Yaz biterken Bodrum...


Bodrum’un 2017 Eylül haline ta kışın ortasında Ankara’da hüzünlenmeye başlamıştım. Çünkü yaz çabucak bitiyor, biliyorum. Eylülün ilk haftasından sonra Bodrum iliklerine kadar yalnızlaşıyor. Sönükleşen ışıklar hızla büyük şehirlerin sokaklarına, caddelerine koşuyor; kapanmaya başlayan işyerleri, yalnızlaşan lokantalar, sessiz meyhaneler, ‘oh hele şükür biz bize kaldık’ diye teselli arayan Bodrum yerleşikleri, tarifeli ulaşım araçlarının kendi kendilerini sanki genetik bir emirle yarım saatte bir iken saatte bire dönüştüren sortileri, artık insanlardan soğuyan denizin suyu, omuzları düşük gezinen tenha insanlar, ekim ayının beklenen fırtınaları, sel yağmurları, ‘kışın ısınması zor buralarda’ diyen kış deneyimlileri..

İşte ilk bu akşam farkına vardım olayın. Saat akşam yedibuçukta hava karardı. Sahil lokantaları akşam misafirlerini ağırlama masalarını hazırlamayı yarım saat evveline aldılar. Hergün öğleden sonraları beşte denize girerken bugün dörtte girmiş olduğumu deniz çıkışında hayret ve dehşetle fark ettim. Yaz boyu süren deprem fırtınaları da artık hüzünle terk ediyor bu diyarı. ‘Depremleri bile özleyeceğiz’ diyordu biri; ‘Bodrum’un vur patlasın çal oynasın’ havasına deprem fırtınası da ayni ritm ve hazla ortak olmuştu.

CASA DELL’ARTE:

18 ağustos-30 eylül 2017 ‘Cins’in resim sergisi; sergisinin ismi ‘gündüz düşü’ (day dreaming).

Casa dell’Arte’nin sofistike sergi alanını bilenler bilir. Havuz kenarındaki kokteyl kalabalığının arkasında yükselen duvarlara resimler asılır. Güneş batarken ışıkları havuzu yalarken kadehlerin neşesi bir başka hoş olur.

Cins, sanatçının takma ismi. Hakikisinin ne olduğunu bilmiyoruz; yakınları bilir. Sanrım eserlerini ‘cins’ olarak gördüğü için kendisini de eserleriyle özdeşleştiriyor.

Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünden mezun olmuş; Sabancı Üniversitesi Görsel İletişim ve Tasarım bölümünden ‘master’ almış.

Sergiler açmış, festivallere vs katılmış. Bu sergisinde ne görüyoruz? Çoğunlukla tual üzeri akrilik ve sprey resimler. Çocuklar için boyama kitapları vardır. Figürler renksizdir; çocuklar içlerini boyar. İlk bakışta sanki böyle bir his uyandırdı bende resimleri. Tabii inceleyince grotesk figürlerle karşılaşılıyor. Bunlar gerçeküstü mü? Tam değil. Çünkü belli başka bir disiplinden esinlenilmiş resimler. Zaten kendisi de bunları grotesk olarak nitelendirmiyor.

 

Cut-up.

Cut-up oradan buradan kesip yapıştırarak kompozisyon elde etme ve onları kolajlama (şart da değil her zaman). Gerçi sergisinde cut-up’lı bir kolaj resmine de rastladım ama istisnalar kaideyi bozmaz.

Cut-up Brion Gysin ve Burroughs tarafından ilk ortaya atılmış ve geliştirilmiş. ‘Beat’ yazarlarından olan William Burroughs ‘konuşmak yalan söylemektir’ demiş… Çok iyi nişancıymış; karısının kafasının üstüne elma koyup atış yapmış; kadın ölmüş!...

Beat olayı hayli gerilerde kaldı ama cut-up birçok sanatçıyı etkileyegeldi. Örneğin David Bowie gibi şarkı yazarlarını ve fotoğraf, resim, sinema, şiir gibi sanat dalları sanatçılarını…

Burrroughs ve Gysin gaztelerden, mecmualardan, başka amaçlarla kestikleri yazıların tesadüfen ve rastgele alt alta ya da yan yana gelmesiyle oluşan yeni metinleri görünce hayli afalladılar ve kahkahalarla güldüler. Ancak sonra bunu da bir sanat dalı haline getirdiler.Bir spotanelik, kendiliğindenlik yakalamışlardı.

Zaten sürrealist Tristan Tzara buna benzer şeyler yapıyormuş. Şapkasının içerisine koyduğu ve her birinin üzerine bir kelime yazdığı kağıt parçalarını şapkasından birer birer çıkarıp yan yana dizerek bir şiir oluşturuyormuş. Düşündüm de, bunun cut-up olduğunu bilmeden ben de ara sıra buna benzer şeyler yapıyormuşum meğer. Şöyle; arkadaşlara birer kelime söyletip o kelimelerden bir şiir üretmek gibi…Eğlenceli.

Bir internet sitesinde bir cut-up makinesine takıldım.(http://www.languageisavirus.com/cutupmachine.php#.Wac8ffNJbIU). Orada bir pencere var; bir şeyler yazıp butona basıyorsunuz o size bir cut-up metni oluşturup sunuyor. Mesela şöyle bir şey yazdım:sana aşkım öyle büyük ki yıldızlar kıskanır insek de yere derler bu aşkı yaşasak biz’

Makine cut-up yaptı ve bana şu sonucu çıkardı: sana derler yaşasak kıskanır sana yaşasak insek insek yaşasak insek de kıskanır yere sana insek insek’.

Tabii bu cümlede istediğiniz yere virgül de koyabilir ve anlamda değişiklikler yapabilirsiniz. Bu metotda bir özellik de kelimelerin virüs gibi, hücre çoğalması gibi tekrarı.

Şimdi mesela Mozart’dan herhangi bir mezür, Beethoven’dan rastgele seçilmiş bir mezür falan alarak birleştirirseniz umulmadık bir parça ortaya çıkabilir. Sanki sihirli bir el veya Zeus’un dokuz kız çoçuğundan oluşan ilham perilerinden biri (muse) işe el koyuyor gibi.

Burada sorun şu: Kelimeler kendiliklerinden, kendi iradeleriyle mi bir düzene geçiyorlar, yoksa bizim zihnimiz mi onları bildiğimiz bir düzene sokuyor? Her bir halde karşılıklı interaktif bir iletişim oluşuyor. Ünlü ‘kaostan düzene’ olayı .

Buradan hareketle simülasyonlara, kurgusallıklara geliyoruz. Her düzen sonuçta bir kurgu, simülasyon değil mi? Kurguları cut-up veya herhangi bir usulle kesip, eğip bükebiliriz sonuçta. Yeni realiteler yaratırız.

Yahudi mistisiziminin, Kabala’nın babası sayılabilecek Abraham Abulafia şöyle bir metod ortaya koyuyor. Seçtiğiniz harflerle çeşitli kombinasyonlar yapacaksınız. Bunu belki saatlerce deneyeceksiniz. Bir süre sonra harfler bilincinizden bağımsız olarak kendi kendilerine kombinasyonlar yapmaya başlayacaklar. O durumda siz kendinizi yani fenomenal benliğinizi kaybedip hiçlik noktasındaki esas benliğinize geri döneceksiniz. Buna Abulafia tanrıyla bir olmak diyor.

Sanırım bundan esinlenerek oluşmuş bir de ‘hurufilik’ mezhebi vardı.Yani harfçilik. Anadolu ve İran’da gelişmişti. Ancak bu mezhebe çok karşı çıkıldı ve zamanla izleri de pek kalmadı. Harfçilikte harflerle sayılar ilgilendiriliyordu. Ebced hesabı…

Gelelim sinemaya. Bu alanda büyük yankı uyandıran Jean Isidore Isou’nun ünlü ‘Traité de Bave et d'éternité adlı filmine. Bunu merak ederseniz you tube’dan izleyebilirsiniz. (https://www.youtube.com/watch?v=H-Yp9MZXGV4) .

Bu film yönetmenin hayatta yaptığı tek filmidir. ‘Aykırı sinema’. Filmlerden cut-up yaptığı parçaları deforme ediyor, ses ve görüntüleri de üst üste getirerek karıştırıyor, arada boşluklar bırakıyor… Böyle bir metod kullanmış.

Isou’dan bir aforizma alayım; mealen: ‘bir kurgunun parçasıdır hayat. Kurgu ise zihninizdedir’…

Dadacılar da cut-up’a ilgi gösterdiler. Onlarıı her şeyi olduğu gibi sanatı da inkar etmeleri ve mesela ‘gerçek bir Dada , Dada’ya karşı olandır’ gibi ve mesela yine, ‘ Dada gereksizdir çünkü yaşam gereksizdir’ mealindeki fikirlerini açıklamakta cut-up metodu da yardımcı oluyordu.

Ve son olarak, ‘realite varsa eğer o zaman var olan bir şey değiştirilebilir de’

Artık Cins’e dönebiliriz. Sadede gelelim. Yani… Biraz geç oldu ama…

Cins, resimlerinden gördüğüm kadarıyla cut-up’ı kafasında yapıyor neticeyi tuvale döküyor. Oysa cut-up’çılar anlattığımız gibi cut-up’ı uygulamada yapıyorlardı. Ve sonuçta spontane olarak beceremediklerini cut-up’ın özel perilerinin eline bırakarak elde ediyorlardı.

Cins, belki de perileri kafasının içine bir şekilde davet ediyor ve orada cut-up laboratuarında çalışmalar başlıyor.

Resimlerinde daha çok mesela insan organlarının bedenin bütününden ayrılması ve bunların dağınık halde tablolarda kendilerini göstermeleri var. Bu, alışageldiğimiz realitenin parçalanması ve sonunda kaostan düzene geçilmesi. Ama bu düzene geçiş organların eski yerlerine dönmeleri değil; yeni konumlarıyla başka bir realite yaratmaları. Aslında bu realiteyi çaresiz bir vaziyette mecbur kaldığı için ‘eh hadi n’apalım bu da böyle olsun bari’ diyerek kabul etmek suretiyle yaratan zihnimizin ta kendisi.

Yani, ‘bozulalım tekrar dizilelim’ hikayesi.

Neyse karışık konu.

Cins’i kafası içerisinde cut-up’lar yapma gibi bir metod geliştirdiğini sandığım için sevdim.Canlı renkleri, sağlam desen temelini de ayrıca belirteyim.

Monad Balkan,

Bodrum, 1 Eylül 2017