
Köşeyi resim kaptı.
Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin ikinci ve üçüncü katlarında iki ressam çiftimizi, Melahat- Eşref Üren ile Eren-Bedri Rahmi Eyüboğlu çiftlerini- konu alan Yan Yana başlıklı iki sergi açıldı. İster istemez, hem ülkemizdeki hem de yurtdışındaki ressam çiftler geldi aklıma. Yurtdışındaki en tanınmış ressam çift, çalkantılı ilişkileriyle Frida Kahlo ile Diego Rivera mıydı yoksa? Aklıma gelen öteki birlikteliklerde erkek öndeydi, kadın onun gölgesinde değil gölgesinin karanlığında kalıyordu. Jackson Pollock’ın -adını anımsamak için İnternet’e baktığım- ressam karısı Lee Krasner, onu öne çıkarmak için kendi kariyerini geride tutmuş, ancak Pollock -yanında sevgilisiyle trafik kazası geçirip- dünyayı terk ettikten sonra kendi yaratıcılığına dönmüştü. Pablo Picasso ile nikahlanmasa da onunla on yıl yaşayıp ondan iki çocuğu olan genç sevgilisi Françoise Gilot da geliyor akla.
Ünlü ressamın pek çok tablosuna esin kaynağı olan, kendinden yaşça çok küçük bu genç ressam, onu terk eden tek kadın olarak da biliniyor. İki çocuğunu alıp gidince köpüren Picasso onun hiçbir galeride sergi açamaması için bildiriler yayınlıyor, onun olduğu yere kendinin asla adım atmayacağını söyleyerek sanat çevresine gözdağı veriyor. Ülkesindeki sanat çevresinin ona yüz çevirmesi üzerine ABD’ye giden Gilot, Picasso ile anılarını yazıyor. Bu anıların Fransa’da yayınlanmaması için de kıyamet koparıyor ünlü ressam. Yakınlarda, 2023’te, “Pablo Picasso’nun sevgilisi ressam Françoise Gilot, 101 yaşında yaşamını yitirdi” haberini okuyunca öğrendim ki, meğer 2010’da Fransa bu değerli kadın ressamı dışlamasından dolayı özür diler gibi ona Legion d’Honneur nişanı vermiş. Picasso’nun ona yıllar önce “Kimse seni anmayacak, olsa olsa benden söz ederlerken adın geçecek” sözleri kırıcı olduğu kadar itici bir güç de vermiş olabilir genç Françoise’a. Yine de ikisinin birbirlerini sanatsal açıdan esinlendirip etkiledikleri belirtiliyor ve görülüyor.

Bizim Yan Yana sergilerine konu olan ressam çiftlerimizde bu ölçüde dramatik olaylar yok. Onların “Güzellikleri ve zorluklarıyla hayatı paylaşma”larını anlatmanın amaçlandığı belirtiliyor. Sergiler, bölümlenmeleri, açıklamaları, sanatçıların yazıları –şiirleri, mektupları-, sergi kitapçıkları, gazete sayfalarında kalmış söyleşileri vb ile zenginleştirilmiş. Müzenin iç içe geçen odalardan oluşan sergi alanlarının her birinde farklı duvar renkleri ile orada sergilenen tablolardan parçaların büyütülmüş kopyalarının duvarlara resmedilerek vurgulanmış olması çok hoş! Bunu tasarlayan ve gerçekleştirenlere şapka çıkarıyorum. Elbette, bu konuyu seçenler ile böylesi bir sunumla ortaya çıkaran küratörleri de alkışlıyorum.
Melahat Üren’i Tanımak…
Bu sergilerde beni en çok etkileyen Melahat Üren (1919-1969) oldu! Onu ne denli az tanımış olduğumuzu fark ettim, daha fazla bilinmeyi hak ettiğini gördüm. Sonra okudum ki, serginin küratörü Dr. Ali Kayaalp tam da bunu amaçlamış. Şu açıklamayı yapıyor: “Eşref Üren’in varlığını geri plana atmadan ancak Melahat Üren’e de eşit alan açmaya gayret ederek, sanatçı bir çiftin ilişkisindeki dinamikleri, gerilimleri, ahengi, neşeyi ve kırgınlıkları sanatseverlere yansıtmak istedik.” Melahat- Eşref Üren sergisinde “yanyana olmak ama aynı zamanda yalnız kalmak ince dengesini vurgulamaya çalıştık”larını belirtiyor. Sergide Virginia Woolf’a gönderme yapılarak Kendine Ait Bir Oda bölümünde Melahat Üren’e iki oda ayrılmış. Melahat Üren’in yaşamı boyunca hiç kişisel sergi açmamış oluşu dikkat çekici...

Eşref Üren'in fırçasından Melahat Üren
Kendini tanıttığı yazılarda fazla alçakgönüllü ama asla aşağılık duygusu içinde de değil... Kurumsal bir resim eğitimi almamış; Kız Sanat Enstitüsü’nün Biçki Dikiş Bölümü’nü bitirdiğini belirtiyor, eşiyle gittiği Paris’te resim konusunda bilgisini görgüsünü geliştirdiğini açıklıyor. Eşref Üren’in (1897-1984) Paris’te André Lhote gibi ustaların atelyelerine devam etmiş olduğunu düşününce “Acaba Melahat Üren neden o atelyelere katılmadı? Daha önce kurumsal bir eğitim alması gerekiyordu da ondan mı?” sorusu geliyor akla.
Midilli adasında doğan Melahat Üren, birkaç aylıkken başından geçeni şiir olarak yazmış. Yalnızca sanat tarihçilerinin ilgisini çekmemeli; tüm tarihçilerce kayda geçirilmeli diye düşündüğüm için -kendi daktilosundan çıkmış biçimiyle duvarda sergilenen- o şiiri buraya alıyorum:
NAZARLIK
Müslümanların evlerine girdiler,
Kılınçlarının ucunu
Kanlı başlarla süslediler.
Ölüm kasırgası
Kaptanın evine gelmişti sırası,
Midilli Adası’nda.
Komşusu
Katina
Oturuyordu odasında.
Birden yerinden fırladı koştu,
Bir çocuk ağlaması duymuştu.
Bırakıp kaçmış anası çocuğunu,
Kaptan da yoktu ki korusun yavrusunu.
Minnet vardı kadının içinde
Kocası Yorgo, bunca yıl
Kaptanın gemisinde
Dilini konuşur.
Asil komşusu,
İyiliğe karşı
İyilik,
İnsanlıktı doğrusu.
Çocuğu kaptı beşikten.
Korkuyla etrafına baktı
Üstünde “Maşallah” yazılı
Nazarlığı çıkarıp
Koynundan içeri attı.
Onu çocukla gördüler,
“Dur” diye gürlediler.
Biri kanlı kılıncı dayadı kundağa,
Bağırdılar:
“Katina, Katina, Katina,
Kimin
Bu çocuk?”
-Hristos hakkı için, Hristos hakkı için
Yeni yaptı papaz
Vaftizini kilisede.
Düşündüler
Bu hengâmede papazı bulmalı,
Nerede?
Güldüler:
“Çıkar memeni emsin görelim
Çocuk seninse
Başka av bulmaya gidelim.”
Katina önce nazarlığı bastırdı göğsüne,
Sonra memesini sıktı
Hayretle açılan gözlerine.
Ayni anda bembeyaz bir süt fışkırdı
Kanlı yüzlerine.
Aç yavru almıştı kokuyu,
Yakaladı memenin ucunu.
Böylece korudu Tanrı
Müslüman çocuğunu.
Böylece, Melahat Üren’in yalnızca ressam olmadığını; gazetelerde şiirlerinin, radyoda manzum oyunlarının yayınlandığını öğreniyoruz. Sergide yer alanlara bakınca, çocuklar için yazdığı bilmecelerde gülmece duygusunun gelişmiş olduğunu anlıyor; karikatür ve çizimlerini görüyoruz.

Eşref Üren'den nü
Çiftin aynı alanda sergilenen ‘nü’leri, kadın ile erkeğin çıplağa bakışındaki farkı ortaya koyuyor. Melahat Üren, çıplak kadınlara hamam sahnesi içinde yer vermiş; Eşref Üren model karşısında yapmış resimlerini.
Melahat Üren'den çizgiler

Melahat Üren'den Eşref Üren portresi
Ressam çiftin hem kendilerinin, hem de birbirlerinin portrelerini yapmaları doğal olsa gerek. Serginin tanıtım afişi otoportrelerden (kendi portrelerinden) oluşuyor. Eşref Üren’in ev içi tablolarında ev kadını Melahat Üren’e de yer verdiği görülüyor.

Melahat Üren'den peyzaj
Eşref Üren’in Ankara’daki evlerinden dışarıya bakarak ya da birlikte gidilen yaz kamplarında (eskiden her devlet kurumunun çalışanlarının uygun fiyatla tatil yapmaları amacıyla deniz kıyısında tatil yeri vardı) yaptığı resimler de çiftin ortak yaşamına tanıklık ediyor.

İhtiyar Dilenci
Eşref Üren, kendinden 21 yaş küçük olan eşini yitirdikten sonra onun 35, kendinin 30 tablosunu Türkiye İş Bankası Koleksiyonu’na bağışlamış. Bu haberin yer aldığı kupürde, Melahat Üren’in İhtiyar Dilenci adlı büyük boy bir tablosunun önünde gülümseyen ressamın fotoğrafı yer alıyor. Hem söz konusu haberi, hem de tabloyu görüyoruz sergide.
Eren- Bedri Rahmi Eyüboğlu
Müzede Yan Yana başlığı altında yer alan ikinci süreli sergi ise Eren- Bedri Rahmi Eyüboğlu çiftine ayrılmış. Onların afişinde de otoportreleri var.

Çiftin bu sergide yer alan tablolarının birçoğunu başka sergilerde görmüş olsak da- yalnızca konusu nedeniyle değil- açıklamalarla da zenginleşen bu sergi ötekilerin önüne geçiyor.
Sanatçıların yapıtları dışında mektupları, sergi kitapçıkları, fotoğrafları, Bedri Rahmi’nin (1911-1975) el yazısıyla şiir taslakları, bazı gazete kupürleri, vb sergileniyor.

Bedri Rahmi'den Aşık Veysel, Eren Eyüboğlu'ndan Cevat Şakir
Serginin girişinde Bedri Rahmi’nin ilk tablolarından biri- “memleketi Trabzon”dan bir tablo- görülüyor. Hemen yanındaki duvarda Cemal Tollu’nun çifti anlattığı 1948 tarihli yazıdan bir bölüm var: “1931 yılından beri tanıdığım bu çiftin tekamül seyrini ve birbirinden farklı olan meziyetlerini belirtmek isterim. Eren’i daha evvel tanımıştım. André Lhote’un atölyesinde beraberdik. Yine şimdiki gibi, resim yaparken coşar, değil etrafındakilerle kendisiyle bile alakadar olmazdı. Derbeder bir genç kızdı. Çok çalışır, her zaman heyecanlı olmasına rağmen, itidal ve temkinden ayrılmazdı. Bir gün benimle tanışmak üzere atölyeye gelen Bedri Rahmi ile karşılaştılar. Ve masallarda olduğu gibi, ilk görüşte birbirlerini sevdiler… Bu tanışma neticesinin her ikisinin de sanat hayatlarında müessir olduğuna işaret etmek istedim… Eren ne kadar inşai ve plastik unsurlara kıymet veriyorsa, Bedri aksine olarak tabiatı bir hayal alemi içinde, daha çok hissiyle, zevkiyle görüyordu.”

Bedri Rahmi'nin fırçasından Eren
Melahat Üren’den farklı olarak Eren Eyüboğlu (1913-1988) resim eğitimi almıştır, en az Bedri Rahmi kadar tanınır, bilinir. Romanya’da başladığı eğitimini 22 yaşında gittiği Paris’te sürdürmüş, orada tutulduğu Bedri Rahmi’yle evlendikten sonra Türkiye’ye yerleşmiş, Türkiye’yi sevmiş, yurdu olarak benimsemiştir.
Küratör Ömer Faruk Şerifoğlu, “Sergide yarım asrı aşan sanat yolculuklarında Anadolu’nun folkloru ve kültürel zenginliklerinden beslenen bu çiftin mirasını yan yana güçlü biçimde göstermeye çalıştık”larını belirtiyor.

Bedri Rahmi'nin fırçasından, Salıpazarı'ndan

Eren'in fırçasından, Salıpazarı'ndan
Çiftin Anadolu esinli yapıtları tüm üretimleri içinde önemli bir yer tutuyor. Ayrıca yaşadıkları İstanbul’un manzaralarını görüyoruz. Bursa gezisinden tuvallerine yansıyanlara da bir oda ayrılmış.

Elbette otoportreleri de var sergide. Bedri Rahmi’nin üzerine şiirler de yazdığı sevgilisi “Karadut”un ‘nü’süne özel bir alan ayrılmış. Bu çok bilinen resmi dışında başka resmini yapmamış mı, diye düşünüyoruz. Eren Eyüboğlu’nu giyimli olarak resmettiği tablolar ise ev içi tabloları…

Portre deyince, Eren Eyüboğlu’nun –Bedri Rahmi’nin öğrencisi Fikret Otyam’ın çektiği bir fotoğraftan esinlenerek yaptığı- Çocuğunu Taşıyan Köylü Kadın tablosunun yanında yer alan sözlerini aktarmadan geçmemeli: “(Portre) hem benzeyecek hem de resim olacak. Sadece benzerse sanatçı kendi çizgisini, biçemini yeterince işin içine katmazsa o, resim olmaz. Hiç benzemezse o zaman da model olarak karşına oturtmanın anlamı yok. Ömür boyu aynı portreyi yapar durursun. İşin zorluğu da burada işte. Yaptığın portreyle hem modelin fiziksel ve ruhsal özelliklerini, karakteristik yapısını yakalayacaksın, hem de portreyi yapan sanatçı olarak çizginle, tavrınla, biçeminle yaptığın yapıtta var olacaksın.”

Sanatçının, sergide yer alan 9.12.1987 tarihli Milliyet gazetesinden bir kupürde okuduğumuz şu sözlerini de paylaşmak istiyorum: “Sanatçı yalnız yaşayamaz. Bir resim yapınca konuşmak istiyorum üzerinde. Bedri sağken tartışırdık hep. Eski yıllarda, örneğin Arif Kaptan her gün uğrardı, ne yaptığımızı merak ederdi. Resimlerimizi eleştirirdi. Ressamın gören göze ihtiyacı vardır. Onsuz olmaz.”
Dayanamayıp çok uzun yazdım ama bir sergi anlatılmaz, görülür. Hele İstanbul’da yaşayanlara ya da İstanbul’a yolu düşenlere Yan Yana sergilerinin 10 Temmuz 2026’ya değin süreceğini anımsatmak isterim. Yeni öğrendiğim bir bilgiyi de aktarıvereyim: Araştırmalar, sergi gezmenin kişide gerginlik düzeyini düşürdüğünü göstermiş!
MİNA TANSEL
18 Kasım 2025, İstanbul/Ankara


























