Yazma konusu kaptı köşeyi.
Yaşadıklarının çok ilginç olduğunu düşünenlerden duymuşuzdur bu sözleri. Aslında, yaşamları sıradan görünenlerin bile romanı yazılabilir. İnsan öyle karmaşık bir yaratık ki, her biri roman kahramanı olabilir- yazmasını bilenlerin elinde.
Gerçek bir kişi roman kahramanı olmalı mı, konusu ise epeydir kafamı kurcalıyor. Tarihsel kişilerin roman kahramanı yapılmasından tedirgin olurum. Onları hiç yaşamadıkları sahnelerin içine yerleştirmek, onlara hiç söylemedikleri sözleri söyletmek, hiç yapmadıklarını yaptırmak beni rahatsız eder. Acaba, hayatta olsalardı, kendileriyle ilgili yazılanları onaylarlar mıydı, diye düşünürüm. Onların ‘olur’u olmadan gerçek kişilerin roman kahramanı yapılması içime sinmiyor. Öte yandan, düşünüyorum da, sözgelimi Ken Russel’ın Çaykovski’nin yaşamından bir dönemi anlatan The Music Lovers filmi, en sevdiklerim arasında yer almıştı o yıllarda. Demek ki, o zamanlar böyle bir düşüncem yokmuş. Peki, bendeki bu düşünce nasıl oluştu acaba? Kafkasyalı dedemi anlatan bir kitap yazma düşüncesi ortaya çıkınca mı yoksa?
Geçenlerde Kafdağının Ardından Bir Bey Oğlu adıyla Cumhuriyet Kitapları arasında yayınlanan bu kitabı yazma düşüncem epeyi eskilere gidiyor. Ancak, daha o zamandan, dedemi, anneannemi ve başka aile büyüklerini kahraman olarak ele alan bir roman yazmamaya karar vermiştim. Yaşananlar çok ilginçti, kişiler de öyle… Ama onları roman kahramanı gibi anlatmak bana saygısızlık yapmak gibi görünüyordu. Bu konuyu yazmam için en çok ısrarcı olanlar, dayımın kızı Reyhan Nisa Haydaroğlu Yazıcı ile dostum Füruzan’dı. Reyhan Nisa yazacağıma güveniyor, bana bildiklerini aktarıyor ama nasıl yazacağım konusunda bir şey söylemiyordu doğal olarak. Füruzan ise bu konuyu isimleri değiştirerek kendisi anlatsa Tolstoy’u çağrıştıran, hem de Füruzan’ın duyarlılığını yansıtan bir roman çıkarırdı ortaya. “Bana ısrar edip durma, ben sana anlatayım, sen bunun romanını yaz” önerime hemen karşı çıktı: “Olmaz! Bu sana ait bir hikâye!” Bir ara kalktım, kitabın yardımcı karakterlerinden birinin -Rus dadının- ağzından roman gibi yazmaya başladım. Okuyan yakınlarım “İşte, sen asıl busun, romancısın; devam et” dediyseler de içime sinmedi, asıl kahramanlardan söz etmeye gelince yine kurmaca yani uydurmacaya başvurmaktan rahatsız oldum. Ben bu “hikâye”yi yaşamöyküsü biçiminde yazacaktım. Düşgücüne değil, aileden duyduklarımı doğrulayıp gerçeklere dayanacaktım. Füruzan, anlatmak için “belki yeni bir edebiyat türü keşfedece”ğimi (!) söylüyordu. Bu yaşamöyküsünün içinde öykünün peşine düşen kişi olarak benim de anılarımın olması, yeni bir edebiyat türü keşfettiğim anlamına gelmez, sanırım. ☺
Öte yandan, kitaplarımı bilenler yukarıda yazdıklarımla Büyüyünce Ne Olacaksın romanımın çeliştiğini söyleyebilirler. Evet, o kitap gerçek ve kurmaca kişileri buluşturuyordu. Ama orada konuşan, görüşleriyle duygularını dile getiren her gerçek karakter - Fatma Aliye, Ulviye Mevlan, Nezihe Muhittin, Süreyya Ağaoğlu, Mihri Müşfik- gerçekte de o görüşlerle duyguları ya köşe yazılarında ya anılarında ya da mektuplarında dile getirmişlerdi. Ben o kaynaklardan öğrenip konuşturmuştum bu kahramanları. Kendilerini anlatmamış Remziye Hisar ile Afife Jale’nin ise hiç konuşması yok kitapta, onlarla ilgili konuşuluyor. Bunu çok da bilerek yapmadığımı görüyorum şimdi, sesini duymadığım kişiyi konuşturmamışım!
Gerçek kişileri roman kahramanı olarak kullanmak beni şöyle rahatsız ediyor: Acaba o kişiler kendileriyle ilgili kurmacayı okusalar ne düşünürler? Onaylarlar mı?... Hele bir de bu kişiler “tarihe mal olmuş” kişilerse bu konuda iyice tedirgin oluyorum; onları kurmaca kahramanı yapmanın büyük sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Ama ekranlar büyük hakanların, sultanların ana karakter olduğu dizilerle kaplı! Halkımızın orada izlediklerini gerçek ya da tarih sanması ayrıca acınası bir durum!...
Anılara gelince, herkes anılarını istediği gibi yazabilir: Bellek güvenilir bir kaynak olmasa da, anılar yazanın istediği gibi değiştirilse de bunun sorumluluğu yazan kişinindir. Anıların gerçeğe tıpatıp uymasını bekleyemeyiz.
Burada, sözü çok etkileyici bir kitaba, İrfan Orga’nın 1950’de İngiltere’de İngilizce yayınlanıp otuz yılı aşkın bir süre sonra Arın Bayraktaroğlu’nca -sanki tadına doyulmaz bir Türkçe ile yazılmış gibi- dilimize çevrilen Bir Türk Ailesinin Öyküsü kitabına getirmek istiyorum. 24. baskısı Everest Yayınları’nca yapılan kitap “anı” türünde yer almış. Varlıklı bir İstanbullu ailenin öyküsünü Birinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak anlatıyor. Tarih kitaplarında okuyup öğrendiklerimizin yaşananları anlatmakta nasıl da yetersiz kaldığını görüyoruz bu kitabı okurken. Türkçe baskısı için iki sunuş yazısından ilkini kaleme alan Talat Sait Halman’ın sözleriyle “yirminci yüzyılda, son Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet Türkiyesi’nin canlı bir panoraması…” Yayınlandığı tarihte İngiltere’de hayranlıkla karşılanan kitap için şöyle yazmış Halman: “Ailesiyle kendisinin öyküsü, İngilizce okuyanları büyülüyordu, çünkü nice anı kitabının aksine, bu eserde tahrif, savunma, abartı, başkalarını kötüleme gibi kusurlar olmadığı gibi, acındırma çabası da yoktu, egzotik değerleri pürüzsüzce aktarırken melodramdan medet ummak gibi pürüzler de.”
Kitabın ikinci sunuş yazısında Ayşe Kulin şöyle diyor: “1980’li yılların başıydı sanırım, Nişantaşı’nda koşuştururken Aliye Simavi’ye rastladım. Ayaküstü lafladık. Elinde İngilizce bir kitap vardı. Adı dikkatimi çekti, Portrait of A Turkish Family. Yazarı İrfan Orga. Türk edebiyatını yakından takip ettiğim için şaşırdım. Hiç duymadığım bir yazar, üstelik kitabı İngilizceye çevrilmiş!
‘Kitap İngilizceye çevrilmiş değil, İngilizce yazılmış’ dedi Aliye, ‘yazarı İngiltere’de yaşadığı için Türkçe bilmiyor galiba. Al oku ve sonra bana iade et. Muhteşem bir kitap!’
Kitaplar vardır, okuduğunuz sürece birlikte olursunuz, son sayfasında biter. Kitaplar vardır yıllarca yüreğinizin bir köşesinde sizinle birlikte sürüklenip durur yaşamın içinde. Kitabın karakterlerinden ayrılamazsınız. Onlar sizin çok yakınınız olmuşlardır.
Hayatım boyunca okuduğum en bize ait öykülerden birini içtenlikle, doğallıkla ve sıcacık bir kalemle sunan bu kitap beni yıllarca bırakmadı. Ben de kitabı bırakamadım. Arkadaşıma söz verdiğim halde, onu iade edemedim. Çünkü gün geliyordu, kitabı raftan indirip bazı yerlerini yeniden okuyordum, ibret almak için, hasret gidermek için, unuttuğum yaşantı biçimlerine, uzakta kalmış renklere, kokulara yeniden dönmek için.”

Bu sunumların ardından bana söyleyecek söz kalmıyor. Belki kitaptan bir sayfa açıp onu aktarmak yeterli olur. Birinci dünya savaşından önceki dönemin anlatıldığı sayfalardan:
“Evdeki tüm çekmecelerle dolaplar bu ufak, muslinden yapılmış torbalarla dolu olduğundan, evin içi her zaman lavanta kokardı.
Avurtları içine çökük, delişmen çingeneler her yıl bu çiçekleri dağlardan toplar, daha sonra şehirde satmak üzere hasır sepetler içinde getirirlerdi. Aslında bahçemizin bir köşesinde lavanta çiçeği vardı, ama her nedense biz gene de bu çingenelerden alırdık evde kullandıklarımızı. Çok küçük olduğum günlerden, gözlerinin içi pırıl pırıl yanan bir çingene kızı hatırlıyorum. Sokağın köşesinde durup adeta şarkı söyler gibi, “Lavanta! Lavanta!” diye bağırarak geldiğini haber verirdi. Feride kızı çağırır ve kendisiyle fiyat konusunda çetin bir pazarlığa girerdi. Hacer ona kahve pişirirken, ben de masanın üzerine oturan ve fütursuzca bacaklarını sallayan bu çingene kızın koyu renkli, değişik yüzünü seyretmek üzere gizlice mutfağa girerdim. Bazen babaannem Hacer’e yemek çıkarmasını söylerdi kız için. Böyle günlerde yemekten sonra, annemle babaannemin falına bakmak için salona çağrılırdı. Öylesine inanırlardı ki fala, onları çocuk sanırdınız. Salon kapısının hemen iç kısmında, pis ayaklarını görkemli odanın halılarına süremeyeceği bir noktada yere oturması için bir yastık verilirdi çingeneye. Önce kristal topunda bir şeyler okurdu. Sonra kemerinin kenarından bir avuç bakla çıkarır, bunları bir takım mavi boncuklarla birlikte temiz bir mendilin üstüne yayar ve fal bakmaya, hadi bakalım, yeniden başlardı. Bu iş bitince, babaannemin havaya fiskelediği altını bir maymun çevikliğiyle kapıp koynuna sokardı.
Badem biçimli, kınalı tırnakları, ince uzun parmakları vardı. Ufacık, esmer yüzündeki ağız sanki her zaman gülüyormuş izlenimi uyandıran biçimde hafif aralıktı. Rengârenk, garip entariler giyerdi. Parlak siyah saçları, aralarından boncuklar geçerek örülmüştü. Çadırdaki hayatını ve kocasını anlatırdı bizlere. Adam, köylülere, bazen de İstanbul’daki zenginlere satmak üzere sepet yaparmış. Çingene kız bize öyle akıllı, öyle işveli görünürdü ki, ona koca olacak adamı düşümde, şöyle yakışıklı, bembeyaz dişli, başını her oynatışta küpesinde güneş yanan, yağız bir külhanbeyi olarak canlandırırdım. Kızın acayip cazibesi ölçüsünde çekiciliğe sahip, uzun boylu, kuvvetli bir adam almalıydı bu! Bir gün, Murat’ın kullanması için sepet satmak üzere bize geldiğinde gözlerime inanamadım. Kısa, zayıf ve çirkindi. Çiçek hastalığıyla delik deşik olmuş yüzü, hain kıvrımlara sahip ağzı ve para hırsıyla kısılmış gözleri hiç de güven uyandırmıyordu insanda. Bir karanlık gece gibi, tehlike ve kötülüklerle doluydu sanki; kendisinden korktum. Ayrıca, karısını müthiş kıskanıyordu. Onun yanında çingene kızın kişiliği silinmiş, her zaman içi gülen gözlerinin feri sönmüştü. Bir de üstelik adam Feride’ye asılmaya kalkmıştı. Feride böyle şeye pabuç mu bırakır? Birden sert, ters, adeta babaannemi andıran bir kişi oluverdi. Bu defa adam Hacer’in geniş kalçalarına vurmaya, Hacer huylandıkça da kahkahalarla gürlemeye başladı. Dayanamadım ve mutfaktan salona kaçıverdim. Gözlerim nedenini anlayamadığım yaşlarla dolmuştu. Adamın kabalığı karşısında, hiç işe yaramayan çocuksu bir öfkeyle kabarmıştı içim. Öbür yandan da çingene kızın haline acımıştım. Hayattaki beklentilerin çok ender olarak gerçeğe uyduğunu henüz bilmiyordum.” (İrfan Orga, Bir Türk Ailesinin Öyküsü, (Türkçesi: Dr. Arın Bayraktaroğlu), Everest Yayınları, Ağustos 2021, s. 35-37)
MİNA TANSEL
2 Aralık 2025, Ankara


























