Köşeyi müzeler, sergilerle İstanbul kaptı.
Adresim Ankara’da gözükse de uzun yıllar bir ayağım İstanbul’da yaşadım. Son birkaç yıldır ise gittikçe daha az zaman geçiriyorum İstanbul’da. Ankara’daki bir etkinliği arkadaşlarıma duyurmak istediğimde fark ettim ki adres defterimdekilerin çoğu İstanbul’da yaşıyor. O nedenle, İstanbul’a ateş almaya gider gibi gidip dönerken sevdiklerimin hangisini göreceğimi iyi planlamam gerekiyor. Aslında, Ankara’dır “dostlukların şehri”; İstanbul’da şehrin dostluğunu yaşayabilirseniz başka arkadaş aramazsınız. Bu son gidişimde de yapılması gerekenlerin dışında kalan zamanımı İstanbul’un kendine ayırdım; dostlarım bağışlasın!
“İstanbul” dediğimde “asıl İstanbul”dan söz ediyorum- İstanbul’u İstanbul yapan, uzun geçmişi olan semtlerden… Benim kendi geçmişimde Beyoğlu ile Tepebaşı’nın özel bir yeri var. İstanbul’da yetişmiş annem ve babam her tatilde sevgili şehirlerine koşarlardı. Tepebaşı’ndaki Bristol Oteli’nde kalırdık. Sonraki yıllarda uluslararası otel zincirleriyle yarışamayıp kapanan Bristol Oteli ile yanındaki binayı1990’larda bir banka almıştı, dış görünümlerini koruyarak içerde yepyeni bir bina yapıyordu. İstanbul’a aşkla hizmet etmiş Çelik Gülersoy’la o günlerde söyleşirken, bu otelin şehirde otel olarak inşa edilmiş ilk bina olduğunu, Pera Palas’ın daha sonra yapıldığını öğrendim. Binanın dış cephesinin korunması iyiydi de içinin bütünüyle yıkılması bu açıdan üzüntü veriyordu. İçi hâlâ gözümün önünde: Bugün AVM’lerde rastladığımız atrium’lu bir binaydı. İlk kez o binada asansöre binmiştim: etrafı camlı asansörden tüm katları görerek inip çıkmak pek hoşuma gitmişti. Üniformalı asansör görevlisini atlatıp kendim çıkmaya kalkınca uyarıldığımda ilkokula başlamış mıydım, bilmem. Anılarımda özel bir yeri olan Bristol Oteli’nin içini yıkıp yeniden yaptıran banka, binayı daha sonra Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na sattı. Vakfın Pera Müzesi’ne dönüştürdüğü bina, bugün İstanbul’un kültür yaşamında vazgeçilmez bir yer tutuyor.

Pera Müzesi’nde şu sıralarda yine önemli bir sergi var: 23 Ağustos’a dek sürecek sergi “Suyun Kıyısında” başlığı altında, 1852-1939 tarihlerinde yaşamış bir büyük ustamızın -Halil Paşa’nın- yaşamı ve sanatını konu alıyor. Özlem İnay Erten’in küratörlüğünü yaptığı sergi, ressamımızın 20’yi aşkın koleksiyondan derlenen 180 kadar resim ve deseni dışında çok sayıda fotoğrafla belgeden oluşuyor.
Sergide ayrıca, boyalarının, resim yaparken kullandığı eşyaların bir araya getirildiği bir yerleştirme de var. Açıklayıcı panolar ilginç bilgilerle donatılmış. Müze, bu sergisi için yine kapsamlı bir katalog hazırlayarak sergiye verilen emeğin kalıcılığını sağlamış, sergiyi gezemeyecek olanların da bilgilenebilmelerine olanak vermiş.
Kendi de paşa çocuğu olarak dünyaya gelen ressamımızın resim temelinin -o dönemde ülkenin en çağdaş eğitimi veren- (“İTÜ’nün büyükbabası”) Mühendishane-i Berr-i Hümayun’da öğrendiği teknik çizim olduğu belirtiliyor. Daha sonra yine dönemin en gözde sanat eğitim kurumu olan Paris’teki Ecole de Beaux Arts’a (Güzel Sanatlar Okulu’na) gidiyor. 1889’da Paris Evrensel Sergisi’nde aldığı bronz madalya ile uluslararası başarı gösteren ilk Türk ressamı oluyor. Pera Müzesi’ndeki sergide yer alanlar arasında bu madalya ile birlikte sanatçının ödül kazanan tabloları da var.

Pembeli Kadın (sanatçının eşi Âliye Hanım) 1904, 125.5×80.5 cm (üstte)
Paris'te Güzel Sanatlar Okulu'nda yaptığı çalışmalardan (yanda)
Hem Osmanlı’nın son dönemini hem de Cumhuriyet’in ilk dönemini yaşayan Halil Paşa için serginin kataloğunda şöyle deniyor: “Onun resimleri yalnızca sanatsal ve teknik bir yetkinliği değil, iki rejim arasındaki zihinsel dönüşümün izlerini de taşır. İstanbul, Paris ve Kahire gibi farklı coğrafyalarla şekillenen uzun sanat yaşamı boyunca siyasi, sosyal ve kültürel birçok kırılmaya tanıklık eden sanatçı, bu dönüşümlerin yalnızca izleyicisi değil, onları kendi özgün diliyle görünür kılan çağının özgün bir yorumcusudur. Bu tanıklığın en çarpıcı simgelerinden biri ise Cumhuriyet’in ilanından sonra (daha önce yaptığı) otoportresinden fesi kaldırmasıdır.”

Halil Paşa "Çengelköy vapur iskelesinden" 1890..
Celal Esad Arseven’in sözünü ettiği “Avrupa’dan gelen yuvarlak kibrit kutuları üzerindeki tasvirlerin çehreleri”nin “çakı ile kazın”dığı zamanlardan geçmişti Halil Paşa da. 1928’de kendisiyle yapılan bir söyleşide, II. Abdülhamit döneminde yaşadıklarını şu sözlerle anlatmış: “Resim yapmak yüzünden çok tehlikeler atlattım. Bir defa eşek üzerinde fakir bir bağcıyı tasvir eden ve Beyoğlu’nda mobilyacı Rosenthal’ın mağazasında teşhir olunan tablomun jurnal edilmesi yüzünden az kalsın sürgün edilecektim. Fakat bereket versin saraya bu tablo yerine başka bir tablonun gönderilmesi yüzünden kurtuldum…” Daha sonra padişahın “Biz bunları Avrupa’ya memleketimizdeki kılıksız heriflerin resimlerini yapsın diye mi gönderiyoruz? Bir daha üstü başı düzgün adamların resmini yapsın, Avrupalılara karşı fena taraflarımızı göstermeyelim” dediğini aktarmış…

Paris'te yaptığı arkadaşı Ahmed Bey'in portresi
Bayram namazı için gittiği Çengelköy’deki camide imamın vaaz verirken hem resim hem de resim yapanlarla ilgili söylediği kötü sözler üzerine çevresindekilerin kendine çevrilen bakışları altında yaşadığı rahatsızlığı anlatmış. İnsan resmi olan tablolarını satamadığından yakınmış: “Neler gördüm! Halbuki, şimdi ne kadar serbestiz” demiş.


Halil Paşa’nın yaşamı, kişiliği, sanatına ilişkin ilginç ayrıntıları keşfetmenin tadını sergiyi ziyaret edecek, kitabını edinecek okurlara bırakıp İstanbul’un son görüşmemizde bana yaşattığı ikinci sevinçten söz edeyim.
Yeni bir can kazanan eski yapılar, geçmişe/ geçmişine ilgi duyan hangimizi heyecanlandırmaz ki!... Hele İstanbul gibi üç imparatorluğa başkentlik yapmış benzersiz bir tarihi olan şehirde, tarihsel yapıların yok edilmeyip canlandırılarak gündelik yaşamımıza katılması!... İstanbul’u anlatan kitaplarımla ilgili olarak genç okurlarımla buluşmalarımızda onlara dünyanın dört bir köşesinden içinde bol gökdelen olan fotoğraflar gösterir, neresi olduğunu tahmin etmelerini isterim bazan. Bir ara dünyanın en yükseği olmakla övünen (şimdilerde o özelliği kaptırmış olan) bir binanın da yer aldığı fotoğrafı görünce tanıyan sesler yükselir: “Dubaaaiiii!” “Evet” derim, “Dubai…” Sonra, bundan bırakın 100 yılı, 50 yıl önce bile adı geçmeyen bu şehrin nasıl ortaya çıktığından söz edip şöyle derim: “Biz Türkiye’de o denli para harcasak buna benzer şehirler yapabiliriz, İstanbul’u da Dubai’ye benzetebiliriz. Ama Dubai ya da Körfez’deki öteki Arap Emirlikleri, bırakın bu güne dek elde ettikleri petrol gelirlerini, bundan sonra elde edecekleri tüm gelirleri de harcasalar, bir İstanbul inşa edemezler çünkü o tarihi koyamazlar yeni bir şehre.” (Gökdelenleri 200 yıllık binaların arasına değil de yeni bir semte yerleştiren Paris ile eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü hiç gökdeleni olmayışıyla şaşırtan -İstanbul’un “kızkardeşi”- Roma’nın da fotoğraflarını gösteririm onlara.)

Bu nedenle, İstanbul’u “bizim” yapan II. Mehmet’in gemi yapımı ve onarımı için Haliç’in ağzında, bugünkü Tepebaşı’nın eteklerinde kurduğu Tersane-i Amire’yi canlandıran İBB Miras’ı coşkuyla alkışlıyor, bu katkıda emeği geçen herkese- bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak- şükranlarımı sunuyorum. Osmanlı döneminde ilk buharlı gemilerin, ilk denizaltının yapıldığı bu tersane Cumhuriyet döneminde de gemi yapım ve bakımında kullanıldıktan sonra uzun yıllar işlevsiz bırakıldı. Bir ara lüks yat limanı olması gündeme gelen Haliç Tersanesi’nde bugün yine Şehir Hatları vapurlarının bakım görmesi, eski vapurların yeniden sefere çıkması, yeni gemilerin yapılması hem II. Mehmet’e, hem görmüş geçirmiş İstanbul’umuza, hem de İstanbulluya değer verildiğini gösteriyor.

Hele bir de Tersane yerleşkesindeki bazı yapılara yeni bir yaşam verilmesi iyice mutlu ediyor. İstanbul Sanat Müzesi, bu yapılardan biri…


Aralık 2025’te Ankara’da Çankaya Belediyesi’nin Doğan Taşdelen Kültür Merkezi’nde yalnızca bir ay için açılan İbrahim Çallı (1882-1960) sergisi şu anda Haliç Tersanesi’ndeki İstanbul Sanat Müzesi’nde…

Çallı ile dönemin ressamları Halife Abdülmecid'le birlikte Halife'nin sanatı desteklemek için kuruluşuna öncülük ettiği Şişli Resim Atelyesi'nde...
Çallı’yla ilgili bir kitabın (ya da kitapçığın) içinde dolaşır gibi oluyorsunuz sergiyi gezerken… Özlü bilgiler, anılar, fotoğraflar, resimler… Akademi’de bir ressam kuşağını yetiştirmiş olan Çallı’nın öğrencilerinden Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun –Çallı’nın imzasını taşıyan- diploması da sergilenenler arasında…


Ne yazık ki, onca emekle derlenen bu serginin bir kitapçığı bile yok. Müzeye giriş serbest. Kamu kurumlarından bundan ötesini bekleyemeyiz. Keşke bizde de “müze dostları” anlayışı olsa da sanata ilgisi ve parasal olanağı olanlar böyle müzelere destek verseler, o zaman sergi kitapçıkları da basılabilir!…
İbrahim Çallı sergisinden bazı fotoğraflarla resimlerin bir kısmını burada belgelemeye çalışalım.


Kadıköy'den Sarayburnu...


Beğensek de beğenmesek de bizi biz yapan, geçmişimizdir… Soyu belli olanın geçmişi bilinir. Sonradan görme ise geçmişini bilmez, bir bakıma geçmişi yoktur onun. Türk resmi Halil Paşa ile İbrahim Çallı gibi isimlere dayar sırtını. Bugün hayranlıkla gezdiğimiz müzeyi Fatih’in 15. yüzyılda tersane binası olarak yaptırmış olması bir gurur nedeni değil mi? Ya da karşıdan gördüğümüz Pera Müzesi binasının hiç yoktan yapılmayıp İstanbul’un ilk otelinin kabuğuna yerleşmiş olmasını bilmek bir başka, değil mi?
MİNA TANSEL
30 Mart 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: