(Bakırköy, kırklar elliler)
Bir rüzgârın çocuklukla konuşması
Bir varoluş serüveni
Bakırköylüyüm. İnsanın doğduğu yer vatanıdır, derler. Ebe Kadriye'nin ellerinden kayıp düştüğümde, evrenin çatlağından dökülen bir çocukluğun içindeyim.
Annemin dayısının evi, annemin de büyüdüğü ev. Dayı yedi sene askerlik yapmış. Hayalinde birbirinden güzel kadınlar resmigeçit yapıyor dağda ovada. Oralarda mesela Vietnam’a askere moral vermek için giden bir Marilyn Monroe yok. Marlene Dietrich, Rita Hayworth, Anne Margret yok. Askere hiç olmazsa zaman zaman bir ‘moral gecesi’ düzenlenir, moral filmleri (!) gösterilir. Sinema kırılır geçer ıslıklardan, ahlardan vahlardan, sıra kapakları vurulur, bir hengamedir gider.
Dağda bayırda ise moraldi şuydu buydu yok. Dağ taş; gözün ovada, elin tetikte. Ya öleceksin ya öldüreceksin. Bilmediğin tanımadığın, tanısan belki seveceğin, dünya ahret kardeşin olabilecek bir ana kuzusunu, yiğidi, gözlerinin içine baka baka bir kurşunla yıkacaksın; anasından babasından yavuklusundan koparacaksın.
Arkadaşına demiş Osmanlı askeri dayımız, ‘askerden sonra öyle bir kız alacağım ki Ahmet göreceksin!’. Savaş bitmiş, yenilmiş sayılmışız. Dayı iş kurmuş, Allah ‘yürü ya kulum’ demiş. O da yürümüş, fabrika mabrika sahibi olmuş. İş gelmiş dayanmış o dağda ovada hayal ettiği huriyi bulmaya.
Dere tepe düz gitmiş, varmış Kaf dağının ardına, Anka kuşunun olduğu yere. Kuş ona adres vermiş, ‘git yavuklun orada, bul onu’ demiş.
Gelinyenge
Evleniyor büyük dayı. Dillere destan, hayalindeki kız. Ve dillere destan bir düğün. Düğünde dayının kız kardeşi yani anneannem, büyüyünce annem olacak küçük kıza, bembeyaz gelinliği içinde parıl pırıl parlayan taze gelini göstererek, ‘bak gelin yenge, gelin yenge’ diyor. Küçük kızın kafasında gelin yenge2 olarak kalıcılaşıyor. Artık yeni gelinin ismi Gelinyenge. Annemin küçüklüğünden kalma ‘gelinyenge’ yakıştırması hayatı boyunca yapışıp kalıyor yengeye. Bütün Bakırköy’ün de gelinyengesi oluyor; küçük çocukların ise ‘cicianne’si.
Kocası Yemen çöllerinde şehit düştükten bir süre sonra anneannem başkasıyla başgöz olunca büyük dayı ve Gelinyenge bu küçük kız ile ağabeyini anneannemden devralarak kendi öz yavruları olarak özenle bezenle büyütüyorlar. Annem sanki bir prenses.
Bu ortam içerisinde büyüyor, güzelleşiyor. Arkadaşları ‘Betty Grable bacaklı’ diyorlar aralarında. Yaşı geliyor evleniyor. On beş yaşlarındayken kendi akranı yakışıklı bir çocuk Gülhane parkında bir düğün daveti sırasında küçük bir not karaladığı kağıdı eline sıkıştırıp uzaklaşıyor. Bu çocuk babam oluyor yıllar sonra. Doktor çıkıyor, ırak bir Anadolu ilçesine Saimbeyli’ye tayini çıkıyor. Annem orada çok ağır bir tifoya yakalanıyor; zaman oluyor delirium halinde yatağından fırlayıp hastane koridorlarında adımı haykırarak koştuğu oluyor.
Önceki mutlu günlerimizde annemle pencere önünde şakalaşırken camda gezinen bir arıyı tutup ağzıma atmışım. Arı can havliyle dilimi sokuyor. Feryat figan annemle ağlaşıyoruz.
Babamı çok seviyorum; o eve geldiği zaman heyecanla divandan kendimi kollarına atmak için havaya fırlıyorum ama heyhat babam yetişemiyor, yüzükoyun yere kapaklanıyorum… Kırlarda gezinirken yerden kopardığım otları babamın burnuna sokup ‘kok baba kok’ diyorum. O da koklayıp ‘oh ne güzelmiiiiş oğlum’ diyor.
Gözlerim yarı kapalı geceleri uyku arasında yanı başımdaki kabın içindeki keçi sütünü uykulu uykulu kafama dikip lıkır lıkır içip yeniden uykumdaki alemlere dönüş yapıyorum.
Annemin tifosuyla birlikte ben de dizanteri oluyorum. Ataması Ankara’ya çıkınca babamın hepimiz yarı ölü bir şekilde önce Bakırköy’e kapağı atıyoruz. Komşumuz eczacı Bekir Bey Amca ‘bu çocuk sabaha çıkmaz‘, diyor.
Ama çıkıyor o yarı ölü bebek. Gelinyenge sımsıcak kucağına alıyor. Tatlı sözler fısıldıyor, büyülü. Boynum güçsüzmüş; omuzumun üstüne düşmüşmüş, kaldıramıyormuşum. Bir şey görmüyorum; öylesine, yaşam ile yaşamsızlık arası bir hal. Lapalar yapıp yediriyor yenge. Muhteşem okşamaları sevmeleri, öpüp öpüp koklamaları. Sabaha çıkıyorum böylece; kefen deliniyor. Birkaç gün sonra başım omuzumdan yukarı kalkmaya başlıyor. Artık görüyorum yavaş yavaş annemin bitik, babamın çaresiz ve bıkkın halini.
Yaşıyorum; yazgımda çelik çomak oynamak varmış; uzun eşek, kaptan oyunu, saklambaç, birdirbir, yakar top, yağ satarım bal satarım, köşe kapmaca, ayak yere basmaz hop cambaz, aşık kemiği oyunu, beş taş, körebe, uçurtmalar (kiracılarımızdan Recai Bey Amca orası burası yırtılan uçurtmalarımızı unu suyla karıştırarak imal ettiği yapıştırıcıyla tamir ederdi), çelik çomak, çember, topaç çevirme; Tarzan ile Jane ve Çita…. Kovboylar; Roy Rogers, Gene Autrey, Ken Maynard… Arsen Lüpen, Nat Pinkerton, Cingöz Recai…Daha sonrası Mayk Hammer. Daha daha sonra Kaymak Tabağı (!) ve tabii Nazım.
Gelinyenge; anne
Ankara’ya babamın yeni tayin yerine gitme vakti gelince babama, ‘Oğlum bu çocuk bende kalsın’ diyor yenge. Annem zaten bitkin halde, konuşacak halde değil. Babam da kendinden ve hayattan bıkkın; ‘al yenge al ne yaparsan yap’ deyip Ankara yolculuğuna koyuluyorlar. Artık yenge hanım benim annem. Hayat boyunca da öyle.
Gelinyengenin hiç çocuğu olmamış, olmuyor da; ‘Ben kapıların arkasındaki sır, çocuklara masal anlatan taşların diliyim. Ben seni büyütürken, aslında kendimi doğurdum yeniden. Yenge dediler, çünkü adımı unutmuşlardı. Ama sen… Sen beni anne yaptın’ der gibiydi’; gözleri sanki başka bir zamanda.
Kocası yani dayı da ‘Ağababa’m oluyor artık bana öğretilen dilde. Artık annem olan yengeye her yıl gittiğimiz Bursa Çekirge’deki Çelik Palas otelinin kaplıcaları da çocuk sahibi olmasına yaramıyor. Ben hep ben kalıyorum. Ne mutlu.
Gelinyenge Bakırköy’ün bir efsanesi; iyiliği, merhameti, yalın sevgisi, yardımseverliği, samimiyeti, kimseyi hor görmemesi, incitmemeye özen göstermesi. Adeta bir evliya mertebesi. Herkes tarafından aranılan, evde ziyaretçisi hiç eksik olmayan, hısım akraba, çoluk çocuk hep birlikte evimize doluştuklarında çok mutlu olan, tek başına her türlü ağırlama işlerini seve seve güle oynaya yapan bir melek. Güler yüzü, eksik olmayan neşesi… Piyano ve ud çalar, şarkı söyler; özellikle yemek yaparken. Favori şarkıları; ‘Of ooof ‘diye başlayan ‘Söyleyin Güneşe Bugün Doğmasın (Müzeyyen Senar)’ mesela. Kocaman tencereye daldırıp sulu yemeği karıştırdığı kepçesinin ucunda kocaman bir evren sarmal şeklinde dönüp dururken ağzından dökülür, ‘of oof!’. Tencere, of çeken bir evreni barındırır içerisinde.
Bu konsere ben de annemin yanındaki iskemleye tünemiş vaziyette katılıyor, fır fır dönen yemeğin sularına hiç bıkmadan bakıp kendimden geçiyorum. Kepçeyle sarmal şeklinde dönen suyun ortasında sanki bir galaksinin ortasındaki kara delik; etrafındaki her şeyi olduğu gibi beni de içine çekiyor, orada geçirdiğim her bir dakika benim dışımda belki bir, belki iki saat gibi geçiyor. O çorbanın buharında bana hayat üfleniyor. Bir tüy gibi omuzunda, bir gölge gibi annemin ardında büyüyorum. .
- ‘Anne ben büyüyünce sana aşçılar, hizmetçiler tutacağım’.
- ...
Ah o güzelim klas udu annemin… Birisi birkaç günlüğüne udu istiyor, nedense adeta adet olduğu üzere, o ud bir daha geri dönmüyor. Giden gelmiyor; insanlar gibi... Hep hep yanar da yanarım o ud için. Udunun tellerinden dökülen şarkılar.
Bir keresinde nedense bensiz bir yolculuğa çıkıyor annem. Eve gelen kız kardeşi ‘teyzanne’m, annemin bir şarkısını kazara söylemez mi; kıyamet kopuyor. ‘O annemim şarkısı sen söyleme’ diye ter ter tepiniyorum. O ablası gibi değil beni epey haşlıyor. Ama yine de söyletmiyorum o şarkıyı ona.
Özellikle yaz mevsimlerinde evimize dolan genç kızlar yani teyzelerim, halalarım, Yıldız, Naciye, Şadiye, Sevil… Birinin kucağından birinin kucağına kendimi atar ya da beni birbirlerine fırlatırlar hep birlikte gülüp eğleniriz. Ama sokaklarda gezinirken azıcık kırıtıp mırıtıp bir hallere girdiklerinde Ekrem Bey sokağında ya da Ebuzziya caddesinde yerden hırsla bir anda topladığım taşları fırlatarak hepsini ciyak ciyak çil yavrusu gibi dağıtırım.
Bir sıcak yaz öğleden sonrası ailece kanepelere divanlara yayılmışken annem odaya bir dalıyor, gözle kaş arasında nasıl da yapmış, üşenmemiş bulup buluşturmuş bir ispanyol kıyafetine bürünmüş, eteklerini elleriyle sağa sola sallaya sallaya allar şallar güller içinde muzip bir şekilde öyle bir İspanyol dansı çekiyor ki ömre bedel. Çın çın çınlayan kahkahalarımız biraz ötede bize kadar uzanıp gelen nazlı nazlı mavilikler saçan Marmara’ya kadar uzanıyor. Balıkların kahkahasını duyuyoruz yemin billah.
Böyle sürprizleri sever benim annem.
Annemle kuantum dolaşıklığı gibi bir durumumuz var sanki. Birbirimizden anında haberdarız ve aynı hisleri, durumları paylaşıyoruz. Mesela boğmaca olduğumda o da boğmaca oluyor. Divanda karşılıklı otururken birbirimizin suratına öksürüp duruyoruz. Ağababam bir kayıkçı tutuyor benim için; akşamları yanımda anneannem deniz gezintisindeyiz. Deniz havası ve iyot öksürüğüme iyi geliyor.
Kırmızı Balon
Zehra teyze İstanbul’un Bakırköy’e uzak bir semtinde oturuyor, ona gidip gelmek bir macera. Mesafeler gözlerde büyümüyor, zamanın imkanları belli; maksat gönüller bir olsun. İnsanlar üşenmiyor, en uzak semtlere ahbaplarının evde bulunamayacağı olasılığını hiçe sayarak birbirlerine gidip geliyorlar. Evde kimse olmazsa haydaa gerisin geri bütün o uzun yollar…E bu da olağan. Şanslıysanız bir komşu teyze,‘bana buyurun, bir kahve yapiiim, dinlenin öyle gidersiniz’ diyebilir… Tramvaylar, trenler ve tabanvay.
Zehra teyzeye bir seferinde demiş ki annem ‘bir balon olsa şöyle ellerimle sıkıp bir patlatsam’. Laf arasında öylesine söylenmiş bir söz işte. Gülüşmüşler. Zehra teyze uzun bir zaman sonra elinde kocaman bir kırmızı balonla çıkageliyor bize. Ben bana hediye zannediyorum; yok annemeymiş. Öldüler gülmekten ama annem muradına eriyor; bir törendeymiş gibi ciddiyetle alıyor eline balonu, sıkıyor sıkıyor sıkyor, yok olmadı olmadı, derken birden, ‘bum!’.
Zehra teyze tipik bir eski İstanbul hanımefendisi. Zerafeti, sesi, hitap şekli, konuşması, ses tonu, o asil güler yüzü, gözlüklerinin ardındaki anlayış, şefkat, sevgi ve samimiyet … Evinde kahve ikram ederken beni de ihmal etmez fincan tabağına kahveden az biraz koyar bana verir; ‘iç evvadım’ der. Tadı hep damağımda. Zaten Zehra teyze de zamanla annemin diğer yakınları gibi bir zaman geliyor Bakırköy’e yerleşiyor.
Annem bir kutup, herkesi yanına çekiyor.
Yılbaşı geceleri tüm hısım akraba bizde toplanılır; tombala, Kızma Birader falan gibi oyunlar oynanır, neşeyle yenilir içilir şarkılar söylenir. Kuaför salonu sahibi Berber Ali’nin kemanı da ayrı bir renk katar geceye.
Tavşancıl
Bazen annem Tavşancıl’da yaşayan göz alabildiğine ufka kadar olan bağ bahçe sahibi akrabalarını ziyaret için beni de alır Haydarpaşa’dan kara trene biner gideriz. Akrabalar, eşeklerle bizi istasyonda karşılamaya gelir, eşekler üstünde patika yollardan gideriz; beni eşeğin bir küfesine, bizi karşılamaya gelenlerin arasındaki benim yaşımdaki bir kızı da, açık mavi üzeri beyaz puanlarla kaplı pazen elbiseli, eşeğin diğer küfesine koyarlar kafile halinde köye yollanırız.
Geceleri kadınlar annem dahil bir evde toplanırlar beni yanından ayırmayan annemle ben de aralarında. Kırklı yıllar; geceleri mum veya elde gaz lambaları öyle dolaşılıyor. Gittiğimizin ilk gecesi annemi ağırlama programlarından birine geçiliyor ve şenlik başlıyor. Tencereler, tavalar def çalar gibi ellerle vurularak bir oyun havası ritmine geçiliyor ve hep bir ağızdan türküler çığrılıyor. Annem de ortaya oynamak için fırlayınca, bar bar bağırıp çağırıp, ağlayıp eteklerine yapışıp yerine oturtuyorum.Tabii gece de benim yüzümden helak melak oluyor. Oynamasına asla tahammülüm yok. Sanki beni unutmuş başka bir alemin rüzgarına kapılmış gidiyor. Ama İstanbul’daki lüks otel salonlarında yapılan düğünlere sık sık davetli olduğumuzda, gecenin ilerleyen saatlerinde, ağababam günah olduğu için şarabın yerine rakıyla iyiden iyiye kafasını bulunca orkestranın oraya giderek bir istek parça ricasında bulunur. Tarif eder, ‘nay na nayda nanana nay da nananay da nananom’ gibi. İsteği derhal yerine getirilir; annemle birlikte ortaya çıkarlar, daire şeklindeki tüm dans pistini biri bir uçta diğeri karşı uçta turlayarak oynarlar. Buna ses çıkarmıyorum. Benim gözüm, dikkatim, hep davulcunun üzerinde. Kırpmadan hiç gözlerimi bütün gece tokmakların davula inip inip çıkışını seyrediyorum.
Tavşancıllılar bizi alıp sabahtan üzüm bağlarına götürür bağların içine bırakırlar, herkes kendi başına bağ bahçe içinde oraya buraya dağılır dalından kopararak üzümler midelere şişinceye kadar indirilir.Tuvaleti gelen üzüm salkımlarının arasında bir yerde ihtiyacını giderir icabında; asma yaprakları en bulunmaz temizlenme aracı.
Köy, deniz kıyısına yakın. Gerek görmüşler hadi bir de tuvalet yapalım, demişler. Kırlık alan, Karadeniz kıyılarında olduğu gibi birden bitiyor, falez gibi dik bir yamaç halinde deniz kıyısı şeridine adeta düşer gibi iniyor. Tam da o en uçta tahtalarla derme çatma minik bir kulübe; evlere şenlik bir tuvalet. İçinde alaturka tuvalette olduğu gibi gibi çömelerek vaziyet alıyorsun; kubur yerine geçmek üzere de kocaman bir delik.Yapacağını o deliğe yapıyorsun, doğrudan uçurumdan aşağı denizin kıyısına düşüyor. Düş Allah düş. Belki bir asır; bana öyle geliyor. Aşağıda kıyıda kimseler olmuyor. Sahilin o yanında yöresinde bir yol falan da yok; ferah ferah hafif bir esinti eşliğinde yapacağını yapıyorsun.

Annemin tenceresindeki kara delikle bu delik arasında ince bir bağ var sanki; tenceredeki girdabın ortasındaki kara delikte nasıl kayboluyorsam o delikten de aşağı bakarken döne döne aşağı süzülüp sonu gelmeyen bir uçuşta buluyorum kendimi; zaman dökülüyor içime. Karadeliğe düştükten beri yutuyor beni zaman, ben de zamanı.
Bağ sefasından sonra meydandaki kocaman ceviz ağacının gölgesinde, kuyunun başında dinlenilirken ağaçtan düşmüş en taze yeşil yeşil cevizleri taşla ezip yiyoruz. Cevizin serin gölgesi altında sıcak yaz öğlenleri, işte böyle bir gün geçip gidiyor. Güneş uzaklarda batmak için gitmemizi bekliyor.
Okul
Annemle simbiosis gibi birlikte yaşayan varlıklar gibiyiz. Onsuz bir hayat düşündüğümde zifiri karanlık bir ortam içinde buluyorum kendimi. Bir sabah gözümü feryat figan sesler içinde açıyorum. Sesler oturma odasından. Gözlerimi oğuştura oğuştura usulca sesin geldiği yere süzülüyorum. Annem sabah namazını bitirmiş başında tülbenti, oturmuş elinde kur’an feryat figan ağlıyor. ‘Evladım’ diyor da başka bir şey demiyor. Meğer babamlar beni artık geri istemişler Ankara’ya yanlarına.
Çar naçar acele yaşım bir yaş büyütülüyor ve hop altı yaşımda Galatasaray okuluna yatılı olarak yazdırılıyorum.
Kolay olmuyor tabii. Diğer çocuklar ne de olsa benden bir hatta iki yaş büyükler. Çarşambaları veli ziyaretleri; dört gözle bekliyorum annemi. Biraz geç kalsa ağlama hissi. Akşam vakti velilerin veda vakti geldiğinde annemi bırakamıyorum. Diğer talebeler ise, ‘etüd’ saati, hepsi sınıftalar. Hocalar annemin çantasına yapışan ellerimi sökmeyi sonunda başarıyorlar.
Revir
Okulda hastalandığımızda yanda binadaki revire götürülüyoruz. Oranın görevlisi işini iyi bilen orta yaşlarda dinamik, tipik hemşire takkesi takan, hani şu meşhur sus işaretini yapan resmiyle tarihe geçen hemşire gibi, beyazlar içinde bir hatun. Hemen lavman yapılır. Eski usuller tabii; ama haklılar, evvela toksinlerin dışarı atılması lazım. Annem beni almaya geldiğinde o kırk ateşli halimle eve gideceğiz diye bir yataktan ötekine, ondan diğerine sevinçle atlayıp sıçrıyorum.
Hastalıklarımda yatağımın yanında oturur gözünü kırpmadan sabahlar annem.
Cumartesileri mektepten eve çıkarken annemle Kapalıçarşıya uğrar kadayıf alırız; bu bir ritüel. Annem evde onu mangalda bir güzel kızartır; en sevdiğim tatlı…
Gece beni yatırır, başucumda oturur ve kelime kelime tekrarlatır başlıca duaları. Mesela; ‘Kul hüvellâhü ehad. Allahüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.’ Ve: Rabbi Yessir vela tüasir rabbi temmim bil hayr’.
Bu dualarda geçen ‘ehad’ kelimesi; bir, tek, demek oluyor. Hayat boyu ismimin anlamını soranlardan dini bütün olanlara kısaca ‘ehad’ derim; bir ve tek ve bölünmez.Tek ve bütün. Ne doğmuş ne doğurulmuş.
‘Her şeyin aslı’ dersin oğlum isminin anlamını soranlara’ demişti diğer yani esas annem.
Kurban
Özel tertemiz bezleri içerisinde saklar kurban bıçaklarını annem. Kurban Bayramı sabahı erkenden bahçemize inilir, benim birkaç gündür iki laf ettiğim iki koç arkadaşıma tuz yalatır annem. İki koçtan biri ağababam, diğeri annem için. Kesilir.
Ağbabam, ‘Sırat köprüsünü bu koçlara binerek güle oynaya geçeceğim, seni de kucağıma’ alacağım’. Yani ben bu yaşta Sırat köprüsünde…; yada hiç büyümeyecek miyim?
Etler tepsilerle konu komşuya dağıtılır. Hayır duaları alınır.
Sinema
Hafta sonlarını evde geçirdikten sonra pazartesi sabahı saat beşte okula gitmek üzere uyandırıldığımda uykumu alamamışlığın verdiği isyanla ‘ben okula gitmeyeceğim, çöpçü olacağım!’ diye feryat ediyorum.
Annemin her istediğimi yerine getirdiği alışkanlıkla daha bebeklikten yeni yeni çıkmışlığımda komşu Günay, Çetin, Gülbin kardeşlerin dedeleri Bakır Sineması müdürüyken bir akşam o sinemaya gidiyoruz annemle.

Küçük çocukların o saatte sinemalara girmesi yasak ama ahbaplığımızdan ötürü göz yumuluyor. Filmin sonunda bir uçak kuş gibi yavaşça bir dağa konuyor. Çok pek çok hoşuma gidiyor. Film de tam orada bitmiş oluyor. Bense o sahnenin tekrarını istiyorum. Ağlıyorum ille o sahne yeniden çıksın diye. Anneme, ‘söyle sinemacıya o uçağın inişini tekrar göstersin’ diye tepiniyorum. Çünkü annem her isteğimi mutlaka halleder, yerine getirir. Sinemacı dede durumu görmüş gülüyor; ‘çocuk bu ağlar işte, çocuklar ağlar.’ Oysa ben çocuk olduğum için değil o sahneyi bir daha görmek için çıldırıyorum. Çocukluğun mutlaklık isteği.
‘Çinemaya didelim gagoz içelim’; kardeşimin özlemi.
Sadece gazoz değil, ‘frigo buuuz!’ da var. Sonradan kassato da eklendi bu solo ara nameye. Kassato, zamanın dondurmaya yaptığı nazik bir dokunuş gibiydi.
Biraz daha büyüdüğümde Beyoğlu’ndaki sinemalara beni de yanında sürüklemeye başlıyor annem. Başlıcaları Melek, Atlas, El Hamra sinemaları. Hep arap (Mısır) filmleri. Zengin ailenin şımarık güzel kızı, ona aşık fakir fakat mert ve dürüst delikanlı… Sonraları bu tema bizim Yeşilçam’a da sıçrıyor ve o meşhur ‘küçük hanımlı’ filmler saçılıyor ortalıklara. Bakırköy’ümüzün medarı iftiharı Belgin Doruk; en ‘küçük hanım’.
Annem anlatıyor; bir gün otobüste nasıl olduysa mendilini düşürüyor. Çok kibar bir bey mendili eğilip yerden alıyor ve anneme takdim ediyor. Annem de ‘mersi’ diyor tatlı bir gülücükle. Adam, ‘vous parlez français?’ diyor. Annem de galiba biraz kırıtmış, ‘No’ diyor.
Güzel kadındı annem.
KADINLAR HAMAMI
Balıkhaneyi geçip Sucu Mehmet’in iskelesinden öteye Kofa’ya, oradan da biraz ileride denizin üzerinde kazıklar üzerine oturtulmuş etrafı duvarlarla çevrili plaja, Kadınlar Hamamı dedikleri yere ulaşılıyor. Annem zaman zaman orada yüzer ben de seyrederim .
‘Ayağıma kramp girince diğer bacağımla hafif hafif yüzmeme devam ederim’; annem keyfini pek bozmaz.
Bir de İstanbul caddesinin başlarında, sol yanda bir kadınlar hamamı annemin favorisi. Tabii ben de yanında. Hatta artık ‘oha babanı da getirseydin hanım!’ yaşlarına geldiğimde bile cıbıl cıbıl hurilerin arasında gezinmişliğim var. Gözü kör bir adam varmış Mersin’de; kırk yıl kadınlar hamamında ud çalıp durmuş. İşte kırk yılın sonunda meğerse kör olmadığı, tam kırk yıl rol yaptığı ortaya çıkmış. Polislere ‘ben göreceğimi gördüm’ demiş; gazeteler yazıyor. Aklıma bu olay geliyor bir gülmedir alıyor. Ben ud çalmam; benim annem var.
SAÇSIZ MİTOZ; BENLİĞİ SIFIRLAMAK
Ötevaroluşun "Ben"sizliğe giden patikası.
Mahallede tüm arkadaşlarım mahalle mektebine gidiyor. Saçları kırpık. Bir tek ben lüle lüle saçlı. Onlardan ayrıyım; gittiğim okul, kılık kıyafetim, piyano dersleri falan alıyorum, e tipim de değişikçe… Bir ayrık otu.
Bir gün çarşı berberinin önünden geçerken içimden bir dürtü, kafama da esiyorlar, dalıyorum dükkana; çıktığımda saçsızım artık; sıfır numara kazıttırmışım. Eve geldiğimde annemden bir çığlık; ‘Evladım sen ne yaptın?’. Sadece anonim olmak istedim. Herkes gibi. Çokları için ‘varoluş’ farklı olmaktan geçer. Bende ise varoluş herkes gibi olmak. Sıradan olanlar ‘var’lar çünkü. Herkes gibi olmak mı özgürlük, farklı olmak mı? Hatta bir aralar küfürlü konuşmaya başlıyorum. Öyle ya, herkes küfür müfür ediyor. Gerçi küfür bende eğreti duruyormuş ama olsun. Aşırı derecede her lafımda küfür, küfür. Öyle ki, beni özelikle görmeye gelenler var şuradan buradan; ‘çok küfürlü konuşan bir bücür varmış…’
Yakınımızda bir bahçe; dört bir yanı yüksek duvarlarla kaplı bir meyve bahçesi. Şeftaliler, kayısılar, armutlar… Çocuklar o bahçeye girip meyve koparıp kaçma planları yapıyorlar bir gün. Ben de bu olaya dahil oluyorum. Oysa bizim de bahçemizdeki o anıt gibi yan yana duran apartman yüksekliğindeki canım ciğerim asırlık incir ağaçlarımıza kimseyi dokundurtmaz, hırsızlık için gelip ağaca tırmanan çocuklara aman vermeyiz. .
Neyse, o gün gizlice girdiğimizi sandığımız o meyve bahçesinde kucaklarımızı meyvelerle doldurmuş çıkmaya hazırlanırken bizi basıveriyorlar. Meğer gözleri gibi koruyorlarmış orayı. Beş altı adam. Kaçışıyoruz. Olmuyor.
Olay, anlaşılan dallanıp budaklanıyor; annemin de haliyle kulağına gidiyor. ‘Kabak kafalı bir çocuk da vardı aralarında…!’
Annem beni tuttuğu gibi mutfağa götürüyor; buzdolabının kapağını açıyor. Bir kayısı alıyor gözüme bastırıyor, ‘senin evinde kayısı mı yok!’; kocaman bir şeftali alıyor gözüme sokuyor; Allahtan şeftali gözüme göre büyük olduğu için bastırınca gözüm acımıyor… Evet işte türlü türlü meyveler gözüme sokuluyor. En çok da sağ gözüme, nedense. Annemin hayatımda bana karşı ilk ve son şiddeti bu.
Saçım tekrar uzuyor.
O günden sonra hep halktan yana oluyorum. ‘Halka rağmen halk için’ jakoben Fransız İhtilali sloganı anlamında değil; ‘halka rağmen halk olmak’. Böylesi de Baudelaire dilinde bir ‘çoklukta birlik’ varoluşuna gidiyor sanki. Ben farklı olmak istemedim. Çünkü herkes gibi olanlar görünür olur. Ben görünmek istedim görülmeden.. Mesela aptal; görünür bir figürdür. Herkes aptal, der. Ama aptallığıyla görünür olur, varlık kazanır. Negatif bir varlıkmış, varsın olsun. Pozitif negatif; hepsi bir kapıya çıkar.
Herkes bir kılıf, bir kılıkla ortalarda; kimi huylu, kimi huysuz, hain, kahraman, zeki, görgülü, görgüsüz, mevki makam sahibi, gururlu, mağrur… Ben hiç biriyim; varlıksız. Bu aslında herkes için olması gereken hedef ne var ki ben sonu baştan başlamışlığın kafa karışıklığındaymışım. Çocuk kafamla çözmek; nerdeee….

Sanırım Galatasaray mektebine gidip Beşiktaşlı olmak da; ‘çarşı her şeye karşı’ da böyle bir şey. Futbol maçlarında tribünlerde hep birlikte bağırmak, hep birlikte sevinmek, hep birlikte ağlamak. Ayin gibi bir şey. Hep birlikte aynı hissetmek. O mutlulukta sınıf farkı falan raflara kalkıyor. Toprak altındakiler gibi hepimiz yan yana, yok birbirimizden farkımız.

TEPEBAŞI ŞEHİR TİYATROSU VE GAZİNO
Tepebaşı geceleri; küçüklüğümden beri neredeyse aboneyiz Tepebaşı gazinosuna. Darülbedayi’nin (güzel sanatlar evi) bir uzantısı. Tiyatro, gazino… Bu gazino sadece eğlence değil; İstanbul’un ruhunu kaydeden gizli sayfalarından. En seçkin ve ünlü lüks eğlence mekanı.Yalnızca meze ve rakı masası değil dönemin müzik, moda ve görgüsünün sergilendiği bir kültür tiyatrosu. Ayrıca Cumhuriyet’in gece aynası; insanlar orada hem kendini unutur, hem de kim olduklarını hatırlarlar; Türk sanat müziği gazinonun baş tacı ama tango, fokstrot, rumba gibi batı dansları; rövüler, dans şovları, parodiler…

Gözümüzün önünden devrin en ünlü şarkıcıları akıp geçiyor. Zeki Müren’ler, Müzeyyen’ler, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses’ler… Zeki Müren’le müziğin de estetiğin de kalıpları değişiyor. O, gazino kültürünün ikonu oluyor. …
Gazino meyhaneden farklı bir şey. Meyhane daha içli, samimi bir içki ve dost muhabbeti yeri. Gazino ise biraz resmi bir yer; eğlence, şıklık, smoking, frak, tuvalet… Biraz da toplumun kendini sahnedekilerle özdeşleştirme tutkusu.
Ah işte o akşam ağababam gene mükellef bir rakı sofrası kurdurmuş Tepebaşı’nın tam ortasına. Önümüzde renk renk mezeler, tepemizde göğe elceğiziyle özenle gizli esrarengiz bir el tarafından yerleştirmiş yıldızlar. Hafif bir esinti Marmara’dan. ‘Deniz, deniz Marmara’dır oğlum’ derdi babam. Kumkapı’dan atlayıp Kadıköy’den çıkarmış. Zoru ne; ne olsun, gençlik.

Ondördüme mi ne gelmişim artık Tepebaşında. Hayatımda ilk kez ağzıma içki koyacağım; şarap. Hiç unutmuyorum bir şişe beyazı götürüyorum inleyen nameler ve şen nameler arasında. Hem de bir şişenin tamamı; beyaz.
Dönüşte trenden inip Ebuzziya caddesinde eve ağbabamla kollarımız birbirimizin omuzunda yalpalaya yalpalaya dayanışma içerisinde yürürken sanki iki eski arkadaşız. Sihirli bir akşam; ağbaba oğul değiliz de iki eski dost birbirlerini yeniden keşfetmiş bir hal. Annem arkamızda adımlarını bu iki mutlu sarhoşa uydurmaya çalışıyor. Hissediyorum, o da çok mutlu.
Sırat köprüsünden artık rakı şarap öyle mi geçeceğiz? O kendi koçunun üstünde sağ kolunu yana açmış elinde bir şişe rakı, ben arkasında koçumun üstünde sol kolumu yana açmış elimde bir şişe şarap şen şakrak güle oynaya.
DELİ YENGE
Tahta sandalyelerde rüzgârla konuşan o eski yaz akşamları…Yaz akşamlarının vazgeçilmez eğlencesi yazlık sinemalar.
Bir akşam Gelinyenge öncülüğünde komşu teyzelerle hep birlikte yazlık Mehtap Sinemasına gidiliyor. Biraz da geç kalınmış anlaşılan. Yerler dolu. Hep beraber yan yana oturabilecekleri yer aramaya koyuluyorlar. Kimi en önlere bakmaya gitmiş kimi orta taraflara. Gelinyenge en arkalarda, oraya buraya bakınıp dururken önde perdenin hemen önünde yer bulan Rafet teyze, taa en arkadaki Gelinyengeye sesleniyor avazı çıktığı kadar; ‘gelinyenge gelinyenge gelin gelin burada yer var!’. Bütün sinema halkı başlarını çevirip arkalara bakıyorlar; ‘kim bu deli yenge?’. Kimin aklına gelir gelin yenge, burası zaten Bakırköy; ülkenin en namlı tımarhanesinin bulunduğu yer. Bakırköylü denince zaten hemen herkesi bir gülümsemedir alır.
İşte Gelinyenge böylece oluyor deli yenge. Ve böylece Gelinyenge, sadece bir isim değil, Bakırköy’ün hafızasında bir kahkaha, bir sevgi, bir deli dolu masal oluyor. Adı değişiyor ama özü değil.
ÖTEVAROLUŞ
Annem vefat ettiğinde Bakırköy mezarlığındaki aile köşesine defnedemedim. Vasiyeti vardı oraya kocasının yanına gömülmek. İdare kabul etmedi; mezarlık dopdolu, yerimiz yok, dediler. O telaş ve üzüntü içerisinde vakit darlığı da olunca fazla direnemedim. Çekmece taraflarındaki bir mezarlıkta yer buldum. Defnettim. Mezar taşına yazdırdım kocaman: ‘anne, gelinyenge, cicianne’.
Kadın kutsallığının tüm öğelerini içinde barındıran Anadolu tanrıçası Kibele. Hem gerçek hem efsane. Mezar taşından gelen seslenişe kulak veriyorum:
’Gdiyorum oğlum. Ama sen, bu hikâyeyi anlat. Gözyaşıyla değil…Sabah güneşinin doğuşunu seyreden bir çocuğun gülümsemesi içinde, öyle anlat. Bazı anneler doğurmaz, büyütür. Benim kalbimden anlatıldı bu hikâye. Ben bir kişiye anne olmadım. Ben, bir hikâyeye dönüştüm. Bir Bakırköy fısıltısı, bir ud teli…’
Ötevaroluşun "Ben"sizliğe giden patikası .
Ötevaroluş, bilincin sonsuzca yarattığı algı sistemlerinin (alemlerin, evrenlerin) aşılması; onların da ötesine sıçrayarak, hiçbir aleme evrene gerek duymayan bilinçli bir bilinçsizlik varoluş hali. Hatta varoluşsuz mutlak bir varoluş hali.
‘Raspa raspa ras, kafana geçti tas, Raspa raspa ras, kafana geçti tas. Maydanozlu salata, domatesli pırasa. Raspa raspa ras’ ; çocukluk raksları.
Her şey geride, çocukluktan çıkış; cennetten kovulma.
Monad Balkan
1 Eylül 2025, Bodrum





























