELER ve VAKIFLARI ÖNCÜLÜĞÜNDEKİ FESTİVALLER.

Bu başlıkta üç büyük kentimizle, bunların “sayfiyesi” konumunda olan kıyı kentimizde düzenlenen dört festival yer alıyor:

İstanbul Müzik Festivali:

Sanatsever işadamı Dr. Nejat Eczacıbaşı'nın ve opera yönetmeni Aydın Gün'ün girişimleri sonucu ilk kez 1973 yılında sadece klasik müzik değil, geniş bir yelpazede çeşitli sanat dallarını kapsayan biçimde “İstanbul Festivali” adıyla yapıldı. Resmi tepe örgütü İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'dır. Kısa sürede büyüyen festival, yelpazesi altındaki sanat dallarının ayrı festivaller halinde örgütlenmesiyle, 1994'den bu yana klasik müzik için devam ediyor.

Bu yıl 44'ncüsü yapılmakta olan festivalin yıllık bütçesi 2 milyon dolar civarında. Festival bugüne kadar, Dünyanın önde gelen orkestra, şef ve solistlerini İstanbul'a getirtti. İKSV ve İstanbul Müzik Festivali'nin ana lokomotifi Eczacıbaşı grubu olmakla birlikte festival ve diğer alanlardaki etkinliklerine İstanbul'un büyük sermaye grupları da destek veriyor. Örneğin bir süredir Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası, festivalin daimi açılış orkestrası olarak görev yapıyor. Bu yılki (2016) ana sponsor ECA grubuydu.

Festivalin her yıl verdiği yaşam boyu başarı ödülü bulunuyor. Bu yıl (2016) önemli eğitimci ve bestecimiz İlhan Baran'a verilen bu ödül'e günümüze kadar daha çok yabancı müzisyen ve topluluklar değer bulundu.

Festival son beş yıldır, 2011'den bu yana , tanınmışların yanı sıra genç ve gelecek vaat eden bestecilere verdiği eser siparişleriyle güncel müzik repertuvarının zenginleşmesine de katkı sağlıyor. Bu kapsamda festival, Arvo Pärt, Giya Kancheli, Peteris Vasks, Alexander Raskatov, Fazıl Say, Tigran Mansurian ve Hasan Niyazi Tura'nın yeni eserlerinin dünya prömiyerlerine ev sahipliği yaptı.

Türkiye’deki kültürel yaşamın mihenk taşları haline gelen İstanbul Festivalleri’nin en eskisi olan İstanbul Müzik Festivali, aynı zamanda müzikoloji alanında gerçekleştirilen araştırmaları destekliyor ve ortak kültürel değerleri ele alan özel projelere önayak olunmasında, gerçekleştirdiği prodüksiyonlarla öncü bir rol üstleniyor.

Festival, Bülent Eczacıbaşı başkanlığındaki İKSV bünyesinde profesyonel bir kadro tarafından yürütülüp yönetiliyor. 1977'den bu yana Avrupa Festivaller Birliği üyesi olan İstanbul Müzik Festivali direktörlüğünü halen Yeşim Gürer Oymak yapıyor. Yapı, kaynak ve destek itibariyle en “tuzu kuru” festival olarak nitelendirilebilir.

Uluslararası Ankara Müzik Festivali:

Müziksever işadamı Cenap And'ın girişimleri sonucu yapılanan Ses ve Tel Birliği'nin devamı olarak kurulan Sevda-Cenap And Müzik Vakfı tarafından 1983 yılından beri düzenleniyor. 2016 Nisan ayında 33'ncüsü yapılan Festivalin, Dünya ve Türkiye'deki siyasal ve ekonomik değişimlerden, dalgalanmalardan en çok etkilenen şenlik olduğu söylenebilir. 

Sovyetler Birliği'nin dağılmasından önce, karşılıklı kültür anlaşmalarının tanıdığı olanaklar sayesinde bu ülkelerden, yâni Rusya ve şimdinin Türkî Cumhuriyetleri'nden pek çok kaliteli orkestra, topluluk, şef ve solist Festivale katıldı. 1991 Aralık ayında başlayan Sovyetler'in dağılma süreci ve Rusya ile Türkî Cumhuriyetlerin yeniden yapılanması sonucu piyasa ekonomisine geçiş adımları atmaya başlamalarıyla, bu ülkelerden gelecek sanatçı ve toplulukların maliyetlerinde meydana gelen yükselme, Ankara Müzik Festivali'nin sınırlı bütçesini zorladı. 

Aynı biçimde Türkiye'deki ekonomik gelişmeler sonucu döviz fiyatlarının yükselmesi ve yurtdışından getirtilen sanatçı ve topluluklara döviz bazında ödeme yapılıyor olması da Festivalin bütçesi üzerinde baskı oluşturdu. 

Başkent Ankara'da önce Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nın, ardından ülkede iktidarın el değiştirmesi de, devlet ve yerel yönetimden gelen desteğin kısıtlanmasına yol açtı. Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı'na 1994'te Melih Gökçek'in başkan seçilmesinden bu yana geçen 22 yıl süresince, bir kez Kent Orkestrası'nın festivale bir konserle katılımı dışında elle tutulur bir destek verdiği görülmemiştir. Buna karşılık ilçe belediyelerinden Çankaya, Festival etkinliklerine salon tahsis etmek ve festival dışı etkinliklerde SCAMV ile işbirliği yapmak suretiyle desteğini kendi olanakları ölçüsünde sürdürmektedir.

Bu siyasal davranış değişimi, Festivalin önemli destekçilerinden biri olan ve genellikle her yıl bir önemli yabancı orkestranın Ankara'ya getirtilmesini finanse eden T.C. Merkez Bankası'na da yansımış ve bu önemli destek ortadan kalkıvermiştir. Benzeri biçimde, ilgili Bakanlık ve Tanıtma Fonu davranışları da etkilenmiş, sağlanan katkılarda büyük ölçüde azalma olmuştur.



Belirgin bir değişim de Cumhurbaşkanlığı'nın yaklaşımında görülmüştür. Uluslararası Ankara Müzik Festivali 12. Cumhurbaşkanına kadar hep “Cumhurbaşkanlığının yüksek himayelerinde” yapılagelmiştir. 10. Cumhurbaşkanı Festival açılışlarına ve SCAMV'nın Onur Ödülü Altın Madalyası törenlerine katılırken, Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü de o dönemde Festivalin düzenleyicisi Vakfa verilmiştir. 11. Cumhurbaşkanı döneminde yeterli ilgi olmasa da “Himaye” devam etmiş, ancak 12. Cumhurbaşkanı göreve başladıktan sonra Cumhurbaşkanlığı'ndan bu konudaki yazıya cevap dahî verilmemiştir.

Tüm bunlar, siyasetin, devlet kurumlarının desteğinden yararlanmak isteyen sivil bir girişimi nasıl olumsuz etkilediğine örnek oluşturmaktadır.

Olumsuzluklar, Festivalin bütçesinde de giderek küçülmeye neden olmuştur. Ankara'da böyle bir etkinliğe parasal sponsor olabilecek şirket sayısının azlığı, paranın yön değiştirmesiyle mevcut sponsorların ayırdıkları ödeneklerin azalmasının da etkisiyle, Vakfın öz kaynaklarından daha çok harcama yapması gibi bir durum ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de yıllık bütçe yarı yarıya azalmıştır.

Halen Cenap And'ın sürdürümcüsü olarak Mehmet Başman ailesinin yönetiminde bulunduğu SCAMV ve Festivalin kendine özgü değişik bir örgütlenme biçimi bulunmaktadır. Festivalle ilgili program ve kararlar, Vakıf Başkanı'nın başkanlık ettiği bir Festival Komitesi'nde alınmakta, genel sekreter ve festival sorumlusu tarafından yürütülmektedir. 

Festival Komitesi şu isimlerden oluşmaktadır: Mehmet Başman (Başkan), Prof.Dr. Ömer Bozkurt ( Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi), Dr. Erdoğan Okyay (Vakıf Yönetim Kurulu Üyesi), Prof. Erol Gömürgen ( Korno Sanatçısı, eski DOB Genel Müdürü), Işın Metin (Orkestra Şefi), Şefik Kahramankaptan ( Gazeteci ve Sanat Yazarı), Erdoğan Davran (Çello Sanatçısı, eski Ankara DOB Müdürü), Pınar Alpay (Genel Sekreter), İbrahim Barışık (Festival Yürütme Sorumlusu)

Uluslararası Ankara Müzik Festivali, 1993'den bu yana Avrupa Festivaller birliği üyesidir.

Uluslararası İzmir Festivali 

Tıpkı İstanbul Festivali gibi, Eczacıbaşı ailesinin önderliğinde ancak çeşitli sanayici aileler, kuruluşlar ve bankaların da yer aldığı geniş bir katılımla kurulan İzmir Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) tarafından 1986'dan bu yana düzenleniyor. Festival, düzenlendiği mekânlar açısından tarihle de bağlantısını kurarak, bölgenin tanıtımına da katkı yapıyor. Bunlar arasında Efes Antik Tiyatrosu'ndan Çeşme Kalesi'ne kadar çok sayıda antik mekân bulunuyor.

Festival bu mekânların kullanımı konusunda ilgili Bakanlık ile Vakfın kurucuları arasında bulunan Valiliğin desteklerini alıyor. Festivalin en önemli destekçilerinden biri de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı. Belediye, pek çok gerekli hizmeti kendi olanaklarıyla üstlenerek öncelikle fiziksel bir destek sunuyor. Ege bölgesinin genel siyasal eğiliminin yansıması sonucu, yerel yönetimlerin desteği kuruluştan bu yana istikrarlı biçimde sürüyor.

Bazen bütün bir yaza yayarak, bazen Mayıs-Haziran aylarıyla sınırlanarak düzenlenen Festival, bugüne kadar yurtdışından çok sayıda önemli solist, orkestra ve benzeri toplulukları ağırladı. İKSEV, bu ilişkilerde, aynı ailenin bir üyesi olarak İKSV'nin yardımlarını da alıyor.

Festivalin afişe bir sanat yönetmeni ya da festival kurulu bulunmuyor. Vakıf ve Festivalin başkanlığını, İKSV'nin Başkanı Bülent Eczacıbaşı'nın kuzeni olan Filiz Eczacıbaşı Sarper yapıyor. Festivalle ilgili kararlar Vakıf yönetim kurulunda alınıyor. Vakıf 2016'da, etkinliklerinden biri olarak iki yılda bir düzenlediği Eczacıbaşı Beste Yarışması'nın final konserini de Festival programı içine aldı. Uluslararası İzmir Festivali , Avrupa Festivaller Birliği 'nin üyesidir. 

Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali:

Sanayi, ticaret ve finans alanlarında etkinlik gösteren bir büyük sermaye grubunun, çatısı altındaki çeşitli şirketlerin ortaklığıyla oluşturduğu özel bir festival olan D-Marin Festivali 2004'ten bu yana yapılıyor.

Doğuş Grubu’nun kurucu destekçisi olduğu Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali, bugüne kadar verilen irili-ufaklı 89 konsere ve 3 bin 800’ü aşkın sanatçıya evsahipliği yaptı. Festivalin merkez sahnesi, Turgutreis'te, grubun işlettiği marinanın 10 bin kişiye kadar alabilen büyük çekek yeri. Yaz aylarında yatlar denizde olduğu için bu alan büyük konserler için kullanılıyor. Ayrıca marina içinde yer alan küçük yapay bir anfitiyatroda günbatımı konserleri düzenleniyor. Geçen yıldan bu yana, sabah gündoğumu saatlerinde park konserleri de eklendi. Böylece günde üç konserle festivalde çok sayıda genç sanatçının katılımı da sağlanmış oluyor.

Başlangıçta sanat yönetmenleriyle çalışan Festival, geçen yıldan beri bu görevi, kendi grubu içine aldığı bir şirkete devretti. Bu şirket, etkinliğin sanatsal programlama ve planlamasını , değişik danışmanlar da kullanarak yapıyor veya yaptırıyor. Festival marinanın sınırları dışına taşıp, Bodrum yarımadasındaki başta Kale olmak üzere değişik mekânlara da yayılmaya başladı. 2016'dan itibaren çocuk ve yemek atölyelerinin, açık hava film gösterimlerinin, büyüklere masal dinletilerinin ve bir çağdaş sanat sergisinin de yer alacağı 8 gün sürecek Festival, böylece kapsama alanını da genişletiyor. 2009'dan bu yana Avrupa Festivaller Birliği üyesi olan Festival, Doğuş Grubu'nun bir sosyal sorumluluk projesi olarak sunuluyor ve bilet satış gelirleri Tohum Otizm Vakfı ile Bodrum Sağlık Vakfı'na bağışlanıyor.

2- SİVİL TOPLUM, YEREL YÖNETİMLER, ÜNİVERSİTELER İLE YEREL SERMAYENİN KATILIM VE DESTEĞİYLE OLUŞTURULMUŞ FESTİVALLER.

Mersin Uluslararası Müzik Festivali :

Mersin Uluslararası Müzik Festivali 2002 yılında Mersin Devlet Opera ve Balesi’nin kuruluşunun 10. yıldönümünde başlatılan bir projenin kent tarafından benimsenmesi, tabanının yaygınlaşmasıyla gelişerek devam etmiş ve 2016'da 15. kez yapılmıştır.

Merfest'i bir “imece festival” olarak nitelendirmek mümkündür. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Mersin Valiliği, Mersin Büyükşehir Belediyesi, bazı ilçe belediyeleri, Mersin Üniversitesi, Meslek Odaları ve dernekler Merfest'in ayakta durmasını sağlamaktadır. Bunun yanı sıra, Mersin'de irili ufaklı sanayi ve ticaret kuruluşları, olanakları ölçüsünde aynî ve nakdi katkı sağlamaktadır.

2007'de Avrupa Festivaller Birliği'ne kabul edilen Merfest, bilet satışlı konserlerin yanısıra izlemenin ücretsiz olduğu etkinlikler de yapmakta, Polifonik Korolar Şenliği'nin yanı sıra, altı yıldır Mersin ve çevresinden temalar saptayarak, dinleyicilerin oylarıyla sonucu belirlenen bir de beste yarışması düzenlemektedir.

Mersin'e dünyanın tanınmış sanatçılarının gelmesini sağlayan Merfest, son zamanlarda ülkedeki ekonomik ve siyasal gelişmelerden nasibini almaya başlamıştır. Özellikle bazı belediyelerin ayırdıkları kaynağı kısıtlaması, bazılarının da tümüyle kesmesi nedeniyle 2016 yılındaki 15. Festival,bütçesini yaklaşık yarı yarıya azaltmak durumunda kalmıştır.

Halen Merfest'in başkanlığını Sanat Etkinlikleri Derneği'nin başkanı Selma Yağcı, sanat yönetmenliğini de Mersin DOB eski Müdürü Erdoğan Şanal yapmaktadır. Keman Sanatçısı Prof. Cihat Aşkın, şef İbrahim Yazıcı ve DOB eski Genel Müdürlerinden remzi Buharalı'dan oluşan bir de danışma kurulu mevcuttur.

Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali:

Piyanist Eren Levendoğlu'nun yerleştiği Bodrum'un Gümüşlük beldesinde, yaz aylarını yörede geçiren devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay'ın danışmanlığında, kasabanın yerlilerinden Mesut Pekergin'in tahsis ettiği Eklisia adlı eski kilisede 2004 yılında küçük bir piyano festivali olarak yola çıkmıştır. 

  

Başlangıçtaki piyano ustalık sınıfı çalışmaları giderek diğer çalgılara genişletilmiş, festival artık Bodrum Yarımadası'nın değişik mekânlarında yılda ortalama 30 civarında etkinliğe evsahipliği yapar duruma gelmiştir. Yöredeki Antik Taşocağı'nı da konser mekanları arasına katarak binlerce kişiye hitap eder duruma gelen Uluslararası Gümüşlük Klasik Müzik Festivali, halen bünyesinde Gümüşlük Müzik Akademisi ve iki yılda bir düzenlenen Saygun Piyano Yarışması'nı da barındırıyor.

Akademi'de ustalık sınıfı vermek üzere gelen yabancı müzisyenlerin bir kısmı, festivalin de sanatçıları olarak sahneye çıkıyor.

Festivalin çatı kuruluşu başlangıçta Gümüşlük Kültür ve Sanat Derneği iken, bu rolü artık Bodrum Klasik Müzik Derneği oynuyor. Festival Bodrum Belediyesi, Bodrum Ticaret Odası, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Başbakanlık Tanıtma Fonu ve Bosch firması tarafından destekleniyor. THY ile Bodrum'un bazı meslek kuruluşlarının da katkıları bulunuyor. Festival 2016'da 12. kez, Eren Levendoğlu'nun sanat yönetmenliği ve Gülsin Onay'ın sanat danışmanlığında düzenleniyor.

Afyon Klasik Müzik Festivali 

Müzik öğretmeni Hüseyin Başkadem’in girişimleri sonucu, küçük desteklerle başlattığı Festival, 2016'da 15. kez yapıldı. Günde üç kuşak halinde okul konserleri, söyleşiler ve akşam konserleri şeklinde, ilerdeki dinleyicisini de yetiştirme amaçlı bir program yapan Genel Sanat Yönetmeni Başkadem, TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Valilik ve Belediye'nin yanısıra Afyon'daki bazı otel ve sanayi kuruluşlarının da destekleriyle bu etkinliği sürdürüyor. Festivale Türkiye'nin değişik kentlerindeki müzik okullarında öğretmenlik yapan yabancı müzisyenler de katılıyor. Son olarak Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları bölümü de Festivali kendi kadrosuyla önemli katkı yaptı.

Uluslararası Marsyas Kültür Sanat ve Müzik Festivali 

Bu Festival, çok geniş yelpazeyi kapsamaya çalışarak, değişik bir model üzerine bina edilmiştir. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nin Dinar Belediyesi işbirliğiyle düzenlediği Festivalde, klasik müzik, ögelerden sadece birini oluşturmaktadır. AKÜ Devlet Konservatuvarı'nın geleneksel ve yerel müzikleri de içeren yapılanması, Festivale de yansımıştır. 



Afyon'da 15 yıldır Klasik Müzik ve Caz Festivallerinin düzenleniyor olması nedeniyle, tarihsel ve ekonomik anlamda gelişecek potansiyele sahip Dinar'ın bu  Festival için merkez olarak seçilmesi akıllıca bir davranış olmuştur. Festival içinde pilot enstrüman olarak flütün seçilerek hem ulusal, hem uluslararası boyutta her yıl yarışma düzenlenmesi, Festivalin önemli özelliklerinden biri olarak gözükmektedir.

Üniversitenin ve Devlet kurumlarının desteği, Festivalin sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, dengelerin iyi sağlanması, Festivalin giderek geleneksel ve yerel kültürün ağır bastığı bir konuma gelmesinin önlenmesidir.

Marsyas İçin Öneriler:

Marsyas Festivali'nin kurumsallaşması ve uluslararası alanda tanınır hale gelebilmesi için bazı öneriler şöyle sıralanabilir:


	
	Tarihin ilk müzik yarışmasının yapıldığı yer olan Dinar'da, enstrümanlardan birinin flüt olmasının da yarattığı dayanaktan hareketle, flüt çalgısı, sadece yarışma bağlamında değil, ilçedeki müzik eğitimi alanında da başat hale getirilmelidir. 
	
	
	İlçedeki okullarda, yetenek taraması ve işitme testi uygulanarak, bu alanda gelişime açık çocuklar saptanarak, düzenlenecek özel kurslarla yetiştirilmelidir.
	
	
	Bu kurslarda yetişecek çocuklarla oluşturulacak flüt topluluklarıyla, festivalin sokakta-meydanda halkla kaynaşacağı renkli etkinlikler düzenlenebilir.
	
	
	Bu toplulukların seslendireceği zorluk derecesi yüksek olmayan, Türk folklorü esinli parçalar konuya gönül verecek bestecilerimizden katkı olarak istenebilir.
	



	
	Festivalin programı içinde de, yarışmanın yanısıra, flüt alanında ustalık sınıfları düzenlenmeli, böylece tıpkı Türkiye Gitar Buluşması örneğinde olduğu gibi, Dinar flüt alanında her yıl geniş katılımlı bir flüt buluşmasına ev sahipliği yapmalıdır.
	
	
	Flüt öğretimi verilen konservatuvar ve diğer eğitim kurumlarıyla daha yoğun ilişki ve iletişim kurularak, katılımın genişletilmesi sağlanmalıdır.
	
	
	Ustalık sınıfı ve festivalin flüt ağırlıklı klasik müzik bölümü belirli bir dönemi kapsasa da, genel etkinlikler yaz aylarına yayılarak, halkın açıkhava konserleriyle sanatla bir sezon boyu içiçe olması sağlanabilir. 
	
	
	Bu önerilerin hayata geçirilebilmesi için Dinar'da, konaklama anlamında yeni ve çağcıl koşulları taşıyan bir yatırıma gereksinim olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. 
	


3- DEVLET SANAT KURUMLARI TARAFINDAN OLUŞTURULAN FESTİVALLER.

Bu başlık altında tümüyle Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü'nün düzenlediği festivaller bulunuyor.

Uluslararası Aspendos Opera ve Bale Festivali :

Başlangıçta sadece ulusal olarak düzenlenen festival daha sonra yurtdışından toplulukların da davet edilmesiyle uluslararası boyuta taşındı. Özellikle Antalya ve çevresindeki yabancı turistlerin büyük ilgisini çeken festival, Türkiye'nin tanıtımı açısından da önemli işlev gördü. 

Bir süre parlak dönem yaşadıktan sonra, bütçe kesintileri, Kültür Bakanları'nın yeterli ilgiyi göstermemesi, DOB'nde yönetim değişikliği gibi nedenlerle son üç yıldır sönükleşti. Yurtdışı katılım da yok derecek kadar azaldı. Uluslararası sıfatı , ancak birkaç yabancı sanatçının eserlerde rol alması ve bir yabancı topluluğun katılımı ile sürdürülmeye çalışılıyor. Festival 2016'da, 23. kez düzenleniyor.



Uluslararası Bodrum Bale Festivali

Bodrum Kalesi'nde düzenlenen bu festival de, Aspendos'takiyle aynı nedenlerle sönükleştirildi. 2016'da 14. kez düzenlenecek festivalin “Uluslararası” sıfatı sadece adında kaldı. Sadece Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya DOB'lar tarafından bu yıl sahnelenmiş baleler Bodrum'a taşınıyor. Samsun DOB'dan ise katılım yok.

Uluslararası İstanbul Opera ve Bale Festivali 

Aynı devlet kurumu tarafından düzenleniyor olması sebebiyle, bu Festivalin de durumu farklı değil.

Parlak başlayıp Denizbank sponsorluğunda yurtdışından kaliteli katılımlarla sürdürülen bu Festival de diğerleriyle aynı akibete uğradı. DOB Genel Müdürlüğü'nde yönetim değiştikten sonra Denizbank sponsorluğunu geri çekti.

İstanbul'da ayrıca başlatılmış olan Uluslararası Bale Yarışması da bu yıldan itibaren Opera Festivali kapsamına alınarak etkinliğin adı değiştirildi. Planlama ve eşgüdüm eksikliği, açılışın DOB'un orkestralarından biriyle değil, GSGM'ne bağlı İDSO ile yapılmış olmasından bile anlaşılabiliyor. Zamanlaması yapılırken Bayram tatilinin dikkate alınmaması, açılıışta salonun boş kalmasına yol açabilir.  

Eskişehir Opera ve Bale Günleri

DOB Genel Müdürlüğü'nün Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile ortak çalışma sonucu başlattığı etkinlik, günümüze kadar 6 kez yapıldı. Bu festivalin giderleri Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ile DOB Genel Müdürlüğü arasında paylaşılıyor. Salonu da Eskişehir Büyükşehir Belediyesi tahsis ediyor. DOB Genel Müdürlüğü'ne bağlı Müdürlüklerin programlarından seçilen eserler Eskişehir'de sahneleniyor ve kapalı gişe oynuyor.

Bu dört Festivalden ilk üçü, yeterli ödenek ayrılmaması, tepeden kaynaklanan ilgisizlik, planlama yetersizliği gibi nedenlerle sürekli başaşağı gidiyor.

Sonuç:

Sürdürülebilirlik açısından İstanbul, İzmir , D-Marin ve Gümüşlük Festivalleri'nin yakın gelecekte bir sorun yaşaması olası görünmüyor. 

Ankara ve Mersin Festivalleri, ekonomik ve siyasal gelişmelerden etkilenmeme çabası içinde yeni tasarruf tedbirleri alarak devam edebiliyor. 

Devlet Sanat Kurumlarının giderek tahsis ettikleri kaynakları azaltması ve mental olarak çatıları altındaki Festivallerine gerekli önemi vermemesi, bu alandaki Festivallerin geleceği hakkında kuşku yaratıyor.

Hükümetlerin, kültür-sanat politikaları konusundaki net duruşlarını tam olarak ortaya koyamamaları, Devlet Sanat Kurumları'nın geleceklerinin belirsizliği, yapılacak düzenlemelerin bakanların kişisel yaklaşımlarının ve bürokratların da etkisiyle netleşememesi, bu bakanlıkla yakından ilişkili olan Festivalleri de etkiliyor.

3 Haziran 2016, Dinar

*Şefik Kahramankaptan

Gazeteci ve Sanat Yazarı, Librettist

Çağdaş Sanatlar Vakfı Başkanı, SCAMV Festival Kurulu Üyesi

Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Müzede Müzik / Salı Konserleri Sanat Yönetmeni

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/klasik-muzik-festivallerinin-yapilari-ve-marsyass.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/klasik-muzik-festivallerinin-yapilari-ve-marsyass.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/t__647.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/klasik-muzik-festivallerinin-yapilari-ve-marsyass.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/klasik-muzik-festivallerinin-yapilari-ve-marsyas/2242/</link>
			<pubDate>Sun, 24 Jul 2016 19:05:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Atatürk Kültür Merkezi (AKM) hakkında...]]></title>
			<description><![CDATA[
AKM kendi kendine yeten, kendi içinde büyük, kapsamlı bir Dünya. Dolayısıyla AKM bu yönüyle de değerli.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[1. derece anıtsal yapı değerine sahip olması bir yana; batıda veya doğuda fark etmez, Dünya’nın hiç bir uygar ülkesinde mevcut bir opera binasının yıkılıp da yeniden yapıldığı görülmemiştir. [Bunun en önemli nedeni herhalde kültüreldir, ancak ekonomik gerekçeler de söz konusu olabilir.]

Eğer daha iyisini, daha görkemlisini, daha çağdaşını [pardon "barok"unu] yapmak istiyorsanız, İstanbul kocaman bir şehir, 17 milyon nüfusu var; mevcut olanını restore eder, ikinci bir tanesini yaparsınız. İstanbul iki opera binasını kaldırır. Bütün uygar metropollerde de bu böyledir; ya kendi binalarına sahip olan iki-üç opera kurumu vardır (örneğin Londra, Berlin gibi) ya da tek bir opera kurumunun iki yapısı vardır (örneğin Paris gibi).

AKM’nin mimarisini beğenmiyor olabilirsiniz.

Modernist mimariye, “modernizm”e burun bükmek moda zaten. Ancak dünyanın hiç bir yerinde bu binaları yıkmıyorlar; belli bir dönemin ürünü olarak saklıyorlar; saklamak ne kelime, gözleri gibi bakıyorlar. Ancak ve ancak, eski rejimlerine “hıncı” olan ülkelerde (Balkan’larda, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde) belki yıkılanı oluyordur. AKM’nin yıkılmasını isteyenlerin çoğunluğu, AKM’yi belli bir mimari tarzın örneği olarak görmek yerine, -bence yanlış bir okumayla- belli bir ideolojiyle özdeşleştirenler olduğunu söylemek mümkün.

Hannelore Schubert’in 1971 tarihli “Moderner Theaterbau” (modern tiyatro mimarisi) isimli bir kitabı var. Kitap ikinci dünya savaşı sonrasında Almanya’da inşa edilmiş veya tasarlanmış olan sahne sanatları yapılarını ana eksen kabul ederek son 100 yıldaki tiyatro mimarisini ele alıyor. Kitabın kısa bir derleme mahiyetindeki “uluslararası duruma bakış” kısmında ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada yapılmış opera ve tiyatro/kültür merkezi örneklerine kısa bilgi, fotoğraf ve çizimlerle yer verilmiş. Bazılarımız için şaşırtıcı olabilir ancak bu bölümde Türkiye başlığı da var! Tabii ki AKM binası vesilesiyle.

AKM büyük ihtimalle Dünya literatürüne geçen tek modern çağ kültür merkezimiz.

AKM entellektüellerimiz ve mimarlarımız tarafından da genellikle soğuk, itici, çirkin, otoriter tavırlı, çevresiyle ilişkisiz olarak eleştirilir. Ancak modernist mimari zaten böyle bir tarzdır. Modernist mimari örnekleri, içinde bulundukları bağlamla ilişki kurmazlar; kendi başlarına var olurlar. Kaldı ki bence AKM, belki arkasını döndüğü boğazla ilişki kuramıyor olabilir Ancak, kesinlikle önündeki Taksim meydanı ile ilişki kurmayan bir yapı değil!

Anakronizmaya düşerek, yani günümüzün ekolojik, sürdürülebilir, çevreci yaklaşımlarıyla 60 yıl öncesine bakarak, AKM’yi mahkum etmeyelim. Londra’daki Southbank Kültür Merkezi (1951) Thames nehri ile ne kadar ilişki kuruyor? Sydney operası (1973) Sydney limanı ile ne kadar ilişki kuruyor? Varşova’daki Ulusal Tiyatro (1949), New York’taki Lincoln Performans Sanatları Merkezi (1962-1966), Berlin’deki Alman Operası (1961) önlerindeki meydanlarla ne kadar ilişki kuruyorlarsa AKM de Taksim meydanı ile o kadar ilişki kuruyor. Kat kat fuayelerin bütünüyle şeffaf, tül gibi bir cepheyle meydana açılması, meydandan da bu ışıl ışıl cephenin seyredilmesi dışında o dönemde bu büyüklükteki kültür yapıları için başka bir ilişki kurma şekli de yok ki zaten.

Düsseldorf Schauspielhaus’un (1970), Alvar Aalto imzalı Essen Operası’nın (1959-1988) önlerindeki meydanlara sağır duvarlarla, arkalarındaki yemyeşil parklara kısıtlı açıklıklarla bakıyor olmasından hiç bahsetmiyorum.

Bırakalım o dönemi, yakın zamanlarda yapılan en büyük ölçekli opera binalarından, Paris’teki Bastille Operası (1989) hemen önündeki Bastille meydanı ile ne kadar ilişki kurabiliyor ki! İlişki kurulsun diye tasarlanmış, Bastille meydanına bakan dış merdivenlerde kaç kişi oturuyor!

Günümüzün star mimar-mühendislerinden Santiago Calatrava’nın Valencia Operası’na (2005) ne demeli!

Neticede; bu büyüktükteki kültür yapıları zaten ancak fuayeleri üzerinden etraflarıyla ilişki kurarlar ki, AKM de bu ilişkiyi fazlasıyla yerine getiriyor.

[Bir opera binasının çevresi ile kurduğu ilişkide kırılma noktası yaratan bir uygulamayı bu konulardan bu kadar bahsetmişken anmadan geçmek istemem: Oslo Operası (2007). Binanın çatısı bütünüyle limana/denize/suya doğru inen basamaklarla mükemmel bir kamusal alan olarak tasarlandı, uygulandı, işliyor.]

AKM’nin büyük (opera) salonunun akustiği de çoğunlukla eleştirilir.

Salonun yanmadan önceki localı halinin, bu locaların mimari çözümünden (sesin kırılmasını sağlayan yüzeyler oluşturmuş olmalılarından) dolayı daha kaliteli bir akustiğe sahip olduğu da söylenir.

Büyük salon, İstanbul’un büyük ölçekli, düzgün salon eksikliğinden dolayı yıllarca İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve müzik festivali’nde konuk orkestra konserleri için kullanılmaktaydı. mekânsızlıktan dolayı İstanbul Devlet Tiyatrosu da Cumartesi suare ve Pazar matine gösterilerini bu salonda gerçekleştirmekteydi.

Ancak büyük salon ne tiyatro ne de konser düşünülerek tasarlanmıştır. Salonun esas işlevi opera gösterileridir ve opera için gerekli akustik koşullar mimari olarak farklıdır. Ne yazık ki büyük salonun opera temsillerindeki akustiği de öyle “Dünyanın bir numarası” değildi, ancak bu salondaki tiyatro ve konser etkinliklerindeki kötü akustik koşulları örnek göstererek salonu ve bütün binayı kötülemek iyi niyete sığmaz. Kaldı ki, uzun yıllardır bütün Dünyada opera salonlarında ek olarak elektronik akustik sistemler kullanılmakta; yani büyük salonun akustiği böyle bir sistem eklenerek daha iyi bir hale getirilebilir.

AKM’ye başka bir açıdan da bakmak istiyorum;

AKM içinde sadece bir opera sahnesi barındıran bir programa sahip değil. Zaten yeterince kapsamlı bir mekânsal düzenlemeye (arka ve iki yan sahne, yüksek sofito, ana sahnenin parçalanarak hem döner hem de aşağı-yukarı doğrultuda hareketli olması) ihtiyacı olan opera sahnesi dışında AKM ek olarak bir konser salonu, bir sinema salonu, bir oda tiyatrosu ve bir sanat galerisi barındırıyor. Dünyada bu kadar salonu bir arada, yan yana, üst üste barındıran çok az kültür yapısı var, belki de hiç yok. Literatürü şöyle bir tarayın, opera salonuna en fazla küçük salonun eklendiğini, ender örneklerde salon sayısının üçe çıktığını görürsünüz.

Tabii sadece seyirci açısından bakıp da mekân çeşitliliğini ele almamak lazım, bu işin bir de “mutfağı” var: sanatçı odaları, prova salonları, dekor-kostüm atölyeleri, sanatçı lokantası, idari birimler.. Saymakla bitmez!

AKM kendi kendine yeten, kendi içinde büyük, kapsamlı bir Dünya. Dolayısıyla AKM bu yönüyle de değerli. Ve maalesef; bu kadar işlevi bir arada barındırdığı için de bazılarımıza “hantal” gözüküyor!

AKM’nin işlev ve mekânsal çözümlerinden devam edersem;

Binanın mimarı Hayati Tabanlıoğlu Almanya’da tiyatro mimarisi üzerine yüksek eğitim görürken Gerhard Graubner’in öğrencisi oluyor. Graubner Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında sayısız tiyatro-opera-kültür merkezi projesi çizmiş ve uygulamış bir mimar. Dolayısıyla, Tabanlıoğlu, bu işi kaynağında, en yetkin kişisinden öğreniyor ve öğrendiklerini birebir İstanbul’da uyguluyor. Nedir öğrendikleri? AKM’nin fuaye büyüklükleri, merdiven genişlikleri, vestiyer alanı, gişe alanı gibi ikincil işlev mekânlarına baktığınızda, Türkiye’de bu büyüklükte/genişlikte örnekler göremezsiniz. AKM’de bu mekânların bu kadar geniş tutulmasının nedeni, büyük ihtimalle Tabanlıoğlu’nun bu mekânların alanlarını belirlerken, sahne sanatlarının dünyada en gelişmiş, halka en çok mal olmuş ülkelerinden biri olan Almanya’nın standartlarını baz almış ve Graubner’in bilgisini kullanmış olmasıdır. Eğer bir gün Almanya’da bir Graubner yapısına denk gelirseniz (mesela Wuppertal’de 1966 yılında kullanıma açılmış olan Schauspielhaus onundur) AKM’yi daha iyi anlarsınız.

Buradan da ister istemez İstanbul’da son yıllarda inşa edilen tiyatro yapılarına gelmek istiyorum. Örnek olarak yakın zamanda yeniden inşa edilmiş iki binayı düşünelim: Şehir Tiyatrolarının Muhsin Ertuğrul sahnesini ve Üsküdar Musahipzade Sahnesini.

Bu yapıların fuaye büyüklükleri, vestiyer alanları, salona giriş çıkışları, yapıların çevreleriyle kurdukları ilişkiler yeterli mi sizce? Tiyatro çağlar boyunca toplumsal bir etkinlik alanı olmuştur. Hele de 21. yüzyılda tiyatro sadece insanların karanlık bir salona girip sahnedekileri izleyip çıktıkları tek taraflı bir etkinlik değildir. Öncesinde, arasında, sonrasında bir araya gelinen, sohbet edilen, seyredilmiş olanın tartışıldığı bir etkinliktir tiyatro. Bunlara imkân sağlayacak olan ise fuayenin mekânsal kalitesidir; niteliğidir. Fuaye büyüklüğüyle ve donatılarıyla seyircinin "seyirci" olarak kalmadığı, seyrettiğini sorguladığı, tartıştığı bir mekân olarak kurgulanmalıdır.

Suskun ve itaatkâr bir toplum yaratılmak isteniyorsa, tabii ki bir araya gelinecek, sosyalleşecek mekânlara imkan sağlamak istenmez!

Gezi Parkı direnişi toplumumuzun -çoğunlukla gençlerden, ve genç düşünenlerden oluşan- bir kesiminin sorgulamak, tartışmak ve bütün farklılıklarıyla bir arada/yan yana olmak için mekâna ne kadar çok ihtiyacı olduğunu ve zorlandığında da bu mekânı kendisinin bizzat oluşturabileceğini, kurabileceğini, giderek de tasarlayabileceğini kanıtladı.

Sanırım bu kesim genel olarak zaten, başında “devlet” veya “belediye” yazan tiyatro ve kültür kurumlarına pek itibar etmeyen; daha çok, alternatif ve sıra dışı kültür sanat etkinliklerini takip eden gençlerden oluşuyor. Dolayısıyla Gezi Parkı mekânını onların yaratmış olması hiç şaşırtıcı değil.

İsmail Hakkı AKSU

 

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/ataturk-kultur-merkezi-akm-hakkinda.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/ataturk-kultur-merkezi-akm-hakkinda.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/t_ataturk-kultur-merkezi-akm-hakkinda.jpg"/>
<enclosure url="https://www.sanattanyansimalar.com/images/haberler/ataturk-kultur-merkezi-akm-hakkinda.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.sanattanyansimalar.com/ataturk-kultur-merkezi-akm-hakkinda/1886/</link>
			<pubDate>Wed, 02 Mar 2016 18:07:18 +0200</pubDate>
			</item></channel>
</rss>