Öğrencilerin bir yıl boyunca dört gözle bekledikleri büyük tatil sonunda geldi. Okulların kapanmasıyla, yazlığı olanlar aileleriyle birlikte yazlıklarına, önceden planlayanlar tatil yörelerine ya da memleketlerine hareket ettiler bile… Bir yerlere gitmeyecek olanlar ise evlerinde dinlenip arkadaşlarıyla alışveriş merkezlerinde vakit geçirecekler, buralardaki sinemalarda film izleyecekler. Büyük çoğunluğu bilgisayarlarda veya akıllı telefonlarda oyun oynayarak yılın yorgunluğunu atmaya çalışacak.
Acaba içlerinden, 50-60 yıl önce aynı heyecanı yaşayan dedelerinin yaz tatilinde neler yaptığını, bilgisayar ve cep telefonu olmadan o üç ayı nasıl geçirdiğini merak eden olur mu?
Haziran ayında karne sevinciyle okullarından ayrılan çocukları gördüğümde kendi öğrenciliğime, o heyecanı duyduğum günlere şöyle bir uzanırım. Başlarda üç ay hiç bitmeyecek gibi görünürdü gözümüze ama bir de bakardık ki çabucak geçivermiş, eylül kapıya dayanmış. İşte bu yüzden bir dakikasının bile boş geçmemesi için sokakların tadını çıkarır; yorulmak, usanmak bilmeden koşar oynardık. Okul döneminde dersler ve sınavlar nedeniyle istediğimiz her zaman dışarı çıkıp oynayamadığımızdan, okulların kapanmasıyla birlikte yaz ayları boyunca sokaklar bizim için en gözde tatil mekânlarıydı.
Benim ilkokul, ortaokul ve lise dönemim, 1963-1974 yılları arasında Ankara’nın Cebeci semtinde geçti. O zamanlar yaz tatili denilince, sabahın köründen gecenin geç vakitlerine kadar sokaklarda özgürce oynamak akla gelirdi. Cebeci’de birlikte büyüdüğümüz arkadaşlarımızdan hiçbirinin yazlığı yoktu. Esasen yazlık pek de yaygın değildi. Babaları TCDD’de çalışanlar birkaç yılda bir, aileleriyle iki haftalığına TCDD’nin İstanbul Fenerbahçe veya İskenderun’daki kamplarına giderlerdi. Bazı arkadaşlarımız üç ayı memleketlerinde, köylerinde yaşayan büyüklerinin yanında geçirirlerdi. Deniz düşünen aileler için ise en gözde yerler Akçakoca, Akçay ve Erdek’ti. Bu arada özellikle liseli gençlerde (ailelerden izin koparabilirlerse), birkaç günlüğüne buralara çadırla gitme merakı vardı. Bunun başlıca nedeni, ortaokuldan liseye geçmekle artık büyüdüklerini, genç sınıfına dahil olduklarını çevrelerine kanıtlama çabasıydı belki de. Ama ne yazık ki bu tatiller öyle hayal ettikleri gibi geçmezdi. Genellikle paraların çabucak suyunu çekmesiyle hayli sıkıntı yaşarlardı. Çoğunlukla da planladıklarından daha kısa sürede geri dönmek zorunda kalırlardı. Her ne kadar kısa sürse de maceralarını bire bin katarak uzun süre anlatırlardı. Günümüzde çok gözde olan Bodrum henüz ilk akla gelen tatil yerleri arasında değildi. Halikarnas Balıkçısı olarak tanıdığımız edebiyatçı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın sürgüne gönderildiği, sonrasında uzun yıllar yaşadığı bir sahil kasabası olarak bilinirdi.
ÖDEVLER VE OKUNACAK ROMANLAR
Tatil için sokakta oynama özgürlüğü desek de bu özgürlüğün bazı sınırları vardı elbette. Özellikle ilkokul öğrencilerinin üç ay boyunca derslerden tamamen kopmaması ve öğrendiklerinin unutulmaması için öğretmenler mutlaka tatil kitabı alınmasını, buradaki konuların tekrar edilip soruların yanıtlanmasını isterler; dönüşte de kontrol ederlerdi. Her sınıfa göre hazırlanmış kitaplar bulunmaktaydı. Ayrıca iki ya da üç çocuk romanı okunup özetlerinin çıkarılması da gerekirdi. Bu özetler, okullar açıldığında ilk derslerde sınıflarda okunurdu. Böylece tüm öğrencilerin farklı kitaplar hakkında bilgi sahibi olmaları amaçlanmaktaydı. Ancak özellikle tatilin ilk iki ayında bu işler ağırdan alınırdı. Dolayısıyla her şey son günlere kalır; okulun açılma tarihi yaklaştıkça sıkışma yaşanır ve bundan dolayı anne ve babalardan epeyce laf işitilirdi.
Bazılarımız için biraz zorlamayla olsa da o dönemde hemen her öğrenci; Jules Verne’in ve Kemalettin Tuğcu’nun romanlarının çoğunu, Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe’sini, Harriet B. Stowe’un Tom Amca’nın Kulübesi’ni, Johann David Wyss’in İsviçreli Robinson Ailesi’ni ve daha başka yerli ve yabancı önemli yazarların eserlerini okumuştur. Bunlardan çok beğendiğimiz bazılarında kendimizi olayların akışına kaptırır, maceraları kahramanlarıyla birlikte yaşardık.
Örneğin, Jules Verne’nin İki Sene Mektep Tatili’ni (günümüzde İki Yıl Okul Tatili ismiyle yeniden basılıyor) okurken, yanlışlıkla denize açılan yelkenlinin sanki içindeymişiz gibi hisseder, onlarla aynı sıkıntıları çekerdik. Kemalettin Tuğcu’nun eserlerini gözyaşlarıyla, boğazımız düğümlenerek okurduk. Ayrıca bir de ellerimizden düşmeyen Karaoğlan, Tommiks, Teksas, Kaptan Swing, Zagor gibi yerli ve yabancı çizgi romanlar vardı ki; ilginçtir, bu kitapları bizler bir solukta âdeta yutardık ama aileler okumamızı istemez; hattâ yasaklardı. Ama yine de gizli gizli, çoğunlukla da tatil kitabının veya ödev olarak verilmiş romanların arasına konularak okunurdu. Sonrasında da arkadaşlar birbiriyle değiştirirdi.
Özellikle 1960’ların ilkokul kuşağı için bu tatilin bir başka önemi daha vardı. O yıllarda Marshall Planı kapsamında öğrencilere içirilmek üzere

Amerika’dan büyük teneke kutular içinde süt tozları gelirdi. Sıcak suya katılıp büyük güğümlerle sınıflarda dağıtılan ve içilmesi zorunlu olan bu sütler, tadından dolayı hiç sevilmezdi. Üç aylığına da olsa bundan da kurtulmuş oluyorduk.
OYUNLARIMIZ, OYUNCAKLARIMIZ, EĞLENCELERİMİZ
1960’ların ilk yarısından itibaren hemen her yerde yaşanan hızlı apartmanlaşmadan Cebeci de fazlasıyla etkilenmiş; bahçeler içindeki tek veya iki katlı müstakil evler ve boş arsalar müteahhitlere verilip apartmanlara dönüşmeye başlamıştı. Bu inşaat süreci bizim oyunlarımızı, oyuncaklarımızı ve eğlencelerimizi çok etkiledi. İnşaatlardan aldığımız demir, tel ve tahta parçaları, çiviler, kiremit kırıkları, taşlar ve tuğlalarla kendimize oyuncaklar yaptık, oyunlar yarattık; yorulmak bilmeden bunlarla saatlerce oynayıp eğlendik.
O zamanlar bina yapımında şimdiki gibi hazır beton kullanılmazdı. İnşaatların önüne kamyonlarla kum getirilip yığılırdı. Burada karılan harcı, katlar arasına kurulan ahşap iskelelerden ameleler küreklerle üst katlara aktarırlardı. Bir inşaata kum geldiğinde o sokaktaki çocuklar âdeta bayram ederdi. Akşam saatlerinde işçiler gittiğinde birinci, ikinci katlara çıkılır, kum yığınının üzerine sırayla atlanırdı. Ancak bunu, inşaatın bekçisine yakalanmadan yapmak önemliydi. Çünkü kumlar etrafa dağıldığından müteahhitler ve bekçiler bu eğlencemize kızarlardı. Ama ne kadar engel olmaya çalışsalar da fırsatını buldukça büyük bir neşeyle kumlara atlardık.

Şimdilerde apartmanların, sitelerin bahçelerindeki ağaçlardan yerlere dökülüp ezilen kayısıları, kirazları, erikleri, dutları gördükçe, yaz aylarının en vazgeçilmez eğlencelerinden olan “bahçelere dalmaları” anımsıyorum. O yıllardaki çocukların hemen hepsi ağaçların en tepelerine kedi gibi kolaylıkla çıkıp inerlerdi. Suni gübre görmemiş, birbirinden tatlı ve lezzetli meyvelerin en olgunlarını dalından yemenin keyfi bambaşkaydı. Ama bu keyfin, bahçe sahibine yakalanmak gibi önemli bir riski vardı. Bazen de ağaçların üzerinde iştahla meyve yerken arkadaşlardan biri muziplik olsun diye “Hırsız var!” diye bağırıp sıvışırdı. İşte o andan itibaren patır patır yere atlayıp kaçmaya çalışırdık. Zaman zaman kazalara ve yaralanmalara neden olsa da bu tür tehlikeler meyveye dalmanın verdiği zevki kesinlikle azaltmazdı.
O dönem bisiklet sahibi olmak ayrıcalıktı. Bu bisikletler genellikle sünnet olanlara ya da yıl sonunda sınıfını iftiharla geçenlere (takdirname alanlara) hediye olarak alınırdı. Dolayısıyla çok değerliydiler. Bir yerine zarar gelmesinden korktukları için kimseye elletmezler, sadece samimi oldukları arkadaşlarını arada bir arkaya bindirip sokak boyunca tur attırırlardı. Bisikleti olmayanlar için mahalle aralarındaki boş arsalarda bisiklet kiralayanlar vardı. Bizler, Cebeci Tren İstasyonu’ndaki tahta köprünün hemen yanında bulunan geniş alanda, turu 25 kuruştan birkaç tur binerdik. Ama bu sayılı turlar hiçbir çocuğun hevesini kesmez, aksine daha da artırırdı. Geçtiğimiz yıllarda maalesef yıkıldığı için bugün artık anılarda kalan o tahta köprüden bahsedince, adına yazılmış olan “Cebeci Köprüsü” şiirinin şairi rahmetli Cahit Külebi’yi anmadan geçmek istemedim. Şair şöyle anlatıyor Cebeci Köprüsü’nü:
“Cebeci köprüsünün üstü
Karınca yuvasına benziyor,
Hamallar, körler, topallar,
Oturmuş nasibini bekliyor.
Cebeci köprüsü yüksek
Altından tren geçiyor,
Ya benim aklımdan geçenler?
Kimse bilmiyor.
Şu dünya güzelim dünya
Tıkır tıkır işliyor,
İnsanlar insanlar insanlar
Neden böyle çekişir durur
Aklım ermiyor.
Cebeci köprüsünün korkulukları
Kara boyalı,
Daha böyle köprülerden geçersin çok
Cahit Külebi.”
Öğle saatlerinde açık alanlar yerine; gölge yerlerde üçer taşla oynanan cız, çivili tahta üzerinde madeni para ile maç ve beştaş gibi oyunlar tercih edilirdi. Hele şöyle esintili bir ağaç altı bulunmuşsa, hayallerle dolu tatlı sohbetlere dalınır; ilginç, komik okul anıları anlatılır, bazı öğretmenlerin ve öğrencilerin taklidi yapılıp kahkahalarla gülünürdü.

Bazen de sıcak saatlerde arkadaşlarımızla sinemaya giderdik. Maalesef o yıllarda gittiğimiz Cebeci’deki İnci, Site, Sun sinemalarının ve Talat Paşa Bulvarı’ndaki Cebeci, Melek ve Saray sinemalarının hiçbiri bugün artık yok; bir ikisi düğün salonu oldu, çoğu tamamen yıkıldı, yerlerine binalar yapıldı. Bu sinemalarda keyifle, heyecanla seyrettiğimiz macera filmleriyle kahkahalarla izlediğimiz “Yavru ile Kâtip” diye isimlendirilen İtalyan komedyenler Francesco Benenato ile Francesco Ingrassia’nın ve Fransız sinema sanatçısı Louis De Funés’in seri komedi filmleri hayli ilgi görürdü. Yavru ile Kâtip’i çok başarılı bir şekilde seslendiren değerli tiyatro sanatçıları Erol Günaydın ve Altan Erbulak’ın unutulmaz sesleri hâlâ kulaklarımdadır. Bu vesileyle kendilerini rahmetle ve saygıyla anıyorum.
Sinemalardan söz edince Arı Sineması’ndan bahsetmemek olmaz. O zamanki adıyla Bahçeli Son Durak’ta (ki şimdi Bahçelievler Milli Kütüphane Durağı) 1969 yılında üç katlı Arı Sineması açılmıştı. Günümüzde şehrin ortası olan bu durak, 1960’larda Dörtyol’dan hareket eden Dörtyol-Bahçelievler belediye otobüslerinin en son varış noktası olduğundan adı Son Durak’tı. Cebeci’den arkadaşlarımızla birlikte yürüyerek yola çıkar, güle eğlene Arı Sineması’na film izlemeye giderdik. (Arı Sineması da 1985 yılında kapandı.)
Yaz tatilinde sokaklardaki oyunlar, akşam yemeğinden sonra da gece geç vakitlere, ta ki anneler pencerelerden “Artık eve!” diye sesleninceye kadar devam ederdi. Gerçi hiçbirimiz ilk seferinde hemen gitmezdik. Bu nedenle uyarı birkaç kez yinelenir, sonunda istemeye istemeye evlere girilirdi. Tabii ertesi sabah hızla yapılan kahvaltıdan sonra tekrar dışarı çıkmak üzere…
Tüm sokaklar ve mahalle aralarındaki boş arsalar, başta top olmak üzere çok çeşitli oyunlar için birer oyun alanıydı. Sokaklarda tek tük park etmiş araba olurdu. Dalya, saklambaç, kukalı saklambaç, kuka, istop, yakan top, voleybol gibi oyunları kız ve erkekler hep birlikte oynardık. Bunlardan başka; Cebeci Camisi’nin önündeki (şimdilerde arabaların park ettiği) geniş meydanda iddialı mahalle maçları yapmak, kendi yaptığımız uçurtmaları uçurmak, gazoz kapağı biriktirip bunlarla miskete benzer “lik” adı verilen bir oyun oynamak, telden yaptığımız arabaları havalı bir şekilde sürmek, kendi imalatımız tornetlerle yokuşlardan kaymak, ağaç dallarından yaptığımız ok-yaylarla, tahta silahlarla ve gülhatmi çiçeklerinin taç yapraklarını yüzlerimize yapıştırarak kovboy-kızılderili savaşları yapmak, çember çevirmek, misket, topaç, birdirbir, uzun eşek, güvercin takla, çelik çomak, gol atan kaleye, Japon kalesi, “beşte haftaym onda biter” türünde sokak maçları yaz aylarının en sevilen oyunlarından bazılarıydı. Bir de sakızlardan çıkan futbolcu, film artisti ve ülkelerin resimlerini biriktirip, bunları aramızda değiştirirdik. Terlediğimizde hemen bir inşaatın çeşmesinin altına kafamızı sokar, iyice ıslatıp serinlerdik.
Sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar koşup oynamaya sadece öğle ve akşam yemekleri için ara verilirdi. Genellikle yemekler en seri şekilde yenir ve tekrar sokağa çıkılırdı. Gün boyu süren yoğun tempo nedeniyle arada haliyle acıkılırdı. Böyle zamanlarda annelere seslenerek sokakta yenilebilecek türden bir şeyler istenirdi. Bu ayaküstü atıştırmalıklar; evlerde hemen her zaman hazır olan poğaça, kurabiye ya da kek olurdu. Bazen de anneler bir dilim ekmek üzerine salça veya yağ, reçel sürüp verirdi. Ama bunlar için eve gidilmez, balkonlardan sarkıtılan sepetlerden ya da pencerelerden alınırdı. Annelerimizden yiyecek isterken mutlaka yanımızda bir iki arkadaşımız da bulunurdu. Tabii ki anneler aynısından onlara da verirdi.
GENÇLİK PARKI HEYECANI
Yaz tatilinde Gençlik Parkı’nın apayrı bir yeri vardı. Bir veya iki kez Gençlik Parkı’na gitmek en önemli eğlence klasiğiydi. Büyük havuzun kıyısındaki aile çay bahçelerinde, evlerden getirilen yiyeceklerle birer ziyafet sofrası gibi donatılan masalarda, komşularla ve yakınlarımızla birlikte keyifle yenilen yemekler, ardından Lunapark’ta binilen oyuncaklar ve TCDD’nin işlettiği Küçük Tren, hafızalarımızda yer eden unutulmaz eğlencelerdi.

O yıllarda pek kimsede araba olmadığı için Gençlik Parkı’na gidiş dönüşlerde belediye otobüsü veya dolmuş kullanılırdı. Dolayısıyla hayli zahmetliydi. Ama bundan kimse yakınmazdı. Gençlik Parkı konusu konuşulmaya başladığında özellikle çocukları tatlı bir heyecan alırdı. Günü geldiğinde sabahtan itibaren evlerde zeytinyağlı dolmalar, köfteler, börekler, kısırlar, patates salataları yapılır, yumurtalar haşlanırdı. Öğleden sonra Gençlik Parkı yolculuğu başlardı. Ailelerin çalışan erkekleri iş çıkışı direkt parka gelirlerdi. Havuz kenarındaki çay bahçelerinden birine oturulurdu. Hele de havuz kıyısında masa bulunabilmişsek artık keyfimize diyecek yoktu. Özellikle akşamları, suyun etkisiyle tatlı bir serinlik olurdu. Masaya semaver söylemek âdettendi. 1960’larda insanlarda kilo alma kaygısı henüz yaygın olmadığı gibi sağlık için çok yemek gerektiğine inanılırdı. “Can boğazdan gelir” ve “Bir dirhem et, bin ayıp örter” gibi atasözleri o yıllarda kabul görüyordu.
Bu çay bahçeleri, dönemin ünlü ses ve sinema sanatçılarının sahne aldığı Lunapark Aile Gazinosu ile Göl Gazinosu’na hayli yakındılar. Dolayısıyla yemekler yenilip çaylar yudumlanırken bedavadan konser de dinlenirdi.
Çocuklar yemeğin bitmesini sabırsızlıkla beklerdi. Çünkü yemek sonrası aile büyüklerinden birileri onları Lunapark’a götürüp atlıkarınca, uçak, bugi bugi, dönme dolap gibi oyuncaklara bindirirlerdi. Komik aynalardaki görüntülere kahkahalarla gülerdik. Ama çok istememize rağmen hızla dönen zincirli salıncaklara binmemize izin verilmezdi.

Gençlik Parkı içerisindeki iki istasyon arasında TCDD’nin işlettiği iki “küçük tren” çok meşhurdu. TCDD’nin Eskişehir Cer Atölyelerinde üretilmiş olan bu trenlere Mehmetçik ve Efe isimleri verilmişti. Sanırım o yıllarda Ankara’da yaşayan veya bir nedenle Ankara’ya gelmiş olan her çocuk bu küçük trenlere binmiştir.
Bazen de Gençlik Parkı havuzunda sandalla gezilirdi ki o da ayrı bir keyifti. Eğer kürek çekmeyi beceremeyen birisi ısrarla küreklere geçmeye kalkarsa, sonunda kayığı büyük fıskiyenin altına sokup, kayıktakilerin ıslanmasına neden olabilirdi. Buna çok gülünürdü. Gençlik Parkı bizler için gerçekten unutulmazdı. Ancak zaman öyle hızlı geçerdi ki; eve gitme vakti çabucak geliverirdi.
AÇIK HAVA SİNEMASI KEYFİ
Yaz akşamlarının vazgeçilmez eğlencelerinden biri de ailelerimizle, komşularımızla ya da arkadaşlarımızla birlikte hemen her hafta gittiğimiz; çekirdek çitleyip, beyaz leblebi yiyerek ve gazoz içerek film izlediğimiz yazlık açık hava sinemalarıydı. O yıllarda en küçük kasabalarda bile mutlaka bu sinemalardan vardı. Büyük şehirlerde ise hemen her mahallede bir veya iki açık hava sineması bulunurdu. Sokaklardaki elektrik direklerine takılı ahşap levhalara, oynatılacak filmin afişleri önceden asılırdı. Hatta birçok yerde gün içerisinde, mahalle aralarında hoparlörlü pikaplarla ya da megafonlu şahıslarla filmin tanıtımı yapılırdı.

Biz Cebeci’de Çiçek ve Lalezar Açık Hava Sinemalarına giderdik. Film başlamadan önce ve ara verildiğinde gazoz, beyaz leblebi, çekirdek ve “Frigo-Buz” denilen bir çeşit buzlu çikolata satılırdı. Çekirdek ve leblebileri, gazetelerden veya dergi sayfalarından yapılmış külahlara küçük çay bardakları ile koyup verirlerdi. Film boyunca gazoz içmek, filme kendini kaptırıp heyecanla çekirdek çitlemek apayrı bir keyifti.
Çocuklar çoğunlukla film esnasında leblebilerle “yıldız kaydırma” oyunu oynarlardı. Yıldız kaydırma şuydu: Bilindiği üzere filmin görüntüsü hareketli ışık demeti şeklinde perdeye yansırdı. Özellikle arka sıralarda oturan yaramazlar arada bir havaya leblebi fırlatırlardı. Leblebiler ışık demetinden geçerken adeta yıldız kayıyormuş gibi olurdu. Bundan çok hoşlanırdık. O nedenle de film ilerledikçe kayan yıldız sayısı artardı. Ama atılan leblebiler, önlerde oturan insanları rahatsız ettiğinden bir müddet sonra arkaya dönüp bağırmaya başlarlardı. Tepkiler çoğaldığında teşrifatçı adı verilen yer gösterici gençler hemen harekete geçer, sıra aralarına fener tutarak uyarırlardı. Bazen de sinemanın lambaları yanardı. Ancak bunlar çok da etkili olmazdı. Teşrifatçıların kontrolü sırasında ve lambalar yandığında yıldız kaymaları durur, sonrasında tekrar başlardı. Çünkü çoğumuzun asıl eğlencesi leblebilerle yıldız kaydırmaktı.
İnsanlar filme kendilerini öyle kaptırırlardı ki, izlerken adeta yaşarlardı. Film komediyse kahkahalarla gülünür; konu dramsa (ki o zamanlar dram yerine daha çok “acıklı film” tabiri kullanılırdı) olaylardan etkilenip ağlanırdı. Bu arada kötü adamlara sesli olarak tepki gösterenler, hatta başrol oyuncusunun içinde bulunduğu zor durumdan kurtulması için bağırarak akıl verenler bile olurdu. Sinemadan evlere dönülürken yol boyunca film hakkında hararetli yorumlar yapılırdı.
ŞANS TALİH KADER KISMET BEŞ KURUŞ
Sanırım o yıllarda yaz tatillerinde beş kuruşa “şans talih kader kısmet” çekilişi yaptırmayan çocuk yok gibidir. Bu oyun, belki de günümüzdeki Kazı Kazan’ın ilk haliydi. Bir kutu içinde satılırdı ve hatırladığım kadarıyla fiyatı 2,5 TL idi. Kutunun en alt kısmında “fos” diye isimlendirdiğimiz küçük, içi boş, tatsız tuzsuz gofretler vardı. Çekilişte hediye çıkmayınca bunlar amorti ikramiyesi niyetine verilirdi. Fosların üst kısmında hediyeler bulunurdu. En önemli ikramiye çikolataydı. Diğer armağanlar ise yaldızlı gofret, plastik tarak, içi talaş dolu kâğıt kaplı lastikli hop hop topu ve gözlüktü. Gözlük deyince, akıllara bildiğimiz gözlükler gelmesin. Renkli kartondan kesilmiş bu gözlüğün iki göz deliğinden birine mavi, diğerine kırmızı renkte şeffaf naylon yapıştırılmıştı. Kafaya geçirmek için de ince bir lastik, iki yandaki deliklere düğümlenmişti. Bir başka ikramiye de horozlu cep aynasıydı. Bu aynaların arkasında renkli horoz resmi olduğundan bu isimle anılırdı ve pek çok erkeğin cebinde bulunurdu. Kutunun en üstünde, 120 adet deliği olan çekiliş kartonu vardı. “Şans talih kader kısmet beş kuruş” diye bağırarak sokaklarda dolaşırdık. Cebeci’nin çocukları için en iyi satış yerleri Kurtuluş Parkı, Hukuk Fakültesi’nin bahçesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin arkasındaki Cumhuriyet Öğrenci Yurdu’nun önüydü. Çünkü oralardaki üniversiteli ablalar, abiler hem birkaç çekiliş yaparlardı hem de çıkan hediyeleri pek almazlardı.
SÜNNET DÜĞÜNLERİ VE ANKARA’NIN YÜZME HAVUZLARI
Yaz tatillerini anlatırken tabii ki sünnet düğünlerinden bahsetmemek olmaz. Çünkü özellikle ilkokul döneminde her yıl mutlaka birkaç arkadaşımız sünnet olurdu. Bu düğünler, ailelerin ekonomik durumlarına bağlı olarak evlerde ya da açık hava çay bahçelerinde yapılırdı. Sünnet düğünü; bir iki arabalık konvoyla korna çalınarak atılan tur, limonata, gazoz, kuru pasta ve bol eğlence demekti. Bu düğünlerde sünnet olan hariç diğerleri iyi eğlenirdi.

Lise yıllarında arkadaşlarımızla, o tarihlerde çok revaçta olan 19 Mayıs Yüzme Havuzu’na ve Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Karadeniz Yüzme Havuzu’na giderdik. Buralar için “Ankaralıların yazlık sayfiye yerleriydi” dersek sanırım yanlış olmaz. Maalesef günümüzde bu havuzlar da yok artık.

Atalarımızın “Sayılı gün tez geçer.” sözünün ne kadar doğru olduğunu her yıl yaşayarak bir kez daha anlardık. Başlangıçta çok uzunmuş gibi görünen üç aylık yaz tatili göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçiverirdi. Eylül ayı, işin sonuna gelindiğinin habercisiydi. Bir yandan yeni okul döneminin ön hazırlıkları, bir yandan sürekli ötelenen tatil kitabı ödevlerinin tamamlanması ve roman özetlerinin yazılması zorunluluğu gibi nedenlerle eylülün pek tadı olmazdı. Zaten ayın ortasında okullar tekrar açılır, yeni eğitim öğretim yılı başlardı.
İşte dünün çocukları, bugünün dedelerinin yaz tatilleri böyle geçerdi.
H. Suat Ilgaz
12 Temmuz 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: