Taç Baş Değiştirirken


Köşeyi bir kitap kaptı.

Kraliçe II. Elizabeth’in yaşamını yitirmesi, farklı konularda tartışmalarla yorumları yeniden ortaya çıkardı. Beni en çok düşündüren ise yeni kral III. Charles’ın Birleşik Krallık devletini oluşturan ülkelerin yetkililerine yaptığı ziyaretler, onların arasında da Kuzey İrlanda’daki siyasetçilerle görüşmesiydi. İskoçya’da bağımsızlık yanlısı bir siyasetçinin Birlik’ten ayrılsalar bile kralı devletin başı olarak tanımayı sürdüreceklerini söylemesi ilginçti. Ama bence en ilgi çekici konuşmayı Kuzey İrlanda parlamento başkanı Alex Maskey yaptı.

Maskey, bir zamanlar, Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması için çalışan terör örgütü IRA’nın(İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun) üyesiydi, hapse atılmıştı. Şu anda, Cumhuriyetçi Sinn Fein (İrlanda dilindeki anlamı: Biz Kendimiz) Partisi’nden seçilerek Kuzey İrlanda parlamentosunun en kıdemli üyesi olma sıfatını da taşıyor. Kuzey İrlanda parlamentosu adına yeni hükümdar ile eşine başsağlığı dilerken Kraliçe’nin “barış ve uzlaşma”ya katkısının önemli olduğunu anlattı. (II. Elizabeth, siyasetçilerin yapamayacağı bir şeyi yapmış, İrlanda’yı ziyaretinde İrlandalıların dilinde konuşmuş; kalpleri kazanmıştı.)

Bu konuşmayı dinlerken dokuz yıl önce okuduğum bir kitabı anımsadım. Türkçeye neden hâlâ çevrilmediğini anlayamadığım bir kitap: İrlandalı ünlü yazar Hugo Hamilton’un The Speckled* People adı altında yazdığı çocukluk anıları… Romancı olarak ünlenen Hamilton, İrlandalı yazar olarak tanınsa da annesi Alman olduğu için anı kitabının alt başlığında belirttiği gibi “yarı İrlandalı”... Kendi babasının İngiliz donanmasında görev yaptığını, İrlanda dilini bilmediğini sır olarak saklayan; ailesine İngilizce konuşmayı yasaklayan sert bir İrlandalı baba… Hitler döneminin acısına da, sonrasının haksızlıklarına da tanıklık etmiş sevecen bir Alman ana… Yazar 1950’lerde, 60’larda Dublin’de yaşadıklarını şimdiki zamanda, çocuk ağzından anlatıyor. Çocuk büyürken çevresindeki dünyayı anlama çabasını; kafasında aile, dil, kimlik kavramlarının oluşumunu da izliyoruz kitap boyunca.

Hugo Hamilton, dünyanın pek çok yerinde olumlu eleştiriler alan, çok baskı yapan kitabını 2011’de oyunlaştırmış. O yıl sahnelenen oyunu kitaplaştırılınca ona yazdığı önsözde şöyle diyor:

2003’te ilk kez yayınlandığından beri bu kitabı yazmamın ne kadar sürdüğü soruluyor. Bunun kesin bir yanıtı yok. Geriye doğru, çocukluğa adım atıp bellek yığınını kazımak; geçmişle ilgili hangi soruları soracağını bulmak zaman alıyor. Evin giriş kapısını açıp sokaktan geçen herkesi aile sırlarınıza bakmaları için içeri almaya ikna olmak zaman alıyor. Ailenin üzerine çöken suskunluk kilidini açmak, yarı bastırılmış bellek parıltılarını bir öykünün güvenli ortamına taşıyarak kurtarmak zaman alıyor. Nasıl konuşacağını öğrenmek zaman alıyor.

Bu şaşkınlık, pişmanlık ve gülünç yanlış anlamaların öyküsüydü; dil çatışmalarının öyküsüydü; kahvaltı sofrasında bugünümüze zorbalık eden tarihin öyküsüydü.”

Sevgili bir arkadaşımın verdiği bu kitap, sağlık sorunları nedeniyle gittiğim kaplıcada okumak için yanımda götürdüğüm birkaç kitaptan biriydi. Orada gördüklerimle okuduklarımı kendimle konuşur gibi not ettiğim bir defter var. O defterden birkaç alıntı yapmak istiyorum. Küçük Hugo’nun babasıyla annesinin sözlerini aktarmışım defterime.

Sözgelimi, babasının anadil üzerine şu söyledikleri: “Dilin evindir; dilin yurdundur. Yeryüzündeki bütün küçük diller yok olsaydı, bütün insanlar tek bir dil konuşsalardı ne olurdu? Hepimiz yolumuzu yitirirdik, körleşirdik hepimiz. (….) Günün birinde yeryüzünde tek bir dil olacak ve herkes yolunu yitirecek. Yeryüzü yurt özlemi çekenlerle dolacak.”

Hugo Hamilton’ın anı kitabından deftere aktardığım bölümlerden biri de şöyle:

Annemin günlüğüne yapıştırdığı fotoğraflarda Çekoslavakya’daki Rus askerleri, Kuzey İrlanda’daki Britanya askerleri, Vietnam’daki Amerikan askerleri var. Annem, birilerinin nasıl olup da bu yolla insanların sesinin kısılacağını sandıklarına inanmanın güç olduğunu söylüyor. ‘Yurt özlemi çeken insanlar bavullarında öfke taşırlar. Yeryüzündeki en tehlikeli şey, yurt özlemi ve çaresizlik dolu bavullardır’ diyor. (…..) Annem diyor ki, ‘Yenilenler öfkeyle çirkinleşir ve çaresizleşir. Kimse yenilmek istemez. Kimse elinde çaresiz bir öfke dolu bavulla tren istasyonunda kalakalmak istemez.’”

Yanımda götürdüğüm kitaplardan biri de yüzyıl önce kurulup sonra ortadan kaldırılan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Milli Emniyet Müdürü Naki Keykurun’un Azerbaycan İstiklal Mücadelesinin Hatıraları…

Rastlantıyı şimdi ayırt ediyorum: Her iki kitapta da “istiklâl mücadelesi” konusu var: Birinde İrlandalıların İngiltere’ye karşı, ötekinde Azerbaycan’ın Rusya’ya karşı… Naki Keykurun, “bir fırsatını bulup idareci Rus jandarmalarını öldürüp silahlarını alarak dağa çıkan” “Azerî ‘kaçak’lar”dan söz ediyor: “Öldüler, öldürdüler, Rusları yıldırdılar. Gence’nin dağları, ovaları kaçaklarla doluydu. Her köylünün evi bunların yatağı oldu.Gence’nin delikanlıları teşkilatlandılar. Jandarma alayı hangi kaçağın üzerine gitmeye hazırlansa gençler derhal kaçaklara haber veriyorlardı.”

Küçük Hugo’nun annesi, “yumruk insanı” olmakla onun karşıtı “söz insanı” olmayı anlatıyor çocuklarına. Kuzey İrlanda’da bugün -herşeye karşın- barış ve uzlaşmadan söz edilebiliyorsa bu durum “yumruk insanları”nın yerini “söz insanları”nın almış olmasından kaynaklanabilir mi?

Değindiğim iki kitabı dokuz yıl önce okuduğum yerde tanıdığım insanları, onlarla söyleşilerimi de aktarmışım defterime. Antepli işadamı Dursun Bey’le hanımı da rastlayıp konuştuklarımdan. Sağlık sorunlarımız, kaldığımız otel vb konular dışında günlük politikadan da söz etmişiz. Dursun Bey’den duyduklarımı şöyle yazmışım: “2011 Kasım’ında yapılan bir ankete göre Antep’te yaşayanların %79’u Antepliymiş. ‘Şimdilerde Kürtler arttı. Para onların elinde; ticaret, zenginlik onlara geçti çokça’ dedi, ‘ama bizde sorun yok, çünkü yoksulluk yok, herkesin karnı doyuyor’ diye ekledi. Bugünlerde girilen barış sürecinden Kürtlerin çok sevinçli, çok umutlu olduklarını; yakında Doğu’ya gidip buna bizzat tanık olduğunu söyledi. ‘Doğuda Kürtler, ‘Bir oğlum dağda, bir oğlum askerde, bir oğlum hapiste’ der’ dedi.”

Aylardan Haziran’dı. Biz orada dünyadan yalıtılmış yaşarken meğer Gezi olayları başlamış…

MİNA TANSEL

22 Eylül 2022, Ankara