Ocak ayının son günü Ankara Kalesi’nde, Emin Antik Sanat Merkezi’nde açılan iki sergiden bahsedeceğim.
Ama önce yıllardır bitmeyen, tükenmeyen enerjisi ile Ankara Kalesi’nin layık olduğu değere kavuşması için uğraş verenlerden biri Emin Antik kurucusu, tarihçi, yazar İbrahim Terzioğlu’na teşekkürle başlayayım. Sanatın Kale’ye yerleşmesi için çaba sarfetmeye devam ediyor. Bir diğer teşekkür de Ankara Kent Konseyi Kale Meclisi Başkanı Şevket Bülend Yahnici’ye. Açılışta, yaptığı kısa konuşmada kültür ve sanatın başkenti Ankara’nın kalbinin 25 yıllık uğraşlar sonucu Kale’de atmaya başladığını hatırlattı bizlere. Bu arada, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koordinatörü Bekir Ödemiş kanalı ile Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin sürekli ilgisini de unutmamalıyız. Katkısı olanların yüreğine sağlık.
Emin Antik Sanat Merkezi’nin iki ayrı salonunda açılan sergilerden birincisi Serap Selçuk Atabaş’a (d.1958) ait. Kendisini uzun yıllardır tanıyorum. Üniversite eğitimini Ankara’da tamamladı. Lise yıllarında Güzel Sanatlar Galerisi’nde Hikmet Duruer ile başladığı resim eğitimine Nihat Kahraman ile geri döndü. Kayıhan Keskinok atölyesinde akademik düzeydeki eğitimi sürerken Firdevsi Feyzullah, Gür Dalkıran, Haluk Evitan ile çalışmalar yaptı. Hacettepe Üniversitesi’nde özel öğrenci olarak Zafer Gençaydın ile yüksek lisans çalışmalarında bulundu.
İlk yıllarda ‘kedili ressam’ olarak tanınıyordu. Yıllardır evlerinde birlikte yaşadığı kedilerin etkisiyle bu çok özel yaratıkları resmediyordu. Gerçek hayattaki gibi, hepsinin ayrı kişilikleri vardı ve kendi başlarına buyruktular, resimlerde de bizi seviyorlar ve kendilerini sevdiriyorlardı; hiç zorlamaya gelmeden. Serap, bir yandan da, gümüş takı tasarımı ve üretimi ile uğraşıyordu. Yaptığı yağlı boya resimlerde, kedilerin bulunduğu tuvallere gümüş takılardan eklerdi. Kediler takılarla daha da şirinleşirlerdi.

2008 yılından sonra dalgıçlığa merak sardı. Hem de ne merak; herhalde dünya yüzünde dalmadığı deniz kalmamıştır. Bir yandan da sualtı fotoğrafçılığı yapıyor ve gördüklerini bizlerle, toplumla paylaşıyordu. Sualtı hayatını, oradaki canlıları tüm renkleri ile bizlere aktarıyordu. Sualtı fotoğrafları ile yarışmalarda ödüller kazandı. Daha sonra derin mavinin içindeki yaşamın çeşitliliğini, gizemleri, göz kamaştırıcı renk cümbüşünü bizlere tuval üzerinden tanıtmaya çalıştı. Yaptığı resimlerde, bilmediğimizi tür canlıların, görmediğimiz renkleri ile tanıştırdı bizleri. Ama kedilerini de ihmal etmedi; onları da suyun içine aldı. Kediler balıklarla birlikte barışsever bir dünyadan, Serap’ın, fırçaları ile bizlere bakmaya başladılar.

Bu sergide 28 resim var; her ne kadar sadece birinde bir sarman kedi varsa da diğerlerindeki güzel canlılar Serap’ın deniz altında keşfettiği dünyayı bize tanıtmasına yetiyor. Resimlerin isimleri var; Saklanbaç, Selam, Reverans, Hüzün, Asalet, Kavuşma, Çekimser… Resim yaparken onlarla konuştuğunu, konuşurken onlara verdiği isimleri de bizlerle paylaştığını söylüyor. Daha nice denizlerde, nice dalışlar olsun ki yeni yapıtlarla biz de buluşalım. Teşekkürler Serap Selçuk Atabaş.

İkinci salonda eserleri sergilenen Kadri Atabaş (d.1947) ile üniversite yıllarımızdan tanışırız; ODTÜ 1970 mezunu mimardır. Kadri’nin yurtiçi ve yurtdışı tasarladığı pek çok yapısı bulunmaktadır. Kendini, düşüncelerini, mimarlık dışında anlatabilmek amacıyla son yıllarda, gittikçe artan bir heyecanla, suluboya resimler yapıyor. Sorulmasa bile amatör bir ressam olduğunu ekliyor. Yaşama dair hissettiklerini, belki de, daha çok tedirginliklerini ifade etme ve kendini savunma alanı olarak resmi kullanıyor. Kendi dünyasından kaçış, kendiyle hesaplaşma ve kafasını meşgul etmek amacı ile resmi yaptığını söylüyor.
Kadri Atabaş ayni zamanda iyi bir koleksiyoner; bilinçli seçimlerle oluşturduğu geniş bir resim koleksiyonu var. (Bu yazıda konu resim sanatı olduğu için resim koleksiyonundan bahsettim. Mesleği ile ilgili şakül, tuğla, kapı tokmakları, daktilo ve benzeri diğer koleksiyonlarını saymadım). Koleksiyonu için soyut resimler alsa da kendisi kavramsal eserler üretiyor.
Sergide üç temada toplanabilecek 25 tablosu yer alıyor; içinde yaşadığımız dünyadan canlı görüntüler (doğa, doğa ürünü meyvalar ve kediler), etrafımızdan binalar (ODTÜ mimarlıktan birkaç görüntüye rastlamak güzel bir sürprizdi) ve Potemkin.
2025 yılı Potemkin Zırhlısı filminin çekilişinin 100. yıldönümü idi. Onun etkisi ile mi bilemiyorum; Kadri Atabaş Potemkin filmi resimlerini sergide üçüncü ana tema olarak seçmişti.
1905 yılında Çarlık Rusyası’nın Karadeniz Donanması’ndaki Potemkin Zırhlısı denizcileri sefil yaşam koşulları nedeni ile isyan ederler. Bu gerçek olay 1917 devrimi için kıvılcımlardan biri olarak kabul edilir ve 1925 yılında Sergei Eisenstein tarafından propaganda amaçlı filme alınır. Sessiz film yıllarında ve teknik olanaksızlıklarında çekilmesine rağmen kült bir film olarak kabul edilir.
Kadri Atabaş içinde bulunduğumuz günlerin, dünyanın çaresizliğini, yalnızlığını bu filmin imgelerinde görüyor. Onları resimlerinde bizimle paylaşıyor. İkonik ‘Odesa Merdivenleri’ sahnesindeki Çarlık rejiminin Kazak askerlerini, çizmelerini resmediyor. Herkesin etrafına toplanıp ümit bağladığı hemşirenin bir anda gözünden vurulması ile oluşan çaresizliği üç ayrı resim ile bizlere hatırlatıyor. Filmin siyah beyaz olmasının kendisine serbestlik sağladığını böylece renklerle istediği gibi oynayabildiğini ekliyor.

Bence hem Serap Atabaş hem de eşi Kadri Atabaş benliklerinde hissettikleri ‘tüm canlıların barış içinde, güzel bir dünyada beraber yaşama arzusunu’ bizlere iki değişik formda ama ayni güçlü imgelerle anlatıyorlar. Yüreklerine, emeklerine sağlık.
Sergiden çıktığımda ılık bir Ankara akşamında yağmur çiseliyordu. Yıllara direnen Ankara Kalesi civarı hareketli idi; dolaşmaktan yorulmuş ayrılanların yerine zinde adımlarla yeni aileler, çocuklar geliyordu. Güzel bir dünyanın tadını çıkarmak istediklerine eminim.
Levent TOSUN
31 Ocak 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: