Geçtiğimiz eğitim-öğretim döneminin ikinci yarıyılı yeni başlamıştı… Üniversitedeki odamda bilgisayarda bir ders metni üzerinde çalışırken kapı vuruldu. İçeriye biri kız diğeri erkek iki öğrenci girdi, kendilerini tanıttılar ve üniversitemizin “Tiyatro Kulübü”nün üyeleri olduklarını; cumartesi akşamı “Yeni Sahne”de sergileyecekleri ve kendi yazdıkları-oynayacakları tiyatro temsiline davet ettiler.

“Yeni Sahne” adını duyunca çok heyecanlandım ve “Bilmiyordum, çok sevindim; Yeni Sahne yeniden açıldı mı?” diye sordum? Çocuklar, sorumu anlamadıklarını belli eden bir sessizlik, aralarında bakışma ve kısa bir tereddütten sonra “Yeni Sahne”nin uzun zamandır açık olduğunu nazikçe belirttiler. “Nasıl olur? Sakarya Caddesi’nde onun eski yerinde hâlâ bir mağaza var, bildiğim kadarıyla.” dedim ve cevaben tiyatronun İzmir Caddesi yakınındaki Menekşe-1 Sokağı’nda bulunduğunu söylediler. Birkaç soru ve yanıttan sonra durumu anladım. Onların bahsettiği ve onlar sayesinde varlığından haberdar olduğum, başka bir güzel ve görece yeni sanat ortamıydı: Ankara Yeni Sahne… Öğrenciler ise benim ve benim kuşağımın anılarında çok önemli yeri olan ama yıllar önce başka bir mekâna dönüştürülen “eski” Yeni Sahne’yi bilmiyorlardı doğal olarak; çünkü onu hiç görmemişler, orada oyun izlememişlerdi.
İlk gençlik ve gençlik yıllarımdan itibaren sıklıkla gittiğimiz; “edebiyat”, “müzik” ve “zaman” içinde renkli yolculuklara çıktığımız Devlet Tiyatrolarının sahnelerinden biri de, Ankara’da Sakarya Caddesi’nde bulunan Yeni Sahne’ydi… Ama 2006 yılında, bina sahibi kurum ile Devlet Tiyatroları arasındaki sözleşme bitmiş, yenilenememiş ve ne yazık ki bu güzel sanat merkezi kapanmış, yerine de bir mağaza açılmıştı. “Yeni Sahne” adı ise, artık sadece bazı kişilerin (birkaç kuşağın) anılarında kalan isimler/mekânlar arasına katılmıştı ne yazık ki…

Gençken, bizlerden yaşça daha büyüklerden bazı geçmiş olayları, kişileri ya da kültürel olguları duyduğumuzda, “eski” bir sinema filmi izlediğimizde, çok gerilerde kalan günleri anlatan bir şarkı duyduğumuzda ya da bir anı kitabı okuduğumuzda, tüm o aktarılanlar hiç yaşanmamış ya da olmamış gibi gelirdi bize. Olay, olgu, mekân ve kişilerle ilgili konuları, yaşanmışlıkları genelde birer kurgusal öykü, efsane veya masal gibi algılardık. Çünkü o bahsedilenleri hiç görmemiş, tanımamış, tanık olmamış, izlememiş ve dinlememiştik…

Örneğin, İstanbul’da “Kulüp 12”de Şevket Uğurluer’in piyanosu ve orkestrası eşliğinde söylediği şarkıların dinlendiği geceler, “Rejans”ın lezzetleri ve müdavimleri, Elhamra Sineması’nda izlenen filmler ya da Ankara’da “Gar Gazinosu”nun müzikli akşam yemekleri, başta “Garip” akımının şairleri olmak üzere edebiyatçı ve sanatçıların buluşma yeri “Üç Nal Meyhanesi”, benim de çocukluğumda çok kısa bir süreliğine de olsa bazı sinema filmlerini izleme şansımın olduğu “Büyük Sinema”daki klasik-caz müzik konserleri, tiyatro oyunları, resim sergileri…

Yıllar geçti, zaman neredeyse her şeyi değiştirdi; sokakları, binaları, tercihleri, beğenileri, modaları, insanları… Bunlarla eş zamanlı olarak, yeni kuşaklar ile yıllar önce bulunduğumuz “konum”u da değiştirdik doğallıkla… Öyle ki, şimdi “öykü” anlatma, eski günlerin “güzellikleri”ni vurgulama ya da anılarda kalmış şarkılardan/filmlerden, sosyal ortamlardan bahsetme sırası galiba artık bende (benim kuşağımda), tüm bunları ilk defa duyma ya da şaşırma/merak etme sırası ise ilk gençlik ve gençliklerini yaşayanlarda. Çünkü öğrencilerle yaptığımız kimi minik diyaloglar; bunu somut, çarpıcı, bazen eğlenceli ama bir o kadar da hüzünlü bir biçimde gösteriyor bana zaman zaman…
SAMİ EREN
18 Eylül 2025, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: