Türkiye’nin müzik hayatına hâkim gizli ideoloji (Gramsci’nin alttan giden ideoloji olarak tanımladığı her yerde mevcut ancak hissedilmeyecek kadar genelleşmiş ve doğallaşmış ideoloji), önemli müzik olaylarının, hattâ bizatihi müziğin yegâne var oluş biçiminin ancak büyük kentlerde olabileceğine ilişkin önkabulü benimsemeyi dayatır. Bu nedenle Türkiye’deki müzik olayları, etkinlikleri, kurumları ve ilişkileri hep büyük kentler, hattâ neredeyse yalnızca İstanbul ve Ankara sahnesine yerleştirilerek tartışılır olmuştur. Sanat hayatına da sirayet etmiş olan büyük kent burnu büyüklüğü, kendi kısıtlı bağlamı dışındaki yerleri kaba ve bulanık bir adlandırmayla ‘taşra’ olarak niteler. Onlara göre, büyük kentin korunaklı ve hermetik sanat dünyası dışında dikkate değer kültür etkinliği var olamaz; olursa şaşırtıcı olur. Her durumda taşrada düzenlenen kültür etkinlikleri yeterince nitelikli olmayan burun bükülesi girişimler olarak tasnif edilir. Eğer nitelikli etkinlikler yapıldığı göz ardı edilemeyecek bir görünürlüğe sahipse, sarih ya da zımnî şekilde küçümseme tutumu devreye girer.
Dil ve akıl sürçmeleri olarak tanımlayabileceğimiz lapsus’lar, kendi deneyimlerimde somut olarak yıllardır yaşadığım gibi devreye girer. İstanbul-Denizli arasındaki hayat kurgum, büyük şehirdeki tanıdıklara hem anlaşılmaz geliyor hem evimin olduğu şehrin adını hep yanlış hatırlıyorlar (“Ali Bey, siz Manisa’daydınız değil mi?” / “Isparta’ya mı gidiyordunuz?” / “hep karıştırıyorum hocam; Afyon’du değil mi?” / “hocam siz bir yere gidiyordunuz hep, Niğde’ydi galiba.” vs.). Bir türlü Denizli ismini aklında tutamayıp “işte o taşra şehirlerinden biri canım; ne önemi var?” diye düşünen, kendince samimi tanıdıklar, sanat dünyasında daha da belirgin hâle gelen bu metrosantrik zihniyetin gündelik hayattaki trajik yansımalarının işaretlerini sunuyor. Freud, hiçbir lapsus’un masum olmadığının altını çizer. Dilimiz durup dururken ya da yalnızca fizyolojik nedenlerle sürçmez; küçümseme, aşağılama, dışlama, yok sayma gibi tutumlar, istenildiği kadar dibe gömülüp saklansın, bir şekilde, üstelik beklenmedik bir anda yüzeye fırlayıverir. Lapsus, hakiki niyetimizi, bize ihanet ederek ortaya döküverir. Metrosantrik ideoloji, bu şekilde kendini her söylem katında belli eder; “Denizli’de piyano resitali mi? Hem de Can Çakmur, ne enteresan!”
Hayat sürprizlerle dolu. İstanbul’dan Denizli’ye gitmek üzere uçağa binerken Can Çakmur’la (1997) karşılaşmak çok hoş bir sürpriz oldu (“aa, Denizli’ye uçuş var mı?”). Kısa sürede güzel bir sohbet sürdürüyoruz. Çakmur Denizli’ye konser için gittiğini belirtiyor. Hemen hafta sonu programımız şekilleniyor. Beklenmedik güzel sürprizlerin verdiği haz ve sıra dışı mutluluk ruhumuzu sarıyor. Hevesle konsere katılmak için hazırlanıyoruz.
Can Çakmur, Anneler Günü de olan 10 Mayıs 2026 Pazar günü Cafer Sadık Abalıoğlu Eğitim ve Kültür Vakfı’nın davetlisi olarak Zaferiye Abalıoğlu Bilim ve Sanat Merkezi’nde, bir Denizlili sanatsever grubuna nefis bir müzik ziyafeti sundu. Denizli’nin köklü sanayici ailesi olan Abalıoğlu’lar, aynı zamanda eğitim ve kültür alanında da şehirde önemli öncü girişimlerde bulunuyor. Bu tutumun önemli ürünü olarak da bir zamanlar çırçır fabrikası olarak işlev görmüş olan bina, güzel bir bahçe etrafında özenli bir mimari düzenlemeyle bir bilim ve kültür merkezine dönüştürülmüş. Konserin verildiği büyük salonun duvarlarında, Türkiye’de en geniş Atatürk fotoğrafları koleksiyonunun sahibi, bir Cumhuriyet çocuğu olan iş insanı Hanri Benazus’un (1930-2024) fotoğraflarından oluşan sergi yer alıyordu. Salonunun ortasında yaşı büyük görünen (ve duyulan) bir yarım kuyruk Grotrian Steinweg piyanosu yerleştirilmişti. Dinleyici sandalyeleri, piyanoyu merkez alarak eşmerkezli daireler şeklinde dizilmişti. Konseri düzenleyen Pamukkale Filarmoni Derneği üyesi Murat Erdem’in takdimi ve Denizli’nin eski belediye başkanlarından Ali Marım’ın konuşmalarını müteakip Can Çakmur piyano başına geldi.
Her eseri kısaca tanıtıp çalan Can Çakmur, böylece eserin duygusu, çağının özellikleri, bestecinin yaklaşımı gibi ipuçlarını sunarak, meraklı dinleyiciye daha bilinçli bir dinleme olanağı sağladı. Program, Can Çakmur’un sevdiği ve odaklandığı akım olan romantizmin en önemli temsilcileri olan Frédéric Chopin (1810-1849), Franz Schubert (1797-1828) ve Ferenc Liszt’in (1811-1886) eserlerine yer verdi. Çakmur, konserine üç Chopin eseriyle başladı. Arada açıklamalar yaparak Op.18 Mi Bemol Majör Vals, Op.60 Barcarolle, Op.22 Andante Spianato eserlerini, dönemsel koşullarıyla birlikte sundu. Böylece, salt sessel değil düşünsel bir paylaşım olanağına kavuştuk. Çok kısa bir ara verilip piyanonun yönü 180 derece çevrildi. Dairesel bir dinleyici dizilimine bir saygı jesti olarak kabul edilebilecek bu düzenleme, çok zarif bir düşünce olarak konseri ayrıca değerli kıldı. Can Çakmur, ikinci yarıda yine her eseri açıklayarak önce Liszt’in S.161 Sonetto 104 del Petrarca’sını, ardından Années de Pélerinage I, Suisse, S.160, Cenevre’nin Çanları’nı (Les Cloches de Genève) icra etti. Programdaki son eser, Can Çakmur’un hâlen bütün eserlerini kayda almaya devam ettiği (12 CD’lik dizinin 11’i tamamlanmış durumda) Schubert’in D.760 Gezgin Fantezisi oldu.


Can Çakmur, romantik piyano icrasının ruhunu bir ikinci doğa edinmiş, onu bir deri gibi giyinmiş piyanist; dokunuşundaki olağanüstü yumuşaklık, özellikle seslerin titreşimlerine yön veren bir duyarlılığı barındırıyor. Bu etkiyi yaylı çalgıda vermek görece daha kolay ve yönetilebilirken bir tuşlu çalgıda yaratabilmek, olağanüstü bir ustalık gerektiriyor. Can Çakmur, en sert ve gür müzikal ifadelerde en hızlı pasajlarda dahî o temeldeki üslup yumuşaklığını koruyabilen bir icracı; sahici ustalığın ve özgün ifade sahibi olmanın kilidi de burada açılıyor. Can Çakmur’un sanatsal ustalığını karakterindeki tevazu ve nezaket tamamlıyor. Sırt çantası, kulaklığı ve spor ayakkabılarıyla uçağa binerken herhangi bir genç gibi görünmezleşebiliyor; ne VIP eşlik ve karşılama talebi ne türlü sanatçı kaprisi… Nitekim bu tutumu onun müziği tasavvur edişi, deneyimleyişi ve dinleyicisiyle paylaşımına da doğrudan yansıyor. Özet: Tevazu büyük sanatçı olmaya engel değildir; hattâ onu daha büyük kılan özellik tam olarak budur. Kuzinim, tiyatro ve sinema sanatçısı Şiir Eloğlu’nun Berlin’de bir kafede Daniel Barenboim’le göz göze gelip daha önce tanışmamalarına rağmen selamlaşması, ardından kısa bir sohbet yapmaları aklıma geliyor; benzer bir tevazu.

Konserin bitiminde, dernek başkanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı kısa bir konuşma yaptı. Can Çakmur’a Pamukkale Filarmoni Derneği’nin DOÇEV Bağışını içeren teşekkür belgesini kendisine takdim etmek üzere, ön sırada kendisini hayranlık ve gururla dinleyen, sıklıkla bedensel salınımlarıyla ona eşlik eden babaannesi, emekli öğretmen Gülay Çakmur piyano önüne geldi. Birbirlerine büyük bir sevgi ve gururla sarıldılar.

Ticari Anneler Günü, böylece özel bir manevi anlam kazandı. Dedesi, İzmir’in eski Belediye Başkanı ve eski bakan Yüksel Çakmur da sessiz bir gururla torununun rüya gibi yorumunu dinledi. Denizli, metrosantriklerin görmezden geldiği nice sanat etkinliğine sahne oluyor. 10 Mayıs 2026 Pazar günü de Can Çakmur, Denizli’den bir romantik rüzgâr gibi geçti.
- Sıkılmıyor musun Isparta’da?
- Niye sıkılayım? Laodikeia’da Caz Festivali var. Amfitiyatroda bale keyfi var. Konserler var, dünya virtüozlarının resitalleri var… Isparta değil, Denizli!
- Hep karıştırıyorum!
Ali Ergur
15 Mayıs 2026, Denizli