Başka Oyunlar Haftası festivali hakkında ve bu hafta boyunca izlediğim 11 oyunun sekizi üzerine bu portala yazmıştım (https://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/pinar-aydin-o-dwyer/baska-oyunlar-haftasi-nda-bambaska-oyunlar/3768/ Erişim: 24.12.2025), (https://www.sanattanyansimalar.com/yazarlar/pinar-aydin-o-dwyer/baska-oyunlar-haftasi-nda-bambaska-oyunlar-2/3789/ Erişim: 16.1.2026). Ev sahibi olması hasebiyle Yakîn Tiyatro-Mesafe Yapım’ın iki oyunu ile nevi şahsına münhasır olması nedeniyle “Sappho'yu Dinlerken + Köklere Doğru” adlı performans bu yazıyla huzurlarınızda.
DAVA: Yakîn Tiyatro (5 Ocak, saat 20.00)
Künye: F. Kafka’dan uyarlayan ve yöneten: Öncü Alper; Kostüm-dekor-ışık: Yakîn tiyatro; Koreografi: Gül Ekşi; Müzik tasarım: Mertcan Ercan, Ayça Sipahioğlu; Görsel tasarım: Sıla Sert. Tek perde, 75 dakika, 13+ Dram.
Oyuncular: Eda Türkan Bilmez, Fatih Kaplan, İnci Kangal, Merve Çelik Gülgün, Metehan Hatipoğlu, Tuna Şahin, Yiğitcan Yüksel.
Konu: Kafka, S. Kierkegaard’ın varoluşçu felsefesini roman diliyle anlatmış. Öncü Alper de bu oyunla tiyatro diline çevirmiş. Ortada hiçbir neden yokken “suçlu” ilan edilen bay K’nin labirentimsi serüveniyle “insanın gerçekte bir hiç olduğu ve başkaları için sadece bir ilişkiden ibaret olduğu” anlatılıyor. Anafikir, K’nin başına gelenlerin her an herkesin başına gelebilir olduğu. Karar verme, seçim yapma kaygısı ve korkusu dönemden ve coğrafyadan bağımsız bir gerçek olduğuna göre bay K’nin sonu ne olacak?

İzlenimlerim ve Temsil Sonrası Sohbet: Benim izlediğim Yakîn Tiyatro’da sekizinci sezonda (100’üncü oyundan beri yeni kastla) tam 133’üncü temsildi. Bu başarı popülist veya standart şablon olmayan sıradışı sahneleniş ve sahnelenişi içselleştirmiş oyuncular sayesinde. Sahneleme öğelerinden örneğin ayaktayken yorgan örtünüp ve çıplak ayakla ayakta uyuma, uykuda koyun sayma, K’nin gözüne makyaj sahnesi, ev, büro, bina kapılarını, tramvayı, hapishaneyi tarif eden kafes şeklinde yalın ve çok amaçlı işlevsel dekor çok etkileyiciydi. Ek olarak müzik, kostümler ve devinimler yerindeydi. Bir seyircinin yorumuna göre eserde “itaatkâr birey” ile “itaatkârın gözünden isyan anlatılıyordu”. Sohbette seyirciler olarak Alper’in “Zaman ve mekân oyun izlendiği andır” düşüncesine katıldık. Oyun süresince biz de Bay K idik ama etkisi süreceği için ondan sonra Bay K belli ki hep içimizde yerleşik kalacak. Bu nedenle de Dava sahnelenmeye devam edecek.
ÜBÜ: Mesafe Yapım (11 Ocak, saat: 20.00)
Künye: Yazan: Alfred Jarry; Uyarlayan ve Yönetmen: Öncü Alper; Müzik: Efe Can Pehlivan; Dekor ve kostüm tasarım: Bahar Özcan, Duygu Ceren Köşüş; Işık tasarım: Halit Yılmaz, Mustafa Hüsnü Koca, Neşe Bardakçı, Yadigar Armağan; Reji asistanı: Sıla Demir, Zeynep Duran; Afiş: Sıla Sert. Tek Perde, 55 dakika, Absürt Komedi.
Oyuncular: Ece Yağmur Yılmaz, Elif Gezen, Nejmettin Şahinoğlu, Yağız Kağan Özer.
Konu: Bir aile toplantısında, arkadaş iki çift bir evde günümüzde moda olan FRP (Fantasy Role Playing) oyunu oynuyorlar. Oyunun konusu Alfred Jarry’nin Übü’sü. Dörtlü, Jarry’nin Übü’sündeki karakterlere bürünüp onlar gibi konuşup onlar gibi davranıyorlar. Alper’in yorumunun başında örneğin biri Kral Übü, diğeri Übü anneyken, oyunun ikinci bölümünde Kral Übü’yü oynayan esir rolüne bürünüyor ve yorulana kadar kukla oynayan çocuklar gibi eğleniyorlar.

İzlenimlerim ve Temsil Sonrası Sohbet: Sohbetin başında yönetmen Alper, “absürt tiyatro, gerçekçi tiyatrodan daha fazla seyircinin algısını kırabilir mi?”, sorusunu ortaya attı. “Ya oyuncular?”, diye düşünürsek, onlar da metine ve sahnelemeye güvendiğinde sahnede sadece oyunculuk değil aynı zamanda eğlenme deneyimi de yaşamış oluyorlar ki bu Gestalt psikolojisinin temellerinden biri olan seyirciyle etkileşime açık bir ortak deneyim alanı oluşturuyor. Nitekim sadece üçüncü temsil olmasına rağmen oyuncular çok rahat oynadılar. Absürt oyunlarda ritim tutturmak önemli, müzikal bir ritim olmalı; doğaçlama ya da sezgisel değil. Bu ritmin rezonansı seyirciyle sahne arasındaki cam duvarı (dördüncü duvar) kırabildiğinde sanat özne değil yaşam deneyiminin vazgeçilmez unsuru haline geliyor.

Sohbette dekor ve kostüm tasarımı konusunda; oyundaki evin salon ve arka koridoru için fizikte “çift yarık” bilgisinden esinlenildiği; kostümlerdeki partikül teorisi desenlerinin ve Kral Übü’nün ışık dalgası helezon şeklinde desenli göbek yastığının o dönemin fantastik “Patafizik” düşünce bilimi yaklaşımına, ama şaşırtıcı şekilde günümüzün atom fiziği bilgisine de dayandırıldığı anlatıldı. Diğer bir deyişle Öncü Alper’in Übü’sü avangart (öncü) idi. Dahası Mesafe Yapım’ın Übü’sü hipergerçekçiliğe olan mesafeyi kısaltmıştı, üstelik tam Jarry’nin istediği gibi.
Jarry’nin Übü’sünü ortaokul yıllarımda Boris Vian’dan hemen sonra keşfetmiştim. Daha o yaşta günlük yaşamda “iki kere ikinin dört etmediğini” görmüş ama anlamlandıramamıştım ki Vian ve Jarry tam o sırada imdadıma yetişmişti. Übü’yü defalarca zihnimde yaratıp izlemiştim, öylesine ki artık hiçbir temsil sunumu beni tatmin edemezdi; aynı romanını okuduğumuz bir eserin filminden hoşlanmamamız gibi, filmin onca zamandır hayalimizde geliştirdiğimiz şekle benzeyememesinden dolayı. Ama Alper’in Übü’sünde karakterler Übü karakterlerinin “avatar”ları gibiydi; ben de bu sayede avatarımla oyuna dahil oldum. Bu şahane bir deneyimdi.
Alfred Jarry ve Übü Krallığı: Jarry (1873-1907) küçük yaşından itibaren dünyaya ve kendisine herkesten farklı bir gözle bakmış, diğerleri gibi düşünmek ve davranmak zorunda hissetmemiş kendisini. Günlük yaşamında olduğu gibi, yazdığı oyunlarda da dünyamız olarak gördüğümüz şeyin zihinsel bir kurgudan ibaret olduğu düşüncesini savunmuş ve hayali çözümler bilimi “Patafizik” görüşünü tarif etmiş. Mesafe Yapım’dan alıntıyla “Jarry’e göre, rasyonel aklın gerçeklik kavrayışı fizik yasalarınca iddia edildiği gibi güvenilir değildir. Tüm belirsizliği ve güvenilmezliği ile rasyonel akıl tarafından inşa edilen yeni dünyada gerçek ve kopyası arasındaki fark ortadan kalkar. Tek gerçeklik birden fazla gerçekliğe dönüşür. Baudrillard’ın “Hipergerçeklik” olarak tanımladığı bu dünyada her şey alabildiğine gerçektir. İnsanın kendisine sunulan gerçekliğin ötesine geçmesi için hayal kurdurabilecek boşlukları yoktur. Her şeyin işlemsel, dijital ve açıklanabilir olduğu bu dünyada hayal gücünü besleyen yokluk ya da ihtiyaç hemen giderilir. İnsan aklını zorlayabilecek alanlar gelişen iletişim ağıyla hemen kapatılır, aklın sınırları aşılamaz. İnsan, sürekli yeni gerçeklikler üreten hipergerçeklik sarmalından hiçbir şeye deva olma iddiası olmayan patafizikle çıkabilir mi?”, Bu açıklamadan sonra Mesafe Sahne, Übü oyununu “Hayalperest delilere…” ithaf ediliyor.
Jarry, Übü adını kibirli öğretmeni Monsieur Hébert'e ithafen seçmiş, kötü karakterini ise Shakespeare'in Macbeth'inden esinlenmiş. Aykırılıklarla dolu Übü oyunu daha ilk temsilde (1896) perde açılır açılmaz ilk repliğin “b.k” (Fr. merde) olmasıyla büyük tepkiyle karşılanmış. Eleştirmenler “Jarry sadece dördüncü duvarı yıkmadı; onu bir de ateşe verdi.”, diye yazmışlar. Asıl şok izleyicilerin (isteseler de istemeseler de) sanatın bir parçası haline gelmiş olmalarıymış. Öylesine ki spiral kostüm desenleri, izleyiciyi kendi dünyasına çeken bir girdap gibiydi.”, denilmiş. Gerçi spirallerin kaynağı Jarry’nin bisikletlere olan sevgisi de olabilir. Onun "Yokuş Yukarı Bisiklet Yarışı Olarak Düşünülen Tutku" adlı deneme yazısı, hepimizin sonsuza dek yokuş yukarı pedal çevirmek gibi absürtlüğe karşı mücadele ettiğimizi söyleme biçimiydi. Haddizatında Jarry'nin hayatı bir sanat eseriydi. Ona göre “Sanat, rahatsız olanları rahatlatmalı ve rahat olanları rahatsız etmeli"ydi.
SAPPHO'YU DİNLERKEN (Oyun) + KÖKLERE DOĞRU (Belgesel): Pınar Yüksel (9 Ocak, saat 21.30)
Künye (Sappho'yu Dinlerken): Yazan: Sappho; Yöneten: Pınar Yüksel; Afiş Tasarım: Duygu Bostancı. Tek kişilik gösteri, 1 perde, 30 dakika.
Oynayan: Pınar Yüksel.
Konu: Anadolu'daki köyleri gezip farklı kültürlerin (Laz, Dengbej, Alevi, Roman, Yörük) türkülerini toplayan Pınar Yüksel'in, türküleri eski Yunan şairi Sappho'nun şiirleriyle birleştirdiği şarkı ve devinim içeren özel bir performans.
Künye (Köklere Doğru-Belgesel): Yönetmen: Pınar Yüksel. 30 dakika.

Konu: Değişik yörelerde Anadolu köylerine gezileri sırasında, geleneksel yöresel türkü söyleyen çoğu yaşlı kişileri çektiği kamera kayıtlarından oluşan bir belgesel.
İzlenimlerim ve Temsil Sonrası Sohbet: Oyun: Sahnede, antik dönem kadın şair Sappho’nun âdeta kendisi vardı ve kendi şiirleriyle şarkı söyleyip dans ediyordu. Antik metine eşlik eden Anadolu’dan antropolojik ezgiler ve ritimlerle dansla bütünleşmiş mizansen yer yer ağıt müziği, yer yer adak-tören müziği makamındaydı. Farklı ton ve makamlardaki bu şarkıları, derin konsantrasyon içinde pürüzsüz sesi ve doğal devinim hareketleriyle sunan Yüksel, kendimi antik çağda Ön Asya’da bir tapınakta bir adak törendeymişim gibi hissetmemi sağladı. Yüksel’in, izleyenleri çağlar öncesine taşıyan konsantrasyonu bana Ken Russell‘ın “Gerçeğin Ötesinde” (Altered States, 1980) adlı filmini anımsattı. Başrolünü William Hurt’ün oynadığı filmde bir araştırmacı hiçbir duyunun uyarılmadığı özel tuz konulmuş su dolu bir küvet icat eder ve içine girer. Küvetten her çıktığında insanlık tarihinde binlerce yıl öncesini deneyimlemiş olduğunu fark eder. Ben de Yüksel’i izlerken işte buna benzer bir deneyim yaşadım.
Belgesel: Pınar Yüksel, üç yıl boyunca, geleneksel müzik ve oyunla insan tarihinde kaynağa inebilmek amacıyla Anadolu’da farklı yörelerde dolaşmış, misafir olduğu köylerde türkü söyleyenlerle beraber türkü söyleyerek yaşamış. O yörelere gitmeden önce derleme kayıtlarından şarkıları ezberliyormuş, böylece ilk şarkıyı birlikte söyleyerek ev sahipleriyle müzikle iletişim kurabiliyormuş. Bu ilk köprü kurulduktan sonra onları dinleyerek yeni şarkılar öğrenebiliyormuş. İzin verenlerin kaydını tutmuş. “Şarkı”nın bedenle birlikte söylenince sesin de özgürleştiğini anlamış. Sibirya, Polonya gibi coğrafyalarda da ayin ve matem müzikleri öğrenmiş ve bedenle şarkı söylemeyi bir “varoluş biçimi” edinmiş. Sorulan bir soru üzerine “Anadolu’da her yörede baskın tema ve ifade karakteri farklı olmakla beraber ortak tema doğa olduğunu”, bunun sessiz derin neşe ve hüzünle ifade edildiğini öğrendik. Öte yandan gezdiği yerlerde beton binaların artması, şehre göç ve cep telefonu bağımlılığı yüzünden gençlerin o yöresel ses kaynaklarından uzaklaştıkça doğa ile ilişkisinin azaldığını, modern dünyaya ayak uydurup seslerinde şehre asimilasyonun başladığını gözlemlemiş. George Orwell’in “Bin-dokuz-yüz-seksen-dört” (1949) adlı distopik romanındaki gibi herkesin en az bir şarkıyı-bir kitabı ezberlemesinin zamanı geldi galiba. Yoksa korkarım beton, telefon ve diğerleri Philip Pullmann’ın “Karanlık Cevher” adlı fantastik romanlarındaki (1995-2000) gibi çocukların sağduyuları ile aralarındaki bağlantıyı kesecek, gelecek nesillerimiz düşünemeyen ve hissetmeyen “yaratıklar” olarak yaşayacaklar.
SONUÇ
Böylece Başka Oyunlar Haftası dosyasını kapatırken birkaç noktaya temas etmek istiyorum. Öncelikle eserlerin konularında “ölüm” kavramının sık yer alışı dikkatimi çekti. Ek olarak, hem konularda hem de performanslarda “sanatın” bir ihtiyaç olduğu ortadaydı. “İnsanlık nereye gidiyor” sorusunun cevabı belli ki “sanatın varlığına bağlı”, şeklinde. Ne de olsa sanatla en ufak bir bağlantı bile kalmazsa “insanlık”tan da söz edilemez!

TEBRİKLER VE DİLEK: “Kooperatif mantığına” sahip ev sahibi Yakîn Tiyatro topluluğunun tüm üyeleri hafta boyunca sanki sahnede “ev sahibi rolü” oynuyorlarmışcasına arı gibi sürekli çalıştılar. Bu sayede güç organizasyonda ve misafirlerin temsillerinde hiçbir teknik aksaklık olmadı. Eser sıralaması da yerindeydi. Sohbet bölümleri ise, “keşke tüm gruplar birbirlerinin temsillerini olamasa da, en azından sohbetlerini izleseydi” diyebileceğim kadar verimliydi. Kitap ayracı olarak kullanılabilecek bilet ve duyuru föyleri de güzel bir anı unsuruydu. Başka Oyunlar Haftası festivalinin tekrarlanmasını dilerim.
Pınar Aydın O’Dwyer
18 Ocak 2026, Ankara
Kaynaklar
- Taylor SW: Introduction. The Ubu Plays (Çev: C. Connelly, SW. Taylor). Grove Press. 1968
- Dalton C: https://cuttingball.com/play/ubu-roi-why-its-wild/ Erişim 12.9.2025





























