Toplum hayatı çok katmanlı bir özellik arz eder. Buna mukabil, bireylerin onu deneyimleme biçimi genellikle en üstteki kabuksu yüzey dolayımıyla olur. Nitekim, düşünsel, duygusal, ilişkisel temaslarımızın önemli bir kısmı bu katılaşmış olgular dünyasında olagelir. Gündelik hayat adını verdiğimiz bu yüzey katmanı, değer ve normların katılaşarak, ilişkilerin tekrar eden kalıplarının yapılanarak oluşturduğu kurumların hâkimiyetindedir. Normların en billurlaşmış ve biçimselleşmiş hâli olarak nitelenebilecek yasal-bürokratik kurumlar (devlet kurumları, şirketler, her türlü hukukî düzenlemeye tâbi oluşum) kadar, başta aile olmak üzere toplumsal kurumlar da bu eylem çerçeveleri barındıran matrisin bileşenleri olarak işlev görürler. Oysa toplum hayatı, bu gündelik kurgunun bilindik, kolay öngörülebilir yapılanmaların sıkıcı dünyasından ibaret olamaz; zira bunca yüzeysel ve sınırlandırılmış çevrede yenilikler kurgulama, maddî ve manevî anlamda ilerleme, insanın düşünsel gelişimine katkıda bulunacak yön değiştirici hamleler yapma, ancak bu katılaşmış sıradanlık dünyasının dışına çıkmakla mümkün olur. Gündelik hayatın bir yandan güven veren ancak diğer yandan sevimsiz hatta baskıcı kalıplarının dışında eylemler kurabilmek, her bireyin, farkında olmasa da temel arayışı olmakla birlikte, bu öncülüğün ya da ayrıcalıklı yol açıcılığın hazzını hissetmek genellikle bilim ve sanat aktörlerine nasip olur. Bu nedenle bilim insanları ve sanatçılar, kitle insanının gıpta nesneleri olarak belirginleşirler; zira insanın yeryüzündeki trajik serüvenindeki temel güdüsü olan ölümsüzlüğe erişme arzusuna en çok yaklaşanlar onlardır. Bilim ve sanat dünyalarında etkinlik gösteren kişiler elbette aynı üretkenliği, aynı meslekî şevki, aynı yöntemi, aynı hayat güzergâhını paylaşmazlar. Kimileri kısa ömürlerine insanlık belleğine kazınan eserler bırakırken, kimileri uzun bir hayat sürecini ortalama üretimlerle doldururlar. Kimileri laboratuvarlarına kapanıp ya da ancak kimi kültür seçkinlerinin takdir edebileceği eserleri üreterek varlık gösterirken, kimileri doğasında belli bir karmaşıklık olan bilimsel üretim veya sanatsal ifadeyi daha geniş kitlelere yaymaya çaba sarf eder. Ancak genellikle bunların hepsini bir arada yapabilen türde bilim insanı ya da sanatçı nadiren yetişir. Türkiye, işte böyle çok boyutlu bir aydınını, İlber Ortaylı’yı 13 Mart 2026 günü kaybetti.
İlber Ortaylı, 1947 yılında Avusturya’nın Bregenz şehrinde doğmuştu. Stalin baskısından kaçan Kırım kökenli bir ailenin oğlu olarak, sürgün yıllarında Almanca konuşulan bir ülkede dünyaya gelmişti. Annesi Rus dili ve edebiyatı uzmanı, babası uçak mühendisi olan Ortaylı, iki yaşındayken ailesinin kucağında İstanbul’a göç etmişti. Avusturya Lisesi, Ankara Atatürk Lisesi’nde ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde idarî şubeden 1969’de mezun oldu. Viyana Üniversitesi’nde Slavistik eğitimi aldı. O sıralar saygın Chicago Üniversitesi’nde bulunan Halil İnalcık’la (1916-2016) yüksek lisans tezini yazdı. Akabinde Türkiye’ye dönüp Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistanlığa başladı. Doktorasını bu kurumda 1978’te tamamladı. Yine Siyasal Bilgiler’de 1979 yılında doçent unvanını aldı. Ancak hemen sonrasında, Türkiye’nin sosyo-politik rotasını kökten değiştirecek, bugün yaşamakta olduğumuz otoriter yönetim ve kültür çölleşmesi sürecinin temellerini, her ikisini de ayakta alkışlayan geniş bir eğitimsiz insan kitlesi oluşturarak atacak olan 24 Ocak/12 Eylül 1980 darbesi, Türk üniversitelerinin yaşadığı belki en verimli dönemin perdesini haşince kapayacaktı. İlber Ortaylı, 1982’de kurulan Yükseköğretim Kurumu ve onun baskıcı düzeni karşısında istifa etmeyi tercih edenlerden olacaktır. Nitekim bu dönemde yetişen akademik insanların en parlak olanları ya sıkıyönetim tasarrufları (meşhur 1402 sayılı yasa) ile işten uzaklaştırılacak ya Ortaylı gibi istifa etmeyi tercih edecektir. Her zaman politik dönüm noktasının ceremesini çekmiş olan kuşak (“47’liler”), baskı ve neoliberalleşme döneminin ilk sillelerini yiyecekti. Ortaylı, 1982’de üniversiteden istifa edip benzeri başka öğretim üyeleri gibi, bu sarsıntı dönemini 1982-1988 arasında dünyanın farklı üniversitelerinde ders vererek geçirmiştir. Burada not edilmesi gereken husus, Ortaylı’nın yalnızca bir ülkede (örneğin A.B.D.) kalmayıp ders verdiği üniversiteleri coğrafî olarak çeşitlendirmiş olmasıdır. Avrupa’dan A.B.D.’ye, Moskova’dan Tunus’a, Balkan ülkelerine dek bir dizi yüksek öğretim kurumunda hem öğretmiş, hem araştırma yapmıştır. Ortaylı, 1988’de Türkiye’ye dönecek, önce kısa süreliğine Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde çalışacak, ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde görevine dönecektir. Ertesi yıl da (1989) profesör unvanını alacaktır. Ortaylı, 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne geçmiş, aynı zamanda Bilkent Üniversitesi’nde de dersler vermiştir.

Galatasaray Üniversitesi, 23 Şubat 2024, Namık Paşa Sempozyumu, soldan sağa Ali Ergur, Bilen Işıktaş, Namık Sinan Turan, İlber Ortaylı.
Yaş haddinden emekli olana dek gönülden bağlandığı Galatasaray Üniversitesi’nin öğretim üyesi olacaktır. Başka birçok üniversitede, özellikle emeklilik döneminde dersler vermeye devam etmiştir.
Eğitim yıllarında yazdığı tezler, daha sonraki yıllarda birer referans kitabı hâline gelmiştir (o zamanlar doçentlik tezi, hatta tecrübe dersi gibi sahici sınavlar vardı; şimdiyse, jüri üyesinin adayı görmediği, sözlü sınav yapılmayan bir süreç ve ChatGPT’ye yazdırılmış sade suya tirit makaleler dosyası!): Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu bu bakımdan Ortaylı’nın tarihçilik serüveninin temel taşları sayılabilir. Ancak onu bir Osmanlı tarihçisi olarak ayrıcalıklı bir yere konumlandıran eseri, özellikle Osmanlı Devleti son dönemini çalışan ya da günümüz sorunlarının tarihsel köklerini araştıran herkes için vazgeçilmez bir kitap hâline gelmiş olan İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı olmuştur. Ortaylı, Türkiye’nin uzun süre mustarip olduğu, kökleri politik iktidarın bir ajanı gibi çalışan vak’anüvislik müessesesinde bulunan, betimsel, çoğunlukla zımnî de olsa, ideolojik yönlendirme doğrultusunda tarih yazıcılığı tavrından ayrılan bir yaklaşım benimsemiştir. Olayların kronolojik sıralanmasından ibaret ve mümkünse bu sergileme sırasında fona muktedirleri övücü veya aklayıcı bir söylem katmanını döşeyen tarih yazımı, özellikle Osmanlı tarihinin kaleme alınmasında uzun yıllar ciddi bir yöntemsel sorun olmuştur. Bu sorunun bugün sona erdiğini iddia etmek doğru olmaz; hele otoriter bir yönetim anlayışının hiçbir zaman var olmamış bir geçmiş imgesini, kaba kalaslarla ayakta duran incecik ama çok şatafatlı şekilde boyanmış bir sinema dekoru gibi ayakta tutmaya çalıştığı günümüz ortamında, kuşkusuz yaygın bir hamâset ve kurgu-tarih temsili sürekli olarak (dev prodüksiyonlar!) medya mecralarına taşınırken, akademik ya da yarı-popüler tarih anlatılarının analitik bir derinlik taşımaları, bir nesnellik kaygısı gütmeleri pek beklenmez. Bunlar, dönemin siyasî bağlamının gereklerine göre ve destek gördükleri istihbarat odaklarının çıkarlarının yönlendirmesi doğrultusunda, her neyi yüceltmeleri ve her neyi karalamaları gerekiyorsa ona göre tarihsel olay cımbızlayıp bunları içbükey bir aynada çarpıtan, adına da ‘tabu yıkıcılık’, ‘alternatif tarih’, ‘resmi tezlere karşı çıkış’ vb. diyen özel görev timlerini oluştururlar! Ayrıca, içeriği muğlak bir Osmanlı-Türk-İslam muhafazakârlığının, 2000’ler öncesinde de Türk dili ve edebiyatı ile tarih disiplinlerinde varlık gösteren (kimi yerde hâkimiyet sahibi olan) bir eğilim olduğu not edilmelidir. Türkiye’de her ne kadar bir çeşit devlet ideolojik aygıtı gibi çalışan, bir tür duygusal catharsis’ten başka işe yaramayan bir tarih yazımı pratiği varlığını sürdürüyorsa da diğer yandan geçmişin olaylarına olabildiğince nesnel, nefret/övgü girdabında boğulmadan bakmaya çalışan, analitik bir olgusal yaklaşım geliştiren ve en önemlisi neden-sonuç zincirinin kaçınılmaz olarak vardığı katı yargılar yerine çoğulcu bir nedensellik yumağını öneren tarihçilik anlayışının gelişmekte olduğunu sevinerek gözlemliyoruz. İşte bu uç veren, git gide dağarı ve düşünsel temeli büyüyen yeni bilimsel tarihçilik damarının canlanmasını sağlayan öncü araştırmacıların başında tartışmasız İlber Ortaylı gelir. Kuşkusuz o da başta Halil İnalcık olmak üzere, sayıları az ama özgül ağırlıkları yüksek ustaların rahle-i tedrisinden geçerek olgunlaşmıştır. Bu kapsamda özellikle iktisat tarihi çizgisinde yapılan kapsamlı araştırmaların, Türkiye’de gelişen yeni tarihçiliğe esin kaynağı olduğunu belirtmemiz gerekir. Ortaylı’nın yüksek lisanstan doçentliğe uzanan tezleri ve bu tür araştırmalarının bir anlamda yoğuştuğu hâl olan İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı eseri, bir yandan iktisadî etkenleri göz önüne alarak, olguları salt kişisel nitelikte ya da talihin cilvesi olarak nitelendirmeyi reddeden, çoğulcu bir analizin açığa çıkarabileceği üst üste binmiş ilişki katmanlarını titizlikle ortaya koyan bir yaklaşımı sergiler. Bu kitap bir anlamda genç tarihçi için bir yöntem el kitabı özelliği de taşır. Geçmişe bakarken duyguların ve ideolojinin odağını çarpıttığı olayların kendilerini değil, bunların tâbi olduğu sosyo-ekonomik bağlamın farklı hızdaki hareket katmanlarını görmemiz gerektiğini, En Uzun Yüzyıl türü analizler hatırlatır.
İlber Ortaylı, hayata kültür sermayesi geniş bir aile ortamında başlamıştır. Kuşkusuz, kültürel anlamda edinimlerinin altyapısını aile ortamında içselleştirmiştir. Ancak Ortaylı, tarihin bir tesadüfü ya da ayrıcalıklı bir seçkin grubunun ayrıksı bireyi değildir; bir dönemin insanıdır. Bu anlamda Max Weber’in (1864-1920) ideal-tip olarak niteleyeceği bir şahsiyeti de simgeler. Weber’in ideal-tip olarak tanımladığı kavram, bir olgunun özelliklerini en saf hâlde bünyesinde birleştirmiş varsayımsal tip anlamına gelir (gündelik hayatta kullandığımız en iyi, en arzulanan, en doğru, vb. olumlu niteleme anlamında “ideal” değil). Gözlemlenen gerçeklikle, o gerçekliğin olgusal soyutlaması arasında bir karşılaştırma olanağı böylece geliştirilir. Bu açıdan bakıldığında, İlber Ortaylı, bir dönemin en incelmiş kültür insanının nasıl olabileceğini gösteren, böylece mevcut kültür çölleşmesinin ağır taşra kompleksli küstah figürlerinin ne tıynette olduğunu açığa çıkarıcı bir işlev görmüştür. Diğer yandan, bu denli derinlikli ve çok boyutlu bir düşünce insanının ancak onu inşa eden ve var olmasını mümkün kılan tarihsel koşullar içinde ortaya çıkabileceğinin önemli bir kanıtı olmuştur.
İnsanlar, çağlarının ürünüdür. Kuşkusuz bireysel yetenekler, farklı zekâ düzey ve biçimleri vardır; ancak kişiliklerin şekillenmesini belirleyen etkenler yalnızca psişik ya da özgül nitelikte olanlar değildir. Her çağ, onun içine doğmuş bireylere bir toplumsallaşma çerçevesi sunar. Sınıf farklılıkları ve kişisel (genetik ve psişik) nitelikler, bu çerçevenin içinde dağılan noktalar gibi çeşitliliklerin ortaya çıkmasına neden olur; ancak hepsi çağın genel toplumsallaşma çevresi ve kültür dairesi içinde şekil alır. İlber Ortaylı, her kademedeki eğitimin, bütün yoksunluk koşullarına rağmen, şaşırtıcı derecede yüksek nitelikli olduğu bir dönemin çocuğudur. Bilgiye açlığı, öğrenme iştiyakı, ilgi alanlarının müthiş bir çeşitlilik içinde tezahür edip birbirini tamamlayan bütünsel bir intellectus oluşturması, kişisel özellikleri ve şanslarının yanında çok daha belirleyici etkenler olmuştur; zira aynı zekâ düzeyine sahip, aynı düşünsel güdüleri takip etmeye hevesli birçok genç insan bugün de mevcuttur. Ancak bir toplumsal tip olarak İlber Ortaylı’yı şekillendiren koşullar ortadan kaybolmuştur. Büyük kültür figürlerinin, okumayı nefes almak kadar doğal görüp sürekli sürdüren insan tipi, Türkiye’de de dünyada da hızla sönümleniyor. Bu olgunun gerisinde birçok etken zikredilebilir; ancak büyük kırılmanın 1970’lerden itibaren bir belirsizlik dönemine, 1980’lerden itibaren de toplumsal bağları acımasızca çözen saldırgan bir kapitalizme geçişle yakından ilgisi olduğunu belirtmeliyiz. Devlet-vatandaş bağını şirket-müşteri ilişkisine dönüştüren yeni ekonomi, bireyi vahşi bir piyasa karşısında korumasız hâlde bir başına bıraktı. Üretimin sahiciliğinin yerini tüketimin yanılsamalar aynasındaki imgeler aldı. Diğer yandan, küresel ölçekte biriken akıl almaz boyutlardaki servetlerle (artık her zaman sermaye özelliği arz etmek zorunda değiller; kendini işaret eden zenginlikten ibaretler!), yine küresel ölçekte artan yoksulluğun arasındaki gerilimin doğurduğu her türlü şiddet, yeryüzünü, bireysel hayatlardan devletler arasındaki ilişkilere kadar farklı ölçeklerde çatışmaları tetikleyen bir çatlak hattıyla yardı. Küresel enformasyon akışı, dünyanın her yerindeki bireyleri, distopik bilim-kurgu filmlerine sahne olabilecek ekran bağımlılığına mahkûm etti. Okumak, zekâsını bilemek, derinlikli merak sahibi olmak, bütünsel bir düşünce insanı kimliğini arzulanan bir kişisel hedef olarak benimsemek, imgelerin ve boş sözlerin akışına dayalı, kendine atıflı bir toplumsallaşma karşısında git gide değer kaybetti. Topluma faydalı olma ülküsünün yerini gününü gün etme hazcılığı ve ben-merkezciliği aldı. İlber Ortaylı gibi kültür figürlerini oluşturan tarih sahnesinin dekorları daha onlar oyundayken sökülmeye başlamıştı; bugün neredeyse tamamen tasfiye oldu. İlber Ortaylı hem yazdıkları hem var oluş biçimiyle bir kültür çevresinin ürünüydü; aynı zamanda onun temsilcisiydi. Artık o kültür çevresi mevcut değil. Zamanı minik parçalara bölünen, kitap okusa da zihni sosyal medya mecralarındaki bin bir imge ve uçuşan sözle dolu, olmaktan ziyade görünmek kaygısıyla yüklü bir insan tipinden, yoğunlaşmış düşün ürünleri beklemek anlamsız hâle geliyor. Yine de kendini seçen gençlerden oluşan küçük bir azınlık, kültür meşalesini elden ele taşıma azmini canlı tutuyor. Kitle için karamsar bir tablo görsek de hayatın diyalektiği bu bir avuç genç insanın şekillendirebileceği geleceğe inancımızı diri tutuyor.
İlber Ortaylı gibi kültür şahsiyetlerinin bir önemli özelliği çok boyutlu, çok yönlü ve tatmin edilemez bir bilgi açlığının özneleri olmalarıdır. Bu insanlar, her biri farklı geometrik şekilde çok yüzeyli bir prizmayı andırırlar. Genellikle az ve eşdeğer yüzeyli olan kitle insanı için bu nedenle anlaşılmaz, karmaşık, nüfuz edilemez olarak tasavvur edilirler; zira bu özel kültür insanlarının sıra dışı davranış ve tutumları da onların alışıldık kalıplara sığdırılmalarını zorlaştırır. Kimileri uçlarda yaşayan marjinal, eksantrik, deliliğin bahçesine girip çıkan tiplerdir. Onları taklit etmeye çalışan niceleri işte bu sıra dışılıkları, üzerlerine bol gelen bir elbise gibi geçirmeye çalışanlardır. İlber Ortaylı, bu anlamda uçlarda gezinen bir tip değildi; ancak düşünce ve davranışlarının, belli politik ve toplumsal olaylar karşısında benimsediği tutumların beklenmedik olabilen bir çizgisi olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Bu gayri muntazam çok yüzeyli prizma insanların, her zaman her durumda kolay anlaşılabilir, hatta birçokları tarafından tasvip edilebilir tutumlar benimsememeleri, kitle insanının hazır-kesim davranış elbiselerini giymemeleri, onları, nereye konacağı bilinemeyen, hangi hazır etiketli rafa yerleştirileceğine karar verilemeyen yabanlar (alien) kılar. İlber Ortaylı’nın da anlaşılması zor, bazen tutarsız, mutlaka birilerini yadırgatan tutum ve düşünceleri olmuştur. Bu nedenle de böyle kültür figürleri ortalama beğeninin değil, yüceltme/nefret etme ikileminin nesneleri hâline gelirler. Özellikle ak/kara zıtlığında ayrışan toplumsal olaylar karşısında bu ikiliğe uymayan, çelişkili ya da yadırgatıcı gelebilecek yaklaşımları da olabilir. Bir kültür kişisini nefret nesnesi hâline getirirken, bilim ve sanat tarihlerine, yeterince büyüten pertavsızlarla baktığımız zaman, birçok düşünürün, sanatçının, genel ahlâka, hâkim yargılara, kitlenin benimsediği değerlere uymayan özel hayatları kadar politik tutumlarının da olabildiğini görürüz. Bu aşamada önemli olanın ne olduğu sorusunun yanıtı da tartışmalı hâle gelir: Bilim insanı ya da sanatçının, kendi uğraş alanından türettiği üretimiyle insanlık belleğine yaptığı benzersiz katkı mı önemlidir? Yoksa özel hayatı, politik tutumu, insan olarak çelişkileri mi? Özetle kültür insanını nasıl değerlendirmeliyiz? Bu konu kimilerine göre çözümsüz bir tartışmadır; kimlerine göre ise kişi olarak davranışları, kültür insanının eserinin değerini ölçmemizi sağlar. Oysa kültür insanı, adı üstünde, insanlık kültür haznesine en anlamlı katkıları yapan kişidir. Örneğin İlber Ortaylı, diğer vasıf ve meraklarının yanında temelde değerli bir tarihçidir. Onu ancak tarih bilimine yaptığı katkı ölçüsünce anlamlı bir şekilde değerlendirebiliriz. Araştırmalarının, yayınlarının, yetiştirdiği öğrencilerin bilimsel niteliğinin kötü olduğunu iddia etmek, yine ancak ideolojik sâiklerle değil bilimsel ölçütlere göre olmalıdır. Ayrıca hayatının daha ileri aşamasında tarih bilimine olan popüler ilgiyi uyandırmış olmasıyla, geniş kitleler nezdinde sempati ve revaç bulmuş olması da onu, fildişi kulede yaşayan seçkinci ukalâ entelektüel imgesine yerleştirmeyi olanaksız kılar.
İlber Ortaylı’nın vefatı, birbirinden farklı çevrelerde farklı tepkilerle karşılandı. Saygı belirten, eserini önemseyenin yanı sıra olumsuz tutum takınanlar da oldu. Aydın tanımının tekelini, kendi kutsal kitaplarına atıfla kendilerine mâl edip Ortaylı’nın o sıfatı hak etmediğine hüküm buyuran fetva makamlarının türediğini gördük. Bunların ayrıntısına girip onun gölgesinden prim yapmaya çalışanlara fazla değer vermeye gerek yok. Ancak İlber Ortaylı mirasını değersizleştirmeye çalışanları birleştiren ögenin, daha doğrusu, bir zamanlar onların savlarını destekleyebilecek düşünceleri onun eserinde bulduğu zannına kapılmışken, Ortaylı, zihninin derinindeki Cumhuriyetçi vurguyu öne çıkardığı için ona düşman kesilmek olduğu ifade edilebilir. Liberalleri ve fanatik muhafazakârları (zira mâkul muhafazakârlara haksızlık etmemek gerekir) her zaman birleştiren yegâne güç Cumhuriyet husumeti olmuştur. İlber Ortaylı, bir kez daha, iyi bir Osmanlı tarihçisi olarak, Cumhuriyet’in değerini vurgularken, ondan rahatsız olanları açığa çıkarmayı başarmıştır. Unutmayalım, bir kişiye, kavrama, olguya saldırgan bir reddiyeyle yaklaşmak, onu ciddiye aldığını göstermenin bir başka yoludur!
İlber Ortaylı’nın ölümü, bir insanın ya da yalnızca bir tarihçinin gidişi anlamına gelmiyor; bir çağın kapanışını anlatıyor. Ondan bir gün sonra da (14 Mart 2026) son büyük filozof Jürgen Habermas’ın (1929-2026) bu dünyaya veda etmesi bu izlenimi teyit ediyor. Okumanın, bilginin, düşünceler içinde yaşamının önem arz ettiği çağın kapanmakta; ülkesine ve milletine kendini sorumlu hisseden, bunun için durmadan çalışan, yurtsever kültür insanı tipini inşa eden tarihsel koşulların eriyip gitmekte olduğunu duyuruyor. Ancak, Ortaylı gibi aydınların mirasını, gizli bir yeraltı ırmağı gibi taşıyan gençlerin bizde uyandırdığı umut, bu birikimin yeni bir tarih sahnesine, belki başka araçlarla ama aynı coşkuyla aktarılabileceğini fısıldıyor.
İlber Ortaylı’yı, şimdi, yitip gitmiş daha birçokları gibi, yaşıtı eski dostu, bu satırların yazarının akademik babası Hasan Ünal Nalbantoğlu’yla (1947-2011) buluşmuş hayal ediyorum. Ona Samuel Beckett’e benzeyen kısa ve dik saçları nedeniyle “Pankino!” diye seslenerek, “senin hermenötikçiler felsefeyi çıkmaza soktu; metafiziğe boğdu” diyecektir. O da ona “İlber, Heidegger’in şu metnini oku da öyle konuşalım!” diye yanıt verecektir. Ad infinitum…
Tomas Fasulyeciyan’ın ünlü tiradı geliyor akla ister istemez:
“Artık bizler yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar…”
Ali Ergur
01 Nisan 2026, Denizli
Yorumlar
Kalan Karakter: