Günümüzde komşuluk ilişkileri giderek yok oluyor. Aynı apartmanda, hatta karşılıklı dairelerde yaşayıp da birbirini tanımayan pek çok insan var. Maalesef, asansörlerde karşılaşıldığında verilen yarım ağız selamın lütuf sayıldığı bir döneme evrildik. Son yarım yüzyılda o sımsıcak komşuluk bağlarının nasıl olup da bu kadar inceldiğini, insan düşünmeden edemiyor. Öyle olunca da, eski samimi komşuluklar ve artık çok gerilerde kalmış olan o güzel insanlar zihinlerde canlanıyor. 1960’ların kış gecelerinde, kuzine sobaların ısıttığı odalardaki komşu buluşmalarını şimdilerde özlemle anımsıyorum. Söz konusu buluşmalar, her seferinde bir başka komşunun evinde olmak üzere kış boyunca sık sık tekrarlanırdı.
O yıllarda mahalleler henüz yüksek bloklara veya sitelere dönüşmemişti. İnsanlar müstakil evlerde ya da az katlı apartmanlarda yaşamaktaydı. Aynı sokakta oturan hemen herkes birbirini tanırdı. Hele de kapı komşuları… Onlar, en yakın akrabalardan bile daha yakındı. Biri hastalandığında halini hatırını sormaya ilk koşan, elinde bir tas sıcak çorba ile onlar olurdu. Rahatsızlık süresince kendi evinde pişen yemekten mutlaka hasta komşuya da getirmek, günde birkaç kez gelip durumuna bakmak, varsa acil yapılacak işlerini halletmek âdettendi.
Evlerde, çevreye kokusu yayılan yöresel veya özel bir yemek mi pişti? Mutlaka bir tabak da komşuya ayrılırdı. Tabii o tabak asla boş dönmezdi. İçine, ev sahibinin el emeği olan börek ya da kek konularak iade edilirdi. Bunlar, komşuluğun değişmez kurallarıydı.
Çocuklar mahalledeki büyüklere hitap ederken, isimlerinin sonuna mutlaka “hanım teyze” veya “bey amca” eklerlerdi. Bu, hem nezaket hem de onlara duydukları saygının ifadesiydi.

“Daimi sıcak sulu" teknoloji harikası: Kuzine sobalar
1960’ların başlarında kalorifer pek yaygın değildi. Evler çoğunlukla soba ile ısıtılırdı. Kuzine sobalar, o dönem için bir teknoloji harikasıydı dersek sanırım yanlış yapmış olmayız. Çünkü evi ısıtırken, aynı anda kapaklı fırın bölmesinde tepsiyle börek kızartılır ya da güveç pişirilirdi. Alttaki küllükteki sıcak küllerin içine gömülen patatesler orada ağır ağır közlenirdi. Üzerindeki demlik ve çaydanlıkta her daim tavşan kanı çay hazırdı. Özellikle mavi renkli emaye çaydanlıklar bu sobaların tamamlayıcıları gibiydi.

Soba üstünde öğlenin ve akşamın yemekleri pişirilir, kestane kebap yapılır, tencerede mısır patlatılır, demir maşa konularak ekmek kızartılırdı. O kızarmış ekmeklerin mis gibi kokusu, en tok karınları bile anında acıktırırdı. Şimdilerde sağlıklı yaşam öğütleri arasında ekmekten uzak durulması sıkça tekrarlansa da; sobada kızarmış, bir de üzerine hakiki tereyağı sürülmüş ekmeğin davetkar kokusuna direnmek neredeyse imkansızdı.
Ayrıca üzerindeki güğümde bulunan sıcak su, bulaşık yıkarken ve yaşlılar abdest alırken çok işlerine yarardı. Yani bu “teknoloji harikalarına” sahip evlere rahatlıkla “daimi sıcak sulu” da denilebilirdi.
Eğer ev halkından biraz üşütmüş olan ya da öksüren varsa sobanın üzerinde ıhlamur kaynatılırdı ki ıhlamurun mis gibi kokusu odaya gireni anında rahatlatırdı. Tüm bunların yanında bir de, sobanın borusuna takılan özel askılıkta çamaşırlar kurutulurdu.
Kısacası kış gecelerinde kuzine sobanın keyfi bambaşkaydı.

"Burası, 182 kilohertz, 1648 metre uzun dalgadan yayın yapan Ankara Radyosu"
Televizyonların evlere henüz girmediği yıllarda, ancak açıldıktan bir süre sonra ısınıp ses veren radyolar, sobanın olduğu odaların baş köşesindeydi. Uzun kış gecelerindeki komşu buluşmalarında mutlaka bir yandan “182 kilohertz, 1648 metre uzun dalgadan yayın yapan Ankara Radyosu”nun - yayınlarda tok bir sesle sık sık bu anons yapılırdı - fasıl ve yurttan sesler programlarıyla, radyo sanatçılarının söylediği şarkılar, türküler dinlenir; bir yandan da çaylar eşliğinde sohbet edilirdi.
Bu arada sobanın fırın bölmesinde kızarmakta olan böreğin kokusundan, pişip pişmediği anlaşılırdı. Fırının kapağı açıldığı anda bütün odaya enfes bir börek kokusu yayılırdı. Çay zaten hazırdı. Dumanı üzerinde çıtır çıtır ıspanaklı, peynirli, kıymalı ya da patatesli börekler afiyetle yenilirdi. İlerleyen saatlerde külde közlenmiş patatesler, kestane kebaplar ortaya gelirdi. Bunlardan sonra genellikle sırada meyve olurdu. “Bir dirhem et bin ayıp örter” atasözünün geçerli olduğu o yıllarda, insanlar kilo alma korkusu yaşamadıkları gibi, aksine sağlık için iştahlı olmak ve çok yemek gerektiğine inanılırdı.
Odada birbirine karışmış börek, kestane ve közlenmiş patates kokularını biraz bastırsın diye, yenilen portakalların kabuklarından parçalar, arada sobanın üzerine konurdu. Yanan portakal kabuklarının güzel kokusu derhal odaya yayılır, diğer kokuları anında bastırırdı.
Kadınların büyük çoğunluğu sohbet ederlerken, bir yandan da örgülerini örerlerdi. Sık sık ördüklerini birbirlerine gösterip, motifi hakkında görüş alırlardı. Bazı kadınlar ise tığ işi veya iğne oyası yapar ya da kasnağa gerdikleri kumaşa kanaviçe işlerdi. Eğer o akşam radyo tiyatrosu varsa, gözler işlerde, kulaklar radyoda olur; herkes pür dikkat dinler, ardından uzun uzun yorumlar yapılırdı.

Bozacının sesi ve boza dolu güğümü
Kışın geldiğinin en önemli göstergelerinden biri, geceleri sokaklarda “boza” diye bağırarak boza satan seyyar satıcıların ortaya çıkmasıydı. Bozacının sesi duyulduğunda hemen pencereden çağrılırdı. Bozacı güğümünden, yarım veya bir litrelik ölçü kaplarına doldurduğu bozayı ev sahibinin uzattığı boş tencereye doldururdu. Kış geceleri uzun olduğundan, ilerleyen saatlerde misafirlere sarı leblebi ve tarçınla birlikte boza ikram edilirdi.
Zaman zaman sobanın üst kapağı açılarak kontrol edilir, eğer ateş kararmaya yüz tutmuşsa, hemen yandaki kovadan birkaç kürek kömür atılırdı. Kısa bir süre içinde ateş tekrar harlanır; hatta soba emaye değilse, dışı nar gibi kızarırdı. Odanın sıcaklığı da anında yükselirdi. Şayet sobayı canlandırmak için odun konmuşsa, birazdan o odunlar alev alır, çıtır çıtır diye ses çıkararak yanmaya başlardı. Soba böyle nar gibi kızardığında, çocuklardan biri lambayı söndürürdü. Bu sırada odadakiler ellerindeki işlerini bir süreliğine bırakır; sobanın almış olduğu harika kırmızı renge ve sobanın ön kapağı arasından duvara yansıyan alevlerin titreyen ışığına dalar giderlerdi. Kısacası soba ile ısınmak zahmetli olmakla birlikte keyfi bambaşkaydı.
Evlerde çoğunlukla sadece bir odada soba yandığı için çocuklar da bu odada hem ödevlerini yapmaya çalışırlar hem de büyüklerin sohbetlerine kulak kabartırlardı.
Uğurlu kartları ve klasik şakalarıyla tombala
Kış gecelerindeki komşu buluşmalarının vazgeçilmez eğlencelerinin başında tombala gelirdi. Tombalaya başlanacağı zaman, her ne hikmetse bütün çocukların dersleri de bitiverirdi. Öyle olunca, oyuna onlar da katılırdı. Bu arada çaylar sürekli tazelenirdi. Önce herkes, tombala kartlarından ücreti karşılığında bir veya iki tane alırdı. Şansını arttırmak isteyenler daha fazla da alabilirdi tabii ki. Kart seçimi konusundaki bir küçük ayrıntıyı belirtmeden geçmek istemiyorum. O yıllarda insanlar sık sık evlerde bir araya gelip özellikle uzun kış gecelerinde tombala oynadıklarından, bazı insanların alışmış oldukları uğurlu kartları olurdu. Bu kartların arkalarına isimlerini yazarlardı. Dolayısıyla uğurlu kartları olanlar kart seçimi sırasında onları bulup alırlardı. Kart fiyatı, katılımcı sayısına bağlı olarak 10, 15 veya 25 kuruş olurdu. Toplanan paraya göre 1. çinko, 2. çinko ve tombala ikramiye miktarları baştan belirlenirdi. Daha sonra bir oyuncu, bez torba içindeki doksan adet numarayı tek tek çekmeye başlardı. Çıkan numaralar, büyük bir kartondaki yerlerine konurdu. 1960’lı yılların tombalalarında numaralar, küçük silindirik tahtalar üzerine kırmızı boya ile basılmıştı. Bu tombalaları artık piyasada bulmak pek mümkün değil; sadece bazı evlerde ve arada antika pazarlarında görebiliyoruz. 1970’li yıllardan itibaren tombalaların numaraları plastikten imal edilmişti.
Tombala oyunu hemen herkesçe bilindiği için burada nasıl oynandığından değil de, oyun sırasında yapılan klasikleşmiş bazı esprilerden kısaca bahsetmek istiyorum. Altı ve dokuzun alt kısmında (birbirleriyle karıştırılmamaları için) birer küçük çizgi bulunurdu. Bu sayılar çekildiğinde, örneğin altı çıkmışsa diğer oyunculardan genellikle “Altı mı, dokuz mu? Dikkatli bak.” şeklinde esprili bir uyarı gelirdi. Bir de, numaraları çekenin altmış altıyı, doksan dokuz olarak okuması âdettendi. Bir başka klasik tombala esprisi de; aslında henüz gerçekten çinko veya tombala yapmadan, mahsus “çinko veya tombala” diye bağırmaktı. O anda, heyecan içerisinde çıkan numaraları takip etmekte olan diğer oyuncuların dikkatleri dağılır, belli etmeseler de biraz canları sıkılırdı. Espriyi yapan şaka olduğunu söyleyince, herkese bir rahatlama gelir, yüzlerde tebessüm oluşurdu. Bu arada, 1. çinko, 2. çinko ve tombala ikramiyelerinin hepsini kazanan oyuncu ortadaki paranın tamamını aldığı için hayli memnun olurdu.
Eğer evde yaşlı bir nine varsa, onun anlattığı masalları, özellikle çocuklar büyük bir merakla dinlerlerdi. Dinleyenlerin ilgisi fazla olursa nine, masala ilaveler ve değişiklikler yapardı. Sonra bir de bakardık ki, daha önce defalarca dinlediğimiz bir masal, uzamış da uzamış, bambaşka bir hal almış.

Bu gecelerde çok sevilen eğlencelerden biri de fincan oyunuydu. Bu oyunda, katılımcılar iki gruba ayrılırdı. Taraflardan birinin fincanların altına sakladığı yüzüğü diğer ekip bulmaya çalışırdı. Çok keyifli bir oyundu.
Kış gecesi buluşmaları eğer hafta sonu akşamlarında yapılıyorsa geç saatlere kadar devam ederdi. Ertesi gün okul olmadığından çocuklar da oyunlara, eğlencelere daha erken katılırlardı.
Sahura kadar süren sohbetler
1960’lı yıllarda Ramazan kış mevsimine denk gelmişti. Öyle olunca, özellikle hafta sonu gecelerindeki komşu buluşmaları çoğunlukla sahura kadar sürer, hiç kimsenin uykusu gelmezdi. Buluşmaya gelenler, sahurda yemek için çeşitli yiyeceklerini de beraberlerinde getirirlerdi. Sahur vaktinde, o saate kadar yenilip içilen onca şey hazmedilmiş ve acıkılmış olurdu; el birliğiyle güzel bir sofra kurulurdu.

Eğer o kış gecelerinde kar yağıyorsa, tabii ki çocukların aklı dışarıda olurdu. Dersleri bitirdikten sonra çocuklar genellikle sokağa çıkıp kar topu oynarlar, kardan adam yaparlar ve kayarlardı. Onlar karın keyfini çıkarırken, büyükler de ara ara pencereden çocukları seyrederdi. Neşeyle oynayıp, karlarda yuvarlandıktan sonra epeyce üşüyen ve ıslanan çocuklar, sonunda mecburen içeri girerlerdi. İçlerinden biri, eve gelirken mutlaka bir kar topunu saklayarak yanında getirir; kapıyı açana atıverirdi. Bu şakaya hep birlikte gülünürdü. Üşümüş çocuklar hemen sobanın başına geçer; ellerini, ayaklarını ısıtırlardı. Islanmış eldivenler, bereler, kabanlar ve botlar kurumaları için sobanın yanına konurdu.
Evlere dönme vakti geldiğinde, gecenin tadı herkesin damağında kalmış olurdu ve bir sonraki buluşma iple çekilirdi.
H. Suat Ilgaz
22 Ocak 2026, Ankara





























