Önce yakın geçmişten bir anı. Gece saat 21.00 sularında telefonla aradı. Karşısındaki kişinin uygunluk durumunu sorup klasik hal-hatır sorma sözlerinden sonra asıl konuya giriş. Zaten böyle olacağı baştan belli. Zamanını boş sözlerle doldurmayı asla sevmeyen, her anı dolu dolu yaşayan bir kimlik vardı telefonun öte ucunda. Ankara’nın kültür ve sanat ortamında gördüklerinin ince bir eleştirisiydi yaptığı. Sonra konuyu il sınırları dışına çıkararak ülke bağlamındaki sorunlara dalış. Kısır çekişmeler, sanatın sorunlarına ilişkin evrensel değerler ve bize düşen olumsuzluklar. Kuşku yok ki sanatın evrenselliği tartışılmaz bir gerçek. Bizde çoğunlukla göz ardı edilen toplumsal normlarla kültürel değerlerin sanatla ilişkisi çoğunlukla görmezden gelinir. Bu bağlamda kültüre verilen değer o toplumun uluslararası topluluklar arasındaki yerini de belirler kuşkusuz.
Bir saatten fazla süren o gecenin devamı bir hafta sonrasında kaldığı yerden hiç ara vermemişçesine konuşulacaktır. Konular mı? Elbette toplumumuzdaki çarpık düşünsel yapılanma. Sistem içindeki sanata düşen pay, aydınlar ve sanatçıların bu oluşumdaki rolleri. Ve olmazsa olmazlardan, çoğunluğun genel duruşu. Bize özgü davranış kalıpları, düşüncenin dışavurum çeşitleri. Konu öylesine dallanıp budaklandı ki sonunda söz konusu yapılanmanın tarihsel kökenlerine değin indi. Bu konuyla bağlantılı olarak Ömer Lütfü Barkan’ın 1942’de Vakıflar Dergisi’nde yayımlanmış “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler” başlıklı bir incelemesine değindim. Barkan’ın birinci elden Osmanlı kayıtlarından yararlanarak yaptığı araştırmaya göre Anadolu’nun dinsel dönüşümünü sağlamak amacıyla egemen güçlerin desteklediği bir programa dikkatleri çekiyordu. Söz konusu kolonizatör dervişler Anadolu’nun değişik bölgelerine dağılarak değinilen dönüşümü sağlamakla görevlendirilmişlerdi. Bu konunun günümüzle ilişkisini merak edenler için söyleyelim ki, benzer bir anlayış yüzyıllardan beri uygulanagelmektedir. Özellikle son yıllarda Anadolu’ya egemen kılınmak isteyen dinsel düşüncenin yaygınlaştırılma sisteminin öncülünü bu tarihsel dönemde aramak işlerimizi oldukça kolaylaştırılacaktır. Örneğin Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 22 Ocak 1923 günü Bursa Şark Sinemasında yaptığı söyleşi sonrası gelişmeler ne demek istendiğini açıklar. Yeni süreçte sanatın önemini yansıtan Gazi’nin “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur” vurgulamasına karşın bu çağdaş anlayışa karşı ilk saldırı Mısır’dan gelecektir. Muhammed Raşid Rıza 1923 yılında yayımlanan “El-Hilafe ve’l- İmametu’l-Uzma” (Halifelik ya da Yüksek İmamlık) kitabında Mustafa Kemal’i eleştirerek Cumhuriyetin resim ve heykel sanatlarını yüceltmesine karşı çıkar. Benzer bir olay 1980 12 Eylül darbesiyle birlikte gündemde boy gösterir. Belli merkezlerden yönlendirilen kadın misyonerler Anadolu’nun birçok yerine dağılarak evlerde toplanan kadınlara dinsel propaganda yapacaktır. Bugün ulaştığımız toplumsal yapının yıllardan beri sürdürülen çalışmalarla çağdaşlıktan uzaklaştırılıp dinsel düşünce sarmalına düşürülmesinin öyküsüdür bu olaylar. Yapılanların amacını anlamak zor olmasa gerek. Binlerce yıllık kültürel zenginliği eriterek tek boyutlu bir düşünce kalıbı içine tutsak etmek hedefteydi. Durum böyle olunca kültür ve sanat yaşamı en büyük darbeyi almaktan kurtulamıyordu. İçinde yer aldığımız coğrafyanın politik yapısından olsa gerek çağdaşlığa karşı iç ve dış odaklar kolayca birleşerek hedeflerine ulaşabiliyorlar. Çünkü bu güçlerin en büyük korkusu bölgede aydınlanma girişiminin kendi iktidarları için kötü örnek olmasıydı. Atatürk Türkiye’sine topluca saldırmanın gerisinde yatan asıl amaç bundan başkası değil.

Fotoğraf: Ş. Kahramankaptan
Konuşma sonunda Gençaydın bu incelemeyi kendisine göndermemi istedi. Ancak boyutu uzun olduğu için telefonla göndermemin olası olmadığını belirttim. Kendisine bu makaleyi bir takım kopya olarak hazırlatıp ulaştıracağımı ekledim sözlerime. Niyetim bu bahaneyle istediğini vermek yanında hasta yatağında kendisini görmekti. Ama olmadı. Bu konuşmamızdan birkaç gün sonra yaşamını yitirdi. Elbette bu konuşmaların onunla son görüşmemiz olacağını ikimiz de bilemezdik. Zafer Hocayla şu an sayısını bilemeyeceğim panel, açık oturum, çalıştay ve söyleşilerde birlikte konuştuk. Özellikle böyle olmasını istediğini biliyorum. Karşılıklı söz paylaşımlarıyla konu üzerinde farklı boyutlarda görüşlerle konuyu zenginleştirirdik. Onun donanımlı kültür dağarına sahip oluşu sanat ortamında üzerinde herkesin fikir birliği yaptığı bir noktaydı. Bu anıya özel bir önem vermem boşuna değil. İlk anda günümüz kültür yaşamı ve sanatla ilgisi yokmuş gibi görünen bir konu üzerinde özellikle durması ve yeni öğrendiği bir kaynağa ulaşma çabası yabana atılır bir davranış olarak görülemez. Çünkü bu merakı ve isteği sırasında ölümcül süreçte hızla ilerlemekteydi. Yaşamının son anında bile öğrenme tutkusunu bireysel acılarının önüne geçirmesi tam bir aydın davranışı sayılmaz mı? Yaşamının her anında asla vazgeçmediği bu tutku onun tam bir entelektüel modeli oluşunu simgeler. Her anında öğrenen ve öğreten bir kimlikti o. Sorunları temelden kavrayan ve açıklayan bir zekaya sahipti. Örnek olsun diye bunlardan kimilerini belge olarak buraya almak istiyorum.

Örneğin 7 Mayıs 2005 günü Nurol Sanat Galerisi’ndeki “Sanat ve Toplum” söyleşisi tam da onun yaşamı boyunca savunduğu toplumcu sanat anlayışının bir özeti gibiydi. Toplum için olmazsa olmazların başında gelen bir kavramdı konusu. Sanatın eksikliğiyle nasıl da yabanıl bir kalabalığa dönüşen yığınlardan söz ediyordu.
İbrahim Çeçen Üniversitesi’nin davetlisi olarak 20-30 Mayıs 2016 günlerinde Ağrı’da bulunduk. Ülkenin doğusunda bir üniversitenin Güzel Sanatlar öğrencileri ve hocalarıyla birlikte hem uygulama bağlamında hem de kuramsal konularda açıklamalarla örnek bir süreç yaşandı. 14-15 Mayıs 2018 tarihlerinde Karadeniz Ereğlisi’ndeydik. Özellikle Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinin sanat tutkusunu yönlendirici konuşmalarla sıcak bir bağ oluşturulmuştu aramızda. Ankara’daki “Altılar Grubu”nun 50. kuruluş yıldönümü nedeniyle 8 Aralık 2018 günü düzenlenen panel de benzer bir içerikle gündeme geldi. Ülkemizdeki sanat gruplarının tarihsel köklerine yönelik açıklamalar ilginçti. ArtAnkara’da düzenlenen panelde yine birlikteydik. Sanat sorunlarının enine boyuna ele alındığı oturum boyunca batıdan karşılaştırmalarla ülkemizdeki durumun eleştirisi yapıldı. Hiç kuşkusuz değinilen etkinlikler bunlarla sınırlı değil. Burada değinilenler kısaca alınmış notlar ve onlara bağlı anımsamalardan bugüne kalanlar. Ancak onlar içinde bir tanesi var ki, onun için ayrı bir bölüm açmam zorunlu sanki. 2022 sonlarına doğru Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından bir kültür ve sanat programı hazırlamamız istendi. Olası bir iktidar değişiminde uygulanması hedeflenen programlar için bizden görüş bekleniyordu. Önce bu istek doğrultusunda ayrı ayrı görüşlerimizi içeren birer metin hazırladık. Daha sonra bir araya gelerek hazırlanan metinleri karşılaştırdık. Benzer maddeler birleştirilerek ortak bir metin üzerinde karar kılındı. Bu arada yeni bir yıl başlamıştı. Parti genel merkezinden 24 Ocak 2023 Salı günü TBMM’de CHP Başkanlığı makamında bulunmamız istendi. Meclis’in Atatürk Bulvarı girişinden içeri alınacağımız bilgisi verildi. Bahçe güvenlik girişinde kimlik sorgulamasından sonra kulübeden geçiş izni verildi. Ancak elimizdeki 8-10 sayfalık rapor elimizden alındı. Nedenini sorduğumuzda “yukarıya(!)” bildirilmesi gerekiyormuş. Oysa elimizde saydam bir naylon kılıf içinde görülebilen bir metin vardı. Bekleyiş sonrası “yukarıdan” izin çıkınca hazırladığımız raporu alıp içeriye girebildik. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile odasında yaptığımız görüşmede raporla ilgili bilgileri yeniden kısaca özetledik. Neler vardı orada? Olası bir iktidarın kültür ve sanat politikaları doğrultusunda kültür ve turizm bakanlıklarının ayrılması önemle vurgulandı. Genel bütçeden kültür ve sanata ayrılan payın yükseltilmesi, her ilde sanat galerilerinin yeniden açılması, devlet koleksiyonunun zenginleştirilmesi benzeri önerileri raporlaştırmıştık. Hazırladığımız dosya alındı elimizden. Klasik bir görüşmeyi bitirince ayrıldık. Hazır Meclis avlusundaki Atatürk anıtının yakınındayken uzun uzun onu inceledik. Bir anıtta bulunması gereken özellikler yeniden anımsandı. Heykel sanatçısı Hüseyin Gezer tarafından yapılan 5 metre boyundaki yapıt 19 Mayıs 1981 günü Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından açılmıştı. Böylesine anlamlı bir anıtı incelerken Gençaydın’ın bir yapıt karşısında ortaya koyduğu tutarlı görüşe tanıklık etmiştim. Sanatın eleştirel yönünü asla savsaklamayan, bu konudaki düşüncelerini açıklıkla ortaya koyan bir kimlikti o. Dikkat edilirse buraya kadar Zafer Gençaydın’ın düşünsel bağlamda yönü üzerinde duruldu. Bunun nedeni bir sanatçı olarak onun kadar iki yönünü birlikte yaşayan bir örneğin az bulunuyor olmasıydı. Onun kişiliğini tanımlarken birini ötekinden ayırmadan anlatmak en doğrusu galiba.
Ankara sanat ortamında sanatçılığı yanında sanat eğitimciliğini birlikte sürdüren bir kişiliği simgeler Zafer Gençaydın. Kuşku yok ki böyle bir simge birdenbire oluşmaz, ya da gökten hiç düşmez. Tıpkı arkasında yoğun bir emek, çalışma, dar zamanlara sıkıştırılmış okuma ve araştırma dönemleri bulunmayan kişiliğin oluşamayacağı gibi.
Gençaydın adı Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünden mezun olduğu 1965 yılından beri, büyük bölümü yurt dışında geçen eğitim süreciyle birlikte yarım yüzyılı aşkın bir şekilde sanatımızda yer almıştır. Yüksek Lisansını 1971’de Millî Eğitim Bakanlığının açtığı sınavda kazandığı Berlin Sanat Akademisinde yaptı. 1978’de döndüğü yurtta sırasıyla Gazi Eğitim Enstitüsü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesinde ders verdi. Görev yaptığı Hacettepe Üniversitesi’nden 2008 yılında emekli olduktan sonra da sanatçı olarak üstlendiği asıl görevini sürdüren sanatçıyı tanımak için bunların ötesinde tanımlamalara gereksinim duyulduğu açıktır.
Kanımca, sanatçılığı yalnızca tuval sınırlarıyla bir tutmayıp, sanat sorunlarını araştırmayı ilke edinen, bu nedenle de geniş donanımlı bir entelektüalizmin sınırlarını zorlayan aydın tipinin örnekleri arasında göstermek yanlış olmayacaktır. Aynı anlayış çerçevesi içinde sanatsal örgüt içinde yer almayı kişiliğindeki sorumluluk duygusu içinde düşünmek gerekiyor. Bu bağlamda 1982- 1986 döneminde Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği (BRHD) Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenmiştir. Bilgi notu olması bağlamında 1970 yılında kurulan söz konusu derneğin kurucu üyelerini buraya not ediyorum: Hamiye Çolakoğlu, Nuri Abaç, Nevzat Akoral, Fethi Arda, Muammer Bakır, Turan Erol, Lütfü Günay, Kayıhan Keskinok, Osman Zeki Oral ve Adnan Turani.
Sanatçının başından beri sürdürdüğü düşünsel çizgiye bakmak, onun resmini oluşturan temel değerleri yeniden anımsamak için iyi bir fırsat sayılabilir. Öncelikle bilinmesi gereken şey Zafer Gençaydın resminin soyut-dışavurumcu çizgide ilerleyen bir anlayışı sürdürmesidir. Bu soyutçuluk yer yer figüratif imgeleri anıştıran çağrışımlar yapsa da ana izleğin baskın rolünü geriye itmemektedir. Sonuçta ortaya konan yapıtlara bakarak sanatçıdaki temel kaygının, doğa biçimlerinden uzak bir anlatımı hedeflediğini söylemek gerekiyor. Geniş renk planları ortasında birdenbire patlayıveren parlak sarı, mavi ve kırmızı lekeler, duruşlarıyla tuvali kavrayıveren boşluklar yaratılmasını sağlıyor. Rengin anılan özellikleriyle tipik bir Dışavurumcu (Ekspresyonist) yaklaşım sergileyen sanatçı, kompozisyonlarındaki büyük-küçük leke ile nötr-baskın renk etkileriyle başka bir denge arayışının çözüm örneklerini kurgulamaktadır. Söz konusu lekelere yüklenen anlamları kuvvetlendirmek amacıyla büyük boşluklara yer vermesi sanatçının kompozisyonlarına yüklediği bir başka çözüm yoludur sanki. Resimdeki bu elemanların arasındaki zıtlığı bir ölçüde birbiriyle ilişkilendiren, kuvvetli çizgilerin yedeklediği dinamizmdir. Gençaydın resmini oluşturan bu temel anlayış ister istemez akla Kandinski’nin içsel zorunluluk ilkesini anımsatıyor. “Her sanatçı, yaratıcı olarak, kendine özgü olanı ifade etmek durumundadır” ve “Her sanatçı, sanatın hizmetlisi olarak, genel olarak sanata özgü olanı vermek durumundadır” anlatımlarında vurgulanan yargıların, sanatçının resmini ve sanat karşısındaki genel duruşunu anlamamıza yardımcı olduğu söylenebilir. Onun resmini anlamamızı kolaylaştırıcı bir başka nokta da Almanya’da gördüğü sanat eğitimi sırasında edindiği bireysel yönelimdir. Burada bir ayraç açarak adı geçen ülkedeki sanat anlayışının nedenlerine bakmak gerekecek. Avrupa anakarası derinden etkilenen iki büyük savaş yaşadı. Bu savaşların toplum üzerinde fiziksel yıkıcı etkileri yanında düşünsel etkileri inanılmaz ölçüde büyüktü. Toplumların yaşadığı çöküntünün sanata yansıması kaçınılmaz oldu. Bunalımlar ve ruhsal yıkımların yarattığı durum ister istemez sanata da yansımakta gecikmedi. Münih’te 1919 yılında kurulan Dada akımı on yıllık yaşamına karşın sanatta büyük sarsıntılara neden olacaktı. Ardından Hitler yönetimindeki Almanya’da sanat hareketleri büyük bir cendere altına alındı. Sanatta figüratif anlatımı belirli ölçülere indirgeyen Nazi’lerin Ari ırk politikası ideal insan ölçüleri belirleyerek bunların dışında kalan figürleri kötü, çirkin ve yok edilmesi gereken görüntüler olarak dışlayacaktı. Sanatçıları baskılayan, yapıtlarını yok eden bu anlayış Hitler sonrası kurtulduğu büyük baskının doğal sonucu olarak özgür bir ortamda varlık bulmaya çalışacaktı. İki savaş ortamının yarattığı kıyımlar Avrupa uygarlığının politik, düşünsel ve sanatsal değerlerine karşı bir karşı atağa geçtiler. Nazi döneminin kalıplaşmış figürlerine karşı daha özgür renk ve çizgilerden oluşan bir sanat dönemi böyle başladı. Özellikle adı geçen ülkede İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaşan Dışavurumcu anlayışın sanatçı üzerindeki derin etkilerini sezmemek olanaksız. Hiç kuşkusuz bu etki özümsenmiş, bireysel deneyimlerle zenginleştirilmiş bir arınma dilinin somutlaşmış biçimidir. Parlak renk lekeleri tuval üzerinde patlama ya da çığlık etkisi yaratır. Bunu söylüyorum ama tanıyanlar bilir ki sanatçı ideolojik yönden şiddete kesinlikle karşı çıkan bir dünya görüşüne sahiptir. Onun tüm ideali kültürel açıdan beslenmiş bir toplum yaratılması hedefine dayandırılmıştır. En çok sanatçıların kendi alanlarında yetkin birer birey olmalarını ister. Toplumsal bazda yöneticilerin de bu bağlamda kendilerini yetiştirmeleri düşüncesi yaşamının özü gibidir. Tüm konuşmalarında bu özelliğin altını çizerken, anlatımını destekleyici geçmiş dönemlerin farklı düşünürlerinden aldığı deyişlere başvurmak en büyük özelliği sayılır. Sanatçının resimlerinde kullandığı çarpıcı renk lekeleri ile konuşmalarında aralara serpiştirdiği özlü sözlerin arasında anlamsal bir benzerlik olduğuna inanırım ben. Birisindeki tuval üzerinde patlayan renk ile zengin anlatımlı konuşmasına eklediği deyişin birbirini yedeklediği düşünülemez mi? 
Yeniden resimlerine dönelim. Bunları yazarken ayırdına vardım. Tuvallerinden söz ederken birdenbire düşünsel yönüne geçiş yaptığımı gördüm. Belki dağınıklık gibi görünse de bu yapı tam da onun kişiliğine uygun bir rota izliyor. Çünkü bir tablo karşısında konuşmaya başladığında çağdaş sanatla arasındaki ilişkiye geçmeyi savsaklamazdı asla. Bir anlamda resim konusu ne olursa olsun sanatın düşünsel boyutu içinde bir yerlere oturtmak en büyük coşkusuydu. İşte tam bu noktada tuval karşısındaki düzenleme endişesi ile toplumsal kaygıların üst üste çakıştığı duyumsanır. Söz konusu endişe, tuvalinde çoğunlukla ana renklerin kullanıldığı bu leke düzenlemelerini çizgilerle besleyerek organik bir bütünlüğe kavuşturuyor. Ayrıca resim sanatının sorunlarından biri sayılan boşluk-doluluk durumunu beyaz zemin üzerine yayarak görsellik yönünden kuvvetlendirilmiş bir çözüme ulaştığını söylemek yanlış sayılmaz.

Kişisel ve kendine özgü bir anlatım biçemini yakalamış sanatçı için bu özellik, sanatın evrensel kuralları arasında olmazsa olmaz bir yargının bireye indirgenmiş şeklinden başka bir şey değildir. Hiç şüphesiz bu yaklaşım, kendinden önce çok sayıda örneğini ortaya koymuş büyük bir geleneğin gelişim halkaları içinde düşünülmelidir. Sanatçı için asıl olanınsa, söz konusu çizgi içindeki kişisel katkı ölçütü olduğu bilgisini bir kez daha yineleyelim. Zaten sanatın temelinde yatan asıl sorun bu değil midir? Hangi anlayış benimsenirse benimsensin önemli olan o anlayışa kişisel damgasını vurabilmektir. Böylece belli bir kavram içinde onun değerleriyle beslenip kendi yolunu açabilmek sanatçıyı yüceltmekle eşdeğer sayılır. Bu açıdan bakıldığında Gençaydın’da çıkış noktasının doğa temelli olduğu görülür. Oradan aldığı nesneleri soyutlaştırıp kendi biçeminde yeniden yoğurarak tuvalinde yansıtmak somuttan soyuta ulaşan yolculuğunu anlamamıza yardımcı olur. Yeniden yorumlanmış nesneler, doğa görünümleri, artık gerçek anlamlarının dışına düşürülmüştür. Orada resimsel birer öğe durumuna getirilen biçimler yeni birer kavramın özü sayılır. Bu anlatım biçimi onun yerel özelliklere bağlı olmayan evrensel bir dile ulaştığının kanıtıdır. Böyle olduğu içindir ki 1997 yılında Alman Hükümeti tarafından “III. Dünya Ulusal Kültür Semineri- Weimar- Kültür Elçisi” olarak seçilmiştir. Onun sanatsal yetkinliğini açıklamak için yalnızca bunu görmek yeterli olmaz. Uzun sayılabilecek etkinlikler listesi yurt içi olduğu kadar yurt dışında da katıldığı sergilerden rahatça anlaşılabilir. Bunlardan birkaçını burada anmadan geçmeyelim: 1974 Freie Berliner Kunstausstellungl, (FBK)- Berlin/ 1975 Freie Berliner Kunstausstellungl (FBK)- Berlin/ 1980 II. Balkan Ülkeleri Halklararası Dostluk Bölgesi Bükreş Bienali/ 1992 On the Occasion of the Cent of Atatürk Birthday Exhibition of Turkey- Yugoslavya/ 1982 Çağdaş Türk resim Sergisi, Cezayir/ 1982 Çağdaş Türk resim Sergisi, Yeni Delhi/ 1983 The Exhibition of Turkish Contemporary Art, Kuwait/ Cumhuryetin 60. Kuruluş yıldönümü nedeniyle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın düzenlediği yurt dışı sergiler: Kopenhag, La Hey, Varşova, Prag, Belgrad, Viyana, Stockholm/ 1991 Highlights of Turkish Living Art, Moskova/ 1992 18. Filibe Plener Sanat Festivali, Bulgaristan/ 1994 L’Exposition de Peinture Moderne Turque, Rabat.
Yinelemekte yarar var. Yukarıda değinilenler yalnızca küçük bir liste. Bunlara ek olarak çok sayıda yurt dışı sergileri bulunuyor. Ayrıca yurt içi sergilerinin 1970 yılında Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde başlayanla birlikte aralıksız süren bir diziyi kapsamıştır. Ayrıca merak edenler için internette bu konu üzerinde yeterli bilgiye ulaşacaktır. Buradaki etkinlikler ve uzun çalışma sürecinin sonunda yurt içi ve yurt dışında çok sayıda Müze ve koleksiyonlarda yapıtları bulunuyor. Aynı şekilde aldığı ödüllerden bir bölümüne yer verelim: 1982 Meteksan desen Yarışması Büyük Ödül/ 1991 DYO Resim Yarışması Ödülü/ 1991 Devlet Resim Sergisi Birincilik Ödülü/ 2005 Sanat Kurumu Yılın Sanatçısı/ 2017 Çağdaş Sanatlar Vakfı (ÇAĞSAV) Onur Ödülü/ 2023 Fakir Baykurt Ödülü. Örnekleri çoğaltmak olası. Buradaki amaç bir sanatçının yaşamı boyunca yürekten bağlı kaldığı sanatına olan tutkusunu belirtmekti. Çünkü yaşamının her evresinde inandığı değerlere sıkı sıkıya bağlı kalmasını ve ideallerini sonuna değin savunmasını bilen bir kişilikti o. Konuşmalarında değindiği estetik değerler konusu kuşku yok ki, batıda kuralları çok önceden ortaya konmuş değerlerle örtüşen bir yapısal özellik gösterir. Onun resimlerindeki parçalanmış görüntüler bir anlamda İsviçreli psikolog Max Picard’ın sözleriyle örtüşür: “Sanatta parçalanma, bilimde ve hayatta parçalanmayı- dağılmayı- haklı çıkarır gibidir.”(Joseph-Emıle Muller- Modern Sanat)
Günümüzde sanatın ulaştığı karmaşık yapı, estetik ölçütleri de aynı boyuta taşıyarak sorunu karmaşık duruma getirmiştir. Worringer’in işaret ettiği gibi, bu karmaşık yapı, “çeşitliliği üzerinde artık hesap verilemeyecek kadar değişik elemanlardan meydana gelmiş bir farklılıklar ürünü oldu ki, bunda tamamen birbirine karışmış tek tek çizgileri yeniden titizlikle arayıp bulmak ve onları izlemek mümkün değildir.”
Ne denirse densin bize düşen iş, sanatçı bilincinin izlerini taşıyan çizgi ve renk oyunlarının peşine takılıp, onca yıllık birikimin örneklerini görmek olmalıdır. Onun gerisinde yatan dinamik bir dünya görüşünü, toplumcu tavır almanın, gerçekten aydın olmanın somut göstergelerini anlayabilmek için bu gereklidir. İzleyicisini karşılayan tuvallerindeki soyut anlatım, aslında nesnelerin görünür yüzeyinden koparak yeni bir organik bileşimle ortaya çıkmıştır. Temelinde doğanın tüm nesnelerinin yattığı yeni bir dünya kurgulamıştır sanatçı. İşin bu noktasında toplumsal bakış açısının gündeme gelmesini son derece doğal karşılamak gerekir. Yine Worringer’e kulak verecek olursak “..her ulusun sanatında soyutlama gereksinimi mi yoksa özdeşleyim gereksinimi mi egemendir? Bunu belirlemek, aynı zamanda önemli bir psikolojik özellik olup, bunun o ulusun dini ve dünya görüşü ile olan uygunluğunu araştırmak çok ilgi çekici bir ödevdir.” (Soyutlama ve Özdeşleyim) Dikkat çekici bir vurgulama. Tipik bir sanatçı-toplum ikilisinin arasındaki ilişkiye tutulan ayna sayabiliriz bu yargıyı. Gençaydın, sanatının kendisine yüklediği görevin bilinci içinde değinilen ilişkiyi hep yükseklerde tutmayı amaçlamıştı. Bundan olsa gerek, onun el altı sayılabilecek kitabı “İnsanın Anlam Arayışı”ndan (Viktor E. Frankl) değişik zamanlarda alıntılar yapmayı severdi. Yazarının Hitler rejimi karşısındaki savaşımcı duruşu tüm insanlığa verilmiş bir ders gibidir. Çünkü temel soru “insanı insan yapan nedir?” sorusudur. Söylenmiyor ama hedeflenen insanın yüceltilmiş bir varlık olmasının amaçlandığını da ekleyelim. Estetik değerlerle donatılmış, kültürel altyapıya sahip varlık olarak insanın sözü ediliyor. Acaba diyorum, sanatçı Gençaydın, Frankl’ın kişiliğindeki savaşımcı yapıda kendinden bir şeyler mi buldu?
Ne tuhaf! Yazımın sonlarına gelirken durup şöyle bir geriye dönüp baktım. Yaşamını yitirmesinden kısa bir süre önce peş peşe yaptığımız saatler süren telefon konuşmalarımızı anımsadım. Bunları yazarken sanki yine kültür ve sanat üzerine bitmeyecek bir tartışmanın içindeymişiz duygusu kapladı. Yaşamına kısa bir bakış denemesi sayılabilecek bu yazıya onun çok sevdiği bir sözle noktayı koymak isterim. John Ruskin’in (1870) bu sözünü başka bir yerde kullanmıştım. Ama olsun. Bir kez daha okumak, bellekleri diri tutmak bağlamında sayılır: ” Üretimin olmadığı yaşam suç, sanatın olmadığı üretim barbarlıktır.” Her iki şık bakımından bir değerlendirme yapılacak olursa önemli bir açmaz içinde kalan toplumlar bulunduğu gerçeğiyle yüzleşmek çok acı.
A.CELAL BİNZET
* *
(ZAFER GENÇAYDIN-ÖZGÜR AKLIN SOYUT İSYANI, Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 20 Ocak-1 Mart 2026 tarihleri arasında açılan sergi için hazırlanan katalog-kitapta yer aldı.- 20 OCAK 2026 SALI)
Yorumlar
Kalan Karakter: