Günümüzde hızla değişen teknolojik olanaklarla yaygınlaşan sosyal paylaşımlar olumlu-olumsuz çeşitli bakış açılarıyla her yaştan, her eğitim dizgesinden, her meslek alanından insanı istese de istemese de bir salgın gibi etkilemeye başladı. Kuşkusuz bunların yarattığı, yaratacağı çok boyutlu etkilerin de ne olup ne olamayacağı konusu toplum âkillerinin ilgi ve bilgileri alanında değerlendirilmek zorundadır.
Nitekim günümüzde ana-babalardan başlayarak çağdaş eğitim düşünürlerinin, yönetim erklerinin konuya ilişkin yorumlarına ve değerlendirmelerine dair eleştiri ve buna bağlı kontrol sistemleri tartışılıyor. Bu konuda sınırlama, engelleme gibi yasal önlem önerilerini de peşi sıra görmeye başladık.
Bize göre bu bir atom ya da nükleer buluş gibi iki yanlı ve iki uçlu bir konu. İyiye-doğruya, güzele kullanıldığında insanlık için kurtarıcı olabilirken; kötü amaçlı kullanıldığında da insanlığı-değerleri yozlaştırma-yok etme gücüne sahip.
Tartışılan konu sadece genel paylaşımlar değil elbette; pek çok aile için çok küçük yaşlardan başlayarak çocukların, gençlerin ellerine tutuşturulan akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar saniyesinde çok sayıda paylaşıma ulaşma olanağı vermekte; Hele neredeyse bir yaşlarından başlayarak bebelerin, çocukların susturulması, ‘’aman yaramazlık yapmasın da’’ düşüncesiyle oyalanması için cankurtaran sayılması da eleştiri oklarını çekmekte.
Kimileri bu konuyu gençlikteki ilgi kayması, daha genişi ile toplumdaki bazı sorunların kaynağı olarak görme eğiliminde. Bir eğitimci olarak sorunu tek bir kaynağa indirgemek başka daha da büyük sorunların görmezden gelinmesine neden olabilir diyoruz.
Neden derseniz;
Son çeyrek yüzyılda çeşitli siyasal, sosyal, ideolojik katmanlar içindeki pek çok ülkede; Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da, Güney Amerika’da toplumda yönetim erkinde yer alan insanların nerede ise ortak özellikleri dikkat çekici. Kuzey Kore’den Güney Amerika’ya uzanan bir kuşakta tipik örnekleri olan, nobran, sevgi yoksunluğu yüzüne, mimiklerine, vücut diline anında yansıyan, dediğim dedik özentili. Arada Jose Mujica gibi babacan, tevazu sahibi, yaşamı çok boyutlu hazmetmiş birkaç üst düzey yönetici örneğini bu sıralamanın dışında tutuyorum. Elbette mini Baltık Ülkeleri, İskandinav ülkeleri olumlu örneklerin başında geliyor. Lüksemburg’da, Estonya, Letonya, Litvanya’da devlet yöneticilerinin protokolsüz, koruma ordusu olmadan herkese açık yerlerde kahvaltı yaptıklarının tanığı olduğumuz çok farklı örnekler gibi. Zaten bu yazımızda konumuz bunlar değil.
Asıl sorun; günümüzde ulusal ve uluslararası her türlü medya etkileşimlerinin azımsanmayacak bir bölümünün; savaşların, iç çekişmelerin, haberlerin, dizilerin, polemiklerin, siyasal, sosyal ve ekonomik tartışmaların sanki savaş meydanı sayıldığını görüyoruz. Bunların özellikle çocuklar, gençler ve ortayaş gruplarında yarattığı olumsuz etkiler yadsınamaz. Böylece toplumsal yaşamda içten içe davranış değişikliklerine, ilişkilerde acımasız, saygısız, empati bilincinden yoksunluğa yansımalar kaçınılmazdır ki her gün basına, politik değerlendirmelere nasıl yansıdığının sayısız örnekleri var. Sevdiğim bir söz : Ön teker nereden giderse, arka teker de oradan.’’
Bunlara karşın bizim konumuz böylesi olumsuzluklar değil. Sosyal paylaşımlarda güzeli, doğruyu, hümanizmayı, sevgiyi, saygıyı, dayanışmayı, empati bilincini ana değer sayan olumlu konular. Bu nedenle yazımızda insani değerler dizgesinden söz edecek, dolaylı ya da doğrudan dersler sayılabilecek örnekleri derleyip vermek amacımız.
Başka kültürler bir yana Anadolu kültürünün içinden geçtiği Asya ata kültürü; birlikte yaşamak, iç içe yaşamak zorunda olan insanoğlunun her koşulda insani değerlerini korumasının önemine dikkat çeker.
Örneğin ‘’Zerdüştîliğin özünde değişmeden/dönüşmeden kalan temel söylemi: “İyi davranma, iyi düşünme ve iyi konuşma ile bütünleşen tek yol doğruluk yoludur. https://www.bisav.org.tr/track-order/Bulten/9/123/zerdust_un_yasami_ve_ogretisi
Bunu ‘’Güzel şeyler düşün, güzel şeyler söyle, güzel işler yap’’ bağlamında birbirimize karşı davranış modeli olarak önemsemek gerek.
Bir başka geniş felsefeyle insanlığın varlığının kaynakları olan suyun, havanın, toprağın, ateşin kirletilmesi insanlığın kirletilmesi anlamında değer kazanır.
Sosyal paylaşımlarda bu saydıklarımın anlamına uyan çok sayıda örnek var. İnsanlığa, dostluğa, sevgiye, saygıya, yardımlaşmaya, dayanışmaya dair kimi zaman çok duygusal, kimi zaman ibretlik uyarı, ders, öğüt.
Bu yazımızda şunu da özellikle belirtmekte yarar var. Bu tür paylaşımların gerçekliği, kurgusallığı, yapay zeka tasarımlılığı var mıdır, yok mudur sorgusu benim ilgi ve bilgi alanımda değil. Konunun taşıdığı insani mesajlar önemli benim için. Çünkü toplumumuzda bu mesajlara çok büyük ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Gerisini okuyucunun ilgisine, değerlendirmesine bırakarak.
İlk örnek bir video paylaşımı beni yetmiş yıl öncesine, çocukluğuma, çobanlığıma, keçilerime, oğlaklarıma götürdü. Sağılma zamanı köyümüzün çobanının sürüyü getirdiği bir çamlık vardı. Köy kadınları, kızları özenli, güzel giysileriyle düğüne gider gibi keçilerini sağmaya oraya giderdi. Bizim üç dört keçimiz vardı. Onları sağmaya giden tek erkek çocuk bendim. Herkes durumumu bildiği için normal karşılar, hatta yardım ederlerdi bana. Neden ben giderdim? Çünkü üvey ana sağmaya gittiğinde keçiler ona sütlerini vermezlerdi. Hoyrat, nobran tavrıyla kim bilir bana yaptığı gibi hayvanlara ne yapıyorsa helke-bakraç içinde bir iki parmak sütle geri gelirdi. Ben her defasında helkem dolu geldiğim halde. Benim keçilerimin de adları vardı ayrı ayrı. Adlarını söylediğimde nerede olurlarsa olsunlar, koşarak gelirlerdi yanıma. Onlarla, onların bebeleri oğlaklarla çok yattım, kış geceleri, koyun koyuna.
Bu nedenle Anamur’a giderken Göksu boyunda rastladığımız sürüleri ayrı bir duygusallıkla izleriz, severiz ailecek. Sahiplerinden çekindiğimiz için sevemediğimizi de uzaktan.

Yaşlı adam oğlağını çağırıyor, sürünün içinden koşarak geliyor Güneş. ’’Gel Güneşim, gel, gel gel’’. Veciz bir söz de onun. ‘’Hayvana insan gibi davranırsan’’ Anadolu insanının hayvanlarını evin bireylerinden sayma gibi bir duyarlılığı vardır. Bu yüzden onları öpüp koklamaları ile ‘’Oğlum, kızım’’ diye hitapları yaygındır.
***

“Bu anı 4 yıl önce kayda almıştım. Sevgili köpeğimiz Mavuş, babaannem ya da annem duygulandığında, her zaman yanlarında biter, patisini uzatırdı. Geçtiğimiz Temmuz ayı onu kaybettik. Duygusal zamanlarımızda bizim iyileştirici gücümüzdü. Videoda da gördüğünüz gibi babaannem ağlarken sanki onu teselli edercesine patisini uzatır, “Ben senin yanındayım.” der gibi varlığını belli ederdi.” diye kaydediyor torunu ve paylaşıyor, bu anıyı..
***
Bu videoyu Prof. Dr. Şinasi Yavuzer hocam paylaştı bizlerle. Benzer duyguları taşıdığımızı bildiği için. Sele kapılan bir kaplan ve onu kurtaran bir fil. Videoyu ilk izlerken kaplan’ın file saldıracağını, filin de kendini koruyacağını düşünmüştüm.
Fil normal doğa yaşamında düşmanı olan kaplanı kurtarmak, sırtına çıkarmak için özel çaba harcıyor. Hayvanlar âleminin bilinmezlerinden, insanlar âlemine göndermede ilginç bir örnek.
***
Bir başka paylaşım. Günümüzde çok tartışılan ve çok vahim bir seyir izleyen her yaştan ve özellikle çocuklar ve gençler arasında çok örneği görülen bireysel ve toplumsal saldırganlık, akran zorbalığı sorununa dair bir gönderme. Bir ailede, bir toplumda kinciliği, kan davasını öğütleyen bir insani değer olabilir mi?
Bir toplumu koflaştırmanın, içten çürütmenin yollarından en önemlisi dejenere edilen moral değerlerdir. İnsanların birbirlerine güvensizliği, herkesi potansiyel suçlu, hırsız, arsız, câni görme hastalığı bu yozlaşmanın ya da yozlaştırmanın yaşama yasımasıdır. Bir örnek vermek istiyorum. Annesinin yanında dans edercesine hareket eden bir kız çocuğuna gülümseyerek el sallamıştım. Annesinin bana azarlayıcı bakışlarını ve çocuğun kolunu sertçe çekerek, onun oyununu bozduğunu gördüm. Bu gibi tavırlar bizde çok yaygınlaşmaya başladı. Buna karşın devlet sınırlaması nedeniyle çoğu tek çocuklu aile olan Çin‘de ‘’Her evde bir kral ya da kraliçe var’’ sözü yaygın. Bu ülkede yaşadığımız tanıklıklar var. Çin’de bir annenin yanındaki çocuğuna gülümsediğinizde, bebekse hemen kucağınıza uzatır, sevmenizi isterler, o kibar gülücükleriyle. Daha büyükse elleriyle zafer işaretleri yapar, gülücükleriyle karşılık verirler.
Seksen yaşındaki bir dede, bir nine bile aynı şeyi bizde yapsa çocuk hırsızına bakar gibi bir surat karşınızdadır. Bunun da çok örneğini yaşadığımızdan biliyoruz.
Sokakta, iş yerinde insanların bu konuda düşüncelerini sorun. Çok cesurların dışında çoğu çekincelidir, tedirgindir. ‘’Sözüm bir yerlere çekilir de başım belaya girer’’ diye. Türkiye böyle arızalı bir moral değere layık değildir. Bir toplumda sabah evden çıkarken eşler birbirlerine ya da çocuklarına ‘’aman etliye-sütlüye karışma’’ diye uğurluyorsa bütün erkler şapkalarını önlerine alıp düşünmelidir. Bütün eğitim kurumları, bütün üniversiteler iğreti bilim, eğitim adına laf ebeliğini ve laf salatalarını bırakıp bu konunun özüne inmelidir.
***
‘’Bir yılan gece vakti marangoz atölyesine girmiş. Yerde duran testerenin üzerinden geçerken hafifçe karnı çizilmiş. Öfkeyle dönmüş ve testereyi ısırmış yılan. Isırınca ağzı kan içinde kalmış. Canı daha çok yanan yılan bunu bir saldırı sanmış, testereyi düşman bellemiş. Bu sefer tüm gücü ile testereyi sarmalamış, onu boğmaya çalışmış. Sıktıkça kesilmiş, kestikçe daha da sıkmış. Ve sabah marangoz geldiğinde yılanı testerenin etrafında ölü bulmuş.
Yılanı testere öldürmedi, yılanı kendi öfkesi öldürdü.
Hayatta da bazen canımız yanar. Biri bize bir laf atar. Bir haksızlık yapar. Biz de hemen tepki veririz. Öfkeyle sarılırız o olaya. Evde sevdiğine, işte arkadaşına ailede akrabana, sokakta herhangi bir insana. Sanırız ki karşımızdakine zarar veriyoruz. Halbuki öfke rüzgar gibidir. Bir süre sonra diner ama geriye kırılmış dallar kalır.
Zararı sanadır, asla unutma. Kin tutmak zehiri kendin içip ötekinin ölmesini beklemektir.’’
https://www.instagram.com/reels/DTx8Sz4CP6Y/
***
“Bir kurt ve bir köpek yolda karşılaşırlar. Kurt köpeğe sorar. İnsanlar hakkında ne düşünüyorsun? Köpek başını eğer. ‘’Birini aşağılamak için ona köpek derler. Bu benim çok zoruma gidiyor’’. Kurt merak eder ve sorar. Onların çocuklarına mı saldırdın? Onlara ihanet mi ettin? Köpek asla. Onlara gece-gündüz dostluk yapmadın mı? Benim saldırılarımdan korumadın mı? ‘’Evet dostluk yaptım ve korudum. Her gün, her gece’’.
Kurt acı bir gülümseme ile der ki ‘’peki kendilerine haksızlık edenlere, hayran oldukları kişilere ne diyorlar? Köpek iç çekerek ‘’onlara cesur, bilge, özgür, onlara kurt diyorlar.”
’’https://www.instagram.com/reels/DM0SWxkKAGg/https://www.instagram.com/reels/DM0SWxkKAGg/.
Kurt biraz daha yaklaşır ve der ki ‘’Ben sana yıllardır bizden biri ol demedim mi’’
Sürülerini dağıttım, çocuklarını korkuttum. Evlerini talan ettim. Ama onlar birilerini yüceltmek istediklerinde onu benimle kıyaslayarak övüyorlar. Sonra bir adım daha atar ve şu sözleri söyler.
Unutma, insanlar kendilerine zulmedenleri yüceltir, kendilerine hizmet edenleri küçümserler.
Bir şeyi iyi öğren kuzen. İnsanlar sevdiklerine ve sadık olanlara değil, korktuğuna taparlar. Kendilerini koruyanı değil, ezenleri örnek alırlar. Yükünü eşeğe taşıtır ama fotoğrafı ceylan ile çektirirler.
Sesizce emek vereni değersizleştirir, gürültü çıkaranları yüceltirler. İyiliği çabuk unutur ve gücü kutsar.
Böylece köpek hakarete, kurt efsaneye dönüşür. Çünkü bu çağ akıl ve vicdanla değil, korku ve hayranlıkla karar verir. https://www.instagram.com/reels/DTu60vRCKsw/*

https://www.instagram.com/reels/DTu60vRCKsw/
***
Eğer içinde kin, nefret, kızgınlık, kıskançlık, dedikodu gibi negatif duygular taşıyorsan hayatta mutlu olamazsın ve bütün hastalıların sebebi budur. Pozitif insan olarak sevgiyle, merhametle, dürüstlükle yaşarsan her zaman mutlu olursun.
https://www.instagram.com/reels/DSIOvXcDDfM/
***
İçimizde taşıdığımız duygular, bedenimizde iz bırakır. Araştırmalar, kronik stresin ve bastırılmış öfkenin hem zihinsel, hem fiziksel sağlığı olumsuz etkilediğini; şefkat, affetme ve kabul gibi duyguların ise sinir sistemini düzenlediğini gösteriyor.
“Eğer içine kin, nefret, kızgınlık, kıskançlık, dedikodu gibi negatif duygular taşıyorsan hayatta mutlu olamazsın ve bütün hastalıların sebebi budur. Pozitif insan olarak sevgiyle, merhametle, dürüstlükle yaşarsan her zaman mutlu olursun.”
Bu yüzden “mutluluk” bazen bir hedef değil, içimizde taşıdıklarımızı dönüştürme biçimimizdir.
Kin, kıskançlık, dedikodu gibi enerjiyi tüketen duyguları fark etmek; nefesle, farkındalıkla, kendimize dürüstlükle bırakabilmek hayatı hafifletir ve en önemlisi, fark etmek bile bir adımdır.
Duygularımızı görmezden geldiğimizde onlar bizi yönetir; fark ettiğimizde ise yavaşça çözülmeye başlarlar.
Mindfulness(farkındalık) tam olarak bunu öğretir:
Duyguyu bastırmadan görmek, yargılamadan kabul etmek ve onunla daha sağlıklı bir ilişki kurmak.
Kalbini sevgiye, merhamete ve açıklığa tuttuğunda, zihin sakinleşir, beden rahatlar, yaşam ise gerçekten akmaya başlar.
Unutma, içsel huzur bir anda gelmez; küçük farkındalıklarla büyür. Kendine iyi baktıkça dünya da sana daha yumuşak davranır.
psikolog.songulzengin · https://www.instagram.com/reels/DSIOvXcDDfM/
***
‘’Benim hayatta en büyük tavsiyem şudur. Tabii ki yaşdaşlarınızla gezeceksiniz hatta daha ciddi ilişkilere de gireceksiniz. Ama muhtemelen mutlaka ve mutlaka sizden evvelki nesillerle dost olun. Çok önemli bir şey bu. Bunu çok yaparsan açılırsın. Kabak kabağa bakarak ancak kabak olur’’. (Video söyleşisinden* İlber Ortaylı)
***
Kıskanç insanlar ayıp ararlar. Cahil insanlar bunu yayarlar. Aptal insanlar buna inanırlar. İnsan olan insanlar da belki bilmediğim bir mazereti vardır der meseleyi kapatırlar.
***
Günümüzde kullanılan yöntemler artık ordular değil; hukuk, diplomasi, kültürel söylem ve uluslararası meşruiyet tartışmalarıdır. Amaç, fiilî egemenlikten çok, tarihsel meşruiyeti ve sembolik üstünlüğü tartışmalı hâle getirmektir. Asıl risk, bu süreci yönetenlerin niyetinden ziyade, buna maruz kalan toplumların tarihsel hafızasını yitirmesi ve yaşananları münferit gelişmeler sanmasıdır. Çünkü tarih bilincini kaybeden toplumlar, güç mücadelesini fark edemez; fark edemeyenler ise kendi egemenliklerini savunamaz. Halil İnalcık. https://www.instagram.com/reels/DTymDzxjORX/
***
Ömer Sinan Evren ile bir dakikada psikoloji:
‘’Her şeyi kontrol etmek zoruna değilsin. Ne süper anne, ne süper eş, ne de süper kadın olmak zorunda değilsin. Çünkü bir gün bedenin dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda senin aynı anda kaç rolü üstlendiğini hatırlayan pek az kişi olacak. O halde evi bir süre olduğu gibi bırak. Dışarı çık, temiz hava al, yürüyüşe git. Parkta otur. Kendine bir yemek ısmarla, bir kahve iç. Kuaföre git, biraz daha uyu. Sevdiğin kıyafetleri giy. Kendin ol, kendine iyi bak. Kendini sev. Ve bunların hepsini yalnızca kendin için yap. Unutma Çocuklar büyür, eş gider, iş değişir. ev yine kirlenir ama ruhsal dengeni yitirirsen onu geri kazanmak her zaman mümkün olmayabilir’’.
https://www.facebook.com/reel/1793616961337744
Bir uzmanın psikolojik değerlendirmelerinin içinde hayatı anlamlandırmanın daha başka önerileri de olmalıydı. Örneğin, sevdiğin bir şiir kitabını, bir romanı oku. Bir şiir, bir öykü yaz. Bir sanat müziği, halk müziği korosuna katıl. Bir resim, heykel, seramik gibi hobi kursuna git. Orada elinden geldiğince sen olabileceğin, iç dünyanı orada resim, seramik, heykel yaparak anlatacağın. Gerektiğinde bunları başkalarıyla paylaşarak onurlanacağın. Unutma bunlar şair, öyküsücü, müzisyen, ressam, heykelci, seramikçi olmak için yapılmaz. Ama belli olmaz; kim bilir neden olmasın. Bir resim sergisinde senin çalışmaların da sergilenebilir; ailenle sevdiklerinle, dostlarınla bunun hazzını, onurunu yaşarsın. Sadece kendin için yapmanın yanında ailenin de temsili ne güzel. Ulusal ve uluslararası alanda o kadar çok başarılı örneği var ki bu anlatılanlarımın. Aşağıdaki örnek gibi.
***

Böylesi bir örneği de bilerek seçtim. Sosyal paylaşımlardan aldığım görsel ve bilgilerle;
29 yaşında başladığı buz patenine ismini altın harflerle yazdıran Naz Arıcı, Almanya’daki Uluslararası Yetişkinler Artistik Buz Pateni Şampiyonası’nda 5. kez dünya şampiyonu oldu. Kız çocuklarının örnek alıp buz patenine başlamasına vesile olan Arıcı, şampiyonluğunu Türk kadınına armağan etti.
19 Mayıs’ta, Almanya’daki Uluslararası Yetişkinler Artistik Buz Pateni Şampiyonası’nda 5’inci dünya şampiyonluğunu Türkiye’ye getiren Naz Arıcı, başarılarıyla hepimizi gururlandırdı. Hayat hikâyesini konuştuğumuz Arıcı, tam 10 yıl mühendislik yaptıktan sonra 29 yaşında buz pateniyle tanışmış. İkiz gibi büyüdüğü arkadaşını kaybettikten sonra girdiği depresyonu buz pateni ile atlatan’’ Arıcı’yla geç gelen şampiyonluk yolculuğunu konuştuk.
“Memur bir aileden geliyorum. Annem öğretmen. Çocukluğum ders çalışarak geçti. Okul tüm hayatımı kaplıyordu. Çocukken hiçbir spora eğilimim yoktu, ailem de yönlendirmemişti. Buz pateni sporcusu olmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çocukluğum ve gençliğim eğitimle geçti, herhangi bir sporla tanışma fırsatım olmamıştı. Ardından elektrik ve elektronik mühendisi oldum. 10 sene boyunca mühendis olarak çalıştım. Buz pateni ile tanışma hikâyem aslında bir depresyon dönemine dayanıyor. İkiz gibi birlikte büyüdüğüm arkadaşımı kaybettim ve büyük bir bunalıma girdim. Bir gün ‘Naz bir gün sen de öleceksin ve arkadaşının yanına gideceksin ama o güne kadar dünyada istediklerini yapmalısın’ dedim* (Haber-Röportaj:Ece Çelik)
***
‘’Artık benden geçti, yapamam’’, teslimiyetçiliğinin oldukça yaygın olduğu bir toplumda ‘’Bu yaşta bale mi olur, buz pateni mi olur’’ sözünü kim bilir kaç kez duymuştur bu başarılı sporcumuz. Kendinin ne olduğunu, kendini nasıl tanıması ve tamamlaması gerektiğini bilen ve gereğini yaparak kimliğine, ailesine, ulusuna değer katan gençlerimize...
Son söz olarak;
Bu yıl çok sevdiğimiz öğretmenlik mesleğinde altmışıncı yılımızı kutlayan bir eğitimci aile olarak,eşim Şükran ile birlikte zaman zaman sabah-akşam yürüyüşlerimizde, sağımızdan solumuzdan gelip geçenlere ‘’günaydın’’ demeyi öğretiyoruz. Ters ters baksalar da inatla genç-yaşlı demeden. Bu konuda yıllar önce yetkin ve dobracı gazeteci olan Ayşe Arman’ın köşesinde yazığı bir anısı aklıma gelir hep. Sabah yürüyüşünde selam verdiklerinden bir karşı cins, bir iki gün sonra bunu Ayşe Arman’ın kendisine verdiği bir pas olarak görmüş ki hemen çıkmayı teklif edivermiş. Bir kayaya çarpacağının farkında olmayan serseri bir sandal.
Biz inatla sabah akşam genç-yaşlı, kadın-erkek demeden ‘’günaydın’’ demeye devam edelim. Aydınlık günler için.
***
Toplumsal yaşamda çok önem verdiğimiz bir konu da EMPATİ bilincidir. En yalın tanımıyla ‘’Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapma’’ denetimi. Sosyal yaşamda ve özellikle bireyler ve kurumlar arası ilişkilerde empati duygusunun en önemli etik değer olduğuna inanıyoruz. Bireylerin önce kendilerini, karşısındakilerin yerine koyması; onlara karşı duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, sözlerini, eylemlerini özkontrol ile sorgulaması. Bunun ve özkontrol bilincinin zayıflatılmasının ve yok edilmesinin de en büyük toplumsal çözülmeyi yaratacağının, yarattığının da örneklerini yaşarken. Çünkü bunların tümünün insan ilişkilerinde sevgiyi, saygıyı, dayanışmayı, birbirine bağlılığı getireceği; birbirlerinin varlığının büyük bir nimet olduğunun bilinci. Böylesi kazanımların bireysel ve ulusal dayanışmada, ortak değerlerde büyük bir güç yaratacağı tarihsel deneyimlerle bilinen bir gerçek. Bu değerlerdeki bütün olumsuzlukları yaşayan toplumların akıbeti de tarih sayfalarında örneklerle dolu.
Biz bize yakışan hümanizmayı, dayanışmayı ulusal karakterimiz olarak yaşatmak sorumluluğunu taşıyoruz. Bu ülkeyi kuranlara, Cumhuriyete ve tarihimize vefa borcumuzla.
Hasan Pekmezci.
10 Mart 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: