İnsan, yaşadığı manevî dünyanın unsurlarını kaybettikçe anılarına sığınır. Türkiye’de uzun bir süredir, toplumun önemli bir çoğunluğunu bir zamanlar buluşturmuş olan değerler, alışkanlıklar, ritüeller, ilişki biçimleri, üslûplar, kısacası bir kültür dünyasını yapılandıran özellikler çözülüp dağılıyor. Bu dağılmayı yüreklerinde derin bir sızı olarak hissedebilenler geçmişin izlerine sığınıyor. Dağılıp anlamsızlaşan, kaybolan, küçümsenen değerlerin yitimi, asgari insan ilişkisi standartlarının vahşi bir gözü dönmüşlükle yok edilmesine neden oluyor. Geriye kaba, nobran, pusulası şaşmış, küstah ama iliklerine kadar cahil bir barbarlığın, traji-komik beceriksizliğinin her görünümünü sergileyerek, bir enkaz üzerinde hırçınca tepinmesinden başka bir şey kalmıyor. Kuşkusuz Türkiye’de sınıflar arası çatışma, sömürü ve sömürünün ideolojik kamuflajı, görüş ayrılıkları, siyasî ayrışmalar her zaman vardı. Ancak Türkiye, küresel sermayenin, emperyalizmin kılık değiştirmiş ama yüzyıl önceki niyetlerinden hiç vazgeçmemiş hâlinin, işbirlikçi kapitalizm ve onun çıkarlarına doğrudan ya da dolayı olarak bağlı aydın çevrelerinin ekonomik, politik ve düşünsel hegemonyası altına bâriz bir şekilde girdiği 2000’li yıllardan beri, yalnızca kültürel bir gerileme yaşamakla kalmıyor, farklılıklara rağmen mevcut olan ortak değerlerini hızla yitiriyor. Yitirilen değerler, herhangi bir siyasî görüşün, kanadın, konum alışın dayanakları olarak görülmemelidir; bunlar bir topluluğu (millet, etni, kültür çevresi, vb.) genel anlamda ayakta tutan, diğer bir deyişle var olmasını sağlayan temel payandalardır. Temel değerleri dinamitlemek, o topluluğun artık hasbelkader bir arada duran insanlardan ibaret kalmasına, her an ölümcül bir yarılmaya yozlaşacak olan çatışma hatlarının derinleşerek yok edici bir kavganın başlamasına neden olmak anlamına gelir. Türkiye bugün bu çok kırılgan eşikte duruyor. Bir toplumu ne siyasî hamâset ne güvenlik önlemleri ne sahte-başarı masalları ayakta tutabilir. Bir toplumu tarihin fırtınalarında sağlam bir ağaç gibi dik tutan unsur köküdür; kök, kültürdür. Tarihi, yenilgiler ve işgallerle dolu Macaristan’ın, nasıl olup da bir millet olarak kimliğini ve bütünlüğünü koruduğunu anlamakta zorlanabiliriz. Ancak dünyada en çok kitap okunan ülkelerden birinin Macaristan olduğunu keşfettiğimiz zaman, bulunduğu toprağa sıkıca sarılmış olmayı sağlayanın ne salt askerî güç ne popülist siyaset olduğunu, tersine kültür zenginliği ve bilinci olduğunu ibretle görürüz. Türkiye, köklerini kemiren vahim bir mantar enfeksiyonuyla tehdit altında. Türkiye bir kültür çölleşmesi yaşıyor.
Toplum adını verdiğimiz kurgu, yaşanmaz bir şiddet ve adaletsizlik cehennemine dönüştükçe, onunla ilgili tasavvurlarımız da belirsizleşir; ortaklığın asgari bileşenleri hem silinir hem çok-anlamlı hâle gelir. Manevî dünyanın kaybolması, maddî olanın (para, iktidar, mülkiyet) yitiminden çok daha sarsıcı bir deneyimdir. Bu nedenle bir topluluğu birleştiren asgarî değerlerin geçersizleştiği durumlarda tepkisel duygular ve kimi zaman bu yönde toplumsal hareketler ortaya çıkması doğal kabul edilmelidir. Ancak geçmişi mükemmel bir ideal olarak tasavvur etmek, diğer bir deyişle nostaljiye sarılmak sinsi tuzaklar barındırır. Nostalji tehlikeli bir duygudur. Temel değerlere sahip çıkmak ile nostaljik tepkiselliğe savrulmak arasındaki farkı ayırt etmek her zaman kolay değildir; ancak gereklidir. Bugün Türkiye’de yaşamakta olduğumuz kültür çölleşmesi, hele fizikî anlamda çölleşmeyle de (ormanların yakılması, yer altı sularının şuursuzca tüketimi, su kaynaklarının kurutulması, atıkların denetimsiz boşaltımı, vb.) destekleniyorsa, kendini bir ülkeye ait gören insanların bu bağlarının hem maddî hem manevî anlamda çözülmesine neden olur. Bununla birlikte, bu acı tablonun, vicdanını acıtabildiği insanların (acı çekebilmek bir meziyettir!) zihninde abartılı bir nostaljiye dönüşmesini engellemek gerekir. Aksi takdirde, tepkisel tutumlar, çözülmeyi hızlandıran bir etki yapmaktan başka işe yaramaz. Ağır kompleksli taşra cehaleti, nasıl var olmayan bir geçmişin kendince olumlu ve olumsuz söylencelerine iman ediyorsa, asgarî medeniyet temelini savunan aklî insanlar da (sınıf, eğitim düzeyi, ikamet yeri, kültür çevresi aidiyeti, vb. fark etmeksizin) yitirdikleri değerleri bir nostalji serabına kolaylıkla dönüştürebilirler. Nitekim, bu zararlı nostaljinin çeşitli örneklerine gündelik hayatta sıklıkla rastlıyoruz. Nostalji tuzağına düşmeden yitirilen dünyanın sesine kulak vermek dengeli bir gözlem yapmaya izin verebilir. Müzik kadar toplum hayatının nabzını birebir tutan bir mecra olamaz.
Türk Pop Müziği dünyası, 1960’ların uyarlama eserlerinden sonra 1970’lerden itibaren özgün ürünlerini vermeye başlamıştır. İlginç bir şekilde, Türkiye’nin küresel kültüre daha yaygın olarak açılması her ne kadar 1990’larda başlamış, 2000’lerde hızlanmış olsa da popüler müzik üretimi, bu süreçte çeşitlenme ve zenginleşme yönünde gelişeceğine, git gide basit kalıplarla yapılan, sığ, kolay algılanabilir, armonik derinliği olmayan, saçmayla bayağı arasındaki pespayelikte salınan sözlerden oluşan bir manzara arz etmiştir. Oysa 1970’li yıllarının müzikleri, bütün siyasî istikrarsızlık, toplumsal çalkantı, ekonomik darboğaz, maddî yokluklara (A.B.D. ambargosu, yerli kapitalizmin türlü oyunları) rağmen, kültürel nitelik olarak günümüzün teknoloji destekli ses balonlarıyla karşılaştırılamayacak denli yetkin ürünlerdi. Millî eğitim sisteminin topyekûn çöküşü, genel kültür üretim ortamının dramatik gerileyişi, biyolojik değil ama sosyal etkenlerle genel zekâ düzeyinin düşüşü, beğenilerin yüzeyselleşmesi, içeriği zengin popüler müzik eserlerine olan rağbeti azalttı. Nostalji tuzağının uzağından dolaşarak ortaya koyabileceğimiz bazı somut ölçütler var: (1) Özellikle 1970’lerin pop müzikleri öncelikle tam birer ince zanaat işi eserlerdi. Bu dönemin bestecileri ve aranjörleri, ciddi müzik eğitimi almış, armoni, kontrpuan, kompozisyon temeli edinmiş, Türk müzik kültürünü Avrupa müziğininki kadar iyi hazmetmiş önemli sanatçılardı. Basit ezgisi olan bir bestede bile, hem dünya esintilerini kompozisyonuna dâhil edebiliyor hem Türk dinleyicisinin kulaklarına yabancı gelmeyecek şekilde düzenleyebiliyorlardı. Dünya müziklerinin ritim kalıpları, kimi ezgisel motifleri, kısmen orkestralama anlayışı, Anadolu müzik dağarıyla, bu yetkin sanatçıların elinde çok başarılı bir şekilde bütünleşiyordu. (2) Bu müzikler, yalnızca büyük kentlerin seçkin olarak tanımlanabilecek semtlerinde dinlenmiyor, Anadolu’nun kasabalarına kadar nüfuz edebiliyordu. Bu eserleri seslendiren sanatçıların turne ve konserlerinin uğrakları, plak satış sayıları, bunların yurt çapındaki dağılımı bu yaygınlığa önemli bir kanıt olarak değerlendirilebilir. Ayrıca bu eserlerin bugün hâlâ dinleniyor olması, neyin daha kalıcı olduğunu, o kalıcılığı hangi içerik zenginliğinin sağladığını çok iyi kanıtlıyor. (3)
Şarkıların sözleri çoğu zaman barış ve kardeşlik arayışını yansıtırken (“bütün dünya buna inansa / bir inansa / hayat bayram olsa / insanlar el ele tutuşsa / birlik olsa / uzansak sonsuza”), özellikle kadın özgürleşiminin ilk işaret fişeklerini ateşliyordu. Kadınlar, şarkıların nesnesinden ziyade öznesi olmaya, seçilen olmaktan ziyade seçen olmaya doğru dönüşüyorlardı. Kadının bir irade birimi olarak özgürleşmesi, bir toplumun medenîleşme ölçütüdür. Kuşkusuz, cinsiyet eşitliği konusunda verilen mücadeleler, 1970’lerde günümüze oranla daha gerideydi; ancak o günün genel kültür ortamı, bu kazanımları günümüzdeki kadar hasmâne bir şekilde engelleyen bir siyasî ortamla çevrilmemişti. (4) 1970’lerin pop müzik ürünlerinin tamamında genel bir samimiyet gözlemlemek mümkündür. Kuşkusuz o dönemde de bir plağın satışı, müzik üreticileri için önem arz ediyordu; ancak günümüzdeki kadar en az çabayla (besteleme becerisi yerine gelişmiş elektronik düzenekler ve artık yapay zekâ!) en ticarî işi yapmak, voliyi vurmak, müzik profesyonellerinin, en azından yegâne amacı değildi. Bu yetkin müzik insanları, eserlerine kişilik, samimiyet, özgünlük, toplumsal bir öz katmayı bir çeşit ahlâkî ödev olarak içselleştirmişlerdi. O nedenle, 1970’lerin pop ürünleri, en naifinden (“ah kalbim! / valla sen delisin”) (“kovaladıkça kaçan ateş böceğim misin?”) en politik olanına (“işçisin sen işçi kal!”) (“eşkıya dünyaya hükümdar olmaz”) kadar belirgin bir samimiyeti yansıtır. Toplumsal ilişkilerin sahiciliği (barışçıllığı değil, sahiciliği; dostluğun da kavganın da sahiciliği), şarkılara yansıyordu.
Türk Pop Müziği’nin özgün ve zengin eserlerinin üretildiği 1970’li yıllar, çeşitli vesilelerle toplumsal duyarlılıklara hitap ederek yeniden gündeme gelebiliyorlar. Örneğin, erken yaşında hayata veda etmiş ama ardında kalıcı eserler bırakmış Ayla Dikmen’in (1944-1990) seslendirdiği Anlamazdın şarkısı Issız Adam (Çağan Irmak, 2008) filmiyle yeniden hatırlandı. Örneğin, erken yaşında hayata veda etmiş ama ardında kalıcı eserler bırakmış Ayla Dikmen’in (1944-1990) seslendirdiği Anlamazdın şarkısı Issız Adam (Çağan Irmak, 2008) filmiyle yeniden hatırlandı. Selda’nın seslendirdiği Çemberimde Gül Oya şarkısı, aynı adlı (Tomris Giritlioğlu, 2004-2005) televizyon dizisiyle yeniden dillere takıldı. Bu vesileyle, örneğin Ayla Dikmen’in diğer şarkılarını da yeniden dinlediğimiz zaman, Anadolu türkü temalarının (uyak düzeni, halk edebiyatı üslûbu) nasıl Latin ritimleriyle mükemmel bir şekilde bütünleştirildiğini görebiliyoruz. Bir albümde yerli temaların Salsa, Bossanova, Samba, Merenge, Kalipso, vb. (örneğin Al Yanaklım) ritimleriyle nasıl iç içe geçebildiğini, bu eserlerin de milyonların kulaklarında sevilip yankılandığını bugün bile hissedebiliriz. Türkiye, küreselleşmenin kültür endüstrisi zorbalığının dayatmalarına (üstelik bunları “çeşitlilik”, “çoğulculuk” diye pazarlayarak) mâruz kalmadan önce küresel kültürle buluşabilmişti.
Türkiye’nin kültür hayatı bir çöle çevrildi. Üstelik bu dönüşüm, standartlaştırıcı küreselleşmenin (çünkü özgürleştirici bir küreselleşme de vardır) rüzgârıyla ama sanki ona ideolojik olarak karşı duruyormuş izlenimi verilerek ateşlendi. Çölleşmeyi durdurmak hâlâ elimizde. Dağılmanın tam eşiğindeyiz. Bu ülkenin bütüncül kültürünü, bütün tarih-coğrafyasıyla, Cumhuriyet ruhuyla savunmak ya da nice geçmiş toplum gibi sessiz istilânın içinde yok olmak. Karar zamanı!
“Anlamazdın, anlamazdın…”
ALİ ERGUR
1 Ağustos 2025, Denizli


























