Düşmüş bir kadının hikayesi… La Traviata, Ocak ayında tekrar AKM’de! Violetta’nın aşkı için kendinden vazgeçerken söylediği ‘Amami Alfredo’ (Sev beni Alfredo) melodisini duyduğunuzda, göz yaşlarınızı tutmaya çalışmanın bir âlemi yoktur. Bu vesileyle, romantik operanın doruk noktası olan bu esere bir göz atalım.
Oğul Alexander Dumas’nın gerçek olaylar üzerine yazdığını iddia ettiği Kamelyalı Kadın’dan uyarlanmış operamız. Bizim için üç farklı Kamelyalı Kadın var ki üçü de birbirinden değerli: ilki Verdi’nin Violetta Valery’si, ikincisi Alexander Dumas (oğul)’nın Marguerite Gautier’i ve sonuncusu hepsinin ilham perisi olan Marie Duplessis. İlkinin sesi çok güzel desek sanırım yanılmayız.
Her Şeyin Başlangıcı
Marie Duplessis, 19. Yüzyıl Paris’ini kasıp kavurmuş bir elit fahişe - kurtezan. Kimlerle birlikteliği olmamış ki, Liszt mi dersiniz Alexander Dumas (oğul) mı.. Gerçek adı Alphonsine Rose Plensis olan Marie oldukça zor bir hayat geçirmiş tahmin edersiniz ki. Babası onu daha 14 yaşındayken Paris’e, 70 yaşında birine satmış. Seneler geçtikçe Marie erkeklerin ilgisini çekmeye başladığını ve kendisiyle olmak için para vermeye hazır olduklarını anlamış.

Okuma yazma öğrenmiş, sosyal ortamlarda konuşabilecek kadar kendisini geliştirmiş. Malum kurtezanlar sadece birlikte olunan değil, sosyal ortamlarda da birlikte zaman geçirilen kadınlar. İsmini değiştirirken soyismine soylu izlenimi veren ‘du’ hecesini eklemeyi de atlamamış. Esprili, zeki ve ketum olmasıyla ünlüymüş. Kamelyalarıyla meşhur Marie, regl dönemlerinde kırmızı, ayın geri kalanında ise beyaz kamelya takarak taliplerine müsaitlik durumunu bildirirmiş.
Alexander Dumas (oğul) ile yaklaşık bir yıllık ateşli bir ilişkileri olmuş. Marie Duplessis, sadece 23 yaşındayken tüberkülozdan öldü. Ölümünden birkaç gün önce, borçlarını ödeyebilmek için eşyaları açık artırma ile satıldı. Hala daha Marie Duplessis eşyalarını araştıran ve toplayan koleksiyoncular var. Alexander Dumas da açık artırmadan Marie’nin çok sevdiği Manon Lescaut romanını satın almış. Marie’nin neden bu romanı çok sevdiğini anlamak hiç de zor değil. Cenazesine yüzlerce kişi katılmış. Paris’teki Montmarte mezarlığına gömülü olan Duplessis’in mezarı hep kamelyalarla doludur.

Alexander Dumas, ilişkilerinin onda bıraktığı izi, Marie’yi Kamelyalı Kadın romanında ölümsüzleştirerek göstermiş. Kitap aslında hemen tutmamış çünkü o sırada Fransa’da devrim olmakta. Dumas kitabı bir tiyatro oyununa çevirmek için kolları sıvıyor fakat sahneletebilmek için tam üç yıl boyunca uğraşması gerekiyor. Bir fahişenin başrolde olduğu bu konu, Paris tiyatrosu için oldukça sansasyonel. 1852’de sahnelendiğinde ise hemen tutuyor.
Verdi Oyunu İzler
Bu sırada İtalya’ya gidelim. Verdi, Venedik için söz verdiği operaya hazırlanıyor fakat libretistlerin ona getirdiği hiçbir konuyu beğenmiyor. ‘Her yerde yüzlercesi bulunan’ konuların dışına çıkmak isteyen Verdi, Dumas’nın oyununu izlediğinde ‘sonunda çağına uygun bir hikaye’ buluyor. Aslında bir yandan çok sıkı olan Venedik sansürünün de farkında. Verdi’nin Kamelyalı Kadın’da yaptığı ısrarda Giuseppina Strepponi ile yaşadığı evlilik dışı ilişkinin payı var mıydı, bilemiyoruz.
Libretist Francesco Maria Piave ile birlikte opera üzerine çalışmaya başlıyorlar. Konuyu görünce şok olan Venedik Operası, ancak 18. Yüzyıl setinde sahnelenirse eserin prömiyerine izin veriyor. Saray dekorunda peruklarla sahnelenen eser ta 1880’lere kadar alışık olduğumuz 19. Yüzyıl dekoruna geçemiyor. Prömiyer, Verdi’nin geç kariyerinde bir istisna olarak başarısız oluyor. Sebebi ise sopranonun narin, veremli ve çekici bir kadın için inandırıcı bir vücut yapısında (!) olmaması, tenorun sesinin parlak döneminin ise çoktan geçmiş olması söyleniyor. Ertesi gün, Verdi arkadaşı Emanuele Muzio’ya şöyle yazıyor: “Dünkü La Traviata bir hüsrandı. Suç benim mi, şarkıcıların mı? Zaman söyleyecek.” Zaman seni akladı Verdi.
Verdi ikinci bir gösterim için içine sinen bir reji bulana kadar bekledi. Bir yandan da operada, özellikle ikinci perdedeki soprano & bas düetlerinde değişiklikler yaptı. Bu sefer: başarı. Opera üçüncü gösteriminde de ikinci ve üçüncü perdede ufak revizyonlara uğradı. E biraz da sopranonun Violetta rolünü coşturmasıyla birlikte opera Verdi’nin en meşhur operası oluverdi.
Yalnızca bir fahişeyi başrole koyduğu için değil, seyirciye bu fahişe için gözyaşı döktürttüğü için Verdi’nin La Traviata’yı kabul ettirmesi çok zor olmuştu. Evening Post’da yayınlanan şu eleştiriye insan katılmadan edemiyor: ‘Don Giovanni’nin göz kamaştıran uygunsuzluğunda sesini çıkarmayan seyircinin La Traviata’da yüzü bile kızarmamalı.’ Tüm tepkilere rağmen, zamanla Violetta’yı sevdik, onunla ağladık, son anlarında ‘ah, coşku’ diye bağırırken bir an olsun biz de iyileşecek sandık…
Tekrar AKM’de! 
Recep Ayyılmaz’ın sahneye koyduğu La Traviata, bu sezon tekrar AKM’de. Hale Soner ve Evren Işık Yasemin Violetta’yı; Mert Süngü ve Berk Dalkılıç Alfredo’yu; Caner Akgün ve Murat Güney ise Giorgio Germont’u seslendirecekler. Ayyılmaz, eseri sahnelerken Verdi ve Alexander Dumas (oğul)’ya selam vermeyi atlamamış. Eserin başlangıcında ve yer yer eserin içerisinde bize bu eserin yaratıcılarını hatırlatıyor, onları sahnede gösteriyor. Finalde Violetta’yı bir kitabın içerisine yatırıyor ve eser biterken kitabın kapağını üzerine örtüyor. Siz en iyisi kalbinizin kırılmasına hazır olun!
Gitmeden önce dinleyin: https://open.spotify.com/playlist/3j5Z0vVQypvMvnxbiNkILd?si=HgbIeVEdR2SE6iwnYLUJSQ&pi=7p94yJM5QxeWj
Ece Demirel
21 Ocak 2026, İstanbul





























