Sanattan Yansımalar portalinin değerli okuyucuları, sizinle çok uzun süredir bir yazı paylaşamamamın sebebi, ağır bir kanser türüyle mücadele eden babamı kaybetmemdir. Hem hastalık süreci hem sona giden yol tarifsiz acılarla doluydu. Sonrası ise geride boynu bükük bir şekilde kalakaldığım kırık bir dünya oldu. Yanında olup evlatlık görevlerimi yerine getirmenin vicdan rahatlığına, tatlı anılarımıza ve ardında bıraktığı erdemlere sarılmak, sanki artık oksijeni daha azalmış dünyada zaman içinde bir nebze olsun nefes almama yardımcı oldu. Yazı yazmaya ve akademik çalışmalara dönecek gücü bulabilmem uzun aylar sürse de bu süreçte en başından beri okumaya epeyce sığındım. Aslında bu köşe için, kanserden yaşamını kaybetmiş müzisyenler dosyası hazırladım önce, ardından dünyada ağıt türünün tarihçesi ve gelişimi üzerine bir yazı hazırlamaya başladım, sonra babamın sevdiği müzikler üzerine yazmaya başladım. Ancak hiçbirini tamamlamaya ve yayınlanmak üzere göndermeye elim varmadı nedense. Yazıların acı yükünün okuyucuyu da üzeceğinden endişelendim. Her an rahmetle ve minnetle andığım babacığımla yetmişli yılların İtalyanca şarkılarını sevdiğimiz, uzun yıllar önce beraber gerçekleştirdiğimiz İtalya seyahatimiz ve ben küçükken İtalya’ya yaptığı iş gezilerinden dönerken bana o yıllarda ülkemizde bulunmayan birbirinden güzel kıyafetler getirdiği aklıma düşünce bir gün, İtalyan kentleri ve müziği üzerine, daha evvelden notlar aldığım bu yazı dosyasını klasörden çıkarıp tamamlamaya karar verdim. Sonbahara adım attığımız ve yaza veda etmeye hazırlanılan bugünlerde, İtalya’nın yaz mevsiminde turistik kentlerinde öne çıkan müzik türleri, konserler ve dinleyici profiline beraber kısaca bir göz atmak hoşunuza gider umarım.
HANGİ İTALYAN MÜZİĞİ?
Türk müziği deyince hangi türü düşünmemiz gerektiği, gerek yabancı katılımcıların yer aldığı kongrelerde gerek yurt dışında konuk öğretim üyesi olarak girdiğim derslerde mutlaka karşılaştığım bir soru olmuştur. Bu ve benzeri sorular karşısında genel akademik yönelim, eğer söz konusu toplam nüfusu yüzlerle ifade edilen bir kabile topluluğu ya da toplumsal dönüşüm ve hareketlilikten uzak küçük bir tarım topluluğu değilse, tek bir müzik türünü ön plana çıkarmamaktır. Bizimkisi gibi tarihsel arka planıyla zengin ve çok katmanlı müzik kültürüne sahip ülkelerde zaten yanıtı tek bir müzik türüne indirmek mümkün ve anlamlı değildir. Aynı durum İtalya için de geçerlidir; ancak dünya çapında tanınırlık, beyazperdede filmin ayrılmaz unsuru olarak arka fonda bulunma ya da medyada daha çok yer alma gibi parametrelere dayanarak bazı tür ve tarzlar bir adım daha ön plana çıkabilmektedir.
Özellikle kayıt teknolojilerinin sürekli gelişme gösterdiği geçen yüzyıl boyunca, yorumlanma, temsil ve dağıtım aşamalarıyla ulaştığı farklı toplumsal kesimler bakımından yalnızca Napoliten şarkılar bile İtalya’yı temsil düzeyi hayli yüksek ve araştırmaya değerdir. Bu şarkıların etkilendiği ve etkilediği tarzlar düşünüldüğünde özellikle bazı bölgeler özelinde öne çıkan İtalyan müziklerinin geçirdiği dönüşümler de çok dikkat çekicidir.
Coğrafi açıdan 20 farklı bölgeden oluşan bir ülke olarak İtalya’da, ağırlıklı biçimde orta ve güney bölgelerinde “kendine has” yerel müziklerin, yani halk müziklerinin ön plana çıktığı bilinmektedir. Bu çerçevede Napoliten şarkıların çıkış yeri Napoli başta olmak üzere, Amalfi, Positano ve Sorrento gibi güzel tatil yörelerinin bulunduğu Campania bölgesine ait İtalyan halk şarkılarının dünya çapında belirgin bir tanınırlığı bulunuyor. Bunun sebebini yalnızca şarkıların “güzelliğiyle” ve hemen herkeste uyandırdığı “tatlı” duygularla açıklamak haksızlık olur. Zira hem etkilendiği müzikal geleneklerin zenginliği hem iyi inşa edilmiş yapısal özellikleriyle müzik tarihinde ve müzik çevrelerinden oldukça saygın bir yer edinmiş durumdalar. Müzik sosyolojisi açısından dikkat çeken önemli bir özellik ise, İtalya’da “Canto Popolare” olarak anılan türün hem “geleneksel halk müziği” hem “popüler müzik” alanlarını kapsayacak şekilde bütünleşik bir ifade olarak kullanılması; yani sınıfsal, bölgesel ve tarihsel olarak keskin çizgilerle ayrılmış müzik alanları yerine az ya da çok birbiriyle etkileşim içinde bulunan türlerin ve tarzların varlığıdır. Tıpkı sınıfsal ayrım gibi sosyolojinin diğer bir güncel çalışma teması olan küreselleşmenin etkilerini okumak da mümkün, çünkü İtalyan Caz müziği, bir ülkenin, dünyada gelişen farklı müzik türlerini nasıl benimseyip kendine göre yeniden şekillendirebileceğini kanıtlar niteliktedir. Bu açıdan “Akdeniz Cazı” (Mediterranean Jazz) olarak da anılan tür kapsamında, hem Amerikan caz ustalarının zor tekniklerine saygıdan hem özgünlük arayışından ötürü kendi İtalyan halk kültürel motiflerinden beslenen bir caz ürettikleri kabul ediliyor. Bu konuya ilgi duyanlar, Dilek Yılmaz’ın “Dünya Müziği ve Ethno Jazz’ın Oluşumu, Pazarlanma Süreci ve İtalyan Cazı’na Entegrasyonu” başlıklı makalesinde İtalyan caz müzisyenleri ve tarzlarına ilişkin etraflı derlemesine göz atabilirler.
İtalyan popüler müziğinin zenginliğini sağlayan bir diğer önemli husus kuşkusuz, İtalya’nın operanın doğduğu yer olarak klasik müzik dünyasında önemli bir yere sahip olmasıdır. Zira operaların librettolarının şarkı formatındaki popüler eserlerin yapılarına ve tarzların zenginliğine doğrudan ve dolaylı katkıları buluyor. Floransa’da “Florentine Camerata” çatısı altında buluşmuş bir grup sanatçının Yunan mitolojisinden anlatıları müzikle anlatma denemeleri akabinde, bu çevreden 1597 yılında bestesi Jacopo Peri librettosu Ottavio Rinuccini’ye ait “Dafne” isimli, müzik tarihindeki ilk opera olarak anılmak üzere kayda geçmiş eserin ülkesinde, opera geleneğinin kıta Avrupası’nın diğer yerlerine kıyasla biraz daha fazla gündelik hayatla kucaklaştığı iddia edilebilir. Bunun belirgin kanıtlarından biri de kuşkusuz opera aryalarını seslendirirken elde ettikleri beğeniyi, saygınlığı ve başarıyı, halk şarkıları ve popüler konserlerde de kazanmaya devam eden Luciano Pavarotti ve Andrea Bocelli gibi İtalyan tenorlardır. Tıpkı çok sesli Batı müziğinin tüm dünyada en çok bilinen isimleri sorulduğunda her ülkede yaygın olarak Mozart ve Beethoven’ın anılması gibi, İtalyan müziği denilince de Pavarotti ve Bocelli’nin isimleri peş peşe zikredilir.

Toskana bölgesinde doğup büyüyen ve çocuk yaşlarda görme engelli bir birey olarak aldığı piyano dersleri ile müzik hayatına giren Andrea Bocelli, San Remo Müzik Festivali’nde edindiği başarıdan sonra giderek tanınmasından anlaşıldığı üzere, popüler müzik çevreleriyle klasik müzik çevrelerindeki tanınırlığını eş zamanlı olarak yükselten bir tenor. Bir önceki yıl, aralarında İstanbul’daki ses getiren stadyum konserinin de bulunduğu dünya çapında konser turneleriyle ve kimi zaman Ariana Grande gibi az sayıda da olsa imaj ve kliplerinden öte gerçekten ses güzellikleriyle ön plana çıkmış günümüz pop şarkıcılarıyla gerçekleştirdiği düetlerle, şöhretinin günümüzde bile artarak devam ettiğini biliyoruz.

Babası da amatör bir tenor olan Luciano Pavarotti ise, doğduğu yer olan Modena kentinin Kuzey İtalya’nın tanınan kentlerinden biri olmasını sağlayan bir sanatçı olarak, Puccini’nin ünlü La Bohème operasındaki Rodolfo rolüyle tanınıp 1960’lar boyunca şöhret basamaklarını tırmanmaya başlar. Sonrasında ise bilindiği üzere, döneminde tüm dünyada Michael Jackson ile kıyaslanacak kadar yüksek bir popülerlik düzeyine ulaşır. Dolayısıyla her iki tenor da, opera ve şöhret gibi, esasen estetik kriter ve yüklenmiş-kültürel-içerik olarak yan yana durmaları beklenmeyen iki sözcüğü bir araya getirerek İtalyan müziğini dünyaya sevdirmişlerdir.
“GÜNEŞİM BENİM”: NAPOLİTEN ŞARKILARIN DUYGUSU
Kimileri için Güney İtalya’nın güneşini, kimileri için ise karanlık çöktüğünde güneş ışığını bekleyen ve kendi güneşini sevdiğinin aydınlanmış yüzünde gören birini ön plana çıkaran, 1898 yılında Eduardo di Capua tarafından bestelenmiş (daha sonradan Alfredo Mazzucchi’nin bir bestesinden yola çıktığı ileri sürülür) ve Napolili şair Giovanni Capurro tarafından sözleri yazılmış “Geniş Benim” anlamına gelen ünlü “O Sole Mio” isimli eser, Luciano Pavarotti’nin tüm dünyada tanınmasını sağladığı Napoliten şarkılardan yalnızca biridir. Andrea Bocelli de şarkıya konserlerinde sık sık yer vermiştir. Şarkı, 20.yüzyılın farklı dönemlerinde yakaladığı ün ile Dean Martin’in “There’s No Tomorrow” ve Elvis Presley’nin “It’s Now or Never” şarkılarına zemin oluşturur ve sambadan rock müziğe kadar farklı müzik türlerinde çok kez yeniden paketlenerek çeşitli ‘cover’ versiyonlarıyla her seferinde sevilen bir melodi olarak dinleyicilerle buluşur. O Sole Mio dışında bütün dünyada olduğu gibi özellikle ülkemizde de tanınan, yine 19.yüzyıl sonunda ortaya çıkmış Napoliten şarkılar arasında bestesi Luigi Denza sözleri Peppino Turco’ya ait “Funiculì, Funiculà” ile Teodoro Cottrau’nun “Santa Lucia” başlıklı şarkıları akla ilk sırada gelen eserler arasındadır.

M.Ö. 470 yılında Yunan yerleşkesi olarak “yeni şehir” anlamını taşıyan “Neapolis” ismiyle kurulup küçük değişikliklerle günümüzde Napoli adıyla anılan tarihi kent, özellikle “Santa Chiara Kilisesi” ve “Nuovo Kalesi” gibi görkemli yapılarıyla UNESCO Dünya Mirasları listesinde bulunuyor. Yaklaşık 2500 yıllık tarihiyle, hareketli ve göz alıcı bir liman kenti olan Napoli günümüzde sosyal sınıf farklılıklarının ve eşitsizliğin hayli görünür olduğu bir yapıya sahip. Bir yanıyla mutenalaşma projeleri öncesinde 1990lı yılların başındaki İstanbul Tarlabaşı’nı andıran bitişik nizam apartmanları birbirine bağlayan çamaşır iplerinin altındaki sokaklarda zaman geçiren, kafelerden taşıp sokakları dolduran, köşe başlarındaki çöp dağlarına aldırmaksızın eğlenen gençler varken, diğer yanda göz alıcı İtalyan mimarisinin en güzel örneklerini sunan evlerin, ışıltılı tarihi meydanların, pahalı restoranlar ve dünya markalarının mağazalarıyla kesiştiği bölgeler bulunuyor. Şehir ayrıca son dönemde işsizliğin ve buna bağlı hırsızlık başta olmak üzere sokak suçlarının hayli görünür olduğu yönünde olumsuz bir üne sahip olmuş. İşte bu pek çok açıdan tanıdıklıklar barındıran kentin, pizzanın da doğduğu yer olmasından sonra en önemli özelliği, tüm dünyada sevilen Napoliten şarkıların da yuvası olması.
Zıtlıkların kenti Napoli’de doğmuş Napoliten müziğinin, öncelikle mandolin ve flüt ile çalınan 15. ve 16. yüzyıllarda ortaya çıkmış Canzonetta olarak anılan şarkı formu ve tarzıyla tanınmaya başladığı yaygın olarak kabul edilir. Canzonetta ardından üç sesle a capella olarak seslendirilen Villanella tarzı yaygınlık kazanır. Az önce de bahsettiğimiz gibi İtalya’da operanın doğması ve yaygınlaşmasıyla beraber 17. ve 18. yüzyıla gelindiğinde, Napoliten şarkıları opera sanatçıları tarafından da seslendirilmeye başlar. Napoli’de 2023 yazında tatil amaçlı kısa bir süreliğine kaldığım dönem Napolili bazı dinleyicilere en sevdikleri Napoliten şarkıları hangileridir diye sorduğumda, sıklıkla O Sole Mio, Funiciuli Funicula, Ti Voglio Bene Assaje gibi şarkılar sıralandı hep. Napoli’deki neredeyse tüm sokak şarkıcılarının napoliten şarkıları coşkuyla seslendirdiğini ve her defasında muhtemelen aralarında sıklıkla turistlerin de yer aldığı belki onlarca dinleyiciyi çevrelerine uzun bir süre topladıklarını görmek, doğrusu insana yüzlerce yıldır bir kentle anılıp o kentin sokaklarından tüm dünyaya ulaşan bir müzik türüyle karşılaşmanın heyecanını yaşatıyor.
CAMPANİA BÖLGESİNDEN SAHNELER

Aynı yaz, Napoliten şarkıların etkisi altında çıktığımız yolda, Amalfi kıyılarının gözde tatil beldelerinden Positano’da Santa Maria Assunta Katedrali’nin bahçesinde bir konser izleme fırsatım olmuştu. Yaz ayları olduğu için turistlere yönelik pek çok halka açık müzikli etkinlik ve sokak performanslarına denk geldik. Açık alanlarda gerçekleşen bu konserlerde dinleyicilerin ağırlıklı olarak turistlerden oluşması elbette şaşırtıcı değildir. Ancak ilginin sahneye ve seslendirilen eserlere gösterildiğini söylemek hayli güçtü, konser boyunca dinleyiciler tarafında bir türlü sessizlik hâkim olamadı. Bunu sosyolojik gözlem yapma kaygısı bulunmayan mühendis eşim de belirgin biçimde fark etmişti. Konser arasında soru sorma fırsatı bulduğum dinleyicilerin tamamı tesadüfen orada bulunduklarını, klasik müziği sevdiklerini ancak en sevdikleri tür olarak ifade etmeyeceklerini söylemişlerdi. Diğer yandan şunu da eklemek gerekir; ziyaret edeceğim şehirler öncesinde orada bulunacağım tarihlerdeki konser etkinliklerini araştıran bir dinleyici olmama rağmen, özellikle yaz aylarında turizmi merkezine almış bu bölgedeki müzik etkinliklerinin listesine turistlerin rahatça ulaşılabileceği kullanıcı dostu rahat ara yüzlü kültür-sanat ekinliklerini içeren internet siteleri bulunmuyordu. Çeşitli siteler üzerinden yönlendirme linkleriyle bazı konser duyuruların ulaşabilmiştim.

Bunlardan biri, belki de süreklilik arz ettiği için haberdar olduğum bir klasik müzik festivali olmuştu. Nitekim takip eden gün “16. Sorrento Classica” Klasik Müzik Festivali’ni yakalayarak 13 Ağustos’ta piyanist Maria Andreeva ve Andrea Brambace’yi solist olarak dinledik. Ancak en güzel müzik en sona saklanmışçasına, turistik beldelerin yan yana sıralandığı Campania bölgesinde doğrudan müzik şehri olarak anılan bir yer daha vardı; Ravello: Città della musica!

Roberto Rossellini’nin 1954 yapımı “Viaggio in Italia” filminin geçtiği yerleri görmek için Positano’nun ilerisine gidip Minori ve Maiori’ye varınca, eğer gidilecek yerler listesinde yoksa, yolun yukarısına çıkmadan görmenin mümkün olmadığı Ravello kentinin girişini kaçırmak mümkün. Fakat bir kere yukarı doğru tırmanınca dünyanın dört bir yanında deniz tatili için turist çeken sahil şeridinden bambaşka bir atmosferle karşılaşılıyor. Ravello’nun girişinde sola dönüp yukarı tırmanmadan evvel sizi İtalyanca “city of music” yazılı duvar karşılıyor.

Ravello herhalde güney İtalya’nın Wagner’le anılan yegâne şehri! Ravello’da bulunan ve turist çeken çok sayıdaki geniş ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bahçeleri ve birbirinden şık tarihi eser niteliği taşıyan villaları, kentin özellikle yazın gelen turistlerle beraber nüfusunun epeyce artmasına neden oluyor.

13. yüzyılda inşa edilmiş olan ve Boccaio’nun Decamerone’unda betimlemeleri anımsatan bu etkileyici mekânı 1880 yılında ziyaret eden ve Ravello’da bir süre kalan Wagner, bu bahçelerden, özenle yetiştirilmiş bakımlı endemik ve tropik bitkinlerin bulunduğu düzenli ve göz alıcı bahçelerin arasından yükselen restore edilmiş ortaçağ kulelerinden, villalardan o kadar etkilenir ki Parsifal operasının geçtiği yer olarak burayı seçer. Zaten her yıl düzenlenen Ravello Müzik Festivali’nin, resmen olmasa da pek çok sanatsever tarafından Wagner Müzik Festivali olarak da anıldığı söyleniyor. 2023 yılındaki program Temmuz ve Ağustos aylarına yayılmış zengin bir içeriğe sahipti. Özellikle Temmuz ayında Lüksemburg ve Münih Filarmoni Orkestralarının konserleri varmış. Dolayısıyla ziyaretçileri çekmek için izlediği yolun, Amalfi ve Positano gibi görece daha popüler tatil beldelerinden farklı olduğunu anlamak mümkündü. Her yıl olduğu gibi Wagner’den de bir esere yer verilerek 20 Ağustos’ta “Das Rheingold” operası sahnelendi. Ağustos ayının son günlerinde ise Salerno Jazz Orkestrası tarafından gerçekleştirilecek bir Frank Sinatra Tribute konseri bulunuyordu.
YAZLAR HEP GEÇER, BİZ GİDENLERLE YOLA ÇIKARIZ,
GİDENLER BİZİMLE KALIR: “CON TE PARTİRÒ”
“Yaz geçer/kuşlar göçer/gözlerim yolda/gönlüm hep keder” dizeleriyle hatırlayacağımız Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer” şiirini ilk kez üniversiteye başladığım günlerde tesadüfen okumuştum. Yirmi küsur yıl sonra bugünkü acımla bambaşka ağırlığı var bu dizelerin. Bu yazıda konser notlarına yer verdiğim yaz da geçti, bu yaz da geçti, babacığımla olan tüm yazlarımız geçti. Etrafımıza baktığımızda da zaten sanki bütün bir yılın yaz mevsiminin, bütün bir ömrün ise gençliğin hayali, özlemi ve güzellemesiyle geçtiğini görüyoruz. Yakında sonbahar boyunca hemen her yerde karşımıza çıkan krem ve tarçın rengi tonlarla estetize edilmiş doğa ya da moda fotoğrafları yeni başlangıçlar döneminde bulunduğumuza dair mesajlar göndermeye başlayacak. Her şey değişecek, hiçbir şey değişmeyecek.
Büyük acılar, kayıplar, ölüm ve yas, şüphesiz sevdiğinin ardından bu dünyada geride kalmış herkes için, farklı şekillerde dışa vursa bile, benzer bir ağırlığa sahiptir. Sanatçı bir yönüyle, yaşadığı acılarından damıttıklarıyla dünyaya iz bırakacak bir eser ortaya koyabilen insansa eğer, sanata ilgi duyan bir kişi de acısını bir nebze dindirebilmek için dünyevi unsurlar arasından kuşkusuz sanata da yönelir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Kendi iç dünyamızın fırtınalarını sanatla dindiririz” ya da Virginia Woolf’un “Sanat hayatın acılarına karşı ayakta kalma biçimidir” şeklindeki ifadelerinde de rastladığımız gibi, pek çok yazar ve sanatçının da bu şekilde düşündüğünü ve yaşadığını biliyoruz. Ancak ölüm kimi zaman sanat eserlerini bile bambaşka bir anlama bürüyebilir. Bocelli’nin sesinden Con Te Partirò, gün gelir hastane odasında birbirinin gözlerinin içine bakıp birbiriyle kalmak, beraber yola çıkmak ve buradan ayrılmak istememenin şarkısı olabilir: “Sen uzakta olduğunda/ Ufka bakarak hayal kurarım/ Ve kelimeler tükenir/ Ama evet, biliyorum ki sen benimlesin/ Hep benimlesin.”
Uğur Zeynep GÜVEN ÇETİN
31 Ağustos 2025, İstanbul





























