Bazı deyimlerimiz ne kadar da yerindedir. Örneğin “ Şüyuu vukuundan beterdir” sözü, söylentinin, dedikodunun, gerçek olmasa, ya da kanıtlanmasa da hangi kötü sonuçlar doğurabileceğini anlatır. Günümüz Türkçesiyle “Söylentisi, olmasından beterdir” şeklindeki bu sözü anımsatmamın nedeni, bu yıl içinde müzik camiasında “cinsel taciz” söylentileri, dedikoduları ve bunlara dayanılarak mobbing, yani bezdirme - yıldırma eylemlerine yol açmış olması, bunun sonucunda da da hiçbir resmî şikayet olmadan, adliyeye intikal etmeden, bazı kişilere “yargısız infaz” uygulanmış olmasıdır.

Önce işin hukuksal boyutuna bakalım:
Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Dairesi Başkanlığının sitesindeki veriyi aynen aktarıyorum:
TCK 105: Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikâyeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına, fiilin çocuğa karşı işlenmesi hâlinde altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Cinsel taciz; sözlü, yazılı fiillerle veya beden hareketleriyle, mağdurun vücuduna temas içermeyen, cinsel arzuları tatmine yönelik davranışlardır.
Bu davranışlar; ıslık çalmak, cinsel organını göstermek, her türlü iletişim aracıyla cinsel içerikli yazılar göndermek, el kol işaretleri ile cinsel ilişkide bulunmayı önermek, soyunmak gibi hareketler ile söz ve davranışlar olabilir. Suçun faili veya mağduru farklı cinsiyetten kişi olabileceği gibi, aynı cinsiyetten de olabilir. Cinsel taciz suçunun soruşturulması ve kovuşturulması mağdurun şikâyetine bağlıdır. (https://www.asayis.pol.tr/cinsel-suclar)
Tacize uğrayan kişinin, eğer şikayette bulunacaksa, gene Türk Ceza Kanunu’nun sürelerle ilgili hükümlerine göre, haksız eylemi öğrendiği tarihten itibaren altı ay içerisinde şikâyet hakkının kullanılması gerekmektedir.

Cinsel taciz iddiaları ve olayları o denli yaygındır ki, bazı üniversitelerde Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü bile oluşturulmuştur: (https://citok.bogazici.edu.tr)
Cinsel taciz ve hâttâ saldırı eylemlerine üniversitelerde ne denli sıklıkla rastlanabildiğini TV haberlerinde, gazete sayfalarında görüyoruz. Yasa koyucu, bunu öngörebildiği için hiyerarşik yapı içinde üsttün altı hedef aldığı eylemlerde cezanın arttırılmasını da öngörmüştür.
Demek ki neymiş: Tacize uğraşan kişi ya da çocuğu tacize uğrayan velinin, delilleriyle birlikte altı ay içinde savcılığa başvurması gerekiyormuş.
Bizde ne olup bittiğine baktığımızda, iddiaların sosyal medya aracılığıyla ortaya atıldığını, savcılığa intikal ettirilmiş bir durum olmadığını, tıpkı kumpas davalarında gizli tanık ifadelerinde olduğu gibi “miş-muş” içerdiğini, iddia edilenlerin üç beş yıl öncesine ait olduğunu görüyoruz.
Üstelik, insanlar sanki bu konulardan gizli bir keyif alırcasına birbirleriyle paylaşıp yaygınlaşmasını da sağlıyorlar. Hâtta çetele tutup tacizciler listesi yaparak yayımlayan, kendisine gönderilen her adı en ufak bir tahkike bile gerek görmeden listeye ekleyen hesaplar bile var.
Peki gerçek olduğu halde, süre kaçırıldığı ya da şikayetçilerin bir şekilde vaz geçmesi sonucu failin cezalandırılamadığı haller yok mu? Olmaz olur mu? Yıllar önce, ilk özel üniversitemizin müzik ve sahne sanatları fakültesindeki bir keman öğretmeninin çocuk öğrencileri taciz ettiği ayyuka çıkmış, haberin duyulması üzerine artık çocukluktan çıkmış, genç birer kadın olmuş bazı müzisyenler de sosyal medyada kendilerinin de aynı kişininin tacizine uğradıklarını açıklamışlardı. Fail, hemen üniversiteden uzaklaştırıldı. Sonuçta binada ders yapılan tüm odaların kapılarına geniş pencereler açıldı. Böylece koridordan geçen herkes, çocuğunu merak eden her veli gelip kapıdaki pencereden içeri bakıp nasıl ders yapıldığını görebilir hale geldi. Üniversite hukuk yoluna da başvurdu.
Taciz olayının faili ise soran olduğunda, kendisinin hukuken aklandığını söylüyordu.
Bir başka üniversitemizin konservatuvarında bir piyano öğretmeninin cinsel taciz ve saldırı konusunda delilli-ispatlı durumu, sırf üniversitenin adına zarar gelmesin diye uzun süre uyutulmuş, sonunda gerekli işlemin yapılması kararı alınınca fail istifa edip ayrılmak zorunda kalmıştı.
Bu son taciz iddialarında ise, öncelikle biri genç, diğeri olgun iki orkestra şefi hedef tahtasındaydı. Yazışma yoluyla tacizde bulundukları iddia ediliyordu. Genç olan ilk iddialar ortaya atıldığında, yanlış anımsamıyorsam 2022 yılında ders verdiği konservatuvardan istifa etti. Onun batonu altında yeni yapıt hazırlamaktan, prova yapmaktan, konser vermekten memnun olan pek çok orkestra, bağlı bulundukları genel müdürlük tarafından “sözlü olarak” o şefe konser verilmemesi konusunda uyarıldı. Ülkedeki mevcut yapı ve hava nedeniyle hiçbir orkestra yönetimi de, bu isteğin kendilerine “yazılı” olarak bildirilmesini isteyemedi!
Kariyerinde pek çok başarı bulunan olgun şef de bu alanda “üniversite” statüsünde açılmış devlet üniversitesinin kadrosunda profesör olarak ders veriyor, resmi izinle bir devlet orkestrasının da müzik yönetmenliğini yapıyordu. O da, üniversite yönetiminin tutumu nedeniyle emekliğini istemek zorunda kaldı. Orkestraya ise genel müdürlükten “sözlü emir” çoktan gitmişti! Zaten bir kısım orkestracı da “istemezük” havasındaydı. Adı taciz iddiasına karışmış şeflerin batonu altında çalmak istemiyorlardı.
Bazı devlet orkestralarının yıllık programlarının tümünün açıklanmasının gecikmesi de bu yüzden meydana geldi. Genel Müdürlük, bu iki şefin yer almadığı program gönderilmesini bekledi, sezon açıldığında daha bu orkestralar boşluğu doldurmak için şef arayışlarını sürdürüyorlardı. Ne zaman ki, başka yerli-yabancı yeni şef angajmanı yapabildiler, ondan sonra programları bakanlıkça onaylandı.
İstanbul’da da bir büyük özel orkestrada sürekli çalan, esas kadroları devlet orkestrasında bulunan bir obuacı ile bir flüt sanatçısı, cinsel taciz söylentileri nedeniyle özel orkestradan uzaklaştırıldılar, aynı durum orkestranın erkek çellistinin de başına geldi.
Peki bu söylentilere, iddialara muhatap olanlar, sosyal medya aracılığıyla kendilerine yönlendirilen suçlamalar hakkında hukuksal girişimlerde bulundular mı? Doğrusu bilmiyorum ama genç orkestra şefinin ders verdiği okulda aleyhine açılan kampanya karşısında hukuk yoluna gitmek yerine istifa edip ayrılmayı seçtiğini biliyorum ve eleştiriyorum. Neyse ki, şimdi çalıştığı kurumdaki yöneticisi, iddialar sübut bulmadan bir işlem yapmak niyetinde görünmüyor.
Taciz söylentileri, iddiaları gerçekse, yapanları kınıyorum. Ama, herkes her duyduğuna inanmamalı, her söylentiyi def çalarak yaymaya kalkışmamalı. “Masumiyet ilkesi” zedelenmemeli, hukukta iddia ispat edilene kadar kişi masumdur.
Bu olaylar sonunda tek üzüntüm, orkestraların biri genç, diğeri olgun ve mesleklerinde yeterlilikleri kanıtlanmış iki şeften mahrum bırakılmış olmaları.
Ülkemizdeki genel hava içinde “şüyuu vukuundan beterdir” sözü pek çok alanda geçerli olsa da, klasik müzik camiası “yargısız infaz”lara, ya da kişisel bir takım çekememezliklerin, sorunların bu tür iddialarla çözümlenmesi girişimlerine sahne olmamalı.
ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN
Bu yazı, Konser Arkası dijital dergisinin Kasım 2025 sayısında yer almıştır.


























