Yirminci yüzyılın son çeyreği içinde kapitalizm tarihsel bir kavşağa varıp önemli yapısal değişiklikler geçirmiştir. Küresel ölçekte bütünleşik bir piyasanın tam anlamıyla ve etkili bir şekilde tesisi (zira bu süreç 19. yüzyıl sonundan beri devam etmekteydi), esnek birikim düzeninin tam anlamıyla oturması, genel bir akışkanlık rejiminin yalnızca ekonomik olgularda değil, hayatın her alanında geçerli ilkeye dönüşmesi, kamu hizmetlerinin özel sermayeye devredilmesi hep 1980’lerden başlayan süreç içinde gerçekleşti. Kamu hizmeti olarak varlığını sürdüren işlevler bile (özellikle sağlık, eğitim, savunma alanında) kapitalist verimlilik, âzamî kâr, asgarî mâliyet güdüsüyle yeniden düzenlendi. Dünyanın önemli bir kesiminde küresel bir dalga olarak gelen bu büyük dönüşümden Türkiye de nasibini fazlasıyla aldı. Piyasacı kamu politikaları 1980’lerin sonlarından itibaren çekingen adımlarla, 2000’lerden sonraysa cüretkâr bir tahripkârlıkla hızla yaygınlaştı; kamu gücünün tüm erkleri üzerinde, toplumsal destek sayesinde, ‘küllî’ hegemonya inşa edilmesi, aynı zamanda bu tek ahlâkî ölçütü değişim değeri olan politik akla yaygın bir ideolojik meşruiyet kazandırdı. Diğer yandan enformasyon teknolojisindeki baş döndürücü yenilikler, iletişimi hızlandırıp kolaylaştırma yönünde gelişmelere yol açtı. Böylece enformasyon akışının sürekliliği üzerine yeni bir toplumsal ilişkiler dünyası oluşmaya başladı.
Görselliğin yegâne hakikat kaynağına dönüşmesi, enformasyon teknolojisinin bireysel kullanıma açılan, küresel ölçekte çalışan yeni bir kültür çevresinin ve ona bağlı değerlerin şekillenmesine neden oldu. Piyasa mantığının yaygınlaşması ve tüketimin bir var oluş biçimi olarak benimsenmesi, enformasyon akış rejimiyle birleşince, ortaya yeni bir insan tipi çıkmaya başladı; hazcı, tüketimle var olan, ben-merkezci, en az sorumluluk yüklenip en fazla hak peşinde koşan bu insan, ânı yaşamaya odaklı, köksüz bir ‘uçuşan gösteren’den ibaret varlığını, tarih-dışılaşmış bir salt öznelik olarak deneyimlemekten başka bir eylemsellik tanımaz. Ekran bağımlısı, sürekli boş imgeleri ve söz değeri olmayan konuşmaları takip ederek kendini çok meşgul zanneden bu trajik tipin hâkim toplumsal durumu belirlemesi, beraberinde her türlü incelmiş kültür arayışını ve üretimini, yoğunlaşmış düşünce zamanını, benzerine özen göstermeyi makbul ahlâkî değer olarak benimsemeyi peşinen dışlayan, kabalığı alkışlayan bir tutumun meşruiyetini getirdi. Böylece, bir zamanlar hayatta başarılı olmanın başlıca koşulları sayılan azim, çalışma, disiplin, sebat, sabır, saygı, incelik, nezaket ve emeğinin öznesi olma gibi vasıfların buharlaşıp uçtuğuna tanık olduk. Aynı zamanda, Türkçe’de tam karşılığı bulunmayan vocation kavramı da anlamını yitirmeye başladı.
Vocation (vokasyon), Latince vox (ses) kökünde türemiş, çağrılma anlamına gelen bir kavramdır. Ancak bu çağrılma, daha ziyade mecazî ya da soyut anlamda anlaşılmalıdır. Bizi hayatta cezbeden, handiyse büyülenmiş gibi içine çekildiğimiz, tutkulu bir itkiyle varmak istediğimiz, varlığımızı anlamlandıran eylem türü olarak nitelenebilecek bu çağrılma, çoğunlukla meslekî uğraşlarda somutlaşır; zira meslek, kişinin kendini kurduğu bir üretim alanı, toplumsal fayda üretebildiği bir var oluş biçimi sunar. Toplumbilimin öncü düşünürlerinden Max Weber (1864-1920) bu uğraş ya da meslek olarak özel çağrılma biçimini Beruf olarak tanımlamıştır. Beruf, teknik bilgi ve beceride yetkinliğin yanı sıra öncelikle samimi ve tümel bir adanmışlık üzerine inşa edilir. Türkiye’nin 1980’den bu yana geçen sürede en çok yitirdiği değerlerin başında bu adanmışlık gelir. Doğa yasalarının kaçınılmaz işleyişi, bu sahici Beruf sahiplerini aramızdan aldıkça, 2000’lerde ivme kazanan kültür çölleşmesi, her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyor. İşte Türk Tiyatro Tarihi’ne adını görkemli bir şekilde yazan Haldun Dormen (1928-2026) de sahici adanmışlık örneği olarak, 21 Ocak 2026’ta bu dünyadan ölümsüzler sahnesine göçtü.

Haldun Dormen, ekonomik anlamda varlıklı, kültür sermayesi gelişkin bir ailenin çocuğu olarak 5 Nisan 1928 tarihinde Mersin’de doğmuştu. Babası Kıbrıs kökenli bir iş insanı olan Sait Ömer Bey, annesi bir paşa kızı olan Nimet Rüştü Hanım’dır. Haldun Dormen, en azından ekonomik sıkıntı çekmeyen bir sınıfın mensubu olarak benzerlerinden ayrışan bir profil çizer; zira, ekonomik refahı yerinde olanların sanata, özellikle tiyatroya kendini adaması istisnai olarak gözlemlenir. Haldun Dormen, öncelikle sınıf kökeninin ona bir anlamda dayattığı türde bir hayat güzergâhından en başta ayrılmış, ömrü boyunca tiyatro sanatçısı olarak kalmak üzere kararlı bir çizgi izlemiştir. Aile, daha Haldun Dormen bir yaşına varmadan İstanbul’a taşınmıştır. Dormen, Şişli’de büyümüş, ortaokul çağına geldiği zaman Galatasaray Lisesi’ne kaydolmuştur. Cumhuriyet’in coşkulu yıllarının yaşandığı bu dönemde, yoksul bir ülke ve yorgun bir milletten ekonomik mucize yaratan kurucu iradeye uygun bir kültür hayatı da şekillenmekteydi. Çalışma ve tasarrufun önemini vurgulayan temsiller sergilenmekteydi. Haldun Dormen, ortaokul öğrencisi olarak, nice sanatçıya ilk arzuyu ve eğitimi vermiş olan Galatasaray Lisesi’nde ilk kez sahneye çıkmıştır. Demirbank isimli bir oyunda Yirmi Beş Kuruş rolünü oynayarak drama sanatına ilk adımı atan Dormen, onu çağıran hayat uğraşının ne olduğunu o yaşta çoktan keşfetmişti. Nitekim, daha sonraki yıllarda tiyatrodan hiç uzaklaşmayacak, meslek eğitimini de bu yönde yapacaktır.
Haldun Dormen, Galatasaray Lisesi’nden ayrılıp Robert Lisesi’ne devam ederek bu okuldan mezun olur. Böylece hem Fransızca hem İngilizce konuşulan kültür çevrelerinden beslenecektir. Lise mezuniyetinin ardından, Yale Üniversitesi’nde sahne sanatları eğitimi almak üzere A.B.D.’ye gider. Haldun Dormen, ömür boyunca onu çağıran tutkunun en iyi şekilde hakkını vermeye çalışmıştır. Yale Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi bu anlayışın ürünüdür. Mezun olduktan sonra bir süre A.B.D.’de yaşamıştır. Bu sürede çeşitli oyunlarda rol almış, hatta yönetmenlik yapmıştır. Pasadena Playhouse’da dört ayrı oyunda sahneye çıkmıştır. Ancak içindeki çağrı, onu, yalnızca bir uğraşa ve onun kişisel tatminine değil, aynı zamanda ülkesinin kültür hayatına katkıda bulunmaya davet etmektedir. Nitekim Dormen 1954 yılında Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Küçük Sahne kadrosuna katılmıştır.
Türkiye’deki ilk profesyonel sahne deneyimi Cinayet Var oyunundaki Dedektif rolü olmuştur. Ancak asıl arzusu kendi sahnesinde oynamak olan Dormen, önce Beyoğlu’nda Cep Tiyatrosu’nu, 1957’de Dormen Tiyatrosu’nu kurmuştur. İlk oyun Papaz Kaçtı, daha sonra Türk Tiyatrosu’nda köşe taşı niteliğinde ağırlığı olacak olan önemli genç oyuncuları bir araya getirmiştir. Bu kapsamda Erol Keskin, Nisa Serezli, Metin Serezli, Erol Günaydın gibi oyuncular Dormen Tiyatrosu’nun önemli figürleri olmuştur. Kurumsal süreksizlikle mâlûl bir ülkede, bir sanat kurumunu uzun süre yaşatmak büyük bir başarıdır. Bu başarı ancak derin bir adanmışlıkla mümkün olur; nitekim Dormen’in adanmışlığı tiyatrosunu uzunca bir süre ayakta tutmuştur. Topluluk, 1961 yılında Türk Tiyatro Tarihi’nin unutulmazları arasında girecek olan Sokak Kızı İrma müzikalini sahneleyerek ses getiren bir üretime imza atmıştır. Dormen Tiyatrosu 1960’lı yıllar boyunca altın çağını yaşamıştır. Aslında bu yalnızca Haldun Dormen’in ve topluluğun özel başarısı olarak değerlendirilemez; 1961 Anayasası’nın mümkün kıldığı göreli özgürlükçü ortam kültür hayatında müthiş bir patlama yaşanmasına neden olmuştur. Dünyadaki yenilikçi akımların da bu dönüşümde payı olduğu eklenmelidir.
Türkiye’nin politik anlamda en demokratik, kültürel anlamda en canlı döneminin 1960’lı yıllar olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim bu dönemde iki yüzden fazla özel tiyatro kurulmuş, bunlar Anadolu’nun çeşitli şehirlerine turnelere çıkmış, oyun yazımının şaheserleri bu süreçte ortaya çıkmıştır. Üstelik politik bilinç, Marksist eleştiri dalgası, daha klasik drama anlayışını benimsemiş, dünya görüşü bakımından bu çizgide olmayan toplulukları bile politik içerikli oyunlar sergilemeye cesaretlendirmiştir. Kenter Tiyatrosu’nda Brecht oynanabildiği yıllardan bahsediyoruz! Dormen Tiyatrosu’nun altın çağı kuşkusuz Haldun Dormen’in adanmışlığıyla yakından ilgilidir; bununla birlikte Beruf, ancak uygun tarihsel bağlamda açığa çıkabilir ya da yerini bulabilir. Türkiye’nin, Türkiye İşçi Partisi’nin (o günkü TİP!) on beş milletvekilini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıyabildiği, sendikaların işçi hakları savunusu yapabildiği, bir anti-emperyalist bilincin (onca Amerikan hayranlığı yıllarından sonra) yeşermeye başladığı bir dönemde bu kadar canlı kültür hayatının oluşması da tesadüf değildir. Ancak bu toplumsal canlanma, emperyalizm ve işbirlikçileri için tahammül edilmez tehdit oluşturuyordu. Nitekim 1971’e gelindiğinde, bu uyanış dönemi acımasız bir şekilde tırpanlanacaktı. Özgürlük hareketlerinin ardından dünya CIA kontra operasyonlarının altın çağına girmişti!

Diğer yandan yeni bir eğlence türü (“öldüren eğlence”) olan televizyon hızla tiyatronun toplumsal konumuna yerleşmekteydi. Görsel kültürün önemini idrak eden Haldun Dormen, bu nedenle önce sinema, daha sonra da televizyon alanında etkinlik göstermiştir. Sinemaya yönetmen olarak adım atmış, 1966’da Bozuk Düzen, 1967’de Güzel Bir Gün İçin adlı iki önemli filmle ödüller almıştır. Sanatsal olarak takdir edilmelerine rağmen, bu filmler büyük gişe başarısı gösteremedikleri için Haldun Dormen tekrar tiyatroya dönerek, kendi adını taşıyan toplulukla 1972’de Ses Sahnesi’nde perde açmıştır. Ancak televizyonun evlerin baş köşesine oturmaya, sokakların da hızla tırmanan tedhiş olayları nedeniyle tekinsizleşmeye başladığı bir dönemde tiyatrolar zor zamanlar geçirmektedir. Nitekim, Dormen Tiyatrosu da bu eğilime daha fazla direnemeyip 1977’de kapanmıştır.
Türkiye’nin çalkantılı yıllarında tiyatroyu yaşatmak mümkün olmadığı için Dormen gazete yazıları yazmış, televizyon ve radyoda programlar hazırlamıştır. Koşulların biraz uygun hâle gelmesiyle 1984’te yeniden açılan Dormen Tiyatrosu 2001 yılına kadar yaşayabilmiştir. Sanat hayatı her zaman ekonomik ve politik koşulların sarmalayıcılığına bağlıdır; art arda gelen iki ekonomik kriz, 1999 depremi sonrası genel tedirginlik, bir kez daha seyirciyi tiyatrodan uzaklaştırmıştır. Bununla birlikte, 1980’lerde Haldun Dormen’in en çok ses getiren eseri, metnini yazdığı ve sahneye koyduğu Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikali olmuştur. Daha sonra tekrar sahnelenmeleri de yapılan müzikal büyük bir başarı getirmiştir. Bu kapsamda Erol Keskin, Nisa Serezli, Metin Serezli, Erol Günaydın, Mehmet Ali Erbil, Adile Naşit, Ayşen Gruda, İlyas Salman, Asuman Arsan, Belkıs Dilligil, Turgut Boralı, Kartal Kaan gibi isimlerle bir yıldızlar geçidi olan oyunun müzikleri Çiğdem Talu – Melih Kibar (müzik yönetmeni: Esin Engin) ikilisinin eseriydi. Bolca durum komedisi sahnesi içermesinin yanı sıra töre, kültürlerin çatışması, baskıcı toplumun ikiyüzlülüğü gibi temalara değinen müzikal, yumuşak da olsa (1980-1982 cunta ikliminde daha fazlasını beklemek kolay değildi) bir toplumsal eleştiri içeriyordu. Kan davasından kaçıp kadın kılığında kumpanya oyuncularına katılan Cafer/Mehtap’a (Mehmet Ali Erbil) âşık olan Hüseyin Ağa’nın (İlyas Salman), oyundan sonra kulise gelip ciddiyetle “hepinize lokum getirmişem; ikişer kilo sadedir” (Mehtap’a yönelerek, yumuşayarak) “yavrım, sizinki dört kilo fıstıklıdır!” demesini unutmak mümkün mü?
Haldun Dormen 2000’li yıllarda sinemada ve televizyon dizilerinde roller aldı. Yaşına göre her zaman zinde olan Dormen, 90 yaşını geçtiği bir zamanda tiyatro sahnesinde yer almaktan kaçınmadı; Molière’in Kibarlık Budalası (Le Bourgeois Gentilhomme) oyununda Monsieur Jourdain rolünü ilk gençlik yıllarının coşkusuyla oynadı. Farklı mecralarda varlık gösterse de kalbi hep tiyatroda atan Dormen, bu nedenle hayatının son evresinde tekrar sahneye dönmekten çekinmedi. Dormen, on bir oyun, dört kitap yazdı; 1988’de Devlet Sanatçısı unvanıyla onurlandırıldı. Hayatı dolu dolu yaşadı. Sevdiği işe samimi bir adanmışlıkla kendini veren, hep üreten insan, bu geçici hayattan en büyük tatmini alma ayrıcalığına sahip olur.
Haldun Dormen’in gidişiyle yalnızca tiyatroda değil, Türkiye’nin kültür hayatında bir dönem kapandı. Bu kültür çölünde Haldun Dormen gibi yıldızlar, karanlık geceyi aydınlatmaya devam edecekler. Onları kerteriz edinip doğru yolu bulmaya çalışmak ya da aldatıcı seraplara koşarken yitip gitmek bizim elimizde.
Perde!
Ali Ergur
01 Şubat 2026, Denizli
Yorumlar
Kalan Karakter: