Çocuk istismarını önlemede ne kadar samimiyiz?


Türkiye son zamanlarda kaybolan çocukları ve çocuk cinayetlerini konuşuyor. Çocuk istismarına herkes karşı; ancak nedenleri konusunda herkesin kendine göre bir izah yolu var. Daha çok resmi görüşü destekleyen açıklamaya bakılırsa, kamuoyunun yoğun ilgisi "çocuk istismarı konusunda seçici algıdan" kaynaklanıyor. Meselenin konuşulması, köklü bir toplumsal analizi ve kalıcı çözümü de beraberinde getiriyor mu? Sorulması gereken esas soru bu.

Ankara kaynaklı sanat etkinliklerinin en anlamlılarından biri olan "Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali" bu yıl 17 yaşında. Festival başladığından beri, küçük yaşta evlendirilen kız çocukları başta olmak üzere çocuk istismarı ve aile sorunlarına ilişkin filmlerin olduğu özel bir bölüm hazırlanıyor. Bu yıl "Olay Yeri: Aile" başlığı altında sunulan filmlerde, yine yürek burkan, yine insanlığın gidişatına ilişkin kahredici hayat hikayeleri var. Çocuk tacizi ve tecavüzü suçlarının ne denli vahim olduğu gerçeği bir yana, başlıbaşına evlilik kurumunun da ülkemizde bir istismar aracı haline getirildiği, Muhammet Beyazdağ'ın "Çocuk" filminde gayet net ifadesini buluyor: "Türkiye'de her üç evlilikten birisi, bir kız çocuğunun hayatını karartıyor."

Özellikle kızların en çok mağdur edildiği çocuk istismarını önlemek, Türkiye'yi çok büyük bir ayıptan kurtarmak amacında samimi isek, meseleyi önce toplumsal algıları ele almak zorundayız. Örneğin "çocuk gelinler" tanımlamasıyla sözde meşru bir kılıfa sokulan büyük probleme el atarak işe başlanabilir. Dünyada çocuk yaşta yaptırılan evliliklerde Türkiye'nin 7. sırada yeralması boşuna değil. Birleşmiş Milletler'in raporuna göre ülkemizde yaklaşık 6 milyon kız çocuğu, çoğu başlık parası için aile zoruyla yaşı 18 olmadığı halde evlendiriliyor. Kanunen oy veremeyen, ehliyet alamayan çocuklar, yuva kurabiliyor! Kıyılan nikah dini ise aracı olanların, resmi nikah ise çocuğun yaşını büyüterek kanuna karşı hile yapan anne-baba olmak üzere herkesin ciddi bir suça ortak olduğu mantığı yerleşmediği sürece, bu tür toplumsal yanlışlıkların potansiyel çocuk istismarcısı ve tecavüzcü için zemin hazırladığından asla şüpheniz olmasın.

"Onur Savaşı" ismiyle sinemalarda gösterilen 2012 yapımı Danimarka filmi "The Hunt" haksız yere bir kız çocuğunu tacizle suçlanan anaokul öğretmeni Lucas'ın kendisini temize çıkarma mücadelesini anlatır. Toplumun tavrı hikayenin odak noktasını oluştıurur: Oturduğu mahallenin sakinlerinden, arkadaş çevresine, alışveriş yaptığı markete varıncaya kadar herkes Lucas'a karşı cephe alır. Çocuk istismarı konusunda kanunlardan önce toplum nezdinde suçlu durumuna düşer.

Türkiye'de ise bu meselenin çözümü için en temel aşama olan toplumsal refleks mevcut değil. Ne acıdır ki, bu tür olaylara ilişkin üzülenler, ebeveyn onayı ile küçük yaşta kıyılan nikahlara gözünü kapatmakta; kendi ailesi içinde buna benzer durumlar yaşandığında olağan saymakta, hele hele tacize, tecavüze uğramış olan bir kız çocuğu ise meselenin "kol kırılır, yen içinde kalır" ilkelliği içinde ele alınmasını marifet saymaya devam etmektedir.

Bunca acı tecrübeye rağmen "çocuk gelin" olgusunu çocuk istismarınının bir türü olarak kabul etmeyen hukukumuza ve çocuk tecavüzü sebeplerini televizyon dizilerinde arama gayretlerine ise isterseniz hiç girmeyelim; yerimiz kalmadı. Ancak böylesine körelmiş bir toplumsal refleksle devam edersek, Uçan Süpürge'nin 57. festivalinde de çocuk istismarı ve evlilik kurumunun suistimaline dair filmlerin yeralacağı kesindir.