Denizli, sanatın eğitim alanını çok boyutlu olarak yaşayan bir şehir. Okul öncesi yaşlardan itibaren çocukların ya piyano başta olmak üzere müzik ya da bale dersleri almasına sık rastlanıyor. Bunun için özel dersler ve eğitim kurumları var. Ayrıca Hakkı Dereköylü Güzel Sanatlar Lisesi ile Pamukkale Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi de ileri sanat eğitimi gereksinimini karşılıyor. Çeşitli korolar, Denizli Büyükşehir Belediye Konservatuvarı gibi müzik eğitim ve icra ortamları da mevcut. Hakkı Dereköylü Güzel Sanatlar Lisesi bu yıl dokuzuncusunu düzenlediği Piyano Festivali ile her yıl okul öncesi, ilkokul ve lise öğrencilerinin sahneye çıktığı özel bir etkinliğe imza atıyor. Bu yıl festivalin kapanışı, değerli devlet sanatçımız, piyanist Gülsin Onay resitali ile taçlandı.
Gülsin Onay konser programını Joseph Haydn’ın Hob. XVII no.6 fa minör Çeşitlemeler, Wolfgang Amadeus Mozart’ın KV 331 la majör Sonat, Ahmed Adnan Saygun’un op. 45 Aksak Tartılar Üzerine On İki Prelüd (No. IV ile XII), Frédéric Chopin’in op.47 la bemol majör Ballade no.3, op.48 fa diyez minör Noktürn, op.22 mi bemol majör Andante spianato et Grande Polonaise briliante olarak oluşturmuştu. Resital, Pamukkale Üniversitesi’nin Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz Kongre Kültür Merkezi sahnesinde düzenlendi.
Konser saatine dek hastanedeki odamda işlerimi yapmak ve iki dakikalık bir yürüyüşle konser salonuna erişmek çok hoş oldu. Kapıların açılmasını beklerken çevremdeki kişilerin konuşmalarına tanık oldum. Aralarında güzel sanatlar lisesinden on yıl kadar önce mezun olup şimdi müzik öğretmenliği yapan, çevre il ve ilçelerden öğrencileri ile konsere geldiklerini öğrendiğim birkaç kişi vardı. Festivalde görevli lise öğrencileri salona girilmesini engellemek üzere orada dururken eski mezunlarla aralarındaki sohbete tanık olmak ayrıca düşündürdü. Yeni neslin beklentileri ile yalnızca on yıl öncesinin seçimleri arasındaki farkı görmek ilginçti: “Mis gibi müzik öğretmenliği yapmak” ile “asla öğretmen olmayı düşünmüyorum”. Onun dışında çocuğunu müzik eğitimine yönlendirdiği anlaşılan bir ebeveynin lise öğrencilerinden hangi enstrümanların öğretmeni olmadığı için eğitim kapsamına alınamadığı sorusu lisedeki geniş repertuvarı, yine de daha az yeğlenen enstrümanları görmeyi sağladı: Obua gibi…
Kapılar açılıp içeri girdiğimde, güzel sanatlar lisesinde koro öğretmeni olan Sevgi Utma ve rehber öğretmen Serpil Bakacak’ı gördüm. Sevinçle yanlarına oturdum. Sevgi Öğretmen, Ali Ergur ile sözlerini yazdığımız, Mahmut Abra’nın bestesi Yüzyılın Çağrısı eserini öğrencileri ile çalışıp pek çok etkinliklerinde seslendirmelerini sağlayan kişi olarak gönlümüzde apayrı yeri olan bir eğitimci. Önümdeki koltuklara da kapıda karşılaştığım müzik öğretmenleri oturdu. Böyle ilgili bir öbek olmamızın anlamını konser sırasında daha iyi anladım.
Konser başlamadan okul müdürü Sinan Demircan tarafından açılış konuşması yapılıp ardından sponsorlara plaketleri verildi. Baştan bu seremoninin yapılması her defasında dikkatimi çekiyor. Sanki verenler ya da alanların etkinlik sonuna dek kalmama olasılığına karşı bir önlem gibi. Gerçekten de sponsorlardan biri ilk eserin sonundaki kısa boşlukta salondan ayrıldı.
Sanatsal etkinliklerin bu denli yoğun olduğu bir kent olarak Denizli’de bir türlü anlayamadığım ve alışamadığım biçimde seyircilerin bir kısmı oldukça rahat davranabiliyor. Nedenini bulmaya çalıştıkça aklıma bir tek açık hava konserlerinin (Açık Hava Tiyatrosu, Antik tiyatrolar ve benzeri gibi) sık olması ve buraların sigara içmek de dâhil olmak üzere dinleyicilerde bir rahatlık çağrışımı yapması geliyor. İnsanlar bağlamını oturtamayınca kapalı salonlarda da aynı rahatlık sürebiliyor.
Bu kez salonun akustiğinden de olabilir ama plastik şişelerin hışırtısı kendi eş zamanlı konserini neredeyse kesintisiz tamamladı. Gün boyu poliklinikte duyduğumdan çok daha fazla ve arka arkaya güçlü biçimde süren öksürüğü konser boyunca dinledim. Oysa öksürük zamanlaması genelde eser aralarıdır. Sonraki eserin başlamasından önceki kısa boşluklar, o zamana dek öksürmemek için kendini tutmuş olanların ya da “aman birazdan eser çalınırken öksürmeyeyim” diyerek önlem bâbında usulen öksürmelerin yeridir. Ama eser çalınırken olması dinlemeyi olumsuz etkiliyormuş. Bir de bu sırada mızmızlanan küçük çocuğun bir süre oyalanmaya çalışılıp başarısız olununca salondan çıkılması gibi anlar da eklenince… Aralarda çıkan seyircilerin az sayıda da olsalar hareketi… Velhasıl benim konseri izlemekten kopmama yetti de arttı. Üstüne, Gülsin Onay’ın da benim gibi olumsuz etkilenmesi olasılığını düşünmek iyice huzurumu kaçırdı. Neyse ki bunun yersiz bir endişe olduğunu kısa bir süre sonra, doğrudan Gülsin Onay’dan öğrendim ve rahatladım.
Hemen bir çare bulmalıydım. Odağımı sesten ziyade görüntüye kaydırmalıydım. Gülsin Onay’ın zarifliği, müziği beden diliyle de yaşatması da bu çabama destek oldu. Elleri o anda dikkatimi çekti. Bir virtüözün elleri de müzik icrası kadar etkileyici olabiliyormuş. Gözümü ayırmadan izledim. Kâh cilveleştiler kâh birbirlerine destek verdiler kâh kapıştılar. Sağ el ve sol el yan yana ya da birbirinin yerini alarak coştular yatıştılar. Ben oradan ne hikâyeler yazdım aklımda. Yalnız kalmıştık salonda, Gülsin Onay ve elleri… Böyle olunca da bir olmamızın önünde engel kalmamıştı. “Ellerine sağlık” sözü, ilk defa bu denli yerini buldu.

Sonlara doğru önümdeki koltuklarda oturan iki müzik öğretmeninin de ilgili ve imrendiğim biçimde bilinçli seyirciliği dikkatimi çekti. Olasılıkla bildikleri, çaldıkları eserlerin böyle büyük bir piyanist tarafından nasıl icra edildiğine odaklanmışlardı. Onların da odağı ellerdi ama gerekçelerimiz farklıydı. Konser sonrası imzalattığım kitaptan öğrendim ki biz ve belki başka ilgili öbekler Gülsin Onay için de önemliymiş. Nehir söyleşinin bir sorusu “Konser sırasında algılarınız salona doğru açık mıdır, yoksa tamamen pencerelerinizi kapatıp müziğin içine mi giriyorsunuz?” Verilen yanıt: “Pencerelerimi tamamen kapatıyorum. Tabii ki dinleyicilerin varlığını algılarım ama salonla ilgilenmem.” Bunun üzerine ikinci soruda yaşanabilecek olumsuz dinleyici davranışları tarif edilip sinirinizi bozar mı diye sorulduğunda da Gülsin Onay, “Eskiden bozardı. Bazen gürültü oluyor, açık hava konserlerinde sonradan girenler, bitmeden çıkanlar oluyor, cep telefonu çalıyor.. Bunlar algımın süzgecinden geçmiyor. Sanki şeffaf bir odada çalıyormuşum duygusunu yaşıyorum,” demiş. Zaten sahneye çıktığında salondaki dinleyicilere de bakarmış ve aralarında sempatik yüzlüleri bulurmuş ve onlarla alışverişe başlarmış. Belki bizim ilgili öbek ve başkaları bunu sağlayabilmiştir diye kendimi sonradan rahatlatabildim.
Konser sonunda imzalattığım kitaba gelecek olursak: Yaşama Sevinci Tuşlarla Buluşunca. İlk baskısı 2008 yılında yapılıp 2025 yılında güncellenmiş baskısı olunca bizim konserimizde de paylaşıldı. Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları’nın bir eseri. Sürecin özelliği beni çok etkiledi. Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi No.20 olarak belirtilmiş. Gülsin Onay bu ödülü 2007 yılında almış. Sonrasında Serhan Yedig bir nehir söyleşi yapmış. Geleneksel olarak ertesi yılın ödül töreninde bir önceki ödül sahibinin kitabı paylaşılmaktaymış.
Yeni baskı için 2008-2025 arası döneme ilişkin güncelleme yapılmış. Örneğin ilk baskıda Uluslararası Gümüşlük Müzik Festivali’nin henüz 3. yılından söz edilmişken 21. yılında da özel, özgün ve çeşitlenmiş niteliği ile varlığını sürdürdüğünü öğrenmek ülkemizde sanatın geleceği adına umudu yeşertiyor. Bu festival, 2024 yılında Avrupa Festivaller Birliği’nin sanat, toplum katılımı ve uluslararası açıklık alanlarındaki katılımlarını gösteren, kayda değer sanat festivalleri için Avrupa’nın kalite damgası olan EFFE Etiketi ile ödüllendirilmiş olması bütün emeklere değdiğinin bir göstergesi.
Gülsin Onay kitabının başında müzik vakfının başkanı olarak Mehmet Başman’ın ve yönetim kurulu üyesi Dr. Erdoğan Okyay’ın 2007 yılındaki ödül töreninde yaptıkları konuşmaları tam metin olarak yer alıyor. Başman, protokol ithafı sonrasında, törenin cumhurbaşkanının yüksek huzurunda gerçekleşmesinin ödül sahipleri kadar müzikseverleri de onurlandırdığına dikkat çekmiş. Okyay ise konuşmasında Gülsin Onay’ın müzik serüveninin köşe taşlarını verirken Şefik Kahramankaptan’ın bir yazısından alıntı yapıyor. Efsanevi piyanist ve orkestra şefi Vladimir Ashkenazy ile Rahmaninof’un 3. Piyano Konçertosunu Bilkent Orkestrası ve solist Gülsin Onay ile sahnelediği belirtiliyor. Bu yazıda “Gülsin Onay tüm parmak cambazlıklarını gösterdi; konçertonun içerdiği romantizmi ve karşıtı şiddet duygularını yerli yerinde dinleyiciye hissettirdi,” şeklindeki değerlendirmesi ve Çomakdağ Köyü meydanında verdiği konserden sonra bir çocuk dinleyicisinin “Abla ne güzel çalıyon! Parmakların uçuyor gibi,” dediğini öğrendiğimde o ellere odaklanmakta ne denli haklı olduğumu görüyorum.
Kitabı edindiğim için her sayfada daha çok sevindim. Özel yetenekli çocuk olarak fark edilip Cumhuriyetimizin vizyonunda onların uluslararası eğitim kurumlarına gönderilmesi için çıkarılmış kanun sayesinde yetiştirilmiş, ülkemizin değerli bestecilerinden Adnan Saygun’un özel ilgisini çok özel bir vefa ile yanıtlamış, henüz 33 yaşında devlet sanatçılığı unvanını almış bir sanatçıyı içten anlatımı ve bütün yönleriyle tanımamı sağladı. Odağı “arkasındaki hikâye” olan biri için bulunmaz nimet niteliğindeydi. Bir gün karşılaşırsak tereddütsüz yanına koşacağım, onunla onun hakkında en eski dostlarımdan biriymişçesine sevgiyle konuşacağım. Kitaptan öğrendiklerim, yalnızca ona ilişkin bilgiler değildi. Genel anlamda hayata ilişkin, sorun çözmek ya da ileri adım atmak söz konusu olduğunda alet çantamdan çıkarıp kullanacağım yöntem bilgisi anlamında da kazanımlarım oldu. Arka kapak yazısı olarak Gülsin Onay’ın ifadesine yer verilmiş: Bugüne kadar yaptıklarıma bakarsak aslında 100 yaşında olmam gerekiyor, yapmak istediklerime bakarsak 500 yıl yaşamam lazım. Gelecek planı sorulduğunda “yaptıklarımı yapmayı sürdürmek” diyen Gülsin Onay için bu dileğine katılmamak olanaksız.
Kitapta başarılar, varılan hedefler, kazanılan sevgiler yanında insana dair bütün duygular var. Güncellenen bölüm çok yerinde olmuş. Başlardaki bazı kısımların sonrasını öğrenmek, gerçekleşen hayallere tanık olmak iyi hissettiriyor. Öte yandan nehir söyleşinin gerçekten de söyleşirken alınan kaydın dökümü ile yazıldığını, ancak güncellenen kısmın yazılı gönderilen sorulara yazılı yanıtlardan oluştuğunu düşündüren bir havası var. Baştaki içten akış bir miktar kesintiye uğrasa da amacına ulaşmasına engel olmamış. Kitabın sonunda başkalarının gözünden Gülsin Onay’ın anlatıldığı bir bölüm çok iyi düşünülmüş. Örneğin, babasının, Gülsin Onay sekiz yaşlarındayken İstanbul Belediye Konservatuvarındaki öğretmeni Bayan Teressa’ın öğrencilerin gürültüsünü susturmak için iki eliyle piyano tuşlarına vurmasının ardından notaların hangileri olduğunu söylemesi üzerine absolut kulağı olduğu ortaya çıktı diyerek anlattığı olayı, Gülsin Onay’ın aktarımından, “Bayan Teressa bu çocuğun kulağında altın var dediğinde bir süre kulağımda altın aradım,” şeklinde öğrenmek hoş bir duygu uyandırıyor.
Gülsin Onay Kitabı’ndan söz etmeyi burada keserek mutlaka okunması gerektiğini belirtmekle yetinelim. İmza için sırada beklerken yaşanan tatlı bir olay ile ilk şehir-piyanist kısmını bitirelim. Denizli tekstil şehri, özellikle de havlu bornozu ile ünlü. Kayalar Tekstil Gülsin Onay havlusu üretmiş ve kendisine armağan edildi. Japonya’da adının verildiği bir şaraptan sonra bunun özel bir sürpriz olduğunu belirtmesi çevresini saran kalabalıkta tebessüm oluşturdu.
İkinci şehir: Viyana. İkinci piyanist: Khatia Buniatishvili.
Gürcistan doğumlu piyanist, Gürcü ve Fransız piyanist olarak tanınıyor. Onun için yazılmış bir hayat hikayesi kitabı olmadığı için bu bilgileri internetten derlemek zorunda kaldım. Onlar da söyleşinin içtenliğini, insaniliğini taşıyamayacağı için genel anlatılara dayanıyor. İlginç olan onun da üç yaşlarında piyano eğitimine annesi ile başlamış olması ve ilk konserini altı yaşında vermesi. Tıpkı Gülsin Onay gibi. Ne hoş bir rastlantı. Üstelik Viyana’da Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi’nde (Universität für Musik und Darstellende Kunst) eğitim almış.
Hakkında daha fazla bilgi edinmek için girdiğim resmi internet sayfasında sadece bilet satış linklerinin olduğu konser programı vardı. Ayrıca bütün sosyal medya platformlarındaki sayfalarına yönlendirmeler. Oralarda da konser fotoğrafları dışında pek bir içerik bulamadım. Belki de insanın içtenlikle kendini hataları, kaygıları, umutları ve başarılarıyla anlatması için beklemesi gereken bir olgunluk çağı vardır. Ayrıca köydeki o çocuktan, bahçesine yıllarca bakan bahçıvanından “o benim ablam”, “dert ortağım” dendiğini duyabilmesi gereklidir.
Khatia Buniatishvili’nin 14 Mart 2026 tarihinde Viyana Konser Salonu’nda (Wiener Konzerthaus) verdiği konser, bu yılın Tıp Bayramı armağanıydı. Yurtdışında gittiğimiz konserler, konakladığımız yerlerden uzak salonlarda olduğundan daha ortalama bir kıyafetten başka seçeneğim olmuyordu. Bu kez adı da Hotel Konzerthaus olan bir otelde konaklayınca kreasyonda özgür olabildim. Kadınca bir güdü ile solistin yanında sönük kalmamayı planlamış da olabilirim. Yine de konser, bale ve operalara olabildiğince şık gidilmesi geleneğini severim.

Konser salonu olağanüstü güzeldi. Yerlerimize yerleştik, dinleyiciler konser öncesinde bile birbirleriyle konuşmayarak adeta ruhlarını biraz sonra başlayacak müzik ziyafetine hazırladılar. Orchestre de la Suisse Romande sahnede yavaş yavaş yerini aldı. İlginç olan orkestra üyelerinden bazılarının neredeyse kendi partilerinin tamamını çalarak prova yapması bazılarının ise sahnede otururken yanındaki kişi ile bir kafede oturmuş gibi sohbet etmesiydi. Ayrıca, kadın sanatçıların şıklık yarışında olmaması, hatta bir kısmının da siyah pantolon-ceket takımlı olması, erkeklerin gömlek yakası açık, kravatsız olmaları dikkatimi çeken bir başka noktaydı. Elbette orkestra şefi Jonathan Nott’un solistimiz ile sahneye çıkması hemen etkisini gösterdi. Öte yandan alkışlar en çok Khatia Buniatishvili için gibiydi.
Konser programına ilk yarı için Johannes Brahms’ın Piyano Konçertosu N.2 ve Claude Debussy’nin Images eserleri alınmıştı.
Konser boyunca çıt çıkmadı. Bu sayede müziğin büyüsü beni kolayca sarabildi. Oturduğumuz yer, solistin yüzü bize dönük şekilde oturmasını sağlıyordu. Solistin yüzünü görmekten çok mutlu oldum; çünkü bütün eserlerde mimikleri ayrı bir konser verdi. Yer yer yaramaz bir kız çocuğu yer yer akılları baştan alan bir afet… Kâh cilveli kâh mahcup… Eseri bambaşka bir boyuta taşıyan ise virtuozitesi su götürmez bir piyanistin kendine özgü anlattığı hikâyelerdi. Böyle olunca da su gibi akıp gitmesi kaçınılmazdı.

Solistimizin elleri piyanonun kapağından yansıyordu. Böyle bir gözlem için yine fırsat bulduğuma sevindim. Bir başka uçan eller konserini izlemek, hayranlığımı ve şaşkınlığımı perçinledi. Mimikler ile birleşen el hikâyeleri bütün eserlerin hem gözüme hem kulağıma hem de zihnime hitap etmesine katkı sundu.
Eserler çalınırken ne öksürük sesi ne başka dikkat dağıtıcı durum oldu. Bütünüyle müziğin içinde kaybolabildik. Eserlerin bölümleri arasında hiç alkış olmadı, yeltenen bile… Eser aralarında seyrek öksürük sesi hafifçe duyuldu. Bir sıra önümde, sol çaprazımdaki beyefendinin bir ara öksürüğünü tutmaya çalışırken morardığını fark ettim. Acil yardıma hazırlanmıştım ki öksürüğünü baskılayabildi. Ben de kısacık bir kopuş sonrası konserin keyfine dönebildim.
Konserin ilk yarısı soliste eşlikti ve programlı eserler bittiğinde iki bis ile bir ziyafet daha yaşattı. Alkışlar dinmiyordu. Khatia Buniatishvili’ye çiçek sunan üç kişiden ikisi selfie çektirmek istedi ve çok hoş görüntüler ortaya çıktı. Alkışlar ile defalarca sahneye çağrılan solistin imdadına yine şef yetişti ve onu da alarak son kez sahneden çıktı.

İki şehir, iki piyanist ve türlü düşüncelerin ardından gönül bir sonraki deneyimi arzulamaya başladı bile. Yine hikâyeler biriktirmek için elbette.
Göksel Altınışık Ergur
22 Mart 2026, Denizli
Yorumlar
Kalan Karakter: