Toplumlar kurumlarıyla var kalırlar. Kurumları, yalnızca temel gereksinimleri düzenlemeye (beslenme, barınma, üreme) yönelik olan toplumlar, güdük bir hayat döngüsünün tedricen yok edici etkisinden kaçınamaz, tarihin acımasız değirmeninde un ufak olup yok olurlar. Oysa toplumların birer tarih öznesi olarak gelişimlerini öncelikle kültür kurumları sağlar. Elbette doğanın kaynaklarını âdil bir şekilde dağıtma mekanizmaları kurmak, üretim etkinliklerinin belli bir denge inşa ettiği bir paylaşım düzeni tesis etmek toplumsal bilincin şekillenmesinde belirleyici rol oynar. Ancak, toplum hayatının, hele sanayileşme ve bugün olduğu gibi enformasyon ağları içinde yaşama gereğinin olduğu karmaşık örgütlenme biçimlerinde, toplumları maddî değer üretici güçlerinin yanı sıra, hatta onlardan daha önemli olmak üzere, kültür kurumları ayakta tutar.
Bu genel saptama, kısa bir Viyana gezisinin bizde esinlediği fikirlerle pekişti. Viyana, Batı Avrupa’daki sanayileşme sürecini farklı bir güzergâhtan deneyimleyen bir siyasî birliğin, sonuçta zengin bir ticaret hayatının kaynayan imbiğinden, özellikle on dokuzuncu yüzyıl boyunca süzülen kültür haznesinin mekânda nasıl billurlaşmış bir doku oluşturabildiğinin en güzel örneklerinden birini sunuyor. Osmanlı Devleti gibi eski tip bir siyasî yapı olan Prusya’nın, bir yandan tarihsel diyalektik içinde yok olmaya mahkûm bir üretim biçiminden (tarım, savaş ekonomisi) türeyip diğer yandan kapitalist dönüşüm treninin son vagonunu nasıl yakaladığını; buradan nasıl bir millî kimlik şekillendirdiğini gözlemlemek, tarihin, nedensellik zinciriyle değil, karmaşık bir nedensel çoğulculuk içinde yönlendiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Viyana, özellikle on dokuzuncu yüzyıl ikinci yarısında hızla gelişen, havai fişeklerle renklenmiş, boyanmış bir gökyüzü manzarası gibi kültürel çeşitlilik arz eden bir tarih sahnesi olmuştur. Sanat ve düşün tarihine fin-de-siècle (yüzyıl sonu) teriminin bir kalıp olarak oturmasını, bu (başka dillerdeki metinlerde bile özgün Fransızca hâliyle kullanılan) adlandırmanın, kuşkusuz Paris ve Berlin’e de haklarını teslim ederek, birincil olarak Viyana’yla özdeşleşmesini sağlayan kültür hareketliliği, şehri hem mimarî hem kavramsal olarak benzersiz kılmıştır.
İşte bu gözlemler eşliğinde, 14 Mart 2026 Cumartesi akşamı, Viyana’nın en önemli kültür kurumlarından biri olan Konzerthaus’daki konsere gittik. Konzerthaus, birçok benzerinden ve özellikle Türkiye’deki kültür kurumlarından belirgin bir şekilde ayrılan bir özelliğe sahip: Viyana’nın üç önemli kültür kurumundan (diğerleri Staatsoper ve Musikverein, Devlet Operası ve Müzik Derneği) biri olarak, şehrin müzik ve sahne sanatları alanındaki etkinliklerinin düzenlenmesinde çok belirleyici bir rol oynuyor. Bununla birlikte, büyük oranda özel bir kuruluş olarak çalışıyor; bütçesinin yalnızca %12,6 oranında kamu yardımıyla destekleniyor. Konzerthaus’un içinde bulunduğu bina blokunun bir kanadı da Viyana Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi (Universität für Musik und Darstellende Kunst) olarak işlev görüyor.

Hayat yoldaşımın özel önem atfettiği meslek gününde (14 Mart 1827 Mekteb-i Tıbbiyye-i Şahâne’nin kuruluşu ve daha önemlisi 14 Mart 1919 Tıbbiye öğrencilerinin İstanbul’un işgaline karşı gösteri düzenlemeleri) ona güzel bir hediye olan konser, görkemli salonda mimarî, estetik ve müziğin bileşimi olarak zihnimizde benzersiz bir lezzet bıraktı. Ancak bu üçlüyü tamamlayan en önemli ögeyi unutmamak gerek: Samimi ve bilinçli bir ilgiyle donanmış bir dinleyici kitlesi; zira istediğimiz kadar görkemli ve şık binalar inşa edelim, istediğimiz kadar orkestra örgütleyelim, istediğimiz kadar yüksek kaşelerle dünya yıldızlarını sahnelerimize davet edelim, eğer bütün bu çaba, asgari bir ilgiye sahip olmayan, yalnızca orada görünmek (tabii orada var olmuş olduğunu özçekimlerle belgeleme zorunluluğuna mutlaka uyan!) amacıyla, ruhunun derinliklerinde sıkılarak, şık dekor önünde arz-ı endâm eden seyirci (dinleyiciden ziyade seyirci) için sarf ediliyorsa, sonuç ister istemez derin bir hüsran oluyor. Konzerthaus’daki dinleyici, bütün görünüş çeşitliliği, sınıf farklılığı, yaş ve milliyet çoğulluğuna karşın ortalama bir ilgi ve saygı örneği gösterebildi. Buna mukabil, dünyanın en saygın markalarından biri olan konuk topluluk Orchestre de la Suisse Romande, müzikal niteliğine hiçbir sözümüz olmamakla birlikte, üyelerinin, giyim kodlarında (kadınların giysilerindeki alışılmadık gevşek çeşitlilik, erkeklerin yakaları açık, kravatsız giysileri, vb.) ve hal tavırlarında (sanki dinleyici karşısına çıkmamış gibi pervasızca sohbet eden, gülüp şakalaşan, akort yerine neredeyse bütün partisini çalan, vb.) yadırgatıcı bir rahatlık içinde olmaları şaşırtıcı bir başlangıç oluşturdu. Cesur Yeni Cool Dünya bu olsa gerek!

Orkestra şefi Jonathan Nott (1962), konserin yıldızı piyanist Khatia Buniatishvili (1987) ile sahnede yerini alkışlar arasında aldı. Konserin birinci yarısını kaplayan eser, Johannes Brahms’ın (1833-1897) op.83 N.2 Si Bemol Majör Piyano Konçertosu’ydu. Brahms’ın 1878-1881 yılları arasında, uzun bir döneme yayılarak bestelediği bu eser, alışıldık konçerto formunun aksine dört bölümlüdür. Besteci, aralarında Clara Schumann, Dr. Theodor Billroth gibi dostları olan yakınlarına, bu süreçte hep “basit bazı piyano parçaları” ya da “kısa bir piyano eseri” bestelediğini ifade etmiş, ancak sonuçta anıtsal bir ürün ortaya koymuştur. Brahms’ın kompozisyon anlayışında, konçertonun ilksel biçiminden çok farklı hâle gelmiş bir yaklaşım söz konusuydu; orkestra bir eşlikçi değil, solistle kâh farklılıklarıyla yekvücut olan kâh onunla kıyasıya mücadeleye giren özerk bir aktör, bir müzikal özne konumuna erişmişti. Sanayi kapitalizminin bütün çelişkilerinin en yoğun şekilde hissedildiği bir çağda bunca çatışma ve bütünleşme diyalektiğinin müziğe yansımaması düşünülemezdi. Konçerto, kornonun puslu tınısının önce diğer çalgıları teker teker oyuna davet etmesiyle açılır; ardından, bu ses cephesine tek başına meydan okuyan piyanonun (sanayi toplumunun karmaşık ilişkileri ve kurumlar dünyasında bir tarih öznesi olarak birey) güçlü sesinin, ışıldayan bir yıldız gibi belirmesiyle devam eder. Brahms’ın kendini hemen belli eden geç-romantik üslûbu, soliste hem teknik ustalık sergileme olanağı sunacak zorluklar içerir hem kadife yumuşaklığından çelik soğukluğuna uzanan bir yelpazede duygu aktarımını gerektirir. Yalnızca ikisinden birine (üstün teknik beceri ve duygu aktarımı ustalığı) ağırlıklı olarak sahip olan piyanist, Brahms labirentinde yolunu kolayca kaybedebilir. Khatia Buniatishvili, tartışılmaz teknik mükemmeliyetinin yanı sıra, birçok piyanistten, olağanüstü çeşitlilikte gürlük nüansı hissettirebilmesiyle ayrılıyor. Buniatishvili için nota yazım kılavuzuna (yalnızca daha fazla p ya da f şeklinde değil), yeni gürlük işaretleri eklense yeridir. Diğer yandan, Gürcü-Fransız piyanist, icra sırasında, bütün ruhu ve bedeniyle (özellikle yapmacık olmayan samimi ve sevimli mimikleriyle) müziğe katıldığı için, bu, yerine göre gök gürültüsü yerine göre imbat okşayışı olabilen dokunuşlarıyla yorumladığı her esere kendine özgü damgasını vurabiliyor. Brahms Konçerto, romantik ruhunun dalgalanmalarına göre yükselerek, yumuşayarak birçok kez alkış-tahrik edici kadanslara vardı; bölüm sonlarında, gong vuruşu etkisi yapan çoğul akorların coşkusu (crescendo’larla hazırlanarak) havada asılı kaldı. Eskazâ serseri bir alkış duyulmasını beyhude bekledik! Her bölüm sonunda havaya çivilenmiş bir duruş ânı deneyimledik; kimse alkışlamadı! En anlamlısı ise eserin final kadansında yaşandı: Khatia Buniatishvili son akoru (si bemol-re-fa-si bemol) bastığı zaman, şefin yönetimiyle, üzerindeki durak noktasının (point d’orgue) hakkını fazlasıyla vererek, incecik azalan bir tınlama elde edildi. Piyano tellerinin titreşimi işitilmez hâle gelene kadar nefesler tutuldu. Ancak şefin bageti inip piyanist müzikle bütünleşmiş ruh hâlinden tam anlamıyla çıktığını belli edene kadar tek bir erken alkış patlamadı. O çözülme ânından sonra ise çağlayan hâlinde bir alkışla sanatçılar onurlandırıldı.

Khatia Buniatishvili birkaç kez sahneye selamlama için çıktıktan, zarif çiçek buketleri aldıktan sonra, dinmeyen alkışlar karşısında iki kez bis yaptı. Önce Franz Liszt’in (1811-1886) ünlü 2 numaralı Macar Rapsodisi (S.244/2, Do Diyez Minör) ile olağanüstü fioritura’lar içeren bir yorum sundu Ardından dinmeyen alkışlara son kez teşekkür amaçlı J.S. Bach’ın (1685-1750) BWV974 Piyano Konçertosu’nun ikinci bölümünü (Adagio) seslendirdi. Khatia Buniatishvili, rüyaya benzer bir Viyana gecesinden yumuşak ama kararlı bir rüzgâr gibi geçti.
Konserin ikinci yarısında orkestra Claude Debussy’nin (1862-1918) Images adlı eserini seslendirdi. Özgün adı Images pour orchestre (L.122) olan eseri, şef Jonathan Nott, her bir notanın gereğine uygun yöneterek başarıyla icra ettirdi; Debussy’nin izlenimci dilinin kaygan, belirsiz, yer yer tekinsiz, bazen ironik dalgalanmalarını (Birinci Dünya Savaşı’na doğru giden Belle Époque estetiği, toplum hayatının altından akan endişe ve kayıtsızlık ırmağı, sanayileşmenin yorgunluğu, Simmel’in deyişiyle kentli bıkkınlığı, muhayyel bir doğaya duyulan özlem, egzotizmin cazibesi, vb.) başarıyla yansıttı. Orkestranın performans disiplini, kusursuz entonasyonu yakalama iradesi, bu başarıyı perçinledi. Üç bölümden oluşan eserin (I. Gigues, II. Ibéria, III. Rondes de printemps) bitiminde yine uzun süren alkışlara karşılık György Ligeti’nin (1923-2006) Concert românesc adlı eserinin dördüncü bölümü (Molto vivace) icra edildi. Şef çağdaş eseri araya sıkıştırmak yerine sona saklamıştı. Konzerthaus’un kapısından çıkıp serin bir Viyana gecesine daldık. Kapının az yanında profilden büstü yerleştirilmiş Gustav Mahler’e (1860-1911) saygılarımızı arz edip oradan uzaklaştık. Ne de olsa üstad Viyana fin-de-siècle estetiğinin baş mimarlarından biridir.

Viyana seyahatimiz, kötü bir tesadüf eseri, Türkiye’nin kültür köşe taşlarından biri olan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın vefatı ve cenaze törenini, sanki hizalanmış gibi kapsadı. Ancak bu üzücü kaybın vuku bulduğu sıra Avusturya’da bulunmamızdan simgesel bir anlam çıkararak avunduk; Ortaylı, tarihin bir tesadüfü sonucu 1947’de Bregenz’de doğmuştu. Ona Viyana’daki konser kadar güzel bir ihtiram duruşu olmaz diye düşündük.
Ali Ergur
23 Mart 2026, Denizli
Yorumlar
Kalan Karakter: