Aynı akşamın görkemli konseri


24 Mayıs 2016 Salı akşamı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu’nda izlediğim konser, Türkiye’de müzik sanatına güç katan özellikteydi: Çünkü bu konserde iki üstün yetenekli çalgı solistimiz, viyolonsel sanatçısı Cansın Kara ile kontrbas sanatçısı Emre Erşahin’in yanı sıra, derin bir müzik kültürünü temsil eden genç bestecimiz Mehmet Can Özer’in “Üç Hece” adlı orkestra eseri vardı. Bana düşen de bu konseri baştan sona hayranlıkla dinlemek, kafamda notlar almaktı.

Daima övünçle andığım Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını o akşam Orhun Orhon yönetiyordu. Bu çok değerli genç şefimiz, üç ayrı çağ stilinin yer aldığı programı, yetkin kavrayışından kaynaklanan tam bir özgüvenle yönetti. Orkestramızın konsertmaysterlerinden Bilgehan Erten ise bunca yıllık yetkinliğiyle hak ettiği bir numaralı iskemlede oturuyordu.

Önce programı belirteyim:

Haydn’ın No.2 re majör Viyolonsel Konçertosu (solist Cansın Kara).

Bestecimiz Mehmet Can Özer’in bir “dünya prömiyeri” olarak seslendirilen ve tabii ki çağdaş stil ve tekniklerden yararlanarak bestelenmiş çok başarılı bulduğum eseri.

Kusevitzki’nin fa diyez minör Kontrbas Konçertosu (solist Emre Erşahin).

O akşamın özelliklerinden biri de, Cumhurbaşkanlığı Senfoni’ye 36 yıldan bu yana güç katan viyolonsel sanatçısı ve eğitimcimiz Şinasi Çilden’in emekliye ayrılması dolayısıyla dinleyici önünde değerbilirlikle yapılan alçakgönüllü, hepimizi duygulandıran küçük “veda töreni”ydi.

*

Joseph Haydn’ın (1732-1809) re majör Viyolonsel Konçertosu için, bestecinin uzun yıllar çalıştığı Prens Esterhazy’nin sarayındaki orkestrada viyolonsel çalan Anton Kraft’ın desteğiyle yazıldığı müzik tarihi kitaplarında bile yer alır. Belli ki erbabından gelen bu destek olmasaydı konçertonun üç bölümünde de yer alan ve viyolonsel sanatçısını yay cambazlığına sürükleyen delişmen soloları Haydn biraz zor yazardı. Aynı şekilde şunu da ekleyeyim: Cansın Kara gibi üstün yetenekli genç bir viyolonselcimiz olmasaydı eserdeki söz konusu zorlu solo parçalar bu kadar kolay yorumlanamazdı!

1995 doğumlu Cansın Kara’yı beş yıl öncesinden bu yana izliyorum. Başarılarını hep bileğinin hakkıyla kazanmıştır: Türkiye’de Bilkent Üniversitesi’nin sanatçı eğitimcilerinden Gara Aliyev’le beş yıl çalıştıktan sonra, öğrenimini İngiltere’deki ünlü Yehudi Menuhin Okulu’nda kazandığı bursla sürdürdü. Geçen yıl Menuhin okulunu bitirdi ve bu kez Alman Devlet Bursu’yla Münih’teki Müzik ve Tiyatro Yüksek Okulu’nda Wen-Sinn-Yang gibi uluslararası ünlü bir sanatçının öğrencisi oldu.

Cansın, öğrenimini Münih’te sürdürmekte, ama özellikle oda müziği sanatçısı yönüyle Almanların yoğun çalışma temposu içinde pişiyor. Salı akşamı çaldığı konçertodaki başarısı, salonu dolduran CSO dinleyicilerinin gözünden kaçmadığı için, önce sıkı bir alkış aldı. Ama dinleyici bununla yetinmiyor, alkışlarını sürdürüyordu. Cansın birkaç kez podyuma geldi gitti, eğilip selamlar verdi, ama alkışlar iyice arttı. Tam bir “teşekkür parçası” çalacakken o sırada podyuma, salonun düzeni ve temizliğinden sorumlu olduğunu düşündüğüm bir görevli gelip Cansın’ın oturduğu solist iskemlesini aldı götürdü! Böylece apışıp kalmış olan Cansın’ın dinleyiciye “teşekkür parçası” çalma şansı kalmadı.

Hoş değildi. Konser sırasında podyumda böyle bir olay, dünyanın neresinde başa gelebilir? CSO yönetiminden gelecek açıklamayı bu sütunlarda yayımlamayı görev bileceğim.

*

İnsanoğlunun tanımında eskiyle yetinmek değil, yeniyi yaratmak olduğu için, müzikseverler çağdaş müziğin akım, stil ve tekniklerini yüz yıl gecikmeli de olsa benimsemek durumundadır.

Ben çağdaş eserleri artık yadırgamıyorum. Şu da var ki, çoğu çağdaş eserleri (anlamadığım için olacak) hâlâ itici buluyorum. Belki de besteciler, insanları dürtmek için bilinçli olarak böyle itici eserler yazıyor. Ne olursa olsun, tonal müziğe alışmış kulağın atonal müzikten hazzetmesi zor oluyor. Peki n’apacağız? Eskiyle mi yetineceğiz? Müzik sanatındaki gelişmelere sırt mı çevireceğiz?

Sadede gelirsek 24 Mayıs akşamında dinlediğimiz ikinci eser, 1981 doğumlu bestecimiz Mehmet Can Özer’in “Üç Hece” adlı özgür formdaki atonal orkestra eseriydi. Bestecimiz, bu yaratısını “Ankara’daki saldırılarda yaşamını kaybedenlerin anısına” adamıştı. Böylece onun yurt ve dünya sorunları önünde duyarlı bir sanatçı olduğunu da anlıyoruz.

Kırk yıl kadar önceleri, yani ben kırk yaşındayken gecikmeli de olsa kendimi eğitmek için ısrarla çağdaş müzik eserleri dinlediğimi hatırlıyorum. Bunların çoğundan müzik tadını alamıyordum. Ama buradaki ölçüt, “bildiğim müziğin tadı”ydı. Öyleyse bilmediğim müzikten hoşlanmayı öğrenmeliydim.

Açık söyleyeyim, “Üç Hece” benim bugüne kadar dinlediğim atonal eserlerin içinde kulağıma en tatlı geleniydi. Evet, atonal ve özgür formda olan bir eser, kulağımı basbayağı okşadı! Doğaldı ki bu, doğrudan doğruya bestecinin büyüleyici yeteneğinden kaynaklanıyordu.

Bu tür bir eserin temelindeki bilgileri okurlara aktarabilmem için tek yol, kuşkusuz ki bestecinin açıklamaları olacaktır. Mehmet Can Özer, dinleyicinin yararlandığı “Program notlarında” eserini şöyle anlatmıştı:

Bu eser, programlı bir müzik (*) olarak ele alınabilir; zira yaşananlara referansları vardır. Eser tek bölümlüdür ve içinde birbiriyle bağlantılı üç bölme yer alır. Girişteki durağan seslerin oluşturduğu ses yığınları, Ankara’nın patlamalar öncesi gerginliğini ve karmaşık beklentileri; küçük hareketlenmelerle bağlanan orta bölme, yoğun baskıların yarattığı akıl sağlığının yitimine işaret eden grotesk bir dansı; ve orkestranın tutti’si ile bağlandığı son bölme, herkesin aynı anda dillendirdiği düşünceleri ile oluşan tınısallık, gerçekliğimiz ve patlamaları betimler. Yapısal olarak her şey, ‘üç’ ile ilgilidir. Akorların kurulumu, motiflerin gelişimi ve bitiş çizgisinden önceki saygı duruşu niteliğindeki ‘üç’ boş ölçü…

ÜÇ HECE, benim için Ankara’dır, üç hain saldırıyla sarsılan…”

(*) Programlı müzik: Bir konuyu müzikle anlatmak amacıyla bestelenen çalgı müziği eserleri. Programlı müzikte amaç, bir olgunun, bir durumun öyküsünü müzik diliyle vermektir. Terim, özetle, “müzik dışı” bir olguyu, “müzik içi” öğelerle anlatmak anlamına gelir.

*

Gayri menkul, yani “taşınmaz” gibi gözüken bir çalgıyı orkestranın önüne dikip çalmaya başlayan bir sanatçı düşünün… 1995 doğumlu üstün yetenekli kontrbas sanatçımız Emre Erşahin, Rus asıllı Amerikalı besteci Kusevitzki’nin (1874-1951) Kontrbas Konçertosu’nu yorumlamaya başlayınca dünyamı şaşırdım! Çünkü Emre Erşahin, “keman ailesi”nin bu kocaman üyesini, sanki el kadar bir çalgıymış gibi kullanarak öyle çalıyordu ki, ses niteliği ve ses şiddetindeki en ince ayrıntıları bile bu koca çalgıdan kolaylıkla elde ediyordu. Etkileyici kalın sesiyle kontrbas, çalgısal dokuya derinlik ve zenginlik kattığı için, CSO dinleyicisini o akşam “Rüya mı görüyorum?” duygusuna sürükledi.

Açık konuşayım: Ben kontrbasın bu denli marifetli olduğunu Emre Erşahin’den öğrendim! Çalgının ince tellerindeki doğuşkanlar, hiç beklenmediği halde, özellikle dolgun, hoş bir etki yarattıkça insanı mest eden duygulara kapılıyordum.

Ne kadar cahilmişim ki, ben kontrbası, orkestra içinde armoninin gereği olan bas seslerini üretmek için kullanılır diye bellemişim. Kontrbas sanatçısı olarak da cumhuriyet döneminde tanıdığım kadarıyla Mehmet Ali Kızıltuğ, daha sonraki kuşaklardan Tahir Sümer ve Melih Balçık’ı bilirdim. Oysa bizim genç kuşaktan üstün yetenekli Emre çocuğumuz, kontrbası avucunun içine alınca bir “solo kontrbasçı”nın nasıl bir cambaz olduğunu gözlerimle görüp kulaklarımla duydum.

2006 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Emre, Alper Müfettişoğlu’nun sınıfında kontrbasa başlamış, birkaç yıl sonra da Avrupa’daki kontrbas ustalık sınıfı çalışmalarına katılmış bir gencimiz. İlk uluslararası ödülünü 2008 yılında Paris’te almış. 2012’de ise Kopenhag’da düzenlenen “BASS 2012” kapsamındaki kontrbas yarışmasında yine ödül kapmış.

2011’de Londra’daki Purcell Schooll’a Kraliyet bursuyla giren Erşahin, 2012’de Londra’daki Wigmore Hall’de bir solo resital vermiş. Derken “Sınırsız Yetenek” anlamındaki Talent Unlimited Derneği tarafından desteklenerek Londra’da konserler vermeye başlamış. 2013 yılında Purcell School’u bitirmiş ve Londra Kraliyet Müzik Akademisi’ne burslu olarak kabul edilmiş. Bu ünlü Akademi’de 2014 yılında düzenlenen “Yaylı Çalgılar Solo Bach Yarışması”nda birincilik ödülünü, 2015 ve 2016 yıllarında düzenlenen “Yaylı Çalgılar Performans Ödülü” yarışmalarında ise kontrbas dalında birincilik ödüllerini kazanmış.

Bu genç sanatçımız için siz bana ödül mü soruyorsunuz? Emre daha geçenlerde, yani 2016’da, Yamaha Avrupa Müzik Vakfı tarafından Londra’da yapılan “Yaylı Çalgılar Yarışması”nı kazanmış! Ve halen Kraliyet Müzik Akademisi’nde lisans üçüncü sınıf öğrencisi!..

Emre bize Kusevitzki’den öyle bir “Kontrbas Konçertosu” yorumladı ki, bana kalırsa tam da o gün Türkiye’de yeni bir Bakanlar Kurulu’nun işbaşı etmesi olayı hiç kalırdı vesselâm!