Türk edebiyatına unutulmaz eserler vermiş büyük yazar ve şair Sabahattin Ali bundan yetmiş sekiz yıl önce, 1948’in puslu bir nisan sabahında, henüz 41 yaşındayken, maalesef karanlık bir cinayete kurban gitti. Aradan geçen onca yıla rağmen bu trajik olayın üzerindeki sır perdesi tam olarak aralanamadı. Ve ne yazıktır, bugün mezarı dahi yok. Ancak o, eserleriyle milyonların kalbinde yaşamaya devam ediyor.
Sabahattin Ali her geçen gün daha fazla tanınıp seviliyor; romanları, öyküleri, şiirleri giderek daha çok okunuyor. Şiirlerinden bestelenen şarkılar yıllardır dillerden düşmüyor. Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan isimli romanları en çok okunan kitaplar listelerinin hep en başlarında yer alıyor. Hatta, Kürk Mantolu Madonna’nın İngiltere’de otuz binden fazla satılarak, dünyaca ünlü İngiliz yazar Jane Austen’in en önemli romanlarından Gurur ve Önyargı’yı geride bıraktığı konusundaki haberleri okuyoruz.¹
Titiz, kibar, hoş sohbet, pipo tiryakisi, fotoğraf tutkunu, okumaya ve yazmaya düşkün bu değerli edebiyat insanı, kısacık ömründe çok şeyler yaşamış; büyük acılar, sıkıntılar çekmiş; sonunda maalesef sevgili kızının ve eşinin hasretiyle yanarak trajik bir şekilde hayata veda etmiştir.
Vefatının yıl dönümünde, yaşamına ışık tutan iki kıymetli eserle onu anmaya ne dersiniz?
1. "YEŞİL MÜREKKEP": Bir Hayatın Film Şeridi
Yazar Osman Balcıgil, bu büyük edebiyatçının yaşamını konu alan, her satırında onun adalet ve eşitlik arayan tavizsiz duruşunu anlattığı Yeşil Mürekkep isimli biyografik bir roman yazmış.
Okuyucuyu ilk sayfalardan itibaren içine çeken kitapta, Sabahattin Ali son yolculuğuna çıkmadan hemen önce, gençliğinden itibaren tüm hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiriyor. Biz de yaşadıklarını, iç dünyasında esen fırtınaları ve döneminin baskıcı atmosferini birlikte hissediyoruz.
Eser adını, Sabahattin Ali’nin yazılarını ve notlarını kaleme alırken sürekli kullandığı, yaşama veda etmeden önceki son notunu da yazdığı dolma kaleminin yeşil mürekkebinden alıyor.
(Büyük edebiyatçının anısına ithafen, romanın adına da uygun olarak bu bölümü yeşil renkli olarak hazırladım.)
Okurken; Cumhuriyetin ilk yıllarında Almanya’ya eğitime gönderilen gençler arasında bulunan Sabahattin Ali’nin ülkeye erken gönderilmesine, Nazım Hikmet ile tanışmasına, daha sonra yurdun çeşitli yörelerindeki öğretmenlik yıllarına, tutuklanmalarına, Konya’da bir gazete çıkarmakta olan (daha sonraki yıllarda kendisini tarihçi olarak tanıyacağımız) Cemal Kutay’ın ihbarıyla hapis yatmasına, edebiyatçılığının ve politik görüşlerinin gelişimine ve aşklarına tanık oluyoruz. Sabahattin Ali o kadar çabuk ve sık âşık olmaktadır ki, yakın arkadaşı Pertev Naili Boratav kendisine; “Dostum… Bana kalırsa sen âşık olmayı seviyorsun,” diyor.
Dünyada ve ülkemizde çok önemli siyasi etkileri olan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle üç kez askere alındığını görüyoruz. Düşündükleri ve yazdıklarından dolayı sık sık mahkemelik olmasına, tutuklanmasına, çıkardığı gazete ve dergilerin kapatılmasına, memuriyetten atılmasına, sonunda geçimini sağlayabilmek amacıyla kamyonla nakliyeciliğe soyunmasına; en nihayetinde uğradığı ihanete ve kendisini bekleyen acı sona, yüreğimiz burkularak tanık oluyoruz.
Nişantaşı’ndan Ankara’ya: Değişen Şehirler
Kitapta dikkat çeken hususlardan biri de günümüzde “şehirleşme” adı altındaki betonlaşmaya, Sabahattin Ali’nin yıllar öncesinden attığı bakıştır. Bin dokuz yüz otuzlu yılların Nişantaşı’nı "konaklar semti" olarak tanımlayan büyük edebiyat insanı, eşi Aliye Hanım’a “Gördüğün bütün bu konaklar yıkılacak ve yerlerini sefertası misali apartmanlar kaplayacak,” derken, sanki bugünün beton yığınlarını o günlerden görmüş. Keza romanda, Ankara’nın Etlik, Dikmen ve Keçiören’i "doğayla baş başa kalınacak alanlar" olarak nitelendiriliyor. Bunu okuyunca insan; “Acaba bugün oraların hâlini görse neler hissederdi?” diye düşünmeden edemiyor.
Sonuç olarak Yeşil Mürekkep, bu büyük edebiyatçıyı tutkuları, sevinçleri, acıları, sıkıntıları ve kırgınlıklarıyla, yaşayan bir insan olarak bugüne taşıyor demek mümkündür sanırım.
2. "SABAHATTİN ALİ’NİN ANKARA’DAKİ İZLERİ": İğneyle Kuyu Kazarcasına Ortaya Çıkarılan İzler
Onun dünyasına kapı aralayan ikinci eser, araştırmacı yazar Tolga Aydoğan’ın Mayıs 2025’te yayımlanan Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri isimli kitabı. Tolga Aydoğan uzun yıllar boyunca adeta bir dedektif gibi sürdürdüğü detaylı araştırmaları sonucunda iğneyle kuyu kazarcasına; Sabahattin Ali'nin Ankara'da yaşadığı evleri, çalıştığı kurumları, vakit geçirdiği mekanları ve sosyal çevresini; tozlu arşiv raflarındaki dosyalar arasında kalmış belgelerden, tanıyanların anılarından, mektuplardan, bin dokuz yüz otuzlu yıllardan itibaren basılmış telefon rehberlerinden bulup çıkarmış. Müzayedelerden, muhtelif kişi ve kurumların arşivlerinden temin ettiği resimlerden, bin dokuz yüz otuzlar ve sonrasına ait hava fotoğraflarından tek tek tespit edip ortaya koymuş. Hatta, bugün Kızılay-Karanfil Sokak’ta, tanınmış bir kitabevinin bulunduğu bina üzerindeki “Sabahattin Ali burada yaşadı” ibaresi yazılı tabelanın yanlış yere konduğunu ve aslında hangi binada olması gerektiğini de buradan öğreniyoruz.

Sabahattin Ali’nin 1907’de, Bulgaristan sınırları içindeki Gümülcine’ye bağlı Eğridere’de başlayıp, 1948’in soğuk bir kış günü Ankara’yı terk edişine ve sonrasındaki trajik sona kadar tüm yaşamının anlatıldığı kitap, esasen hayatının en verimli on altı yılını geçirdiği Ankara’yı merkeze alıyor. Aydoğan, yazarın sadece nerede oturduğunu değil; o dönemdeki sosyal çevresini, dostluklarını, şehrin ruhunu nasıl soluduğunu ve ayrıca hapse girip çıkışlarını, görevden alınıp işine son verilmesini, gazete ve dergi çıkarma maceralarını, tüm bunlardan ailesinin nasıl etkilendiğini ve giderek ağırlaşan siyasi atmosferi de belgelere ve şahısların söylediklerine yer vererek anlatıyor.
Sayfalar arasında rastladığımız pek çok edebiyatçı ve devlet adamı ile Sabahattin Ali’nin ilişkilerine şahit oluyoruz. Kürk Mantolu Madonna’yı nerede ve hangi şartlarda yazdığını öğreniyoruz. Kitabı okurken, cumhuriyetin ilk yıllarında özellikle Ulus ve yeni gelişmekte olan Yenişehir bölgesini cadde cadde, hatta sokak sokak tanıyoruz. Geçen zaman içinde tamamı yok olmuş lokantalar, meyhaneler, pastaneler, sinemalar, kitabevleri, parklar, ayrıca Atatürk Orman Çiftliği ve buralarda canlanan o dönem Ankara’sının sosyal yaşantısı, gözümüzün önünden bir sinema filmi gibi geçiyor. Bu nedenle, eserin Ankara’nın kent hafızası açısından arşiv niteliğinde önemli bir belge olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Gezip eğlenmeyi seven Sabahattin Ali’nin bu gibi yerlere insanları tanımak, davranışlarını gözlemek, konuşma tarzlarını incelemek, zayıf taraflarını yakalamak ve eserlerine malzeme toplamak için gittiğini bizzat eşi Aliye Ali söylüyor. Kitapta, eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in o yıllarda edebiyat sevdalısı bir genç olarak Orhan Veli ile tanışma isteğinin ve dönemin önemli edebiyatçılarıyla bir araya gelişinin anlatıldığı bir bölüm var ki, detayını kitaba bırakmak uygun olacak.
Sonuçta gerek Osman Balcıgil’in biyografik romanı gerekse Tolga Aydoğan’ın titiz araştırmaları neticesinde kaleme aldığı kitabı; bizleri hem Sabahattin Ali’nin yaşamına ve iç dünyasına yaklaştırıyor hem de Ankara’daki fiziki izlerini görmemizi sağlıyor. Büyük ustayı anarken, onun yarım kalan hikâyesini, bu eserler rehberliğinde hafızalarımızda taze tutuyoruz.
H. Suat Ilgaz
25 Mayıs 2026, Ankara
KAYNAKÇA:
.
Yorumlar
Kalan Karakter: