Carmina Burana neden çok seviliyor?


Telefon santrallarında fon müziği olarak da karşımıza çıkıyor Carmina Burana, radyolarda sözleri uyarlanmış bir reklam cıngılı biçiminde de…Kimi büyük mağazalarda, alışverişin temposunu yükseltmek istercesine yankılanıyor…

İster rejili sahne kantatı olarak sergilensin, ister sadece konser olarak icra edilsin Carmina Burana’nın dinleyicisiz kalması söz konusu değil. Belki de Türkiye’de en çok bilinen, sevilen korolu eser bu.

Acaba Carmina Burana’nın bu denli benimsenmesi, akılda kalması ve yaygınlaşmasının temelinde ne yatıyor?

Bu sorunun yanıtını, eserin bestecisi Carl Orff’un “ritm” kavramına verdiği önemde bulmak mümkün.

1895- 1982 yılları arasında yaşayan Alman besteci Carl Orff’un müzik düşüncesinin temelinde “ritm” vardı. Çocuklara müzik öğretmenin, yetişkinlere de sevdirmenin önce “ritm” sonra da “ezgi”den geçtiğini saptamış, bu doğrultuda vurmalı çalgılara dayalı bir müzik eğitim sistemi geliştirmişti.. “Ritme, hareket ve doğaçlamaya özgür ve içgüdüsel yaklaşım” başlıca ilkesiydi.

Carmina Burana , kimilerince “ilkel” olarak nitelendirilse de, hem müziksel, hem de dilsel anlamda ritm anlayışı çok güçlü bir yapıt olarak, insanın doğasından gelen beğeniye yanıt veriyor.

Eski çağların müziğini, ritm temelinde günümüz müziğiyle birleştiren Carl Orff, Carmina Burana’da orkestrayı sadece insan sesini desteklemek amacıyla kullanmıştır.

Bavyera’nın soylu ve mesleği askerlik olan bir ailesinden gelen, çocukluğu katı disiplin altında geçen, disiplini hem yaşamını planlama, hem de kendi iç dünyasını düzenlemede bir araç gibi kullanan Carl Orff’un, sırf konsantrasyonu bozulmasın diye 1930 yılından, öldüğü 1982 yılına kadar geçen 52 yıl boyunca “daimi ikametgah”ını doğum yeri olan Münih’ten başka bir kente taşımadığı biliniyor. O yıllarda bir Hitler hayranı olması, Hitler’in en sevdiği besteciler arasında Richard Wagner’le birlikte yer alması, belki de bir rastlantı değildi, Orff’un yapısı buna elverişliydi.

ANTİKACI KATALOGU OLMASAYDI?

Orff’un eskiye, tarihe ve geleneklere bağlılığı, antikacılara ilgi duymasına yol açıyordu. Nitekim Carmina Burana’nın doğuşu, Würzburg’daki bir antikacının katalogu sayesinde olacaktı.

Carl Orff bu katalogun eline geçmesini “talihin yüzüne güldüğü an” olarak nitelendirir. Çünkü, Bavyera’daki Benedikt Manastırında bulunan 13. yüzyıla ait el yazmalarında yer alan Latince ve eski Almanca şarkı ve şiirlerin 1847 yılında “Carmina Burana - Benediktbeuern Şarkıları” adıyla Johann Andreas Schmeller adlı araştırmacı tarafından yayımlandığını böylece öğrenecek ve kitabı hemen sipariş edecekti.

Sonrasını Carl Orff şöyle anlatır:

Bu kitap, 1934 yılının benim için hatırlanmaya değer bir günü olan kutsal Perşembe günü elime geçti. Kitabın ilk sayfasını açtığım anda, meşhur "Talih ilahesi Fortuna ve Çemberi" tasvirini ve hemen altındaki şu satırları gördüm:

O Fortuna

velut luna

stata variabilis..

Sayısız görüntü ve kelime gözlerimin önünde uçuşmaya başladı. Bu şiirlerin içeriğine aşina olabilmem için aslında uzun bir süre gerekiyordu ama kafamda o anda yeni bir sahne eseri fikri belirdi. Bu eserde şarkılı ve danslı korolar olacak, buradaki tasvir ve metinlerin sırası takip edilecekti.”

13. YÜZYIL AVRUPASINDA AŞK, DOĞA, İÇKİ VE KUMAR!

Carmina Burana, metin olarak 13. yüzyıl Kıt’a Avrupasınının kültürel ve sosyal yaşamını yansıtır. Çoğu bölümleri Ortaçağ Latincesi ve bazı bölümleri Ortaçağ Almancası kullanılarak yazılmış 318 şarkıdan oluşur. Ritmik ve metrik yapıya sahip olan bu şarkılar, içerik bakımından üç bölümde toplanır.

İlk bölüm ahlak öğretileri ve taşlama niteliğindeki metinlerden, ikinci bölüm sevda şarkılarından oluşurken; üçüncü bölümde içki ve kumar üzerine şarkılar bulunur. En sonda ise dinsel içerikli uzun diyaloğlar yer alır.

Besteci, bunca şiirin ayıklanması konusunda tarihci, dil uzmanı ve arşivci Hoffman’dan yardım alarak uykusuz geceler geçirdi. Şiirlerin ritmik sürükleyiciliğinin ötesinde, pitoresk karakterleri, zengin vokal müzikaliteleri ve Latin dilinin ifade gücünden çok etkilenen Carl Orff, daha sonra yazım çalışmasının hızla ilerlemesini “Müzik şiirden güç alarak hızla gelişti” diye ifade edecekti.

Şiirlerdeki gerçeklik ve anlatım, aslında yüzyıllar geçse de insanın mayasındaki özelliklerin aynı kaldığının bir göstergesi. Teknoloji ne denli ilerlerlerse ilerlesin, insan aynı duyguları yaşamayı sürdürüyor.

Örneğin, yoğun ve uzun bir kış yaşadıktan sonra, hepimiz baharın sevincini yaşamadık mı?

Bakın 13. yüzyıl Avrupasının anonim ozanları bu duyguları, Carmina Burana’da nasıl kağıda dökmüşler:

“Yeni gelen baharın şen yüzü gülüyor.

Gitsin artık yenilen zorba kış buradan…

                           ***

Her şeyi düzeltir güneş saf ve güzel;

Yenilenir Nisan’la;

Aşka doğru yönelir erkeğin kalbi

Ve mutlu insanlara hükmeder genç Tanrı…”

CARL ORFF’UN HEYECANI

Orff’un bu metinleri gördüğünde ne denli heyecanlandığını, yıllar sonra Carmina Burana’nın öyküsünü anlatırken, “Sayısız görüntü ve kelime gözlerimin önünde uçuşmaya başladı” deyişinden anlamak mümkün.

Daha şiirlerin içeriğini tam olarak anlamadan, kafasında yeni bir sahne eseri fikri belirmişti. Gerisini Orff’dan dinleyelim:

Bu eserde şarkılı ve danslı korolar olacak, buradaki tasvir ve metinlerin sırası izlenecekti. Aynı gün, "O Fortuna" başlıklı ilk koro kısmının partisyon taslaklarını hazırladım. Bu geniş şiir koleksiyonu içinde neredeyse kaybolduğum uykusuz bir gece sonrasında "Fortune plango vulnera" adlı ikinci koro bölümü ortaya çıktı. "Ecce gratum" başlıklı üçüncü koro bölümü ise Paskalya sabahında kâğıda döküldü.”

Eski yazıyla yazılmış 250 şarkı ve şiir arasında yolunu bulabilmek bir hayli güç bir işti. Ama Orff, bir kaç hafta içinde ana metni tamamıyla provaya hazır hale getirmişti.. Böylece Haziran ayı başlarında Mainz şehrindeki yayıncısını ziyarete giderken elinde sadece daktiloyla yazılmış bu metin vardı:

Müzik kafamda o kadar tamamlanmış ve canlı bir halde duruyordu ki notaya bile ihtiyaç duymadım. Partisyon hakkında sorulan bir soru karşısında, böyle bir şeyin henüz mevcut olmadığını ve birkaç not dışında belli bir kayıt tutmadığımı itiraf etmek zorunda kaldım.”

Carmina Burana'nın müziğini daha ilk andan itibaren kafasında oluşturmaya başlayan Carl Orff’ partisyonun bir kısmını 1935 baharında , temize çekilmiş halini ise 1936 yılı Ağustos ayında tamamladı

Carmina Burana 8 Haziran 1937 yılında Frankfurt’taki ilk seslendirilişinde büyük ilgi uyandırdı. Halkın gösterdiği ilgi ve elde edilen başarıya karşın bazı eleştirmenler, “ciddi bir yapıt” olmadığını bile ileri sürdüler.

Ama eleştiriler bestecinin hiç umurunda değildi. Carmina Burana’dan kendisi de o denli olumlu etkilenmişti ki; yayıncısına “Daha önce yazdığım bütün eserlerimi yırt. Carmina Burana benim seçkin eserlerimin bir başlangıcıdır” talimatını vermekten çekinmedi.

Böylece mesleğinin ilk yıllarında geleneksel formlarda yazdığı Orkestra İçin Prelüd, Üflemeli Çalgılar ve Çembalo İçin Konçertino gibi eserler rafa kaldırılacaktı.

YENİ İLKEL

Artık ürünleri daha yalın, basit ama güçlü ritm sayesinde ıslıkla çalınabilen ezgilerden oluşacaktı. Sahneyle ilgili her şeyi bilinçli olarak az ve öze indirgiyordu. Müzik yazısı da çıplak ve basit, tartım ögesi ise güçlüydü. Bu nedenle yapıtlarında kalabalık bir vurma çalgılar kümesi kullanıyordu. Bu yalın estetik tavrı nedeniyle , bir kısım müzikbilimci Orff’u “neoprimitif / yeni ilkel” olarak nitelendirecekti.

Orff, Carmina Burana başarısından sonra Yunan tiyatrosuyla Ortaçağ oyunlarından esinlenen iki kantatı daha müziğe dökecekti. Bunlar Carmina Burana ile birlikte üçlü oluşturan Catulli Carmina (Catallus’un şarkıları) ve Trionfo di Afrodite (Afrodit’in zaferi)dir.

1950’den ölümüne kadar Münih Yüksek Müzik Akademinde beste dersleri verdi. Orff’tan yararlananlar, sıkca evini ziyaret edenler arasında , 1954-59 yılları arasında Akademi’de burslu yüksek öğrenci statüsüyle bulunurken besteci olarak yıldızı parlayan, Münih Filarmoni Orkestrası için sipariş üzerine eserler yazan Ferit Tüzün de vardı.