
‘yaşanmamış tarihe notlar’ sergisi
Memleketi boydan boya kırmızı eden adam, yaşanmamış tarihe de kıpkırmızı notlar düşüyor. Bizi de mi kırmızılara boyayacaksın ey Habip dostum? Sergisi retrospektif değil, kronolojik. Memleketin başından geçen, sonrasında tabii siyaha dönüşen, kırmızı olayları kendisi bu kez yeniden kendi boyasıyla kırmızıya boyuyor. Geçmişi daha iyi anlıyoruz. Aman gelecek de kırmızı olmasın Habip n’olur; şu laf dinlemez fırçana hakim ol. Yaşanmamış tarihimiz bari bize kalsın.

Bana ithafı
İçinde kalan ukdeler mi desem, geriye dönük pişmanlıklar mı, onları yeniden bu kez şimdiki kafasındaki gibi yaşamak mı, her neyse içinde ne var ne yok hepsini dökmüş dev boyutlu tuvallere. Samimi, hemen anlıyoruz.; sansürsüz adam.
Sanatçımız 1950 yılında Konya’nın bir köyünde bir karanlık dehlizden düşerek dünyamıza gözlerini açıyor. Aydoğdu, demişler. Oysa Anadolu’muzun bağrında doğup güneş gibi ortalığı aydınlatan bir dolu mütevazı neferlden biridir o. Dolayısıyla Aydoğdu değil Gündoğdu’dur. Böyle de bir isim babalığı yapayım bakalım.
Hayata hep resim yapmakla başlamış ta miniklikten; anacığının çıkrığının yanı başında, makine düzeninde şaşmadan gidip gelen o parmakların inanılmaz ritmi boyasına işte böyle geçmiş. Göğü maviye boyayan Orhan Veli’ye nispet o her yeri kırmızı siyah yapıyor. Sağa bakıyorsun siyah, sola bakıyorsun kırmızı; beyaz ise arkalarda bir köşeye sinmiş sırasını bekliyor sabırla..
Bir köşede Van Gogh’un hasır iskemlesi, postalı, enstalatif bir kurgu içerisinde bizi ta o kesik kulağından akan kırmızı kana götürüyor. Biraz ötesinde kırmızı ahşap bir sandık duruyor; mermi sandığıymış. Bir de tahta kırmızı bavulu var, köyünden ilk çıktığında yanında taşıdığı; yaşam serüvenine başlamasına tanıklık eden yoldaşı.
Sosyal olaylar geçmiş memleketin başından; gezi, gar, deprem terör… İşte tüm bu kırmızı olaylar baştan sona vücut buluyor tuvallerde. Tarih, ama yaşanmış tarih, bize kendisini unutturmamak için salonun duvarlarına sıkı sıkıya yapışmış, çırpınarak mesaj üstüne mesaj veriyor. Yaşanmamış tarih ise ressamın kafasında, ruhunda; onlar da kırmızı siyah mı? Yoksa henüz keşfedilmeyen bir renk mi onlar?
Öte yandan tarihinde oturup kalmış bir anısı; eski bir komşusunun prostattan çektiği sıkıntılarını da unutmamış, empatilemiş; bizimle bir tablosunda paylaşıyor adamın acısını ressamımız. Aynen Orhan Veli’nin Süleyman efendiye üzüldüğü gibi: “Hiçbir şeyden çekmedi nasırından çektiği kadar Süleyman Efendi” derken, hem adamın nasırına hem ruhumuza dokunduğu gibi; hem de hayatın gizli bir mizahi yönünü yüzümüze sanki çarptığı gibi.

Bir tablosunda da kendisi mi siyah gölgesi mi kırmızı; ya da tam tersi; öyle bir tasarım.Gölgeler aslına, asıl olanlar da gölgelerine bakarlar da iki taraf da kendi gözlerinde kendilerini asıl, ötekisini gölge bilir. Temelde ikisi de gölgedir.
Serginin açılışına yetişememiştim, henüz Bodrum’da mavilerdeydim; denizlere girip girip çıkıyordum. Sergi açılışında herhalde kırmızıya uygun kırmızı şaraplar içildi. N’apalım, olsun, biz tavşan kanı kırmızı çayla demlendik. Güzeldi.

CerModern Sanat Galerisi pek bir anlam kazandı bu sergiyle. Habip eski dostum, birlikte geziyoruz sergiyi. Bir tablodan ötekine anlatıyor her birinin anlamını, tarihçesini.

Günlük giydiği bir tulumunu aynen almış yapıştırmış tuvale güzel bir kompozisyon içinde. Bir TV ekranında sergisi hakkında sunum videosunu da izliyoruz. Sergiye gelen giden oluyor arada. Onları da alıyoruz aramıza. Habip hep anlatıyor. Yorulması yok. Kim bilir sergi açılışından bugüne dek kaç yüz kişiye böyle anlattı durdu. Herkese ayrı bir kıymet veriyor.

Aydoğdu, zaman ile oyun halinde. Onunla top gibi oynuyor. Kah şimdi, kah geçmiş, kah geçmişte olamayanlar. Zaman sadece bir kavramdır; kendi kendine, her şeyden azade zaman diye bir şey yoktur. Yani Kant’ın ‘ding an sich’ ine benzer bir şey söylediğimin farkındayım. Kainatta hareket durduğunda kendi kendine bir köşecikte tıkır tıkır işleyen bir zaman da kalmaz. Hareket durduğunda zaman pılıyı pırtıyı toplar toz olur. Zamanı bir ok gibi soldan sağa giden bir çizgi değil de tüm evreni kapsayan bir alan olarak düşünürsek geçmiş, şimdi ve gelecek hepsi süperpoze (düzensiz bulut halinde potansiyellik içeren birliktelik) halinde bir arada bulunur. O zaman geçmişi de şimdiyi de geleceği de, keza tek tek olayları da, bu süperpoze alandan sıyırır çekip alabiliriz. Geçmişi de geleceği de değiştirebiliriz. Aydoğdu işte bu sergiyle içini samimi bir şekilde dökerek o alandan olayları cımbızla çekip alarak fırçasına işi bitirmesi için talimatını veriyor; fırça kırmızıları tuvallere fışkırtmaya başlıyor.

Bu bir simya ilmi değil samimiyet ilmi olup içindekileri tuvale, yazıya, dile, müziğe … dökebilme sanatı; bilgi işi değil duygu fırtınasının zamanın tüm hallerini yakıp yıkıp geçmesi halidir. Sergi, hayallerin, ümitlerin, gerçekleşmemiş gerçeklerin tüm hallerinin önümüzde bir sanat şöleni halinde sunumu.
Zamanı, o altımızdaki huysuz atı usta bir süvari gibi tüm engelleri aşa aşa sonsuzluk denen yolda kaybolup gittiğimizde gerçek varoluşu, ötevaroluşu buluruz.
Sergide Adonis (Ali Ahmed Said) ile olan hatırasına atıflar var. 2016 yılıydı, Adonis ile Habip bir araya gelerek döktürdüler. Hatırlıyorum. Biri ‘’dil”, dedi; öteki o kırmızıyı memleketin damarlarına süren ressam “renk” dedi. Sonra her ikisi de gülümsedi belki; dilin de, rengin de asıl derdinin aynı yaranın etrafında dolaşmak olduğunu fark ederek. Biri Konya’nın diğeri Suriye’nin bir köyünde doğup bir araya benzer hayallerin peşinde koşanlar olarak bir birliktelik yaratmışlar. Birinin dizeleri göğe hafif bir isyan gibi yükseliyor, öbürünün fırçası yere eğilip “tarih henüz yaşanmadı” diye kısık bir sır fısıldıyor. O Adonis ki Arap şiirinin kapılarını yerinden söküp atmış, Adonis kendisi yürüyen bir şiir. Aydoğdu bu buluşmanın ürünleri için ‘şiire renk ekmek’ diyor. Buna, sergi için hazırlanan, bana da bir tanesini hoş bir atıfla armağan ettiği muhteşem kitabında rastlıyoruz.
Habip önceleri renkli çalışıyormuş; nitekim bu devrinden örnek bir tabloyu da sergiye koymuş; sonraları vahiy mi geldi desem ne desem bugünkü kırmızı siyahına ulaşmış. Kompozisyonları, figürleri, bunların dağılımı vs vs resmin temel öğelerini bilgelikle zaten kullanıp figüratif ekspresyonist bir duyguyla yaratım safhasına geçiyor. Resmi resim yapan öğelerden kopmadan özgür olabilmenin örneklerini veriyor.
Çok çok özenle bezenle hazırlanmış bir sergi. Kendisini ve küratörü de olan damadı Mustafa Ağatekin ile Galeri yönetimini tebrik etmek lazım. Dört dörtlük bir sergi de işte bu kadar olur.
CerModern’de epey sergi salonu var; Habip’le diğer komşu sergileri de gezdik. Bol sohbet imkanı epey bir senelerden sonra mümkün oldu. Her konu konumuzdu. Memlekette sanatta en büyük eksikliğin heykelde olduğunu konuştuğumuzu da hatırlıyorum. O büyülü sanat dalı her nedense, ki birçok nedenleri var tabii; bir türlü yokluktan varlığa çıkamıyor. Neyse;
Şiirimsi bir karalamayla bitireyim yazımı:
KIRMIZI
bir uğultu kırmızının içinde,
fırça nabzını yokluyor tarihin
elle tutulmayan, yaşanmamış vakitlere
düşüyor ateşten notlar
ve Habip,
o samimi büyücü,
sürerken her tuvale kendi iç yangınını
fısıldıyor gizlice:
“yaşanmamış olan, belki de en gerçek olandır.”
Monad Balkan
26 Kasım 2025, Ankara


























