Bir arkadaşımın sorusu her zaman beni çeşitli düşünce sorgulamalarıyla meşgul eder. ‘’Biz ulus olarak çok başarılı insanlar yetiştirmişiz; her alanda özgün kurumlar, sistemler yaratmışız. Bu başarıların somut sonuçlarını da bu ülke görmüşken bunları kendi içimizden yetkiyi ele geçiren bazı eller boğup yok etmiş, hatta bu yok etme hastalığı hala devam ediyor. Bunun siyasal, sosyal, etik-ahlaki değer olarak nedenleri nedir, bu konu üzerinde kafa yoruyor musunuz?”
Kuşkusuz bu soru sadece bana değil, her alanın düşünen, düşünmeyi neden ve niçinleriyle irdeleyen ve bunu bu ülke için bir zorunluluk ve sorumluluk olarak gören herkese. Çok yönlü yanıtlarla. Birkaç yazılık, hatta kitaplık inceleme ile.
Sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal, eğitsel, ekonomik, teknolojik alandan herkesin bu kapsamda ülkenin, ulusun nerelerden nerelere sürüklenmeye çalışıldığına dair yaşadıkları, tanığı oldukları ve söyleyecekleri çok şey olduğunu biliyorum. Üstelik saydıklarımızın çoğunun değil, tümünün önceliği, gerekliliği iyi hesaplanmış, alt yapısı, eğitilmiş insan potansiyeli, maddi manevi birikimi kıt kanaat koşullar altındayken başarılarak bizlere emanet edilmişken...
Ne demektir, Anadolu işgal altındayken Ankara’da bir araya gelip ulusal bir bilinç yaratmak için didinen İstanbul saltanatı tarafından verilmiş idam fermanıyla hayatını ortaya koyan bir önderin etrafındaki yurtsever insanlar tarafından daha ilk günlerde, 1921’de İlk Maarif Kongresi düzenlemek.
Tarihi iyi okumanın, yaşamın gereklerini iyi anlamanın örneği olan bu disiplin ondan sonra gelen yaratıcı eğitim uygulamalarını doğurur. 1. Maarif Kongresi (16.Temmuz-1921); Eti/Anadolu Medeniyetleri Müzesinin kuruluşu (1.Ekim-1921); 1890-91’de kurulan ve Cumhuriyetten önceki yapısı ile devir alınan Dârülmuallimin-i Âliye’nin durumu, Cumhuriyet henüz kurulmadan, 15 Temmuz 1923 tarihinde toplanan Birinci Heyet-i İlmiye (Bilim Kurulu) toplantısında ele alınmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan bu çalışmalarla, “Yüksek Muallim Mektebi” adını alan okulun yeniden kuruluşu (1924); Ankara’nın sanat ve kültür hareketleriyle ilk kez tanışması (14 Ekim-1923); Musiki Muallim Mektebinin kuruluşu (1.Eylül-1924); Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart-1924); Gazi Eğitim Enstitüsü (1926); biri Kayseri Zincidere Köyü'nde, diğeri Denizli Erkek Muallim Mektebi'nin dönüştürülmesiyle iki Köy Muallim Mektebi açılması (1927-1928); Harf Devrimi (1 Kasım-1928), Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932); Gazi Eğitim Enstitüsü bünyesinde Anadolu’da ilk kez Sanat Eğitimi-Resim-İş Eğitimi veren Bölümün açılması (1932); Halkevlerinin kuruluşu (1932); Üniversite öğreniminin düzenlenmesi-Öğrenimin laikleştirilmesi (31 Mayıs-1933); Sanat Okullarının yurt genelinde yaygın olarak kurulması (1935), Buna bağlı olarak 1937’de Erkek Meslek Öğretmen Okulu" açılarak bugün bilinen tanımıyla "Teknik Öğretmen daha sonra Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu"(1948-1949),Aynı yıllarda 1938-1939 öğretim yılında Meslek Öğretmen Okulu, 1947-1948 öğretim döneminde Kız Teknik Öğretmen Okulu, 1962 yılında Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu. "Eğitmen Kursları, Köy Öğretmen Okulu (1936-1937), İstanbul Resim Heykell Müzesinin Kuruluşu (1937), Ressamların Yurt Gezileri 1938-1944), Köy Enstitüleri (17 Nisan-1940); Yüksek Köy Enstitüsü (1942), Necati Bey Öğretmen Okulu bünyesinde Necatibey Eğitim Enstitüsü (16 Ekim 1944), Gazi Eğitim Enstitüsü (1926), Çapa Öğretmen Okulu Resim ve Müzik Seminerinin eğitime başlaması (1947).
Özet olarak yer verebildiklerimizin tümü de bu ulusun aydınlarının yarattığı Cumhuriyet’in dinamik kurumları. Birbirinden kopuk değil, birbirini yaratan, besleyen, birbirinin bir başka aşaması olan eğitim sistemleri.

Zincidere Köy Muallim Mektebi öğretmen ve öğrencileri . Fotoğrafın arkasına babam Şakir Efendi (İkinci sıra sağdan 4. Öğrenci) tarafından düşülmüş olan “Köy Muallim Mektebi Grup Halinde, Birinci sınıf, 927” notundan, 1927 tarihli bu fotoğrafta görünen şahısların, mektebin ilk öğretmen ve öğrencileri oldukları anlaşılmaktadır.

Mustafa Necati Bey Cumhuriyet’in Öğretmen ve öğrencileri ve 1926-27 yılında Zincidere Köy Muallim Mektebi
Bugün hangi konu ve kurum ele alırsa alınsın, temelinde sayabildiğimiz burada anılan eğitim ve kültür ocakları vardır ve bu kaynaklardan beslenmiştir:
Bunlar içinde bir uygulama var ki başka ülkelerde varlığı yokluğu bir yana eğitim sistemimizde başka bir örneği olmayan İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu, Çapa Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Öğretmen Okulu’’nun aynı binada, aynı kültürel-sosyal yaşam ikliminde, birlikte eğitim görmeleridir.
1963 yılına kadar devam eden bu özgün uygulama Öğretmen Okulu’nun Ortaköy’e, Eğitim Enstitüsü’nün Kadıköy-Kızıltoprak’a taşınmasıyla son bulur.
1962 Eylül-Ekim ayında üç okulun birlikte eğitim gördüğü bu tarihi binada Öğretmen Okulu Resim Semineri öğrencisi olarak eğitim görmeye başlayan çok şanslı öğrencilerden biriyiz, eşim Şükran’la birlikte. Bu nedenle yazacaklarım somut yaşam deneyimleri ve gözlemlere dayanır; aktarma, kitabi bilgiler demeti değil. Bir yaşam sayılan 60 yıllık eğitimcilik yaşamımızda bu okuldaki öğrenciliğimizde kazandıklarımızın etkisi, katkısı nedeniyle kendimizi şanslı sayıyoruz. Buradan edindiğimiz birikimle eğitimci, yönetici olarak görev aldığımız köy İlk Okulu öğretmenliğinden üniversite öğretim üyeliğine kadar her kurumda eğitim atmosferine ve öğrencilerimize taşımaya çalışanlardanız.
Bu yazımda zaten değineceğim konu bir yönüyle kurumsal, bir yönüyle de bireysel değerlendirme. Eğitim camiamızda bilinmeyen ya da üzerinde durulmayan ve bana göre çok özgün bir eğitim deneyiminin bizlere kazandırdıklarını anlatabilme amaçlı.
Sevgili dost Prof. Dr. İsa Eşme bu üçlü eğitim kurumundan Yüksek Öğretmen Okulu ve İlköğretmen Okulu için kapsamlı iki ayrı kitap yazdı ve yayınladı. Eğitim Enstitüleriyle ilgili kitap çalışması da bitmek üzere. Türk Eğitim Tarihi açısından ilk ve çok önemli sayılan araştırma-belgeleme çalışması. Benim amacım tarihi bilgiler değil; Anadolu’nun Torosların yamacındaki altı yıllık İvriz Öğretmen Okulu orta kısmından sınavlarla seçilerek İstanbul’da-Çapa’da okuma; buranın eğitim ve kültür atmosferinden, ikliminden beslenme şansını yaşamış bir köy çocuğunun buradan sonraki aşamada Gazi Eğitim’de eğitim görebilmesi. Benim gibi bir başka altı yıllık Kastamonu Gölköy Öğretmen Okulundan seçilerek gelen: İstanbul’da Resim Seminerinde eğitim görürken Fen alanındaki başarıları nedeniyle beşinci sınıftan sonra Yüksek Öğretmen Okuluna seçilen; ardından Üniversite eğitimiyle akademik aşamalarını yaşayan İsa Eşme gibi çok sayıda örneği temsilen. Anılara ve kazanımlara dair bir değinme. Kendi içinde aşamaları, açılımları ile öğrencinin ulaşabileceği başarı kapıların açılmasının örnekleri.

1960’larda Çapa Öğretmen Okulları binası. Bu okul tarihi binanın tam alnında yer alan mavi, Türkuaz çinileriyle; bizim için bir ibadet yeri gibi muhteşem çini kaplı Kütüphanesi ile Mavi Çinili Bina diye bilinir. Öğrencisi olduğumuz yıllarda bu tarihi okulun Millet Caddesinden görünüşü.
Önce bir saray mimarisindeki bu eğitim mabedini tanıyalım: 1900-1901 (1315) yılında Mimar Kemalettin tarafından yapılan bina zemin katla birlikte çok yüksek tavanlı, dört kattan oluşmaktadır. ‘’Tamamen klasik Türk üslubunda inşa edilmiş olan binanın zemin katında ´´Çinili Mescit´´ yer almaktadır. Cephe görünümüyle ve bazı mekânlarında kullanılan turkuaz renkli Kütahya çinileriyle, ustuka işçiliği (alçı işi) dekorasyonlarıyla yapının iç mimarisinde oldukça dikkat çeken incelikler bulunmaktadır.’’
Okulun kısaca tarihi geçmişi: Tanzimat’ın ilanından sonra Padişah I. Abdülmecid’in iradesi ile Ahmet Cevdet Paşa öncülüğünde öğretmen yetiştirmek amacıyla ilk Dârülmuallimin (Erkek Öğretmen Okulu) olarak 16 Mart 1848 tarihinde İstanbul’da Fatih’te eğitim ve öğretime açılmıştır. 1874 yılında ortaya çıkan ihtiyaç üzerine Dârülmuallimini İdâdî, 1890-91 yılında okulun adı Dârülmuallim-i Âli (Yüksek Öğretmen Okulu) olarak yeniden düzenlenmiştir.1894 yılında İstanbul Depremi sırasında çıkan yangınla eski binası tahrip olan okul binası Mimar Kemalettin tarafından 1900 yılında yapılan İstanbul Çapa’daki tarihi binasına taşınmıştır.
Darül Muallimin/İstanbul Muallim Mektebi adlarıyla Türk eğitim, bilim, kültür alanında çok değerli insanların yetiştiği kurum aynı zamanda kapatılma-açılma serüvenleri yaşamıştır. Nitekim bizden sonra da ana özelliği dışında çok yanlış olarak birkaç görev için kullanılmıştır. Bu gibi tarihi kurumlarda devamlılık, süreklilik olmadığında unutma hastalığı devreye girer. Binanın aidiyet bilinci kaybolur, kimliği yozlaşır. Bir zaman sonra böyle bir kurumun, okulun varlığı hiç olmamışa dönüşür. Ne yazık ki Çapa Öğretmen Okulları da bunu olumsuz olarak yaşamıştır. Buradan yetişenlerden birinin (Ramazan Ersoy) kurumun tarihçesinin altına düştüğü not bu nedenle önemlidir. ‘’Ben okulun adı "İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü" iken bu okula girdim ve orada okudum. Benim gibi orada çeşitli branşlarda okuyan, mezun olup ülkemize hizmet eden binlerce öğretmen varken ve bizi yetiştiren çok değerli yüzlerce öğretmenimiz varken bu okulu YOK SAYIP ADINDAN SÖZ ETMEMEK ne demek oluyor acaba?
Haklı olarak bugün Çapa Öğretmen Okulu künyesinde geçmişteki üçlü okuldan söz edilmemektedir.
Şu bir gerçektir ki 1830-1900’lerin aydın insanları batı kültüründeki eğitim kurumlarının mimari özelliğinin aidiyet bilinci kazandırmadaki önemini biliyorlardı. Bu nedenle Mimar Kemalettin Beye Çapa binası yaptırıldı. Çapa’daki tarihi bina bütün öğrencilerinde ve öğretmenlerinde bu tarihi binada okuma, Çapalı olma bilinci kazandırmıştır. Ne yazık ki değindiğimiz gibi devamlılık göstermeyen anlayışlar yüzünden okul, hizmet binası gelgitleri yaşamış bu da unutmalara uğramasına neden olmuştur. Cumhuriyet’i kuranlar bir eğitim kurumunun mimari kimliğinin aidiyet bilincindeki önemini bildiği için onca yokluk içinde Başkent Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü’nün muhteşem binasını yine Mimar Kemlettin Beye yaptırmışlardır. Ne acıdır ki öğrenci ve eğitim için yapılan bu tarihi bina bugün üniversite yöneticilerinin hizmet binasıdır. Böyle binada eğitim hayatı yaşamanın öğrenciye kazandıracaklarının manevi hazzını kısa sürelerle keyfe göre atanmış yöneticilerin anlaması mümkün değildir.
Bu yazıyı yazma nedenlerinden biri de bu özgün eğitim uygulamalarının ve onun bu ülkeye kazandırdıklarının unutulmaması. Bir kurumun kurumsal kimliğinin, içinde yaşayan, barınan, eğitim gören insanlarında kimlik bilinci oluşturduğuna inanan, bunun önemini kavramış binlerce insanın var olduğudur. Bu yazım zaten bir tarihi bilgi sıralamak amacında değil. Bana göre çok özgün bir uygulama olan Çapa Öğretmen Okullarındaki üçlü eğitim atmosferi içinde yaşama şansı bulan pek çok Anadolu çocuğuna neler kazandırdığını ve öte yandan yok edidikten sonra neler kaybettiğini anlatmaya çalışmak.
Üçlü okul uygulaması eğitim sistemi içindeki aşamaların da bir göstergesiydi. Öğretmen okulu, onun bir üst aşaması ve öğretmen okulu öğrencilerinin o günkü sınavlar sistemi içinde gidebilecekleri Eğitim Enstitüsü ve Lise eğitimi sonrası lise mezunlarının ve 1950’den sonra Öğretmen Okullarının 5. sınıfına kadar Fen ve Sosyal Bilimler alanlarında sivrilen, seçkin öğrencilerin de seçilerek aşamalı sınavlarla okuyabilecekleri Yüksek Öğretmen Okulu.
Kendi içinde özendirme, yönlendirme, hedef belirleme konularında çok önemsediğim bir aşamalar dizgesinde yer alma, birbirini besleyen eğitim bilinci demektir. İlgilenenler için, bu okulların Türkiye’deki tarihi seyri, sistemi, yasaları, işleyişi Prof. Dr. İsa Eşme’nin kitaplarında ayrıntılı ve belgeli olarak ele alınmıştır.
Tekrar da olsa bu üç okulun kısa tarihçesi
16 Mart.1848’de İstanbul Fatih semtinde kurulan Darül Mualllimin daha sonra Mimar Kemalettin Beyin 1900’de Çapa semtinde yaptığı tarihi binada Çapa Öğretmen Okulu +Yüksek Öğretmen Okulu olarak hizmet vermeye başlamıştır.’’Dârülmuallimîn zaman içinde geliştirilerek, bünyesinde ilk, orta ve liselere öğretmen yetiştiren kısımları da içine alan “Dârülmuallimîn-i Âliye” adlı kuruma dönüşmüş, 1891 yılında bu kurumun içinde yer alan ‘Âli’ kısmı bugünkü lise düzeyindeki okullar olan idâdilere öğretmen yetiştiren bir yüksek okul haline getirilmiştir. Yüksek Öğretmen Okullarının asıl çekirdeği olan bu kurum, Cumhuriyete kadar sık sık yapı değiştirmiş ve 1915 yılında şekillenen yapısıyla Cumhuriyete devrolmuştur.’’ 1930 ve 40’lı yıllarda, tıp fakülteleri dahil, üniversitelerin pek çok bölümüne sınavsız öğrenci alınırken, Yüksek Öğretmen Okulu, sınavla öğrenci alan bir-kaç okuldan biri durumundadır. Dahası, okulun bu niteliği nedeniyle, o yıllarda liselerin başarısının, Yüksek Öğretmen Okuluna sokabildikleri öğrenci sayısı ile ölçüldüğü eğitimciler tarafından hep dile getirilmiştir. Okulun bu başarısında şüphesiz öğretim kadrosunun etkisi büyük olmuştur. Lisans derslerini İstanbul Üniversitesinde gören öğrenciler, akşamları dönemin en seçkin eğitimcilerinden meslekleriyle ilgili ek dersler almışlardır. Prof. Z. Fahri Fındıkoğlu, Sadrettin Celal Antel, Prof. Cemil Bilsel, Prof. Mazhar Osman, Prof. Besim Darkot bu kadroda yer alanlardan ilk akla gelen isimlerdendir. https://dhgm.meb.gov.tr/yayimlar/dergiler/milli_egitim_dergisi/160/esme.htm
1848’de kurulan Darülmuallimin-Öğretmen Okulu İlkokullara öğretmen yetiştirme görevi ile kurumdan ayrı ama aynı temel ilkelerle Erkek Öğretmen Okulu adıyla faaliyet gösterdi. Cumhuriyet’in önemle ele aldığı böylesi sağlam ve köklü bir geleneğe sahip Öğretmen yetiştirme politikası Çapa adıyla özdeşleşen ve aidiyet bilincine dönüşen bir eğitim odağı haline gelmiştir.
1946–1947 öğretim yılında, ilkokullara öğretmen için, İlköğretmen Okulu; Liselere Öğretmen yetiştiren Yüksek Öğretmen Okulu yanında 1848’de açılan Dârülmuallimîn-i Rüşdî’nin misyonunu yerine getirmek ve böylece ortaokullara öğretmen yetiştirmek üzere İstanbul Eğitim Enstitüsü açıldı.
Böylece üç okul Çapa’nın tarihi binasında yoğun etkileşim içinde eğitim görmeye başladı.
Bu arada çok önem verdiğim bir konu var: 17 Nisan 1940 yılında Dünya eğitim tarihinde yer alan Köy Enstitüleri kuruldu. Kurucuları İstanbul Darülmuallimin-Öğretmen Okulu mezunu İsmail Hakkı Tonguç ve Darülmuallimin-i Âliye’nin (Yüksek Öğretmen Okulu) mezunu olan Milli Eğitim Bakanı Hasan Al Yücel.
Köy Enstitüleri dinamik bir eğitim sistemi. Sürekli kendini aşma ilkesiyle 1942’de Yüksek Köy Enstitüsü’nü yaratır. Eğitim aşamaları içinde öğrencilerin ilgi ve yeteneklerine göre yönlendirme çabasıyla 1947’de Çapa Öğretmen Okulu bünyesinde Resim ve Müzik Seminerleri özel eğitimi sınıfları oluşturulur. Köy Enstitülerinden ve Gazi Eğitimden yetişen Nevide Gökaydın, Kemal Gökaydın, Selahattin Taran, Hasan Kavruk, Malik Aksel ve Akademiden İlhami Demirci gibi ressam eğitimcilerle Resim Bölüm; Ekrem Zeki Ün, Tahir Sevenay, Halil Bedii Yönetken gibi müzisyen eğitimcilerle Müzik Bölümü kurulur.
Her biri alanında idol sanatçılardı ve bizler ne şanslı öğrencilerdik ki resim bölümü öğrencisi olduğumuz halde bizim müzik öğretmenimizdi bu değerli insanlar. Birbirini destekleyen, besleyen sanat alanlarında eğitim örneği.
‘’Atatürk’ün “Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Projesinde” özel önem verdiği müzik eğitimi ve seslendirme kurumlarının Batılı anlamda yapılandırılması için yetenekli müzik öğrencileri devlet bursuyla Avrupa’ya yollanmıştı. “Ulusal Çağdaş Çok sesli Türk Müziği” yaratmak için öncelikle bestecilerin yetişmesine önem verilmiş olup, Avrupa’ya müzik eğitimi için gönderilen I. kuşak arasında bulunanlardan biriydi Ekrem Zeki Ün.’’ https://www.mehmetakinci.com.tr/goc-ve-istanbul-capa-ogretmen-okulu-anilarim-41.html
Eğitim sistemimizde özgün uygulamalardan biridir bu seminer bölümleri. İlkokuldan sonra altı yıllık bir eğitim içinde daha ilk yıllarda resim ve müzik alanlarında sivrilen, öne çıkan öğrencilerin erken yaşlarda ve tam gelişme aşamasında eğitim almalarının önemini kavrayan bir eğitim anlayışı. Çapa Resim ve Müzik Seminerlerinde yetişen gençlerin büyük bölümü Gazi Eğitim’in ilgili bölümlerine, 1957’den sonra Tatbiki Güzel Sanatlara devam etmiş ya da daha sonra açılan eğitim enstitülerinde yüksek öğrenimlerini görmüşlerdir. Böylece orta kısım öğrenciliğinde başlayan resim ve müzik tutkusu alanda devamlılığı olan, birbirini geliştiren eğitimle başarılı sonuçlar vermiştir. Resim ve Müzik alanlarından çok sayıda akademik*eğitimci sanatçı yetişmiştir.
Nitekim bu eğitimde ilk yıllardan itibaren alınmaya başlayan çok başarılı sonuçlarla bugün Türk Sanatında sanatçı ve sanat eğitimcisi olarak 400’e yakın akademisyen, ressam, heykelci, grafik sanatçısı yetişmiş, eğitim kurumlarında görev almıştır. Aynı başarı müzik alanında da var. Bugün ülkemizdeki Eğitim ve Güzel Sanatlar Fakültelerinin resim ve müzik bölümlerinin kurucuları, öğretim üyelerinin çok büyük bölümü bu kaynaktan yetişenlerdir.
Çapa Öğretmen Okulları çok dinamik bir eğitim kurumuydu. Çok seçkin, her biri Anadolu okullarında okutulan derslerin kitaplarının yazarları; Türk sanatında, edebiyatında, fen ve soyal bilimlerinde adları olan, yetkin insanlardı. Bir o kadar da eğitimcilik nosyonu ile donanmış eğitimciler. Öğrenci potansiyeli de bu paralelde gelişen, İstanbul sanat ve kültür ortamını okula taşımaya çalışan, her günü sosyal ve kültürel etkinliklerle dolu, öğrenci örgütlülüğünün örneği.
Örneğin, heyecanla yaşadığımız bir gün; çağdaş Türk şiirinin 24 şairinin hazır bulunduğu şiir günü.
Zeki Ömer Defne, Orhan Şaik Gökyay, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Bekir Sıtkı Erdoğan, Şemsi Belli, Ayhan Kırdar, Ece Ayhan, Edip Cansever gibi pek çok şairimizin şiirlerini kendilerinden dinlemek.
Kitap imza günleri o yıllar şimdiki gibi yaygın değildi ama okulumuzda sık sık bu uygulamalar yapılır, öğrenci harçlığımızla kitaplar alırdık.
Her hafta mutlaka bir, hatta iki çok izlenen önemli sosyal etkinlik yapılırdı konferans salonumuzda. Bir başka gün çağdaş Türk yazarlarının hazır bulunduğu nesir günü. Bir başka hafta Şan tiyatrosunda Münir Nurettin’in konserinde şarkılarını dinlemek. Bir başka gün Tepebaşı tiyatrosunda Vasfi Rıza Zobu oyununda.
Benim çok önemsediğim bir uygulama da ders öğretmenlerimizin başta Enver Naci Gökşen olmak üzere dışarıdan ya da okulda başka bölümlerin öğretmenlerinden yazar, şair, matematikçileri derslerimize davet etmesiydi. Bir gün Behçet Necatigil; başka bir gün Orhan Şaik Bey; bir başka gün matematikçi Arif Akçabay dersimize gelip daha yayınlanmamış şiirlerini okurdu bizlere. Bu şiirleri daha sonra Ilgaz, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde yayınlanınca başka duygularla tekrar okurduk. Başka bir uygulama da bazı derslerimizin yazar ve şairlerin mezarları başında yapılmasıydı. Tevfik Fikret’in, Orhan Veli’nin, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mezarlarında çok ders yaptık bu uygulamayla. Okul bu konularda her türlü kolaylığı sağlıyordu.
Her öğrenci için ayrı ayrı deney masaları ve deney kimyalarıyla tam donanımlı fizik, kimya laboratuvarları Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü öğrencilerinin ortak laboratuvarı idi.
Okulun Konferans salonu özel kutlama ve anma günlerinde Tarihçi Niyazı Akşit Beyin Müdür olduğu okul yönetiminin hazırlıklarıyla herkes içindi. Öğretmen Okulları günleri ortak etkinliklerdendi. Okulun kütüphanesi üç okulun ortak kullandığı adeta bir ibadethane gibi çıt çıkarılmayan, öğrencilerin sessizce çalışma mekanlarıydı. Her taraf mavi çinilerle kaplıydı. Spor salonu, futbol sahası ayrımsız her öğrenciye açıktı. Düzenli etkinlikler yanında İstanbul içinde organize edilen spor karşılaşmaları bu salon ve sahalarda yapılırdı.
Üç okulun bir arada bulunması alt-üst sınıflar, bölümler, okullar açısından herhangi bir sorun yaşatmadığı gibi saygılı abla-ağabey ilişkileri sosyalleşmede önemli katkılar sağlıyordu.
Eğitimci kadrosunun seçkinliği ile birlikte okul yönetimi ta baştan saygın kişilerdeydi. Niyazi Akşit gibi bir tarihçinin okul müdürü olması her kademedeki okul öğrencileri için ayrı bir güven kaynağıydı. Okul demokratik bir atmosfer yaratıyor, siyasal, sosyal eleştirileri olgunlukla karşılıyordu. Bir konu karşısında Müdür Niyazi Akşit Beyi ağır eleştiri yağmuruna tutan öğrencilere gösterdiği sevgi dolu, kendine güvenli babacan tavrı altmış beş yıldır asla unutmadım.
Mustafa Kemal aydınlığında Cumhuriyet’in kazanımlarından nereye. Bir de bu günü düşünün.
Türk eğitim tarihinde önemli yeri olan Mart (16 Mart.1848) ve Nisan (17 Nisan.1940) aylarını eğitim tarihimizi anma ve günümüzdeki sistemsizliği, ilkesizliği sorgulama ayları olarak görüyoruz.
Bizlerin çağdaş Türkiye’nin çağdaş, donanımlı bireyleri olmamız için her birinin ne çabalar harcadığını çok iyi bildiğimiz ve bugün bilinmezler aleminde olan ama yüreğimizde yaşayan başta Mustafa Kemal olmak üzere bütün eğitimcilerimizi ve bütün öğretmenlerimizi sevgi, saygı ve minnet duygularıyla anıyoruz.
Prof. Hasan Pekmezci.
23 Şubat 2026, Ankara
Kaynakça
*
Yorumlar
Kalan Karakter: