“(Tek) Bir kimya, bir hendese (mühendislik/geometri) olduğu gibi tek bir musiki vardır ki bütün mütemeddin (uygar/gelişmiş) dünyaya hakimdir. Bu, Garp musikisi denilen bir musikidir. Biz de mütemeddin bir memleket sıfatıyla bu musikiye vakıf ve sahip olmalıyız”. Halit Ziya Uşaklıgil
Bu yazımı kısa bir giriş sonrası ne yazık hiç tanımadığım çok değerli bir müziksevere birakacağım. Geçen gün İdil’in sonsuz arşivini tararken elime 2007 yılında Ankara mecmuasında yayınlanmış bir yazı geçti. O yıl bulup dosyalamışım. Yazının başlığı ilgi çekici: AZ KALSIN KÖTÜ YOLA DÜŞECEK MÜZİK TUTKUNU BİR UZUNÇALARIN PEŞİNDE… Görünce hatırladım; anlatılan olay rahmetli babamın okuduğu St. Joseph Lisesinin önbahçesindeki kulüp havuzunda geçmişti.
Ersin Arısoy’un yazısını “...öyküyü kendisine (İdil Biret) aktarmak bir türlü kısmet olmadı.” diye bitirdiğini görünce önce İdil’e okuttum sonra Ersin bey’i bulup konuşmak istedim. Ne yazık, 2019 yılnda 80 yaşında vefat etmiş. St. Joseph ve ODTÜ mezunu, klasik müzik tutkunu değerli bir mimar imiş.
Yazıyı okuduktan sonra kayıt çalışmalarının ne kadar önemli olduğunu tekrar anladım. Konserler salondaki kısıtlı sayıda dinleyiciye hitap ederken bir LP/CD üzerindeki kayıt dünyanın beklenmedik yerlerinde insanlara ulaşıyor, yaşamlarına renk katıyor, anlam veriyor. Ersin beyle buluşup bugünlerde sekizincisi yayına hazırlanmakta olan IBA uzunçalarlarını hediye etmek, İdil Biret Vakfı’na yerleştirmekte olduğumuz yaklaşık 4000 LP’den oluşan koleksiyonu göstermek, istediği plakları dinlemek, konuşmak isterdim. Ama olamadı. Şimdi anısı önünde saygıyla eğilerek sözü ona bırakıyorum:
AZ KALSIN KÖTÜ YOLA DÜŞECEK MÜZİK TUTKUNU
BİR UZUNÇALARIN PEŞİNDE…
Alışageldiğimizin dışında, öykümüze ilk kez İstanbul’da başlıyoruz. Doksanlı yılların sonu…
Üyesi olmakla gurur duyduğum Saint-Joseph Mezunları Derneği'nin dinlenme tesislerindeki yüzme havuzunu yaz aylarında zaman zaman şenlendiriyorum. O gün hava oldukça sıcak ve nemliydi. Havuza girmeden, zaten terden sırılsıklam olmuştum. Kendimi önce duşa, ardından havuza attım. Havuzdan çıkınca kurulanmadan şezlonga uzandım. Bedenimden buharlaşan suları neredeyse görüyordum. İki gündür okumakta olduğum Gabriel Garcia Marquez'in Yüz Yüzyıllık Yalnızlık’ını elime aldım, bir iki sayfa ya okudum ya okumadım, gözüm havuzun karşı kenarında, plastik iskemleye oturmuş bir bayana takıldı. Yaşı bana yakındı, haydi bir iki yaş daha genç olsun. Çevreye gülücükler saçan, soylu ama alçakgönüllü yüzünü bir yerlerden anımsıyordum. Kişide saygınlık duygusu uyandıran kutsal bir görünüşü vardı. Yanındaki plastik şezlongda derneğimizin duayenlerinden sevgili Bülent Ağabey (Bülent Ziya Büyükyüksel) güneşlenmekte idi. Bülent Ağabeyin oğlu Şefik’in ünlü piyanistimiz İdil Biret ile evli olduğunu biliyorduk. Anında jeton düştü. Tabii ya! iskemlede oturan saygın bayan İdil Biret’in ta kendisi idi. Eline aldığı dosyaya bakarak sanki bir parçanın parmak etütlerini yapmaktaydı. Bir süre sonra yerinden kalktı, duşunu aldı ve havuza daldı. Uzun uzun yüzdü. Ne yalan söyleyeyim, benden çok daha düzgün yüzüyordu. O gün İdil Biret ile aynı yerde bulunmaktan, aynı havayı solumaktan ve aynı havuzda yüzmekten sonsuz onur duydum.
İstanbul'daki lise öğrenciliğimin son iki yılında ve Ankara’daki üniversite öğrenimimin tümünde klasik müziğe bir tutku biçiminde bağlanmıştım. Her iki kentte de konserleri ilgiyle izlerdim, Özellikle ağabeyim ile ilkokuldan arkadaşım Murat Merzeci beni etkilemekteydiler. Aynı odada yattığımız ağabeyim radyoda yurtdışı istasyonlarını karıştırır, parazitli de olsa klasik müzik başyapıtlarını dinlemeye çabalardı, Amerikan pazarlarından ve elden düşme mallar satan mağazalardan satın alınarak edinilmiş küçük çapta bir plak koleksiyonumuz bile vardı. Dual marka müzikçalarımızdan bu plakların keyfine ulaşmaya çalışırdık. Altmışlı yılların ortalarında Atatürk Bulvarındaki “Tansel Müzik Mağazası” yurtdışından klasik müzik uzunçalarları getirtmeye başlamıştı. Büyük Sinema içindeki “Sergi Kitapevi” çok kaliteli Sovyet, Çekoslovak ve Doğu Alman plaklarını oldukça ucuz ederle satıyordu. Bir de İzmir Caddesinde, Kocabeyoğlu Pasajının arka girişine yakın, adını anımsayamadığım bir müzik mağazası vardı. Ayrıca Fransız, Alman, İngiliz ve Amerikan Kültür Merkezlerinden, dinleyip geri vermek koşuluyla ödünç plaklar alınabiliyordu. Bizim alçakgönüllü klasik müzik diskoteğimiz yavaş yavaş gelişiyordu, Çevremde, Alpagut Erenulu, Mehmet Hamuroğlu, Murat Balamir, Metin Evrentuğ, rahmetli Zeki Ussal Çapan gibi, çoğunluğu ODTÜ öğrencisi, klasik müzik tutkunu çok sayıda genç vardı. Bazı geceler birimizin evinde toplanır, sabaha dek Buzbağ şarabı eşliğinde uzunçalar dinlerdik. Mehmet Hamuroğlu ile işi o dereceye vardırmıştık ki, hafta sonunda CSO’nun programında olan yapıtları bir yerden edinir, üstüste birkaç kez dinleyerek adeta ezberler, konsere öyle giderdik. Bir gün Mehmet bana klasik müzik meraklısı yeni bir dost edindiğini ve akşama bizleri beklediğini söyledi. Yanımıza iki şişe Buzbağ aldık ve Bahçelievler’de, bir zemin katta yalnız yaşayan, bizlerden dört beş yaş daha büyük, oldukça sempatik görünümlü bu kişiye konuk gittik.

Adnan Ağabey, Siyasal Bilgileri bitirmiş, ancak serbest çalışan (ne iş yaptığını öğrenemedik) oldukça kültürlü bir kişiydi. Siyasetten sanata, tıptan metafiziğe, edebiyattan sinemaya kadar değişik konularda fikir yürütebiliyordu. Doğal olarak müzik bilgisi bizlere oranla çok yüksekti, Diskoteği cok zengindi, her dönemden, her ülkeden örnekler vardı. Bu kadar değişik uzunçaları nasıl edindiğini sordum. İşi gereği çok sık yurtdışına çıkıyormuş ve yanındaki tüm parayı müzik için harcamaktan büyük zevk alıyormuş.. Konserlere gidiyor, plaklar satın alıyormuş. Aniden gözüm bir uzunçalara takıldı: Brahms'ın “Haendel’in ve Paganini’nin birer teması üzerine çesitlemeler” başlıklı parçalarını İdil Biret seslendiriyordu. Yaşantımda ilk kez bir Türk müzikçinin yapıtı ile karşı karşıya idim. O kadar heyecanlanmışım ki, halimi gören Adnan Ağabey “İki hafta sonra Paris’e gidiyorum, yirmi dolar bulursan sana da alırım!” dedi.
Bir uzunçalara sahip olmanın uzun yolu pavyondan başlıyor...
O gece oradan mutlu, ancak oldukça düşünceli ayrıldım. Yirmi dolar çok bir para etmiyordu ama nasıl edinecektim! Günümüzdeki gibi döviz mağazaları yoktu. Durumu ağabeyime açtım. Önce yasal yoldan edinmenin yollarını araştırdık. “Adnan Bey plakçıdan senin adına bir proforma fatura alsın, burada Maliye’den döviz izni çıkartır, yirmi dolarlık uluslararası çek alır, mağazaya göndeririz, onlar da plağı bize postalarlar, ancak posta masrafını da çeke eklemek gerekir, sonra gidip plağı gümrükten çekmek de var, oldukça eziyetli ve zaman alıcı!” Ardından illegal bir yol aradık. “Ben hele bizim Ali'ye bir sorayım,belki onda vardır!” dedi. Ali’yi tanımıyordum.
Ertesi gün üniversite çıkışı ağabeyimin Ulus Carşısındaki mağazasında buluştuk. “Gideceğimiz yer sana pek uygun değil ama görmende yarar var!” dedi. Heykelden Dışkapı’ya uzanan Çankırı Caddesine yollandık. Yol üzerinde, adına bar denen birtakım karanlık mekanlar vardı. Bu barlar günümüz barları ile karıştırmamak gerekir. Bugün pavyon diye adlandırdığımız, daha çok bekar ya da eşiyle sorunlu erkeklerin şenlendirdiği, birkaç saat birlikte oturmuş olabilmek amacıyla masalarına konuk ettikleri konsomatris kadınların tükettikleri yalancı viski ya da şampanya türü içkiler için dünyanın parasını ödedikleri, sık sık kavgaların çıktığı, zaman zaman cinayetlerin bile işlendiği yerlere benziyordu. Bir barın kapısından içeri ayağımızı attık. Dışarısı henüz aydınlık olduğundan müşteri yoktu, kapıcıya Ali'yi göreceğimizi söyledik. İçeriye doğru seslendi:“Ali Bey seninkiler geldi!” İçeriden, doğu kökenli olduğu anlaşılan, esmer tenli, pos bıyıklı, otuz yaşlarında, yürürken sol ayağı hafif aksayan bir kişi çıktı. Selam sabah demeden “Gelin benimle!” dedi. Peşinden gittik. Merdivenleri inip locayı andıran alacakaranlık bir odaya girdik. Işıkları yakmadan elini cebine attı bir yığın dolar arasından yirmi tane birer dolarlık banknotu ayırdı, ağabeyime verdi. Ağabeyim bedeli ödedi. Yine hiç konuşmadan merdivenleri çıktık ve ayrıldık.
Çok mutluydum. Uzunçalarlarımız arasında bir Türk sanatçısının seslendirdiği yapıt da bulunacaktı. Bir gün sonra, Hamuroğlu'nu bile beklemeden, Adnan Ağabey'in evine damladım. Yirmi tane birer dolar banknotu görünce hayret etti “Yahu illegal bir iş yapıyoruz. Benim yasal olarak alacağım döviz belli ve kısıtlı, tek yirmilik bir kupür olsa kravatımın içine saklar kaçırırdım. Ama yirmi adet banknotu nereye
gizleyeyim. Neyse ver, bir çaresine bakarız!” dedi. ‘Adnan Ağabey'in Paris’ten dönüşüne kadar, yaklaşık yirmi gün, düşlerimde hep İdil Biret’in uzunçaları ile uğraştım. Kimi zaman gümrükçüler Adnan Ağabey’i| yakalayıp hapse mi atmadı, plak yollarda mı kırılmadı, yanlış, yabancı bir sanatçının yapıtı mı gelmedi, dükkanlarda kalmamış mı olmadı, Adnan Ağabey bizim yirmi doları Paris kafelerinde güzel Fransız kızlarıyla mı yemedi... Neler neler... Uzunçalarımıza bir türlü kavuşamıyorduk.
Adnan Ağabey'in döndüğünü yine Mehmet'ten öğrendim. Hemen gidip plağı istemek acaba ayıp olur muydu? Yine Buzbağ'larımızı aldık, sanki olağan ziyaretlerimizden birini gerçekleştiriyormuşuz gibi Bahçelievler'deki eve gittik Uzunçalarım gelmişti. Üç dört kez peşpeşe dinledik... Yıllardır bir mücevher parçasıymış gibi özenle saklıyorum.
Yeniden İstanbul’a dönelim. Havuzda İdil Bireti gördüğümün bir gün sonrası idi, Evden söz konusu uzunçaları alıp, koruyucu kapağıyla birlikte derneğin yolunu tuttum. Havuza ulaştığımda İdil Hanım'ı bir gün önceki yerinde gördüm. Kendime bir yer seçtim, Uzunçaların kapağını elime aldım ve İdil Biret'in yanına gittim. “Sizden, bu uzunçaları benim için imzalamanızı dileyebilir miyim?” dedim. “Onurla ve kıvançla” dedi. Kapağı görünce bir hayret belirtisi gösterdi: “A! Bu çok eski ilk uzunçalarlarımdan biri, nasıl elde ettiniz?” Kapağın ön yüzündeki Brahms'ın resminin yanına imzasını attı.‘ Arka yüzüne de “Ersin Arısoy Beye, candan dileklerimle” diye yazdı. Yine imza ve tarih attı. “Bu uzunçaların öyküsü çok uzun ve karışık!" diye yanıtladım.“Bir gün bu hikayeyi dinlemek isterdim!” diye ekledi.
Sonradan İdil Biret ile havuz kenarında birkaç kez karşılaştık. Selamlaştık. Hatırlarımızı sorduk. Bana çocuk yaşlarında Paris'te gerçekleştirdiği kayıtlardan üretilmiş bir CD armağan etti, O uzunçaların öyküsünü kendisine aktarmak bir türlü kısmet olmadı...
Ersin ARISOY
Bahçesehir Üniversitesi
Mimarlık Fakültesi Öğretim Görevlisi ANKARA Mecmuası Kasım 2007
***
ŞEFİK BÜYÜKYÜKSEL
2 Kasım 2025, İstanbul/Moda


























