Hayatın bazı dönemleri diğerlerine oranla daha yoğun geçer. Bireylerin hayatında olduğu kadar toplumların gündeminde de bu hızlanma etkisi gözlemlenebilir. İşlerin, eylemlerin, ilişkilerin, etkinliklerin nicel çokluğu kadar, bunların yinelenme sıklığı ve niteliği de önem arz eder. Bunlardan bazıları, insanın ya da toplumun belleğinde az ya da çok etkili olan izler bırakabilir. Bu izler üst üste binerek toplumsal hayatı dinamikleştiren bir ivme kaynağı olur. Bir toplumu ayakta tutan; hatta onu inşa eden ögeler, kültür adını verdiğimiz simgesel birikim haznesini böyle oluşur. Kuzey yarıkürenin en uzun günlerini barındıran Haziran ayında, fonda sürekli artan şiddet, savaş ve tahakküm, genel tedirginlik hâli sürerken, bu yıl art arda güzel kültür etkinliklerine tanık olduk.
Birçok tanıdığın, ismini hep başka şehirlerle karıştırdığı Denizli’den, ismini iyi bilip başka hiçbir şeyini bilmediği (kof büyüklenme!) İstanbul’a adım atar atmaz, 3 Haziran günü, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde hazırlanmış bir doktora tezinin savunmasına katılarak, özgün bir çalışmayı keşfetme olanağı bulduk. Volkan Işılay’ın titiz araştırmasının sonucu ortaya çıkan Nostalji Temelli Bir Müzik Olgusu: Tarihsel Bilgili Performans adlı doktora tezi, çağımızın önemli eğilimlerinden biri olan, bir müzik eserinin ya da üslûbunun bestelendiği/oluştuğu koşullardaki teknik ve kültürel özelliklerin canlandırılarak (ya da yeniden inşa edilerek) icra edilmesi olgusunu müzikoloji-tarih-sosyoloji kesişiminde inceliyor. Bir yandan küreselleşmenin kültür akışkanlığı, diğer yandan kapitalizmin ürün çeşitlendirme ve değişiklik ekonomisi, ikisini de kesip giden tüketim-saplantılı akışkan hayat kurgusuna bir tür direniş biçimi olarak nostalji hissine sığınma eğilimi, sonuçta bu tarihsel bilgili müzik performansı olgusunu ortaya çıkarmıştır. Dönemin çalgıları, ses sistemi, akort düzeni, giysiler ve icra mekânları, elbette eserleri gibi ögeler, tarihsel bilgili performansın başlıca bileşenleridir. Bu eğilim, modern kent hayatının, hızlı bir kültür üretiminin, akışkan bir toplum sahnesinin yaşama matrisimizi oluşturduğu günümüz dünyasında hem bir bilimsel keşif hem daha sakin bir anlam dünyasına kaçış anlamına geliyor. Avrupa’da on dokuzuncu yüzyılda başlayan bu eğilim, bugün bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de belirgin bir şekilde varlığını hissettiriyor.
Türk Makam Müziği’nin tarihsel keşiflerinde git gide daha sıklıkla yeniden canlandırmacı eğilimlerin gözlemlenmeye başladığının altını çizebiliriz. Nitekim, kendisi de iyi bir müzisyen (obuacı, saksofoncu, müzikolog) olan Volkan Işılay, nostaljik yeniden inşa hareketinin temsilcisi sanatçılarla görüşmeler yaparak bu eğilimi başarıyla kayda almış. Üstelik, Türkiye bağlamının dışına da çıkarak, her tür nostalji eğiliminin sosyo-kültürel yönlendiricilerinin izinden gitmiş. Bu yaklaşımda, tezi yöneten, çok yönlü ve derinlikli kültür insanı, ud virtüozu, müzikolog Prof. Dr. Bilen Işıktaş’ın incelikli bakışı, titiz çalışma disiplini ve üretime odaklı bilimsel tutumunun payının tartışılmaz olduğunu bizzat gördük.
Haziran ayının ikinci kültür uğrağı Boğaziçi Üniversitesi mezunlarından oluşan Boğaziçi Mezunlar Korosu’nun 4 Haziran akşamı, üniversitenin Uçaksavar Kampüsü Garanti Kültür Merkezi’nde verdiği konser oldu. Türk şiirinin anıt isimlerinden biri olan Attilâ İlhan’a (1925-2005) ayrılmış konser, onun eserlerinden bestelenmiş şarkılardan oluşuyordu.

Her zaman amatör coşkusunu kendileri hissetmekle kalmayıp dinleyicisine de başarıyla aktaran bu özel koro, besteci Ali Mahmut Abra yönetiminde unutulmaz bir ses şöleni sundu. Attilâ İlhan’ın yüzüncü yaşının, 2025 yılında yeterince parlak bir şekilde kutlanabildiği kanısında değilim. Bunun birden fazla nedeni olduğu ifade edilebilir. Ancak, Attilâ İlhan’ın, başta anti-emperyalizm olmak üzere, temsil ettiği değerlerin, günümüzün Türkiye’sinin içinden geçtiği karmaşık ve yaşamsal politik bağlamının karşısında kararlılıkla duran bir direniş çağrısı anlamına gelmesiyle yakından ilgili olduğunun altını çizmemiz gerekir. O nedenle, bu konser, müzikal değerinin yanı sıra, politik bir duruşu temsil etmesi ve şaire hak ettiği saygı duruşunu sunması bakımından önem arz ediyordu. Konser, Attilâ İlhan 100 Yaşında, Ayrılık Sevdaya Dahil başlığını taşıyordu. Toplam on dört şiirin müziklenmiş hâllerini dinleme olanağını bulduğumuz konserde, eserlerin çoğunluğu şef Ali Mahmut Abra’ya aitti. Bununla birlikte daha önce bestelenmiş, yıllardır dillere takılmış ve zihinlere kazınmış eserleri de yeni yorumlarla dinledik. Selim Atakan’ın bestesi (düzenleme Müjdat Akgün) Üçüncü Şahsın Şiiri, Ergüder Yoldaş’ın bestesi Sultan-ı Yegâh, Timur Selçuk’un bestesi Karantinalı Despina ve Eski Sinemalar, Ahmet Kaya’nın bestesi Mahur Beste bu kapsamda anılabilir. Koro üyelerinden, besteci Firuz Ulcay’ın müziklediği Gece Buluşması şiiri de bu konserde keşfettiğimiz eserlerden oldu. Bunların dışında Sen Burada Bir Yabancısın, Haziran Gece, Hisarbuselik, O Kızlar Ki, Ben Sana Mecburum, Müjgan’a Aşk Şarkılarından, Kuğu ve Kalk Gidelim Kadınları adlı şiirler ise Ali Mahmut Abra’nın besteleri olarak beğeni topladı. Konsere, çalgısındaki her nüansı yakalayabilen seyyaliyetiyle genç piyanist Güneş Yakartepe, dozunda vurgularla ritmi dakik bir şekilde vuran perküsyonist Alpay Şalt ve dâhil olduğu şarkılara ölçülü titreşimleriyle renk katan viyolonselist Furkan Demir eşlik etti. Konserin başından sonuna kadar sahne kenarından her şiir hakkında bilgiler veren, anılar aktaran Attilâ İlhan rolünü üstlenen Aydın Soysal, sahnenin en dramatik unsuru olarak anılarımızda yer etti. Bu satırların yazarı ise, konser başlamadan önce şairin poetikasının özelliklerini toplumbilimsel açıdan özetlemeye çalıştı.
Haziran kültür uğraklarında bu kez başka bir üniversite kampüsü vardı. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Konservatuarı bünyesinde kurulmuş olan bir çalışma grubu olan OTMAG (Osmanlı-Türk Müziği Araştırmaları Grubu) tarafından düzenlenen “Musikinin Saklı İncisi Tanburi ve Bestekâr Dürrü Turan” başlıklı konser 5 Haziran akşamüzeri katılma ayrıcalığına sahip olduğumuz ayrı bir keşif vesilesi sundu. OTMAG, üniversitelerdeki sayısız işlevsiz merkezin tersine, resmî bir yapı bile olmadan ne denli üretken olunabileceğini gösteren bir aksi örnek oluşturuyor.
Bu özelliğini kuşkusuz, titiz, yapıcı ve üretken yaklaşımı ve nadir inci insanî vasıflarıyla hem iyi bir hoca hem iyi bir ekip yöneticisi olan Prof. Dr. Nilgün Doğrusöz Dişiaçık’ın müstesna kişiliğine borçlu. Nilgün Doğrusöz Dişiaçık, yıllardır OTMAG kapsamında, bir yandan Türk Müziği’nin köşe taşı isimlerinin terekelerini tasnif edip yayınlar hazırlıyor, diğer yandan bu verimli çalışma ortamında genç araştırmacıların yetişmesine ivme veriyor.


OTMAG çevresinden yetişen nice müzikolog, bugün değerli araştırmacılar olarak kendilerini eserleriyle kanıtlamış durumdalar. Nilgün Doğrusöz Dişiaçık, bir anlamda kurumsal akademi içindeki sahici akademiyi kurmuş; zira akademi, kurumsal kademeler, unvanlar, iktidar ilişkileri, vb. demek değildir. Sahici akademik ortam, yapıcı ve verimli tartışma, fikir alış-verişi, üretim ve emeğe verilen değerle ortaya çıkan yayınlardan oluşur. Üniversitelerden bu özelliklerin hızla silindiği bir dönemde, Nilgün Doğrusöz Dişiaçık’ın bu çabası, nadir aykırı örneklerden birini oluşturuyor. Performansın müşterisine değil üretimin insanına inanmaya devam etmekte inat ederek köyün delisi olma onuruna erişen Nilgün Doğrusöz Dişiaçık, kendini seçen gençlere benzersiz bir örnek sunuyor. OTMAG’ın bu başarısında, Konservatuar Müdürlüğü makamına atandıktan itibaren, kurumda belirgin olumlu değişiklikler yapan değerli sanatçı ve bilim insanı Prof. Dr. Gözde Çolakoğlu Sarı’nın emeği göz ardı edilmemeli. Daha önce Ali Rifat Çağatay ve Rauf Yekta Bey üzerine araştırmalara odaklanıp bu sanatçı ve düşünce insanları üzerine yayınlar yapan OTMAG ekibi, bu kez ismi daha az bilinen, ancak meraklısının, değerini tereddütsüz teslim ettiği bestekâr, tanburî Dürrü Turan (1885-1961) hakkındaki müzikolojik çalışmalarının ürünü olan bir konser hazırlamıştı. Konser, akademik karakterine uygun olarak, Nilgün Doğrusöz Dişiaçık’ın Dürrü Turan hakkındaki ayrıntılı ve bilgilendirici konuşmasıyla başladı; uzun bir müzikolojik çalışmanın ürünü olan bilgiler, dinleyeceğimiz eserlerin derûnuna vâkıf olabilmemiz için gerekli altyapıyı oluşturdu. Ardından, Dürrü Turan’ın farklı makamlarda farklı biçimlerdeki eserleri icra edildi. Ses sanatçıları Gülşah Sönmez, Kemal Akdoğan, Ersin Çelik ve Sezen Özmen’e, kanunda Ayşegül Kostak Toksoy, kemençede Hatice Doğan Sevinç, tanburda Gökhan Filizman eşlik etti. Sırasıyla, Buselik, Sabâ, Gülizar, Hicaz, Uşşak şarkılar, Gülizar Saz Semaisi, Rahatülervah Saz Semaisi, Hicaz ve Hüseynî şarkılar icra edildi. Bestekârın terekesini İTÜ Kütüphanesi’ne bağışlayarak söz konusu çalışmanın ve katıldığımız konserin gerçekleşmesinde büyük emeği geçen torunu, Devlet Opera Korosu emekli koristlerinden Şelale Turan hem duygusal hem dedesinin değerinin altını çizen bir konuşma yaptı. Konserin ardından, OTMAG’ın yeni yayını olan Musikinin Saklı İncisi Tanburi ve Bestekâr Dürrü Turan adlı kitap, dinleyicilere şık bez torbasıyla hediye edildi. Arzu eden dinleyiciler kitabı, editör Nilgün Doğrusöz Dişiaçık ve Şelale Turan’a imzalattılar. Azimut ve İTÜ Yayınevi işbirliği sonucu basılan kitap, bestekârın anısına ve eserine yakışan, kendi de gerek biçim gerek içerik bakımından bir eser olarak, Türk Müziği araştırmalarında kalıcı bir referans olacaktır. Kitapta Nilgün Doğrusöz Dişiaçık, Gözde Çolakoğlu Sarı, Celal Volkan Kaya, Şebnem Akal İlkhan’ın, birbirini tamamlayan; betimsel, teknik bilgi aktarımlarının ötesine geçen analizlerinden oluşan makaleleri yer alıyor. Ayrıca bolca görsel malzemeyle desteklenen kitap, Dürrü Turan’ın eserlerinin notalarına da yer veriyor. Değer bilmez bir toplumdaki nadir inci avcılarının ayakta alkışlanması gereken eseri…
Haziran kültür yağmuru, çok değerli tarihçi, müzik-bilir dost Prof. Dr. Namık Sinan Turan’ın nazik bir iletisiyle özel bir anlam buldu. Bir doktora öğrencisinin tezinden yayına dönüştürdüğü bir kitabı bana ulaştırmak istediğini belirtti. Kitap kısa sürede elime geçti. Böylece aynı zamanda Türk Makam Müziği icracısı da olan Çağlar Fidan’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası, Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası başlıklı kitabı edindim; kısa sürede okudum. Çağlar Fidan, kahvehaneyi yalnızca bir mekân ve toplumsal etkinlik alanı olarak değil, bir kamusallık oluşum düzlemi olarak çözümlüyor. Kahve, kahvehane ve kahve kültürünün başlangıcını, tarihsel kaynakların farklı anları göstermelerine karşın, 1550’ler civarına, yani bir imparatorluk kent kültürünün oluşmaya başladığı döneme konumlandıran Fidan, aynı nedenden kaynaklanarak, müzikal beğeni ayrışmalarının başlangıçta arzu edildiği şekilde katmanlaşmış ve geçirgen olmayan bir şekilde kalmadığını, özellikle imparatorluk kent kültürünün dinamizmi içinde havass ve avam kültür kodlarının ister istemez etkileştiğini, yeni biçimler ortaya çıkardığını ya da birlikte yaşayan ifadelere (örneğin saz semaisi çalınan bir mekânda Anadolu’nun uzak diyarlarından kopup gelmiş türkülerin de var olabilmesi) dönüştüğünü ustalıkla ortaya koyuyor. Ayrıca bu kültür karışımına etnik, dinsel, mezhepsel, yöresel ifadelerin de eklemlendiğini belgeleriyle kanıtlıyor. Fidan işte bütün bu farklılaşma oyununun bileşim potasına dönüşme serüveninin somutlaştığı başlıca toplumsal sahnenin kahvehane olduğunu hem akademik ciddiyeti hem popüler samimiyeti olan bir dille ortaya koyuyor. Doğru rehberle yola çıkılarak, adanmış emek-işi eser üretmenin ne olduğunu Çağlar Fidan bu yoğun ama kolay okunur eseriyle kanıtlıyor.
Toplum hayatını ayakta tutan güç kültür zenginliği, çeşitliliği üretme azmi ve kapasitesinde bulunabilir. Siyasî tarih odaklı tarih anlatıları, devletlerin çöküşünü kötü yönetim, ekonomik geri kalışlar, askerî güç yitimi, liyakatsizlik gibi etkenlere bağlayarak açıklar. Bunların hepsinde kuşkusuz doğruluk payı vardır. Ancak devletler, onları oluşturan toplumların (zira devlet toplum hayatının düzenleyici kurumsal örgütlenmesinden başka bir şey değildir) kültür zenginliği üretme becerisini yitirmesi nedeniyle yıkılır. İçindeki canlı doku ölünce, devlet kabuk olarak kalır; en küçük darbede kırılır, yıkılır, yok olur gider. Tarihi tersten okumak, sonuçları neden olarak göstermek, doğrusal neden-sonuç ilişkileri aramak, olguları tek nedenin mutlak belirleyiciliğine bağlamak Türkiye’deki millî hasletlerimizden biridir. Kültür hayatı çölleştiği zaman toplumsal ilişkiler, değerler, normlar, anlamlar, birikimler, simgeler birer boş gösterene dönüşür. Artık her şey günümüzdeki gibi bir biçim oyunu ve tüketim çılgınlığı hâlini alır. İnsanlık büyük bir var oluş sınavından geçiyor. Savaşlar, emperyalizmin türlü sinsi oyunları, kan ve gözyaşı, doğanın sömürülmesi ve tüketilmesi, bunları sapkın bir hazla yöneten deli padişahlar çağımızın çılgın ve belirsiz sahnesinin baş aktörleri gibi görünüyor. Unutmayalım: Devlet deli padişahlar tahta çıktığı için batmaz; battığı için deli padişahlar hüküm sürer!
Bütün bu karamsarlık sarmalı içinde bireysel ve toplumsal var oluş endişelerimizi yüreklerimizde taşırken, Haziran güzergâhında karşımıza çıkan küçük kültür olayları, aynen Toroslar’da yanan çoban ateşleri gibi umudumuzu ayakta tutacak ince ama köklü tarihsel dayanaklar görevini üstleniyor.
Kültür: Üretim ve direniş.
Ali Ergur
01 Temmuz 2026, Denizli
Yorumlar
Kalan Karakter: