Son yıllarda hangi politik görüşten, cinsiyetten ve yaş grubundan olursa olsun ‘’nereye gidiyoruz, ne olacak halimiz’’ soruları içten içe ya da dilden dile konuşuluyor. Bunun yarattığı dışa yansıyabilen ya da yansıyamayan çok etkili psikolojik baskı insan ilişkilerinde kimilerine göre ‘’battı balık’’ kimilerine göre başının çaresine bakıp kendisini kurtarma çabasına giren insan modeli. Bu travmatik baskı unsurlarının bireysel ve toplumsal yaşama yansımaları elbette çok farklı boyutlarda. ‘’Dünyayı sel basmış, ördeğin umurunda mı’’ modunda olan bir kesim, her şeyi tozpembe gören bir kesim, ‘’nasıl kurtulacağız’’ sorularında bir kesim. ’’Bana ne, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’’ diyen bir kesim. Kendine başka yerler, yurtlar arayan bir başka kesim.
Bu saydıklarımız başka başka ülkelerde de çeşitli boyutlarda yaşanıyor. Çok karmaşık düzen yerine düzensizlik içinde olanlar, varlık yokluk dengesi yerine dengesizlikler, sosyal adalet, sosyal toplumsal dengeler yerine sürekli kaos, hak-hukuk yerine ortaçağ düzeni, derebeylikten geri kalmayan yönetim erkleri, çağ, bilim-fen, akıl yerine ilkçağı aratacak yaşam anlayışı. Hangi ana karaya bakarsak bakalım birbirinden geri kalmayan sorunlar yumağı. Elbette bunların çoğunu yaşamayan, yaşamamak için tarihsel ve güncel politikalarını sağlam dinamiklere bağlayan ülkeler de az değil. Zaten yukarıda saydığımız sorunlu toplumlardan kaçışların yönü bu yaşam kalitesini düzene koyabilmiş ülkelere. İşin en dramatik yanı bu kaçışlara göz yuman, yummayan, sahip çıkan, çıkmayan toplumların yüzeysel tavrı. Çünkü arada çok yüksek eğitim, kültür, sanat, inanç, ritüel, sağlık farkları değil, uçurumları var. Bunun taşıdığı toplumsal moral, uyum, iletişim uçurumları.
Aslında bu saydığımız olumsuzlukların temelinin nereye uzandığı, dayandığı ve kaynaklandığı sorgulanması gereken. Ama zamanında sorgulanmadığına, sorgulayanların susturulduğuna, maddi-manevi sömürgenlik ahlakının her şeyin önüne geçtiğine dayanıyor. Kuşkusuz bu hastalıklar bugün de farklı dozlarda, farklı kılıflarla devam ediyor ki toplumsal hastalıkların seyri bunu gösteriyor.
Bu sayılanların tarihsel dökümü zaman zaman dile geldiği halde akıllanmamak gibi insani zaaf hala devam ediyor. Yaşadığımız günler, çağın çağdaş insanın sıfatlarına yakışmayacak travmalar içinde.
Konu insan olduğunda bunun A ve B ülkesi-toplumu gibi ayrıştırmanın bir anlamı kalmıyor. Çünkü çocuk her toplumda çocuk, kadın her toplumda kadın, insan sıfatı her toplumda aynı. Açlık-yoksulluk her duyarlı insanın sorunu ve her insanın iç yarası. Ama sadece duyarlı insanların.
Burada genellemeler duyarlılar-duyarsızlar üzerine. Her toplumda duyarsız, insanımsılar bir yana, çünkü onlar kendi hayal dünyaları ya da inanç dünyalarının karanlık odalarında ve aslında hapis. Başka deyişle beyinleri kendilerinin değil- başkalarını güdümünde. Bizim konumuz.duyarlı insanların kendi sosyal, siyasal, insani birikimleri doğrultusunda çeşitlenmekte. Bunun yanında özellemeler de önemli insani duyarlık taşıyor.
Belli odakların kurguladığı, planladığı ve çeşitli argümanlar ve piyonlarla yaşama dayattığı psikolojik savaş unsurları var. Bunların yetmiş yıl önce, daha Öğretmen Okullarında öğrenci iken Askerlik dersimize gelen rütbeli subaylarımız tarafından bizlere ders olarak öğretildiğini pek çok insan bilmez: Psikolojik savaş nedir, ne değildir sorularıyla?
Bugün yaygın medya ve iletişim ağı içinde, bu ağa bir balık gibi takılmadan yaşamak kolay değildir. Aslında konunun dayandığı yer, bir büyük; bana göre de en büyük sorunlar yumağı eğitim sistemi. Bu sistemi işleyemez, sakatlıklar manzumesi haline getiren de politik amaçlar. Başka hesaplarla ve çağ dışı anlayışlarla yaz-boz oyununa dönüştürme oyunları. Zırt pırt değişen ekonomik sistem gibi beş altı ayda değişen ve her yeni gelen dünyayı yeniden keşfettiğini sanan yetkili değil ama etkililer zinciri.
Bizden insanların-yaratıcı eğitimcilerin tarihimizde uygulanıp dünyaca kabul görenlerini politik aymazlıklarla bir yana bırakalım; Dünyada çok başarılı uygulamalarla çağdaş insan modeli yetiştiren ülkeler ve sistemlerini bile ‘’ne yapıyorlar, neden başarılılar’’ sorgulamasıyla ele almayan, umursamayan ve inatla çağdışılığı marifet sayan bir anlayış egemen.’’Amaç üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi’’ sözünü getiriyor akla. Başka bir deyişle ‘’çağdaş insan ve çağdaş toplum mu, çağdışı insan modeli ve çağ dışı toplum mu?
Bu konuda olayı yaşayanlardan birinin anlattığı bir anı iç yaralayıcı. Eğitim sistemini incelemek üzere Finlandiya’ya bir ekip gider ülkemizden. Oradaki daha ilk görüşmede nereden, niçin gelindiği konuşulmaya başlar başlamaz yetkili şaşkınlıkla dinler ve bir kaynak çıkarır. Çıkardığı kaynak 17 Nisan 1940 Köy Enstitüleri sistemidir. ‘’Bizi sizden aldık zaten bu sistemi’’ sözleri ile. Biz kendi eğitim bilimcilerimizin yarattığını, yaşama geçirdiğini yok edip, şaşkın ördek örneği ta oralardan örnek bekler hale getirilmenin acısını yaşıyoruz.
Dünyada özellikle batı toplumlarında yüzlü, ikiyüzlü yıllar öncesinden başlayarak eğitim bilimciler bu konu üzerinde yoğun çalışmalar yapıyor, konferanslarla, kitaplarla destekli.Yönetim erklerinin bizim eğitim bilimcilere itibar etmediğini bilen biri olarak yabancı birçok örnek vermek mümkün. O örnekler de önemsenmiyor. Ama yine de günümüzle bağlantılı ve benim çok önemsediğim iki bilim adamı Prof. Victor Frankl (1905-1997) ve Prof.Ken Robinson’dan (1950-2020) örnek vermek istiyorum.

Victor Frankl’ın kitaplarından
LOGOTERAPİ’nin kurucusu, ‘’Frankl'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz de dahil olmak üzere dört farklı toplama kampında ve Holokost'ta yaşadıklarını anlattığı ve 1946 yılında yayımlanan ...Yaşamı Karşılamak: İnsanın Anlam Arayışı’’ kitabıdır. Varoluşsal terapinin en önemli ismi olan Frankl, daha insancıl bir bilimsel yaklaşıma ve daha insancıl bir psikolojiye ilham kaynağı olmuştur...

Ken Robinson ve bazı kitapları
Keen Robinson’un pek çok konuşma ve yazısından kendime göre özetlediğimi yazmaya çalışacağım, uzun alıntılar yerine. Kitaplarını kaynak göstererek. ‘’Yaratıcılık-Aklın Sınırlarını Aşmak’’, “Okullar Yaratıcılığı Öldürüyor mu’’ “Element, Özünü Keşfet’’ gibi onun kitaplarından ve çok izlenen TED konuşmalarından. Bugün uygulanan eğitim sisteminin 1800’lerde endüstri devriminin kendi işleyişi için gerekli görüp istediği ve dayattığı bir sistem olduğunu; ama artık yüzyılımızda bunun modasının geçtiğini ve gerekliliğinin kalmadığını söylüyor. Toplumsal geçerliliği çok yüksek sayılan bütün alanların yüksek puan grubunda pompalanması, sosyal bilimler gibi diğer alanların ikinci sıralarda sayılmasının travmatik etkilerini yaşadı, yaşıyor çocuklar-gençler-aileler. Robotik-mekanik bir sistem olarak artık onun istediği koşulların tavizsiz bir genelleme ile bütün okullarda çocuklardan, gençlerden istenmesinin ve sistemin buna zorunlu bağlanmasının çağ dışı kaldığını, ‘’Fen, matematik, teknoloji, derken insana insanlığını yaşatan insani değerlerin unutulduğunu’’ savunuyor. Bunun dayanağı da net. Fen, matematik, teknoloji alanı zaten özel, AR-GE’leri içinde kendi elemanını yetiştirme yarışında. Genel eğitimin her kademesinde ilgi ve eğilimleri gözetilmeksizin herkese dayatılması aslında öğrenci konumunda olanlara maddi-manevi işkence olmakta. Bu durum burada da bitmemekte üstelik. Çeşitli eğitim aşamaları ve onun sonrasında istihdam alanları için devletin organize ettiği, hatta en önemli seçme-eleme ölçütü saydığı gibi (Bizde ne acı ki bundan çok daha etkili ölçütler de olmak üzere). İlköğretimden orta öğretime geçiş sınavları, Ortaöğretim ve üniversite sınavları gibi, YKS, AYT, Devlet Memurları sınavları, protokol sınavları gibi bizim bildiğimiz, bilmediğimiz bir çok sınav. Bu sınavlarla ilgili bir sosyal paylaşım bakın neler söylüyor:

Bu dersler kuşkusuz çok çok değerli ve önemli ama kimine göre. Acaba öyle mi? Bu bile sorgulanamıyor günümüzde. Çünkü bu sistemin yetiştirdiği insan modelleri egemen pek çok ülkede ve yönetimde. Artık şu soru daha net sorulmalı: Nerdeyse 150-200 yıldır dayatılan ve uygulanan bu sistemin yetiştirdiği insan modeli neler getirdi ya da insanlık adına neler götürdü? Dünyanın ya da ülkelerinin hangi sorununu ne derece çözdüler ya da dünyayı-doğayı daha yaşanır, daha mutlu, daha adil, daha cennet hale getirdiler? Ülkeleri-toplumları cehenneme çevirenler hangi eğitimden geçti.Kapitalizm gibi vahşi sömürü çarkını kim çalıştırdı? Birinci Düya Savaşı yetmedi; İkinci Dünya Savaşı yetmedi; Hiroşima, Nagazaki, Srebrenitsa Katliamı, Hocalı Katliamı, Filistin’de yaşananlar hangi eğitimden geçti? Konuyu bir de bu açıdan ele almak gerekmez mi? Burada bana göre bilgi çuvalı insan modeli mi amaç? Sir Ken Robinson’un “fen, matematik, fizik, kimya, teknoloji derken insani değerleri unuttuk’’ sözü haksız mı?
Peki ne öneriyorsunuz denecektir? Elbette kendi eğitim tarihimizin yarattığı ama değerini bilmezlerin bilmediği somut örnekler var. Bugün dünyanın örneği sayılan birkaç ülkede başarı ile uygulanan. Buraya bir örnek vermek istiyorum. Son yıllarda çok gündemde olan bir araştırma var. ‘’2018'in en İslami ülkeleri listesi’’ 2020 İslamilik Endeksi Sıralamaları, 2024 sıralaması’’ gibi başlıklarla her yerde yayınlanan. Araştırmanın doğruluğu birkaç yerde teyit edilmiş. İranlı ve Pakistanlı üç bilim adamı ve ekibinin İslamicity Vakfı adına İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami? İslamilik Endeksi; İnsani Ve Siyasi Haklar Boyutu, Ekonomik Boyutu, Hukuk ve Yönetim Boyutu ve Uluslararası İlişkiler Boyutu olmak üzere dört ana daldan oluşur. https://www.cerideiilmiyye.org/dunya-islamilik-endeksi-sonuclari-ve-incelenmesi/
Buna göre İslama en uygun yaşayan ülkeler listesi açıklanıyor her yıl neredeyse bir iki değişiklikle. 1) Yeni Zelanda 2) İsveç 3) Hollanda 4) İzlanda 5) İsviçre. Listenin ilk 40 sırasında İslam ülkesi yok. Türkiye bazı araştırmada 95, bazılarında 102. sırada. Finlandiya’nın da yer aldığı ilk 10 ülke her yıl her araştırmada ilk sıralarda. Türkiye; Ekonomi kısmında 4.93 puan ile 71.sırada, Hukuk ve yönetim kısmında 2.94 puan ile 112. sırada, İnsani ve Siyasi Haklar kısmında 3.59 puan ile 97. sırada, Uluslararası İlişkiler kısmında 2.93 puan ile 124.sırada yer almıştır.
Bu konu üzerinde Prof Dr. Acar Baltaş, Prof. Dr. Vahdet Özkoçak, Şerafettin Üstünkol, Hasan Karal, Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş gibi bilim insanlarının değerlendirmelerinin ve Anıl Aslan’ın kapsamlı araştırmasının okunmasını öneririm.
Mehmet Akif Ersoy’a Avrupa gezisi dönüşünde sorarlar, Avrupa’yı nasıl buldun? Cevap olarak ‘’İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi!’’ https://www.cerideiilmiyye.org/dunya-islamilik-endeksi-sonuclari-ve-incelenmesi/
Bu örneği niçin verdim. Köy Enstitüleri yukarıda özetlenen ölçütlerin hayata geçirildiği eğitim kurumlarıydı. Bugün Finlandiya aynı disiplinle yaşıyor ilk sıralarda. Biz doksanlı-yüzlü sıralarda yer alıyoruz. Yıllardır çok sayıda makalemle, konferansımla anlatıyorum bu konuyu. İşin özüne inmeyen yapıyormuş, öğreniyormuş gibi yüzeysel oyunlarla kendimizi kandırıyoruz. Köy Enstitülerinin geleneğinin, ritüellerinin az da olsa devam ettiği altı yıllık yatılı okulda kazandıklarımız yaşamı ve dünyayı başka başka boyutta sorgulama bilinci geliştirdi. Ama aslında altı yıl ilkokul öğretmeni olarak yetiştirilmiş bir eğitimci olmakla birlikte sanat eğitimi gördüğüm ve sanat eğitimcisi olduğum için ’Nalıncı keseri gibi kendi alanına-sanat alanına yontuyor’’ denmesin diye çekincelerle. Bu nedenle Victor Frankl ve Ken Robinson ne öneriyor onu yazıyorum ilk önce. Ama bana göre akla gelen ‘’Beynin A küresi ya da B küresi gibi bilimsel tanımlar, tarifler, nuh nebiden kalma alıntı derlemeleri, laf ebeliği değil: yaşama nakış gibi işleyen; sanatın, sporun her dalını; şiir, roman, öykü, müzik, bale, dans, halk dansları, tiyatro, resim, heykel, seramik, şiir, roman, karikatür, film, fotograf gibi insanın duygu ve düşünce dünyasını deşifre eden; insanın kendini tanıması ve tamlamasına katkı sağlayan her dalı yok saymadan; bilim, fen, matematik, fizik, kimya gibi alanlarla paydaş olarak harmanlamasını bilen bir eğitim sistemi. Bunu yaparken de tamamen öğrencinin özgür seçimine, ilgi ve eğilimine; eskilerin deyişi ile ilgi ve istidadına bırakan: bir alanı yüceltmek için öteki alanı kurban etmeyen bir eğitim sistemi. Peki neden?
Çok kestirmeden bir sorum var, ‘’Nazım Hikmet’e bir silah verseniz bunu bir insana-bir canlıya karşı kullanabilir miydi? Başka bir deyişle Hiroşima’ya bomba atma emrini verebilir miydi Nazım Hikmet?
Hadi yaşayan ve günümüzün insanlık dışı pek çok olayına tanık olan, Nazım Hikmet gibi isyan eden Zülfü Livaneli’ye bir silah verseniz ve ’’Hiç tasvip etmediğin kişilere karşı kullan’’ deseniz? Ya da Srebrenitsa Katliamı emrini verebilir miydi Fazıl Hüsnü Dağlarca, Timur Selçuk, Selim İleri, Ahmet Telli, Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Genco Erkal, Münir Nurettin Selçuk, Neşet Ertaş, Suna Kan, Fazıl Say, Bedri Rahmi, Fikret Otyam, Turan Erol gibi nice sanat insanı. Bu insanların silah bir yana, bir kuşa taş attıklarını sanmıyorum, çocukluklarında bile. Bir çocuğun gözünde bir damla hüzün varsa; kesilmiş bir fidanı ormanın bu sanat insanlarının ve böylesi insanların yüreği kanar.
Bir insanın Berkin çocuğa bakışıyla, kendi çocuğuna-torununa bakışı arasında uçurum yaratılıyorsa, insani değerleri sil baştan gözden geçirmek zorunda. Değilse insanlıktan, dinden, imandan bahsetmek sadece kendisini ve etrafındaki biat takımını kandırmaktan öte gidemez.
Kimliği, ırkı, dini, dili, rengi, varsıllığı, yoksulluğu ne olursa olsun; her çocuğa bakarken duyduğunuz, içinizde uyanan hisleriniz ile kendi çocuğunuza bakarken duyduğunuz his, sizin aldığınız eğitimin, kazandığınız insani değerlerin, empati duygusunun mihenk taşı, altın ayarıdır.
Sanatın her alanı işte bu bilincin kazanılması için önemli fırsatlar sunar. Yeter ki bunu anlayacak ve hayata transfer edebilecek erklerin yetke sahibi olmasına fırsat verilebilisin. Eğitim-öğretim sistemleri buna göre tasarımlansın.
Bu konu eğitim sistemine nasıl yansıyabilmeli? Bazı konularda dünyayı yeniden keşfetmenin anlamı elbette tartışılabilir. Ancak yaşanan somut örneklerden yararlanmak da konunun özünde yer almalıdır.
Benim bir eğitimci olarak yıllardır savunduğum ve içinden geldiğim ve beslendiğim bir sanat eğitimi sistemi önerim var, yetkim olsa uygulamak istediğim. Kaldı ki bir yıl süreyle uyguladığımız ve benim de içinde yer aldığım bir AB Projesi bu kapsamda yaşanmış önemli bir somut örnektir. Bu nedenle projenin nasıl uygulandığını özetlemek istiyorum.
AB projesinde Pursaklar Kaymakamlığı, Saray Kız Çocuk Evleri Müdürlüğü, ilgili Devlet Bakanlığı ve TOBAV işbirliği ile Pursaklar Yetiştirme Yurdu öğrencilerine özgü 12-18 yaşlarındaki kız çocuklarına yönelik bir çalışma ile SEVGİ EVLERİ adı altında uygulandı. Projeye katılan öğrenciler her sabah okul programlarında yer alan bilgi ve kültür dersleri için okullarında eğitim gördüler. Öğleden sonra akşama kadar yurdun kampüsünde her alanın seçkin eğitimcilerinin rehberliğinde özel olarak oluşturulan resim, heykel, seramik, fotoğraf atölyelerinde, barları ve aynalarıyla bale salonunda; keman, saz, piyano gibi enstrümanlarıyla müzik salonunda, tiyatro salonlarında, diledikleri gibi, özgürce çalışmalara katıldılar. Sınavsız, başardın, başarmadın korkusuz.
ilk günden başlayarak öğrenciler ‘’ne durumda alındı, ne duruma geldi’’ takibi ile on ay boyunca gözlemlenen bu projede çocukların yaşadığı aşamalar görsel ve yazısal kayıt altına alındı. Kimlik bilgileri, isimleri, fotoğrafları-portreleri gizli kalmak koşuluyla.
Uygulamalar ve bunlara bağlı sunumları içeren kamuya açık etkinlikler gerçekleştirildi. 4. ayda Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezinde kapsamlı bir sergi düzenlendi. 9. ayda Yeni Mahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezinde 2000 kişilik bir katılımla resim, heykel, seramik, balde, dans, tiyatro, koro, halk oyunları, halk türküleri gibi her etkinlik alanını kapsayan final gecesi yapıldı. AB yetkililerinin ve proje paydaşlarının gözlem ve raporlarında bu serüven çok başarılı olarak değerlendirildi. İlk günkü davranış modeleri ile proje sonrası kazanılan, değişen davranış modelleri karşılaştırmaları bu etkinliğin ne derecede sağlıklı ve başarılı olduğunun kanıtıydı.
Bu deneyim konunun İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim sistemimizde yer alan bütün okullarda uygulanması gereken örneklem ve ipuçları veriyordu. Bu sistemin uygulanabileceğine inanıyorum. Özellikle zamanın çok yönlü kaotik yapısı içinde farkına varılan ya da varılamayan travmatik bir kuşak söz konusu. Böylesi toplumlarda regüle edecek eğitim-kültür-sanat birlikteliğine büyük ihtiyaç vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Victor Frankl’ın geliştirdiği 3. Viyana ekolü ve Logoterapinin dayanağı da bu sistemdir zaten. Bu durumlarda bireysel çıkış yolları aramak yerine toplumsal eğitime ihtiyaç vardır. Bu nedenle eğitim sisteminin her kademesinde her öğrenciye, her gence ve bu bağla aileye ulaşacak bir sistem.
Her alanın bilgi ve kültür dersleri her gün sabahtan öğleye kadar uygulanarak, günün öğleden sonrası yukarılarda saydığımız sanat ve spor dallarıyla ilgili atölyeler, salonlar, stüdyolar kurularak öğrencilerin bu alanlara yönlendirilmesi konunun esasını oluşturur. Her öğrencinin kendi isteği, eğilimi, seçimi ile dilediği bir alanda ya da alanlarda uygulamalı yaşanmalıdır.
Bu alanların sınavı, seçimi, sınırı, birilerince konmuş kalıpları olmadan. Her yaştan, her ilgi alanından öğrencinin duygusal, düşünsel eğilimine göre dilediği bir sanat, spor alanında kendisiyle, iç dünyasıyla, beğenisiyle, ifade çabasıyla baş başa kalması. Kendisinin gizil güçlerini keşfetmesi, kendisini tanıması ve tamamlaması.
Bu söylediklerim sadece bu projeye bağlı; uygulanarak somut sonuçları AB projesiyle ortaya konmuş yaşam deneyimi değildir. Kaldı ki bu uygulama 1976-1978 yılları arasında Çankırı Ortaokulunda sınırlı koşullar altında yapılmış, çalışmaların öğrencilerde yarattığı okula gelme sevgisi, yaptığı bir işten haz alma ve bunu başkalarıyla, ailesiyle paylaşma bilinci gibi davranış değişikliğini daha sonraki yıllarda karşılaştığımız pek çok öğrencimizde somut izlerle de gördüğümüzü belirtmek istiyorum.
Bu ülkede her ailenin, her öğrencinin eğitim denen süreçten, okul denen bilgi, bilim, kültür ve sanat merkezinden en insancıl boyutta haz alması öncelikli dileğimizdir. Bugün çocuklarımız için oku kavramı pek çok olumsuzlukla anılıyorsa bunu hep birlikte düşünmek zorundayız.
Bu ülke bu birikime sahiptir. Yeter ki alanının ehli insanlara güvenelim.
Sanatın insani değerlerin kaynağı olduğu bir yaşam diliyoruz.
Hasan Pekmezci
1 Temmuz 2025, Ankara




























