Kaldığımız yerden devam edelim. En son bir önceki yazımızda Franz Welser-Möst yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası konserinden çıkmıştık. Kulağımda bırakılmış muhteşem tınıyla birlikte Cafe Telemann’a kahvaltı yapmaya gidiyorum. 1700’lerden kalma bu kafe, Mozart’ın ablasıyla sık sık uğradığı bir yer olmanın yanında; Max Reinhardt ve Hofmannsthal’ın sık sık vakit geçirdiği ve Salzburg Festivali’nin temellerini attığı kafe.

İnsan böyle yerlere geldiğinde kendini bir farklı hissediyor; sanki o kişiler geçmişteki bir fikir olmaktan çıkıp kanlı canlı insanlara dönüşüyorlar. Bu tınılar ve bu düşüncelerle kahvemi içerken, bir yandan da akşamki opera hakkında okumalarımı yapıyorum. Akşam yine çok heyecanlı olduğum bir opera var: Donizetti’nin Maria Stuarda’sı.
Donizetti’nin Tudor Üçlemesi olarak anılan operaları: Anna Bolena, Maria Stuarda ve Roberto Devereux. Operaların üçü de İngiliz Tudor kraliçelerini ele alıyor. Her ne kadar Schiller’in ‘Maria Stuarda’ oyunu, Donizetti’nin operasını gölgelemiş olsa da, bu 20. yüzyılda tekrar gün yüzüne çıkan opera bence kadın psikolojisi için -zamanına göre- iyi bir müzikal deneme olmuş.
Maria Stuarda için ekstra heyecanlıydım çünkü hem sahnelemesini çok merak ediyordum hem de çok sevdiğim soprano Lisette Oropesa başroldeydi. Kendisini çok kere eskiden Akmerkez’in canlı yayın olarak verdiği Met Opera HD’de izlemiştim ama ilk kez canlı izleyecektim.

Akmerkez’de Met Opera Rüzgarı
Lafı açılmışken, Akmerkez’in yayınladığı Met Opera HD’ler ne kadar güzeldi ki cumartesileri asla kaçırmaz giderdim. Salon hep dolu olurdu, hep de aynı kişiler tarafından. Hiç unutmuyorum, Berg’in Lulu’su o gün gösterimde, saatler geçtikçe salon yavaş yavaş boşalıyor. Şaşırmıyor ya da sorgulamıyorum çünkü gerçekten zor bir eser. Bir teyze o kadar sinirli çıkıyordu ki, çıkarken ‘Bu ne ben anlamadım, ben güzel müziklerden (!) hoşlanıyorum, nasıl oturuyorsunuz burada’ dedi. Kahkaha atmıştım. Biz çirkin müzik sevenler eseri tamamlamıştık :)
Güçler Savaşı
İki kraliçe. İki ayrı güç. İki güçlü soprano. Kraliçe Elizabeth rolünde Kate Lindsay, Maria Stuarda rolünde Lisette Oropesa. İkisi de muhteşemdi. Kate Lindsay kararsızlığını, kızgınlığını, kıskançlığını bize sesinin arka planını göstererek verdi. Tam gerektiği anda sesinin göğüs sesine inmesine, kirlenmesine izin verdi ki bu herkesin harcı değildir. Diğer yandan Lisette Oropesa’nın ses rengine o kadar yakışmış ki bu rol. Onun için yapabileceğim naçizane eleştiri ise pianissimo söylediği tizlerde ses renginin değişmesi. Çatlama kesinlikle değil (haşa) fakat yüreği hafiften hüplettiren bir güvensizlik.

Sahneleme
İki büyük çemberden oluşan sahnemizde taraflarımız belli: iyiye karşı kötü, beyaza karşı siyah, İskoçya Kraliçesine karşı İngiltere Kraliçesi. Bu çemberler oyun boyunca döndü, yer değiştirdi ve sopranolarımız bu eğimli çemberlerde 2 saat boyunca yokuş çıktı ama yerinde saydı. İkisi de opera boyunca 10 bin adım atmışlardır! Çemberlerin dönmesi, yer değiştirmesi, birbirine yaklaşması dramanın temposuna çok iyi yansıtılmış. O kadar minimalizm içindeyiz ki, deminki cümlede çemberlerin dönüşünü övmek zorunda kaldım. Minimalist sahnelemelerde bize yorumlayacak çok bir şey kalmıyor :) Şaka bir yana, herkesin sürekli yürümesi (ama yerinde sayması) hem şarkıcıların sahneyi doldurmak için yapmak zorunda olduğu ‘doldurma hareketler’e gerek bırakmamış, hem de akarken sabit görselliğiyle bize tarihin değişmeyen akışını hatırlatmış. Program notlarındaki röportajda Kate Lindsay ve Lisette Oropesa, bu sürekli ritim değiştiren hareketin vücutlarıyla şarkı söylemeye sürekli bir hatırlatıcı olduğunu söylemişler.

Bu sahnelemenin tarihsel detaylarla bir derdi yok, daha çok iki kraliçenin iç dünyasına olabildiğince yaklaşmak, onları daha çok anlamak derdindeyiz. Bu yüzden gerçekte aslında hiç karşılaşmamış olan bu kadınlar, en azından operada karşılaşıp uzlaşmayı denerken (ve başaramazken), biz de ilk kez iki kraliçeyi de aynı anda görebildik sahnede. Fakat beni şaşırtan şey, çemberlerin çıkardığı ses oldu. O kadar gürültülü hareket ediyorlardı ki (çıtır çıtır) müziğin ahengini bozdular. Bence bu kabul edilebilir bir şey değil, evet yorumlamalara açığım ama hiçbir şey müziği gölgelememeli, o kadar da değil :) Bu gerçekten her gösterimde böyle miydi yoksa o gün mü bir teknik hata oldu, onu bilemiyorum tabii.
Elizabeth’in Maria Varsayımları
Basit ama etkili bir ışıklandırma vardı, beyaz (nötr), mavi (uzlaşma) ve kırmızı (infaz). Zaman zaman, bu ışık bir projeksiyona dönüştü. İşte videonun seyirciyi yormayan kullanımına örnek! Video artık opera sahnelemelerinde bize sonsuz olanak sağlayan bir araç ve ben bunun direktörleri ne kadar heyecanlandırdığını çok rahat anlayabiliyorum. Ama bir önceki yazımızda, Macbeth sahnesindeki takip edemediğimiz video gösterimlerinden bahsetmiştik. Burada ise çok doğru ve etkileyici bir kullanım vardı. Elizabeth, Maria’dan bahsederken ekranda Maria’yı görüyorduk; yakından, siyah beyaz. Fakat olduğu gibi değil, Elizabeth’in onu hayal ettiği gibi: baştan çıkarıcı, tehlikeli ve daha üstün. Elizabeth’in bu farzedişi, Mary’nin infazına yol açacaktı.

Videoda çok fazla bir değişim ya da olay örgüsü olmadığı için, sahnede olan biteni takip etmemize hiçbir engeli olmadığı gibi, sanki seyirciyi tarafsız tutmayı da başarmış. Tam bir taraf bizi ikna edecekken, diğer tarafın iç dünyasıyla karşılaşıyoruz.
İnfaz yaklaştıkça beyaz tarafta beliren çıplak adamlar hikayeye bir katkı yaptı mı, hayır. Ama hissiyatımızı artırdılar. Koreograf o kadar uyumluydu ki, sanki bizi müziğin ritmine çekmek için ordaydılar. Bir yandan da, iki çok güçlü kadın karakterin, erkek egemen dünyada yer edinme çabasını güzel vurgulayan bir dokunuş olmuş. Ulrich Rasche kendi sahnelemesini şu üç kelimeyle özetlemiş program notlarındaki röportajında: güç, hayatta kalma, varoluşsal tehdit.
Mozart’ın Ruhu
Ben de bu hislerle Viyana’ya dönmeden önce, şehri son bir kez gezmeyi ve nehir kenarında bulunan Marina Abramović’in ‘Spirit of Mozart’ eserini de bu vesileyle tekrar ziyaret etmeyi istedim. Burada gördüğünüz uzun sandalye Mozart’ın ruhunu temsil ediyor. Sizin yapmanız gereken ise çok basit:

Sandalyeye otur.
Gözlerini kapat.
Kendini unut.
Zaman algını kaybet.
Mozart’ı hissetmeye çalıştıktan sonra, Mozart’ın torunlarının da sık sık zaman geçirdiği Cafe Bazar’da oturup, son kez nehir ve kale manzarasının tadını çıkardıktan sonra trene biniyorum. Bu seferki yolculuk gidiş kadar eğlenceli değil (dönüşler hep böyledir). Fakat akşam Rathausplatz Film Festivali’nde Mozart ve da Ponte’nin ‘Così fan tutte’ operasını izleyeceğim için hüznümü uçağa erteleyerek son otelime yerleşiyorum. Sonra doğru operaya.
Festivalde Mozart’tan Bir Gece
Festival alanında yiyecek içeceklerimizi aldıktan sonra Viyana Devlet Operası’ndan Così fan tutte izliyorum. Don Alfonso rolünde çok sevdiğim bariton Christopher Maltman varmış; kendisini mutlaka Kasper Holten’in ‘Don Juan’ filminde izlemelisiniz. Rejinin geri kalanına yabancıyım fakat sahnelemeyi çok sevdim. Yine modern bir sahneleme. Komik operalarda modern sahnelemeler iyice zorlaşıyor, çünkü artık biz kılıf değiştirme ve yanlış anlaşılmalara gülmüyoruz -neyse ki. Fakat bulunan çözüme bayıldım: bir konservatuvardayız ve Don Alfonso, sadece ‘kendi felsefesini’ kanıtlamak için değil, öğrencilerinden güzel oyun almak, onları role sokmak; duygularını açığa çıkarıp güzel ses kayıtları yakalamak için çiftlerimizle uğraşıyor. Ne kadar zekice! Oyunu bambaşka bir bakış açısıyla izleyebiliyorsunuz.

Üçüncü Salzburg Festivali gezimizin de sonuna gelmiş olduk böylece. Seneye yine gelir miyiz – kim bilir.. Festival atmosferini görmek için Instagram’dan @cokoperatik’i takip etmeyi unutmayın!
Ece Demirel
11 Eylül 2025, İstanbul
Yorumlar
Kalan Karakter: