Antonio Vivaldi’nin (1678-1741) ünlü konçertolar dizisinde (Op. 8 No:1-4) ezgilerle tasvir edilen “Dört Mevsim”i tam anlamıyla ve tüm güzellikleriyle yaşayan dünyadaki nadir kentlerdendir Ankara… İlkbaharın dallarda tomurcuklanan pembe-beyaz çiçekleri, açan leylaklarının kokusu; yazın bulutsuz sonsuz mavi gökyüzü, cömert bozkır güneşi; sonbaharın kaldırımlara düşen sarı-kahverengi kuru yaprakları, artık serin ve tehditkâr esmeye başlayan rüzgârları; kışın pencere önünden dökülen ilk kar taneleri, beyaza bürünmüş akşam sokaklarındaki kar sessizliği…

Gerçi A. Vivaldi’nin “Mevsimler” konçertolarından en beğendiğim “Kış” başlıklı olandır ve özellikle de onun ve 2. ve 3. bölümleridir; defalarca arka arkaya dinlemeye doyamam ve kar yağınca Ankara daha da güzel olur bilirim, ama yıllar geçtikçe yazı ve yaz güneşini daha çok ister oldum Ankara’da… Kışın en büyük sorunlarından/tehlikelerinden biri haline gelen nezle-grip gibi usandırıcı bulaşıcı hastalıkların yazın görece çok daha az olması; kat kat giyinmeden evden çıkılabilmesi; eldiven, atkı ya da şemsiyenin unutulmasına hayıflanılmaması; uzun güneşli günlerin huzur ve güven vericiliği, ay ışığının ılıklığı ve yıldızlı gecelerin yaz kokusu…
Oysa çocukken böyle değildim, değildik… Biz çocuklar, Ankara’ya karın yağmasını dört gözle beklerdik ve bir kez de yağdı mıydı, o kalın kar tabakasının hiç erimemesini ve günlerce onunla oynayabilmeyi dilerdik. En sevdiğimiz mevsimdi kış… Üstelik o geçmiş yıllarda Ankara’ya hem daha çok miktarda hem de daha sık kar yağardı. Yağınca da hemen erimezdi, her yer karla kaplı kalırdı günler boyunca. Bu da bizlerin çok istediği ve mutlu olduğu bir kent manzarası ve ortamıydı. Kar ile birlikteliğimiz akşam ayazının çıkmaya ve sokaklara kışa özgü bir akşamüstü ıssızlığının çökmeye başladığı saatlere kadar sürerdi… O anlarda geriye kalan, karlı zemini ayak izleriyle dolu apartman bahçesinde tek başına ve hüzünlü gibi duran kardan adam ile ağaç dallarından, elektrik tellerinden, belki de saçaklardan havalanan bir kar kuşunun veya serçenin uçarken çıkardığı kısa kesik bir ses, üşümüş bir cıvıltı...

Mesleğim dolayısıyla İstanbul ve başka kentlerde geçen on yıl dışında, ilkokuldan itibaren yaşanmışlıklarımın büyük kısmı, her bakımdan ve her zaman mucizevi, çekici ve etkileyici bulduğum bu kente aittir. Bu nedenle, maalesef artık Ankara’da var olmayan, hatıralarda kalan ve dönemlerinde başkentin bir kültür-sanat kentine dönüşümüne katkı sağlayan çok sayıda özgün ve güzel ortamı tanıma şansına da sahip oldum.
Masaya getirilen ve sapının üzerinde kadifeden minik bir koruyucu kesenin bulunduğu çay demliklerini hiç unutamadığım, Kuğulu Park’a komşu Tuna Pastanesi; ilk bozayı içtiğim ve madeni parayla çalışan müzik dolabını da yine ilk kez orada gördüğüm Şili Meydanı’ndaki Kilim Pastanesi ve bitişiğindeki, bir iç kapıyla pastaneden de girilebilen Çankaya Sineması*; nice tiyatro oyunu izlediğimiz Kızılay’daki Yeni Sahne; piyano ve klarnet ikilisinin tınıları ile anımsadığım A. Ayrancı’nın Karpiç Bar’ı ve diğerleri/niceleri... Bu yerler, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış hep güzeldi ve Ankara’yı güzelleştiriyorlardı. Ama artık sadece fotoğraflarda, filmlerde, belgesellerde, kitapların sayfalarında ve gazete/internet arşivlerinde kaldılar; onları bilenlerin belleklerinde ve yüreklerinde ince, güzel ve uzak bir tat bırakarak…

Ankara’nın son yarım yüz yıllık geçmişine her mevsimini yaşayarak tanık olduğum süre zarfında, ülkemizdeki ve dünyadaki birçok kent gibi o da çok ve hızla değişti doğallıkla. Artan nüfusa koşut olarak en başta bina sayıları ve yerleşim bölgeleri sayıca arttı ve genişledi, her yönüyle bir metropol oldu. 1970’li yıllarda, örneğin Maden Tetkik Arama Enstitüsü, hele Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü çok uzaklardaki kurumlardı, daha ötelerine toplu ulaşım araçları gitmezdi. Bugün neredeyse merkezi olarak nitelendirilebilen bir konumdalar.

Ama Cumhuriyet Ankara’sının ilk kurulduğundan bu yana, büyük emeklerle yaratılmaya başlayan ve bugün de varlığını sürdüren, üstelik hiç değişmemelerinden ya da önemli ölçüde aynı kalmalarından dolayı çok mutlu olduğum özgün ve “klasikleşmiş” zenginlikleri de var elbette Ankara’nın: Opera Binası, Radyoevi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara Palas, Atatürk Lisesi, Güven Anıtı, Kumrular Sokağı, Tunalı Hilmi Caddesi, Botanik Parkı gibi…
Öte yandan, Ankara yaşamına ve yüz yıllık dingin ve mütevazı başkent geleneğine, sayısız kurum ve kuruluş da katıldı son yıllarda ve katılım devinim içinde sürüyor. Genç üniversiteleri, ilk ve ortaöğretim kurumları, oda ve senfoni orkestraları, tiyatroları, restoranları, kafeleri, sergi salonları, ... Yani, yaşamı “yaşanılası” kılan, billurlaştıran ve renklendiren “başkent ışıkları”…
SAMİ EREN
25 Aralık 2025, Ankara
*: Günümüzde “Çankaya Sahne” isimli tiyatro salonu.





























