Ekim ayının ilk yarısında Ankara’da her yıl olduğu gibi yine Kitap Fuarı düzenlendi. Son yıllarda bu fuarlara ilgi hayli fazla. Özellikle öğleden sonralarıyla, imza etkinliklerinin ve edebiyat söyleşilerinin olduğu saatlerde ve hafta sonlarında ziyaretçi yoğunluğu artıyor. Bu nedenle, daha rahat dolaşabilmek için hafta içinde fuara gittim. Gerçi o gün de bazı yazarların imza etkinliği vardı.
Stantlardan birinde romanları inceliyordum. O sırada kitaplarını imzalamak üzere bekleyen yazarla bir genç arasındaki konuşmanın sonuna istemeden kulak misafiri oldum. Genç, muhtemelen üniversite öğrencisiydi. Belli ki yazar kendisine, ders dışındaki zamanlarında roman okuyup okumadığını sormuştu. Delikanlının yanıtı ilgimi çekti:
- 21 yaşındayım. Artık boş zamanlarımda roman değil, farklı türde kitaplar okuyorum.
Yıllardır severek roman okuduğum için gencin kendinden emin bir şekilde verdiği yanıt beni hayli şaşırttı. Bir an, roman okumak gerçekten vakit kaybı olabilir mi diye düşündüm.
Aslında bu sözler, okuma tercihiyle birlikte, bilgiye ve zaman kavramına bakıştaki farklılığı da yansıtıyordu. Günümüzde pek çok genç, sadece sınavlara hazırlık, kariyer gelişimi veya belli bir alanda beceri kazanmaya yönelik kitap ve dokümanları okuyorlar. Öyle olunca da, roman bu kapsamın dışında kalıyor.
Böylesi yaklaşımların, bilginin yalnızca ölçülebilir ve doğrudan işe yarar türüne değer veren bir anlayışı yansıttığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Oysa romanlar, insanın iç dünyasını, toplumsal yapıyı ve tarihsel dönüşümleri sezgisel biçimde kavratır. Romandaki bir karakterin iç çatışmasını anlamak, bir toplumun dönüşümünü bir ailenin hikâyesi üzerinden izlemek, bilgi edinmenin yanında aynı zamanda hissetmek ve empati kurmaktır.
Genci dinlerken, günümüz dünyasında zamanın, neredeyse parayla eş değer hâle geldiğini düşündüm. Her dakikayı daha verimli geçirmek için insanlar kendilerine sürekli hedefler koyuyor ve bu hedeflere ulaşmak uğruna yoğun mesai harcıyor, işlerinde en kısa sürede en fazla verimi elde edebilmek için çabalayıp duruyorlar. Öte yandan giderek zorlaşan yaşam koşulları ve büyük kentlerde trafikte kaybedilen zamanlar da dikkate alındığında, maalesef kitap okumak, özellikle de roman okumak, birçok kişi için gerekliliği sorgulanan bir eylem hâline gelmiş bulunuyor.
Roman okumak zaman kaybı mı sorusunun yanıtı, yukarıda da belirtildiği üzere sanırım biraz da kişinin bilgiden ne anladığına ve hayata bakış açısına bağlı. Bazı insanlar için sadece akademik bilgi, mesleğinde ilerleme veya teknik beceri yeterli olabilir. Böyle düşünenler, kurgu olduğundan romanları ‘gerçeklikten uzak, zaman çalan’ metinler olarak değerlendirebilirler. Ancak böyle bir yaklaşımın, romanın gücünü ve işlevini göz ardı eden bakış açısının ürünü olduğunu söylersek her halde hata yapmış olmayız.
Esasen romanlar, insan ruhunun derinliklerini, toplumsal yapıdaki kırılmaların ve tarihsel dönüşümlerin birey üzerindeki etkilerini gözler önüne sererler. Bir Emile Zola romanında işçi sınıfının sıkıntılarına tanık oluruz; keza Orhan Kemal romanında yoklukla mücadele edenlerin onurunu görürüz. Dostoyevski insanın karanlık yönlerini irdelerken, Oğuz Atay bireyin iç dünyasına dalar. Kısacası roman, insana insanı anlatır; üstelik kimi zaman hiçbir belgeselin veya tarih kitabının yapamayacağı kadar derinlikli bir şekilde yapar bu işi.
Roman okumak hayal gücünü geliştirir; çünkü zihin o sırada kendi başına sahneler kurmaya, gördüğü boşlukları tamamlamaya ve farklı olasılıkları düşünmeye çalışır. Bunun sonucunda kişi, günlük hayatta tek doğruya saplanmak yerine alternatif çözümler üretebilir.
Romanlar; okuyucuların, karakterlerin dünyasına girerek bakış açılarını ve anlama becerilerini geliştirmelerini, empati yetenekleriyle duygusal zekâlarını güçlendirmelerini sağlar. Bu da kişiye, iletişimde incelik, ikna becerisi ve ekip çalışmasında esneklik kazandırır. Gerçekte hiç karşılaşılamayacak insanların hayatlarına konuk olmak suretiyle, okuyucuları çok yönlü düşünen bireyler hâline getirir.
Ayrıca romanlar, dili doğru kullanmayı ve ifade kabiliyetini de geliştirir. Böylece insanlar daha etkili ve akıcı bir şekilde konuşup yazabilirler. Bunun yanı sıra zihni, yeni fikirlerle besler; bu da mesleki yenilikler, sanatsal üretimler ve kişisel hedefler için daha geniş bir vizyon sahibi olmayı sağlayabilir.
Unutmamak gerekir ki romanlar, anlama biçimidir. Yaşamı sadece nicel verilerle değil, duygularla, düşüncelerle ve hayal gücüyle kavrayabilmeyi öğretir. Roman okurken zaman akar, ama aynı zamanda derinleşir.
Ayrıca insanların fiziksel yorgunluk karşısında zihinsel dirençlerini korumalarına ve beyinlerini dinlendirmelerine yardımcı olur. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Büyük Taarruzun hemen öncesinde Akşehir’deki karargahta Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını okuduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, Çanakkale Savaşları sırasında da İstanbul’daki arkadaşı Bayan Corinne’e mektup gönderip roman isimleri önermesini istemiştir. Bunun üzerine Bayan Corinne, o savaş ortamında okuması için kendisine kitaplar göndermiştir.¹
Aslında ‘vakit kaybı’ denilen şey, çoğu kez vakit kaygısıdır. Kısacası roman, zamanı tüketmez, zamanı anlamlandırır. Roman, hayat hızla akarken arada durup bakmayı, yaşamı sorgulamayı, hissetmeyi sağlar.
Genç üniversiteliye tüm bunları söyleme isteğiyle başımı kaldırdığımda, o çoktan telefonunun ekranında kaybolmuş bir hâlde stanttan uzaklaşıyordu.
H. SUAT ILGAZ
3 Kasım 2025, Ankara
(¹) Tolga Aydoğan, “Kayıp Bir Mektubun İzinde”, Cumhuriyet, 25.10.2025


























