Köşeyi bir dergi kaptı.
“Tam gönlüme göre” mi demeli bu dergi için? Düşündüren yazılarla dolu… Yakınlarda yayınlanmış ya da yayınlanacak kitapları konu alan yazılar... Kitaplardaki düşünceleri tartışan, sorgulayan yazılar… Bir daha bir daha okunmaya çağıran yazılar… Derginin adı The European Review of Books (ERB) (Avrupa Kitap İncelemeleri).
Haziran 2022’den beri yılda üç kez Hollanda’da Maastricht’te İngilizce olarak yayınlanıyor. İngilizce yayınlansa da konu edindiği kitaplar çeşitli dillerde yazılmış. Özetle söyleyecek olursak, yeni kitaplardan yola çıkan “Avrupalı” bir düşünce dergisi… “Avrupalı” sözcüğü, dergideki sözlerle aşağıda aktaracağım gibi, çok geniş bir anlam taşıyor burada.
Adındaki Avrupa sözcüğünün anlamı şöyle açıklanıyor derginin 3. sayfasında: “Binlerce Avrupa var: ortak olan, göçmen olan, turist olan, sömürgecilik sonrası Avrupa var, Schengen Avrupası var, avrolu Avrupa var, avrosuz Avrupa var, Eurovision’un Avrupa’sı var, ulus öncesi ve ulus sonrası Avrupa var ve belki şimdiden Avrupalı sonrası Avrupa var. Biz en geniş Avrupa tanımını da genişleten kalıcı, bağımsız bir kurum yaratmak istiyoruz.” Derginin internet sitesinde “yaşadığımız yer” diye tanımladıkları Avrupa’nın “daha fazla eleştiriyi hak ettiği” görüşünü dile getirerek bugüne dek Avrupa kültürünün hep ulusların ve büyük şehirlerin süzgeçlerinden geçerek sunulduğunu, bu dergiyle bu süzgeçlere ulaşamayan sesleri duyurarak, “canlı bir kakafoni” amaçladıklarını açıklıyorlar.
Derginin son sayısının ikinci sayfasında yer alan, “dergide çalışan herkes” adına okurlara yönelik yazıda, bağımsız kalmayı sürdürebilmek için 13,000 olan sürdürümcü sayısını daha da artırmanın hedeflendiği belirtiliyor. Yazı şu sözlerle bitiyor: “Birlikte büyümeyi, sorgulamayı, şaşırtmayı- ve Avrupa (ile ötesinin) yüksek sesle düşünmesini sürdüreceğiz.”
Neden İngilizce yayınlandığını ise derginin internet sitesinde okuyoruz: “İngilizce, görünüşte, Avrupa Birliği’nden ayrılan tek ülkenin dili olsa da bizim konuştuğumuz İngilizce başka: Post-Amerikan İngilizcesi mi? Avrupa İngilizcesi mi? Küresel İngilizce mi? Bu dil bir bağlayıcı doku mu? Yoksa yaşayan aklın üzerine serilmiş bir tabut örtüsü mü? İngilizce gittikçe daha fazla ortak payda oluyor ama neyin ortak paydası? İngilizce ile yol bulabilme, genç Avrupalılar için İngilizce’nin doğal bir alışkanlık olması, bu dilin herkesi kapsayan bir lingua franca gibi görünmesine yol açabilir; mal ve hizmetlerin akışı gibi sorunsuz dolaştığı sanılabilir. Ama gerçek bu değil, bunu böyle benimsemek sığ bir enternasyonalizmi savunmaktır. Bu nedenle ERB, hem İngilizce’nin görünüşteki hegemonyasına direnen hem de onu kullanan, İngilizce yayınlanan bir dergidir. Gerçek bir ‘lingua franca’nın yanısıra küçük topluluklara özgü dillere de, çevirinin yanısıra çevrilemezliğe de içtenlikle inanarak Avrupa’nın içinde ve ötesinde yeni yazarlar keşfedebiliriz, yeni dayanışmalar oluşturabiliriz. İster çıkmaz deyin, ister ironi, çelişki ya da paradoks: Çokdilliliği hayata geçirmek için İngilizce’nin her yerde hazır ve nazır oluşundan yararlanmak istiyoruz.”
Nitekim, bu 10. sayısında Katalan yazar Marina Garcés’in “dostluğun felsefesi”nden söz ettiği yazısının arasında yazının Katalanca aslına da kara sayfalar üstünde ak harflerle yer verilmiş.
Dergide imzası olanlar, farklı uluslardan yazarlar, editörler, düşünürler, öğretim üyeleri, kültür tarihçileri, gazeteciler… İçlerinde, Prof. ya da Dr. gibi ünvanlar taşıyanlar var. Ancak, yazarlarını kalburüstü kılan özellikler nedeniyle yazıların anlaşılması güç, kendini beğenmiş, tepeden bakan bir anlatım taşıdığı sanılmasın.
Derginin ilk sayfalarında yeni kitaplarla ilgili kısacık yazılar yer alıyor. İçlerinden biri bende hemen alıp okuma hevesi uyandırıyor: Safae el Khannoussi’nin (1) geçen yıl Hollanda’da iki önemli ödül almış romanı Oroppa’yı tanıtan yazıda şöyle deniyor: “Paris’te 20 ‘arrondissement’ (kentsel bölge- semt) bulunuyor. Bu kitaptaki -‘geleneksel Avrupa’ya ait olmayan’ların Avrupası- Oroppa’nın bir yerinde bir Yirmibirinci ‘arrondissement’ var.”
Yazı çok uzayacak olmasa dergideki yazıların hemen hepsine değinmek isterdim. Her biri fotoğraflar, haritalar, vb görseller içeren 10-12 sayfayı bulan yazılar… Birkaç örnekle yetineyim:
Londra’da yaşayan İtalyan düşünür Federico Campagna’nın Otherworlds: Mediterranean Lessons on Escaping History (Bloomsbury Academic, 2025) kitabı üzerine Jamie Mackay’in Aradaki Deniz/ Umutsuzluk Çağında yeni bir Akdeniz Epiği başlıklı yazısı… Kitabın, içinde bulunduğumuz “tarihsel kötümserlik çağında, kurtuluş için olağanüstü uzun ve zorlu yeni bir çaba” önerdiği belirtiliyor.
Derginin üç kurucusundan biri olan Hollandalı yazar ve editör Sander Pleij, Yapay Zekanın Başı Ağrır mı? başlıklı yazısında kendi çektiği baş ağrılarından yola çıkarak yapay zeka, insan zekası, insan haysiyeti konularına eğiliyor.
Bir düşten uyanıp onu hemen yazmak isteği duydunuz mu hiç? Benim ara sıra başıma gelir ama hiç oturup yazmadım. Oysa, Fellini’den Bulgakov’a, giderek Adorno’ya, pek çok kişi günlük tutar gibi yazmış düşlerini. Bir ayağı Berlin’de olan Amerikalı profesör Christy Wampole’un Düşlerin Siyasal Yaşamı başlıklı yazısında okudum bunu. Wampole, iki eski ama eskimeyen kitaba -Charlotte Beradt’ın III. Reich döneminden anımsanan düşleri derlediği kitap ile Necip Mahfuz’un düşlerini anlattığı, geçenlerde yeni bir İngilizce çevirisi çıkan kitaba- dayanarak “Düşlerimizde bile ülkemizin vatandaşıyız” diyor.
George Prochnik, Meleği Kurtarmak başlıklı yazısında İsrail’le Filistin’in “kırık coğrafya”sına, Paul Klee’nin meleklerine, Walter Benjamin’in tarih felsefesine değiniyor. “Kendi etnik grubu için ‘bir daha asla’ diye yemin etmek ya da onu yeniden büyük yapmak için and içmek yerine kendimizi yeniden insanlaştırmak için neler yapılması gerektiğini düşünebiliriz” diyor.
Humboldt Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı okutan Vanessa de Senarclens, Yağmalanmış Kütüphaneler yazısında savaş nedeniyle Almanya’dan kaybolan kitapların başına gelenleri izlemiş, anlatıyor. Yazısını şöyle noktalamış: “Sahiplerinin kim olduğuna ilişkin boş tartışmaların ötesinde- sınırlar aşan, savaşlardan kurtulan kitaplar, dayanıklılık konusunda güçlü birer simgedirler.”
Benim, derginin verdiği karton kitap açacağıyla sayfaları açıp ilk okuduğum yazı ise dergideki en son yazıydı. Ukraynalı yazar ve çevirmen Oksana Forostyna, Giritli tarihçi Georgios Varouxakis’in Princeton Üniversitesi’nce 2025’te basılan kitabı The West: The History of an Idea (Batı: Bir Düşüncenin Tarihi) üzerine yazmış. Tarihçinin görüşlerini kendi deneyimleriyle, görüşleriyle harmanlayarak, tartışarak aktarıyor. “Üç kıtanın birleştiği” Girit’ten gelen tarihçinin farklı bir miras karışımına sahip olduğunu öne sürerek, “Batılı ya da Doğulu olmak arasında bir seçim yapmak zorunda mıyım?” diye sorduğunu belirtiyor. Ukraynalıların da “Doğu ile Batı arasında” kaldıklarına ilişkin görüşler taşıdıklarını ilgiyle okuyorum. (Daha sona Ukrayna’da çevre bakanlığı yapan) Ihor Sevcenko’nun; (Polonyalı siyasetçiyle evlenip son yıllarda Polonya vatandaşlığına geçen, Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci) Anne Appelbaum’un ta 1990’larda bu konuda kitaplar yazdıklarını öğreniyorum. Oksana Forostyna’nın yazısı şöyle bitiyor: “Varouxakis’in karmakarışık, kakafonik kitabının bize gösterdiği gibi, Batı eğer bir düşünce (fikir) ise herkes Batı’nın bir parçası olabilir. Ve olmalıdır.”
Derginin 10. sayısındaki yazarlar arasında iki Türk ismi var. Çağla Arıbal, bir öyküsüyle yer alıyor bu sayıda: “8 Saat Bir Gün Etmez”. “Berlin’de gece vakti yitip gidenler” üzerine olduğu belirtilen etkileyici öyküyü belki de yalnızca Türk asıllı bir yazar yazabilir. Arıbal, Berlin’de yaşayan Türk kökenli yazar ve şair olarak tanıtılıyor. 2023’te Oxford Üniversitesi’nin kitap dergisi The Oxford Review of Books’un En İyi Kurmaca Ödülü’nü aldığı, şu sıralarda ilk romanı ile bir kısa öykü derlemesi üzerine çalıştığı bilgisi veriliyor.
Beni bu yazıyı yazmaya kışkırtan ise acaba okumayı özlediğim yazarımız Ece Temelkuran’a bu derginin sayfalarında rastlamak mıydı?

Önümüzdeki bahar aylarında Nation of Strangers adlı kitabının basılacağını, kitabın 21. Yüzyılda kendine yuva, yurt, ev (“home”) bulmak üzerine olduğunu öğreniyorum. Yeni kitabı, dünyanın her yerindeki yabancılara yazdığı mektuplardan oluşan Ece Temelkuran, dergi editörlerinin isteği üzerine bir de ERB okurları için “Dear Stranger” diye başlayan bir mektup yazmış. Bir yazarın yabancı bir dilde yazdıklarını onun anadiline, kendi dururken, bir başkasının çevirmesini yadırgasam da kısa bir bölümünü paylaşmak isteğinden kendimi alamıyordum ama bu satırları yazarken baktım: Okumaya doyamadığım yazının/mektubun hangi bölümünü bütününden ayırıp çıkarabilirdim? Bu hevesten caydım. İlgi duyanları da yazarın baharda yalnızca yurtdışında değil Türkiye’de de çıkmış olacağını umduğum kitabını beklemeye çağırıyorum. (2)
Yine de dayanamayıp yazıdan şu sözleri buraya ekleyeyim: “Sözcüklerle kurulan bu evin en büyülü yanı, Yeryüzü’nden hiçbirşey kazıp çıkarmadan yapılmış olması… Dil, insanoğlunun hiçbirşeyden yarattığı tek harika- bu da diyalektiğin şiirsel bir reddi…”
The European Review of Books dergisine sayısal ortamda da erişilebiliyor. Ancak, ele alınıp okunan biçimi kitapseverlere bence çok daha çekici gelir, çünkü aşağı yukarı A4 boyutunda, rengi gözü yormayan, kaba bir kağıda basılmış; üstelik bazı sayfalarını okuyabilmek için kitap açacağı kullanmak gerekiyor. Dergi, bendeki 10. sayısına, kapalı sayfaların arasında bir de karton kitap açacağı armağanı eklemiş.
Düşünmekten, farklı düşünenleri dinlemekten korkmayanların çoğalmasını dileyerek…
MİNA TANSEL
29 Ocak 2026, Ankara
(1) Hollanda’da yaşayan ve Hollandaca yazan Fas kökenli genç bir yazar olduğunu, siyaset felsefesi üzerine doktora yapmakta olduğunu internetten öğrendim.
(2) Ece Temelkuran’ın yeni kitabının İngilizce ve Almanca baskıları geçtiğimiz günlerde yayınlanmış. Kitabın Türkçe baskısı Evrensel Yayınevi’nden çıkacak, görünüyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: