Kültür çoğulluğunun hâkim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Küresel ölçekte hızlı enformasyon akışının şekillendirdiği kültür karşılaşmaları, özellikle sanat alanında yeni bileşimlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bir yandan, iletişim ağlarının bunca yoğun ve etkili olmadığı dönemlerde (kabaca 1960’lardan önce), coğrafî ve zihinsel mesafeler nedeniyle tanıma olanağı bulamadığımız farklı kültür ifadelerine erişim mümkün hâle geldi; diğer yandan, kültür üretiminde dönemi temsil eden yaygın bir üslûptan bahsetmek git gide olanaksızlaştı.
Küreselleşme süreci kuşkusuz kapitalizmin yeni bir aşamasını temsil eder; küresel ölçekte sermaye bütünleşmesi ve akışkanlığı, böylece sömürünün yeryüzünün tamamında, büyük hacimde ve kuralsızlaşmış bir şekilde tesisi anlamına gelir. Ancak diğer yandan, küreselleşme, sermayenin kolay akması için inşa edilmiş kanallar (küresel enformasyon ağı, internet) aracılığıyla, dünya kültür ögelerinin de dolaşıma girmesini sağlamıştır. Küresel kültür akışkanlığı, dünyanın farklı yörelerinde, farklı toplum ve kültür dünyalarında, farklı deneyimlerden süzülerek oluşmuş ifadeleri küresel ölçekte görünür ve erişilebilir kılmıştır. Bu yerel veya bölgesel sınırlar içinde kalmış kültür ifadeleri, kültür endüstrisinin değirmeninde öğütülmekten kaçınamamış, popüler kültür piyasasının en gözde bileşenleri hâline, özellikle 1980’lerden itibaren, gelmiştir. Mültikültüralizm, World Music, Ethnic Music gibi kavramlar bu tarihsel bağlamda yerel ve küresel kültür ögelerinin kapitalist bir güdüyle eklemlenmesi olarak tezahür etmiştir. Ancak küreselleşmenin kültürel sonuçları bu kapitalist içerme stratejisinden ibaret kalmamıştır. Her hükmetme stratejisi kendi karşıtını üretir; kapitalizm, küresel ölçekte yeni metâlar şekillendirme peşindeyken, bu amaçla açtığı kanallar, muhalif söylemin, direniş aktörlerinin, alternatif kültür bileşimlerinin oluşma ortamını mümkün kılmıştır. İşte bu kapsamda, küresel kültür karşılaşmaları, yeni bileşimler, melez biçimler, özgün ifadeler kurulmasına yol açmıştır.
Kapitalizmin küresel finans ekonomisi aşaması, başka hiçbir üretim biçiminde olmadığı kadar keskin zıtlıklar barındıran bir tarih sahnesi inşa etti. Sömürü derinleşir ama görünmezleşirken, tarihin hiçbir ânında konuşamamış olanların sözleri zincirinden boşanmış bir şekilde küresel enformasyon ağları üzerinden akmaya başladı. Aynı zamanda, katı kalıplar içine hapsedilmiş kültür üretim ve ifade biçimleri (yerel kültür ögeleri ve ortamları), birbirleriyle bağlantı kurmaya, melez yapıları oluşturmaya başladılar. Son kırk yıl içinde bu tür denemelerin birçok örneğini tanıma olanağı bulduk.
Küresel kültür karşılaşmaları, öncelikle farklı olana, ‘bizim kültürümüz’ olarak ve daha ziyade savunmacı bir eğilimle sınırlandırdığımız birikim alanının dışındaki, bize benzemeyen, bir zamanlar olumsuz nitelemelerle ânında dışladığımız (“yaban”, “bize uymayan”, “bize göre değil”, “dinimize aykırı”, “örfümüze uymaz”, “millî değerlerimizi tehdit eden”, “gâvur işi”, vb.) kültür ögelerine yönelik genel bir merak şekillenmesine yardımcı oldu. Farklı olana merak, ticaretin ivmelediği hareketlerin, seyahat ve keşiflerin, farklı insan toplulukların temasını zorunlu kılan alış-veriş rejimlerinin kaçınılmaz olarak tahrik ettiği bir duygu olarak, zaten kapitalizmin tarih sahnesine çıkmaya başladığı dönemlerden beri bir erdem olarak benimsenmişti. Bilimsel bilgi üretimi, yenilikçi sanat anlayışı hep bu merak dürtüsü üzerine kurulmuştu. Ancak küreselleşmenin hızlı ve yoğun bir enformasyon akış ortamı kurduğu günümüzde, merak, temel bir var oluş kipi hâline gelmiştir. Böylece küresel bir bilincin, gezegenin insanlarının önemli bir kısmında az ya da çok köklenmesini meşrulaştıran genel bir kültür ortamı oluşmuştur. Ekranlarına yapışık, internetle simbiyotik bir ilişki içinde yaşayan, yakın zamandan beri ise doğal zekâsının gelişimini yapay olanınkinin büyülü dünyasında indirgemeye yönelen gençlerin (neden olmasın? yaşlılar da…), bu ilişkinin sayısız olumsuz yönü bir yana, küresel kültüre genel bir merakla yöneldiği de not edilmelidir. Bir kez daha, küreselleşmenin zıtlıklarla dolu dünyası, yeryüzündeki bütün kültür ögelerini eşdeğer nitelikte tasavvur etmeye neden olan bir demokratikleşme eğilimini harekete geçirmiştir. Kuşkusuz, bu eğilim, yüzyılların önyargılarını bir anda dağıtacak kudrete sahip değildir; ancak farklı olanın varlığını kabullenmek, onunla iletişim kurmak, onu anlamaya çalışmak, hatta karşılıklı olarak kültür heybelerindeki birikimi ortaya döküp bunlardan melez ürünler ortaya koymaya çabalamak, hatırı sayılır bir osmoz hâli doğurmuştur. Farklı olana merak, özellikle sanat alanında özgün üretimlerin yapılmasını mümkün kıldı. Ukulele çalgısını, dünyanın diğer ucunda keşfeden bir müzisyen, onu kemençeyle brileştirip yeni tınılar elde etmeyi düşünebilir. Dinî çağrışımları olan ney çalgısını elektronik tınılarla buluşturup küreselleşmenin hem yok ettiği hem başka bağlamlarda yeniden inşa ettiği mistisizmi keşfetmek için kullanan sanatçı, yepyeni bir estetiğin öncü aktörü hâline gelebilir. Guatemala marimbasıyla Âşık Veysel’i uzun ince bir yolda tanıştıran icracı, küresel merakın verimliliğinin örneklerini oluşturur. Küresel enformasyon akış rejimi, bilinçli bir şekilde yeni kültür ögelerini keşfetme amacıyla merakın peşinden gitmeyi mümkün kıldığı kadar, internet mecralarındaki serbest salınım sırasında (“sosyal medya”yı saatlerce amaçsızca temaşâ ettiğimiz geniş zaman dilimlerinde) beklenmedik şekilde karşımıza çıkan kültür temsilleriyle tanışmamızı sağlıyor. Sonuçta, planlı veya tesadüfi bir şekilde küresel kültürün sayısız ögesiyle her gün defalarca karşılaşabiliyoruz. Bütün bu sürekli karşılaşmalardan yeni bir insan tipinin damıtıldığı belirgin bir şekilde görülüyor. Bu sosyal tip, bir yandan kapitalizmin tüketim tuzaklarıyla dolu bir güzergâhtan ilerlemeye mahkûmken, diğer yandan farklılıkların ayrıştırdığı kültür dünyalarını buluşturan merakla donanmaya başlamış görünüyor. Seyahatlerin görece kolaylaşması, insan hareketlilik rejimlerinin çoğalması (örneğin Erasmus ve benzeri öğrenci değişim programları), oturduğumuz sandalyeden kalkmadan dünya üzerinde hem coğrafî (örneğin Google Earth) hem kültürel (bütün dijital etkileşim mecraları) keşifler yapmamızı sağlayan teknolojik altyapı, her birimizin zihninde şekillenen dünya tasavvurunu yeniden tanımlıyor. Başka gök cisimlerinin keşfi, yeryüzündeki var oluşumuzun bir gezegen bilincine erişmesine yardımcı oluyor. Aynı zamanda, heyecanla takip ettiğimiz uzay keşifleri, aslında o gök cisimlerinin ne denli yaşanmaz yerler olduğunu kanıtlayarak, yeryüzünün kıymetini bilmemiz için (elbette sivrisinek sazla uyarı idrak edebilenler için!) bir işaret işlevi görüyor.
Küreselleşmenin kültür karşılaşmaları boyutu, insanlar arası ayrışmaların özsel değil inşa edilmiş varsayımlar olduğunu da açığa çıkarıyor. Kültür kavramı, bir zamanlar geçirgen olmayan, dış sınırları iyi tahkim edilmiş, biz ve onlar (hatta biz-olmayanlar) arasındaki ayrışmayı, en insanî olan ve daha az insanî sayılan arasındaki bölünmeyi teşvik eden, bizim dışımızdakilerin en yüksek şereflere lâyık olmadıklarını zımnen varsayarak asimetrik bir ilişki gerektiren türde bir içe kapanma biçimi oluşturmak anlamına geliyordu. Ancak küresel enformasyon akışı içinde gelişen sürekli etkileşimler, kültür olguları kadar bizatihi kavramın kendisini de değiştirme yoluna girdi. Kültür artık sabit, tarihsel olarak çerçevelenmiş, “öz”, “hakikî”, “otantik”, “geleneksel”, “bizi biz yapan” değişmez bir referans ve var oluş alanı değil, sürekli dönüşen, etkileşimlerle sürekli yeniden oluşan, üstelik bireysel eğilimlere göre farklı görünümler alabilen bir özellik kazanmıştır. Bir zamanlar kapalı cemaat kimliğinin sağladığı kimlik, artık üniforma gibi hazır kalıp olarak edinilmemekte, küresel açık büfeden bireysel tabağımıza doldurduğumuz bileşenlerle kurulmaktadır. Bununla birlikte, elbette tarihsel kültür bağlamları (yöresel, dinî, mezhepsel, etnik, millî, vb. kültür daireleri) ve bunların mirası var olmaya devam etmekte, ancak bunlar çağdaş küresel koşullara bir şekilde uyum sağlamak zorunda kalmaktadır. En kapalı dinî ya da etnik cemaatin bile enformasyon ağlarından yararlanması, tüketim ekonomisinin dolaşımına bir şekilde girmesi, bu uyum zorunluluğunun en belirgin tezahürleri olarak yorumlanabilir.
Küresel kültür karşılaşmaları, aynı zamanda genel bir demokratikleşmenin de destekleyicisi işlevini görüyor. Küreselleşme, kapitalist bir strateji olarak elbette kendi standartlaştırılmış ürünlerini yeryüzü ölçeğinde dayatan bir eğilim gösterir (George Ritzer buna “McDonaldslaşma” adını vermişti). Ancak diğer yandan sayısız etkileşim biçimi, bastırılmış sözlerin, muhalif duruşların, direnme stratejilerinin açığa çıkmasına da olanak sağlar. Baskıcı siyasî rejimlerin, otoriter kültür çevrelerinin, mutlak güç saplantılı muktedirlerin iletişim kanallarını olabildiğince kısıtlamaları, sahte haber üretmeleri, sürekli kutuplaştırma ve düşmanlıkla toplum kesimlerini ayrıştırmayı hedeflemeleri bu nedenle boşuna değildir. Bu baskıcı eğilimlere rağmen, yeryüzü bugün geniş ve çeşitli bir iletişim ortamı özelliği arz ediyor. Bu sayede kelimenin her anlamıyla göreli bir demokratikleşme sürecinin gözlemlendiğini belirtebiliriz. Demokratikleşme, hem düşüncelerin kolay dolaşıma girmesi (maalesef kötü niyetli ve çarpıtılmış sözle birlikte) hem demos’un (halk) söz sahibi olması hem toplumsal değerlerin görece eşitlikçi hâle gelmesi anlamında bir yönelim olarak tezahür etmektedir.
Bütün bu küresel kültür karşılaşmaları ortamı, çoğulluk, dönüşüm, etkileşim, yeniden yapılanma gibi olguları hızlı ve sürekli kılıyor. Her an yeni kültür bileşimleri üretilebilen bir etkileşim düzleminde dönemin ruhunu, diğer bir deyişle üretim ilişkileri, değerler ve onların estetik temsillerinin bütününü özetleyerek simgeleyen, bir çeşit bileşke temsil biçimi olan hâkim üslûp kavramı mevcut değildir. Bir müzik eserini dinleyip bestelendiği dönemi bilmiyor bile olsak yaklaşık olarak zaman-mekân-kültür boyutunu kestirebiliriz. Bu kestirimi sağlayan öge, teknik ayrıntılarını bilmesek bile hissedebildiğimiz, döneme damgasını vuran üslûp olarak tanımlanabilir. Günümüzün küresel enformasyon akışkanlığı, bir yandan çeşitlilik, demokrasi, farklı olana merak, yeni arayışlar, melez biçimler gibi olguları mümkün kılarken, diğer yandan tarihsel döneme ve kültür çevresine damgasını vuran, böylece ayırt edilmesini sağlayan hâkim üslûp olgusunu da silmiştir. Bu üslûp yokluğu ya da çok üsluplu, etkileşimsel kültür ortamı, özgür düşünce ve eylemin kapısını aralıyor olabilir. Ancak diğer yandan, hâkim üslûp insanın kendini, bir toplum hayatı içinde, zaman ve mekân boyutlarında konumlandırabilmesinin önemli bir aracıdır. Belli bir bilgi türünün (metafizik, dinî, bilimsel, vb.) hakikat kavramını koşullaması gibi, döneme damgasını vuran üslûp da (özellikle müziğin zamanı ve mekânı tanımlayan ontolojisiyle), içinde yaşanan tarih bağlamının estetik kerterizlerini sunar. Bu kerterizler, insana, en çok gereksindiği temel var oluşsal koordinatları, zamanın ve mekânın cinsinden konumlanma olanağını temin eder. Çağımız, insana ucu açık izlenimini veren, yerçekimsiz bir özgürlük sahası açar gibi görünürken, tutunacak dallarını da ortadan kaldırıyor. Eski dönemlerle karşılaştırılamayacak oranda kolay erişilebilir bol enformasyona sahip olmamıza rağmen, akıl-dışı iddiaların, envai çeşit komplo teorilerinin, bunca çelişik duygu ve eylemin aynı zihinde bulunabilmesi ve bunun ciddi psişik rahatsızlıklara yol açmasının gerisinde, küreselleşmenin bu çift yönlü özelliği yatmaktadır.
Özgürleşim ve yönsüzleşme, demokratikleşme ve yeni otoriterlikler, bilimsel ilerleme ve hakikat-sonrası çılgınlıklar işte bu nedenle günümüzde bu kadar kolaylıkla iç içe geçebiliyor. Döneme damgasını vuran üslûp, bu nedenle hem aşılmak istenen bir cendere hem dağılmış bir toplumsalın sisinden çıkış için gerekli bir rehber niteliğini taşır. İşte tam bu nedenle, organik zekâmızın eleştirel kapasitesini, yapay olanınkiyle ikame etme saplantısına kapılmaktan özenle kaçınmamız gerekiyor. Bu kültür çoğulluğu ortamında, bireysel özgürlüğümüzün sınırları genişlerken kerteriz alabileceğimiz kolektif ölçüler azalıyor. Sanatta döneme damgasını vuran üslûp, hâkim değerleri ve estetik kabulleri işaret ederdi. Bugün bu konfora sahip değiliz; işte o yüzden düşünsel donanımı güçlü bir zihni geliştirmemiz gerekiyor. Ancak bunu bireysel çabamızla yapmak zorundayız.

Oysa teknolojinin evrimi ve insanın bu süreç karşısındaki büyülenme hâli, tam tersine, bir zihin indirgenmesinin yükselmekte olduğunu işaret ediyor. Kendini efendi zannederken (“ona prompt’ları ben veriyorum”, “benim dediklerimi yapıyor”, “yapay zekâ insan gibi düşünemez zaten”, “artık emek sarf ederek yaptığım her şeyi ona yaptırıyorum”, vb.) kısa sürede, başka bir türün değil, kendi indirgenmiş zihninin sığlığının kölesi olacak insan, tarihin önemli bir kavşağında bulunuyor. Bu hızlı gelişen dönüşüm içinde görselliğe boğulmuş, aforizmamsı formülleri düşünce zanneden, boş sözün cazibesiyle zaman öldüren, bu nedenle kendini sürekli “çok meşgul” olarak sunan indirgenmiş insan tipi yerine, kitap okuyan, araştıran, düşünen, medya imgelerini mutlak hakikat olarak kabul etmeyi reddeden, yararlı ve yapıcı bir merakın doğrultusunda hayat güzergâhını çizen bir insan tipine gereksinim var.
Hazcı ve tüketici olmaya koşullanmış insanın önünde zahmetli bir yol uzanıyor. Ya “gönlü ferahlayacak” ya “yüreğine bir sıkıntı oturacak”. Üç vakte kadar…!
Ali Ergur
01 Mart 2026, Denizli
Yorumlar
Kalan Karakter: