1979 yılı temmuz ayının ortaları ve tahminen bir saat kadar sonra Ege Denizi'ni ve kıyılarını ilk kez görecektim. Rotamız, adını yeni yeni duymaya başladığım(ız) Bodrum'du...
Ankara'dan gece bindiğimiz otobüs gün ışıdığında dağlık bir yoldan kıvrıla kıvrıla iniyordu. Yolun sağında solunda çam ağaçları ve adını bilmediğim başka ağaçlar, makiler… Cam kenarında uyku mahmurluğu ile dışarıyı seyrediyordum, merakla. Bir virajı döndüğümüzde birden karşımda, uzaklarda uçsuz bucaksız, üzerine kristal tozu serpilmiş gibi parıldayan denizi, Ege'yi gördüm; çok uzun sürmeyen bir an boyunca… Şaşkına dönmüştüm ve ne çok heyecanlanmıştım; büyülenmiştim sanki.
Tıpkı sonraki yıllarda, basımı yapılan tüm eserlerini arka arkaya, bitmeyen bir merak ve coşkuyla okuduğum Halikarnas Balıkçısı'nın, Mavi Sürgün isimli kitabında (1961), Bodrum’un denizini ilk gördüğü andaki duygularını yazdığı satırlardaki gibi: "Masmavi bir gürleyişti o. Ben diyeyim yüz bin deniz mili, siz deyin beş yüz bin deniz mili, en berrak bir açıklığa uzuyor da uzuyordu. Durduğum tepeden sonsuzluğu seyrediyormuş gibiydim…”
Daha önce bir başka denizimizi ve küçük bir gölümüzü görmüştüm. Beğenmiş ve etkilenmiştim ama bu çok farklıydı. Ege Denizi'ne ve "mavi gezginlik"e merakım, hayranlığım ve tutkum, işte o ilk anda ve o yazda başlamış oldu...
“Ege Tutkusu”, belki başka birçok kişi gibi bende de, Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı, 1890-1973) kitaplarıyla tanışmamla hızla arttı, biçimlendi ve yıllar içinde ise adeta perçinlendi. Çünkü o buraları, başta tüm düz yazılarında olmak üzere, Anadolu Uygarlıkları ile denizin/doğanın birlikte oluşturduğu âdeta bir “mavi cennet” olarak resmetmiştir hep. Elbette özellikle öykü ve romanlarında insanlar (öykü/roman karakterleri) arasındaki çekişmeler ile kavgaları ve tarih boyunca dünyanın bu bölgesinde de süregelen zorlukları, eziyetleri, sömürüleri ve acıları dile getirmiş ve betimlemiştir. Ama her böyle bir eserini okuyup tamamladığımda ve kapatıp kitaplığımın en görünür ve kolay ulaşılır bir rafına koyduğumda; aklımda ve özlemimde kalan hep bir avuç berrak Ege Denizi olmuştur…
Ardından diğer iki güzel ve özgün roman geldi Ege’ye dair: Her Gece Bodrum ve Mavi Karanlık. Beni çokça ve çok yönlü etkileyen, yıllar içinde birkaç kez okuduğum, tekrar okumaktan aynı ve farklı tatlar aldığım iki kitap…
Her ikisi de daha birinci sayfalarında, insanda hemen oralara gitme isteği oluşturan pırıltılı, albenili, teslim alan cümlelerle başlar: "İşte sokaklar sonsuz gölgelerle, sayısız renklerle kuşatılmıştı. Sabahtı. Kavuniçiyle kırmızı arası bir renk egemenlik kurmak istiyordu. Önüne geçilemiyordu bunun. Denizin gözükmediği sokaklarda bile tuz vardı, genziniz yanıyordu. (Her Gece Bodrum)" ve “Nasıl sevmem bu kenti? Bu maviden yeşile güneşe boyanmış doğa, insanı küçümsemeden nerde böyle kuşatır dört yanı? (Mavi Karanlık)”

Selim İleri’nin (1949-2025) Her Gece Bodrum’u (1976), olasılıkla daha ismiyle okuyucuyu -en azından beni- hemen cezbeden bir roman olmuştur hep. Kitabın adının şair-yazar Atilla İlhan (1925-2005) tarafından S. İleri’ye önerildiği bazı edebiyat kaynaklarında ve yazılarında belirtilir. Eserin, edebi yapısı ve yazım tekniği açısından o zamana kadar yazılan romanlardan bazı farklılıkları (özgünlüğü) ve özellikle şiirsel dili belirgindir. Roman karakterleri arasındaki ilişki ve iletişim son derece soğuk, yapay ve bunaltıcıdır. Ama olayların Bodrum’da geçiyor olması ve sayfalar içinde burasının şiirsellikle betimlendiği satırlar nedeniyle bu kitabın anılarım ve imgelemimdeki yeri ayrıcalıklı olmuştur. Öyle ki, bunca karamsarlık, güvensizlik, tekillik ve yalnızlık içinde örneğin sayfaların birindeki bir kısa tanımlama yetiyordu romanı benim için hemen salt “Ege” yapmaya: “…değişmişti burada doğa; güneşin sıcağı kızgındı, esinti sersemletiyordu, deniz baş döndürücüydü.” ya da “Gündüzleri de lacivertti Gökova’da deniz, mürekkep gibi. Denizin bir yangını vardı mavilerle, menekşelerle, zümrüt yeşiliyle tutuşmuş. Güneş vurdukça lacivert menevişlenirdi.” gibi…
Vedat Türkali’nin (1919-2016) okuyabildiğim romanları arasında beni en çok etkileyenler; Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık olmuştur. Yazarın anlatıldığı bir belgeselde, V. Türkali’nin roman ve roman yazımı ile ilgili olarak “Edebiyat romanı öldürür.” dediği aktarılmıştı. O sözünü de Bir Gün Tek Başına’yı okuduğum ve tekrar okuduğum gençlik yıllarımda değil ama, uzun yıllar sonra üçüncü kez okuduğumda çok iyi anlamıştım. Elde olmayan bir “okuyucu hüznü” de duyarak; yine hem romanın sonuna hem de romanın sonlanmasına…

Mavi Karanlık romanında (1983) ne Bodrum ne de Ege’nin mavisi Halikarnas Balıkçısı’nın kitaplarındaki gibidir. 12 Eylül öncesinin karanlık, korkulu ve umutsuz yılları…
Mavi Karanlık, edebi gücü bir yana, 12 Eylül günlerini yaşayan ve o zaman dilimindeki acılara doğrudan tanık olan ben ve benim kuşağım için farklı yönleri de olan bir eserdir. Ama romandaki karakterlerin bireysel öykülerinin bu denli “karanlık” bir tarihsel fonda ilerlemesine karşın, olayların Bodrum’da, Ege Denizi’nde geçiyor olması nedeniyle kitabın “mavi” yanının tümüyle baskılanmadığını da söyleyebilirim. Belki aynı konu baştan sona o günlerdeki Ankara veya İstanbul’da geçiyor olsaydı örneğin; kasvet, karanlık ve belirsizlik çok daha bunaltıcı ve yakıcı hissedilecekti belki de yapıtta. Zaten, romandaki karakterlerin bazıları büyük şehirlerin korkulu, tekinsiz ve karanlık atmosferinden kaçıp kendilerini Ege’nin maviliklerine ve o zamanlarki görece siyasi dinginliğine bırakmışlardı; umarsız ve umutsuzcasına. Bu bağlamda, eser tahmince daha genç, yani 12 Eylül sonrası doğan okuyucularda da aynı izlenimi -hatta olasılıkla daha yoğun biçimde- oluşturabilir; yani “Karanlık”ı az, “Mavi”si daha fazla belki de…
Ege (ve Akdeniz) sahilleri özellikle 1980’lerden sonra elbette çok değişti; olumsuz ve olumlu yönlerde… Ama zeytin ağacı yapraklarının kadifemsi yeşili, çam ağaçlarının baş döndürücü kokusu, ağustosböceklerinin gündüz-gece bitmeyen ezgileri, güneşinin kış boyu özlenen yakıcılığı, denizinin benzersiz güzelliği, büyüleyiciliği ve mavisi hiç değişmedi. Bu “değişmemezlik” ve “ebedi güzellik”le birlikte, buralara yönelik yazılan onlarca kitap da, kanımca hem sanatsal önem ve bilinirliklerinden hem de çekiciliklerinden hiçbir şey yitirmediler ve birer “Ege Klasiği” oldular…
SAMİ EREN
5 Temmuz 2026, Ankara