(28 şubattan sonrası)
Galerinin bazı geçmiş sergilerinden gecikmiş ama yıllanmamış izlenimlerimi daha da gecikmeden anlatmak isterim.
Çayyolu nireee Kızılay- Çankaya nire… Aynı şehrin iki ayrı yakası. Aralarındaki mesafe yalnızca kilometrelerle ölçülmez; bazen bir zihnin içinden diğerine göç etmek gerekir.
Bir zamanlar buralarda bu Çayyolu denen yerde, su geçerdi derler; bir dere, bir yol, bir serinlik. Şimdi ise çayın kendisi bardakta, hatırası zihinde. Tavşan kanı kırmızısı bir yudum, geçmişten bugüne sızan ince bir sızı. Eskiler hayal artık; ve biz o hayallerin yükünü sırtında taşıyan yolcularız.
Geçelim Timora Sanat Galerisi sergilerine: iki ayrı sanatçının dünyasına aynı çatı altında kapı aralandı: Bakü’lü Vusala Agharaziyeva ve Eda Duru Çetin.
Bu sergiler beni aldı götürdü çağrışımlı düşüncelere. Anlatacağım.
Ben bir sanat eleştirmeni değilim. Belki bir yazıcı, belki biraz geveze bir kâtip; ’setresi uzun, eteği çamur’; masallarla hakikat arasında gidip gelen biri. Zaten hayat, bir masal değil mi? Artık eskimiş bir görüş bu, evet ama, bazı eski şeyler vardır ki, derinlerden çıkar, gelip zihnin bir köşesine usulca yerleşir.
Bir sergiye giren izleyicinin ilk refleksi çoğu zaman şudur:
“Bu resimler ne anlatıyor?”
Oysa resim anlatmaz, çarpar. Bir anlık temas, bir enstantane. Çözememek ayıp değildir; belki de çözmeye çalışmak fazla iddialıdır. Çünkü resim bir bilmece değil, bir karşılaşmadır.
Timora Sanat Galerisi
Özenli, zarif, profesyonel bir mekân. İçeri girenle çıkan arasında ince bir nezaket ve nezahat….
Kendimi hafif bir akşamüstü esintisine bırakmaya hazırlanmışken, karşıma ‘NINE CIRCLES’ (Dokuz Çember) ve “Aidiyet” gibi sergi isimleri çıkınca anladım; zihinsel dinlenme bugün bana yine haram.

Vusala Agharaziyeva – Dokuz Çember
Serginin adı, ister istemez zihni geometriye hazırlıyor. Oysa karşıma çıkan şey klasik üslupta, ama katmanlı bir dünya oldu. Rahatladık. Belki de eski bir refleks; lisede matematikten kaçıp edebiyata kendini atan bir zihnin hâlâ içimde bir yerlerde yaşıyor olması;,. Çember küçüklüğümün bir anısı olarak kalsın; severdim sokaklarda dört dönerek çevirmeyi. ‘
Sanatçı, Bakü doğumlu; akademik temeli sağlam, disiplinler arası üretim yapan bir isim. Duvar resimlerinden kavramsal işlere uzanan geniş bir alan… Kısacası, parlak bir yolculuk.
Ama mesele özgeçmiş değil.
Resimden hikâye çıkarmak, biraz izleyicinin işine karışmak gibi. Çünkü her şey, buna sanat da tabii ki dahil, kaotik bir potansiyellikler denizi içerisinde görünmez, bilinmezdir. Orada neyi görmek istersen, o sana hakikat olarak çıkar, gelir; vücut bulur (zuhur).

Resim, bir roman değildir. Bir hikâye hiç değildir.
Belki bir şiir… Ama en fazla iki mısra.
Bakmadığınızda yoktur. Baktığınızda doğar.
Ve o anda, sizinle arasında sessiz bir anlaşma başlar.

Bu noktada aklıma ister istemez Picasso’nun “Guernica”sı geldi: Bir ânın, bir patlamanın, bir çığlığın donmuş hâli. Sanat, izlenen değil; yaşanan bir şeydir. Bu resimde, şiddet, ölüm, kıyım, çığlık, atlar, çocuklar, kadınlar, feryat figân…

Vusala’nın tablolarında ilginç bir karşılaşma var:
Bir çiftçi, tarlası, traktör, gündelik hayat… Ve havada, çiftçinin tepesinde öylesine sanki ampul gibi asılı durup duran bir UFO. Evet bir UFO!
İki dünya, birbirine kayıtsız. Belki de, bir karışıklık sonucu aynı boyutta birleşmiş ama birbirini belki de kayıtsızlıktan ötürü göremeyen iki varlık.
Bu kayıtsızlık…
İşte burada Dante’nin “Dokuz Çember”i devreye giriyor. Zaten sergi dolayısıyla basılan zarif, aydınlatıcı kitapçıkta, küratör ve metin yazarı Berna Demirhan’ın usta kaleminden ‘dokuz çember’in Dante’nin ‘cehennem’ adlı uzun şiirine gönderme olduğunu görüyoruz.
Dante’yi kendine rehber edinen diğer bir sanatçıyı, büyük yönetmen Federico Fellini’yi anmadan geçmek olmaz. Dokuz çember (ya da katman) özellikle ‘La Dolce Vita’ (Tatlı Hayat’ ve ‘Sekizbuçuk‘ başta olmak üzere onun filmlerinde sahne sahne alegorik bir şekilde işlenir.
Mesela Tatlı Hayat filminde Trevi Çeşmesinde Anita Ekberg ile Marcello Mastroianni‘nin sahnesi. Suya giren ikili, suyla arınma (bir nevi vaftiz) değil de bir ‘baştan çıkarma’ havasında sunulur seyirciye. Bu, Dante’nin cehenneminde günahkâr ruhları cezalandıran arzunun modern versiyonu gibidir.
Marcello suya girer… Ama temizlenmez. Sadece biraz daha kendi kendinden uzaklaşır, belki de kaybolur. Bu durum çemberin bir katmanıdır.
Gene aynı filmin sonlarında bir grup bir safahat gecesinin sabahında deniz kenarına gittiklerinde, balıkçıların ölü bir deniz yaratığını karaya çektiğini görürler. Bu sahne çürümüşlüğü çağrıştırır.Yaratık iki gün önce ölmüş ve çürümeye yüz tutmuştur.Yani çemberlerin dibindeki katmanlardan biri; çürümüşlük. Bunun gibi daha birçok alegorik Dante katmanları onun filmlerinde yer alır.
Dante, cehennemi bence bir huni gibi, aşağı doğru küçülerek daralan alanlar olarak görüyor. Bu yapı, tuhaf bir biçimde Hawking’in, yaklaşan her cismi iştahla midesine indiren bir canavarı; uzaydaki dev kara deliklerini çağrıştırıyor. Kara delikler yaklaşılınca kaçışın imkânsızlaştığı bir çekim alanı.
Sanatçımız Vusala’nın resimlerindeki kayıtsızlığa ben “farkındasızlık” diyorum.
Ve belki de en büyük günah budur; İHANET!
Çünkü hiç sormamak,“Ben neyim?” dememek, varoluşu sessizce inkâr etmek, tek amacı varoluş olan içerisinde bulunduğumuz âleme ihanet.

Gauguin’in ölümüne yakın yaptığı o ünlü tablosunun adı:
“Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz?” sorusu yankılanıyor kulağımda.
Bu soruları sormayan bir bilinç, belki de en derin çemberin alanına çoktan düşmüştür.
Ama sanatçımız, yalnızca bu kavramsal dünyada kalmıyor. Galerinin bir alt katında karşımıza çıkan tabloları, daha özgür, daha içgüdüsel ekspresyonist figürler; doğa, portreler…
Burada fırça düşüncelere dalmıyor, akıyor.Tekniği derin ama gözümüze sokulmuyor.
Bir virtüoz piyanistin kendi kendine sırf kendi keyfi için çaldığı bir özgür doğaçlama sanki.
Ve insan ister istemez şunu düşünüyor; bazen Dante’ye hiç gerek yok.
Eda Duru Çetin – Aidiyet
Genç bir sanatçı. Henüz yolun başında, ama çizgisi kararlı. Akademik temeli sağlam, bakışı dikkatli.
“Aidiyet” kavramı, modern insanın en sessiz yaralarından biri.
Köklerinden kopmuş bir varlık… Denizde sürüklenen bir duba gibi. Ama aidiyet bir liman mıdır, yoksa bir zincir mi?
Bir an için Fellini’nin Sekiz Buçuk filmi geldi gene aklıma; trafikte sıkışmış bir adam, (Marcello Mastroanni) arabasının içinde sıkışmış; trafik, korna sesleri, yüzler… Her bir şey üstüne kapanan birer duvar gibi. Modern dünyanın küçük cehennemi.
İşteee; tam da burada, bir şey olur, mantığın kilidi gevşer. Marcello’nun camdan dışarı süzülmesi, fiziksel bir hareketten çok, bir bilinç kırılması. Bir insan değil artık; ağırlığını unutmuş bir düşünce gibi yükselir. Ve sonra gökyüzü… Bir kaçış değil yalnızca; bir sızma, bir buharlaşma hâli
Bulutların arasında uçarken o yüzündeki huzur sanki ilk kez kendine değmeyen bir “kendilik” hâli; varoluşun ceketini çıkarıp askıya asmak.
Ama Fellini acımasızdır, şiiri yarım bırakır. Bir ip belirir Marcello’nun ayağında. Aşağıdan çekilir.
Toprak, insan, sorumluluk, “ben” dediğimiz o kalın kabuk…
Uçuş kısa sürer çünkü kaçış mümkün değildir; yalnızca ertelenir.
Göğe yükselen her imge, sonunda kendi ağırlığını hatırlar.
İşte aidiyet tam da o iptir.

Eda’nın resimlerinde bu gerilim hissedilir.
Dişil figürler, doğayla iç içe. Yapraklar, dallar, çiçekler…
Sanki doğa ile insan arasında unutulmuş bir sözleşme yeniden hatırlatılıyor.
Dişil olan burada yalnızca temsil değil, doğanın kendisi.

Desen güçlü, kompozisyon dengeli. Figür ile çevre arasındaki ilişki, bir sarılma gibi… ama hafif bir sıkışmışlık da var; doğa bedeni sarmaşık gibi sarmalıyor ve ‘sen bana aitsin’ diyor. Bedenin ayağında bir ip!
Sonunda şu düşünce beliriyor: Belki de mesele aidiyet ya da kopuş değil.
Belki de mesele, tüm bu kavramların ötesinde durabilmek.
Bir sfenks gibi. Sessiz. Tarafsız. Ne varlıkta, ne yoklukta.
Bir eşiğin üzerinde.
İşte iki sanatçı, iki ayrı sese kulak vermiş olduk. .
Ama aynı sorunun etrafında dolaşan iki bilinç.
Ve ben geveze bir kâtip, bu karşılaşmaya tanıklık ettiğim için memnunum.
Onlara açık yollar diliyorum.
Son söz: Benim varoluş görüşüm… ÖTEVAROLUŞ. Varoluşsuz bir varoluş. Varoluşun ötesine geçmek; var veya yok olmak için herhangi bir başka varlığın varlığını referans alma ihtiyacının ötesine geçmek. Mutlak yokluk’ (absolute nothingness) adlı alansız alanda; sadece, olmadan olmak yada olarak olmamak.
HAYATİ MİSMAN SERGİSİ
Timora’nın halen devam eden sergisi Hayati Misman’ın.

Hayati Misman’ı tanıtmaya kalkışmak neredeyse fazlalık; çünkü o, sanat çevrelerinin çoktan hafızasına kazınmış bir isim. Gravürün ince diliyle konuşan, çizginin sabrını bilen bir usta .

Bir sergi düşünün: kapısından içeri girince sözler geri çekilir, göz konuşmaya başlar.
Sergide, bu ustalığın izleri belirgin; gravürler ve yağlıboyalar, tek tek değil, bir bütünün yankısı gibi karşımıza çıkıyor. Teknik hâkimiyet, kompozisyon bilgisi ve o titiz işçilik… Hepsi yerli yerinde, hepsi kendinden emin.

Belki de en çarpıcı olan şu: Bu sergide düşünce bağırmıyor, resim fısıldıyor. Felsefe geri çekilmiş; yerini dingin bir bakışa, saf bir görme hâline bırakmış. İzleyici, zihninin gürültüsünü kapının dışında unutup içeri öyle giriyor.
Sonuç mu? İçimizi ısıtan, dostane ve samimi bir atmosfer. Gürültüsüz ama etkili bir sergi.
Hayati Misman’a, sanat yolculuğunda yeni duraklar, yeni izler diliyoruz. Çünkü bazı çizgiler vardır; silinmez, sadece derinleşir.
Başarılarının devamını içten dileklerimizle temenni ediyoruz.
MONAD BALKAN
25 Nisan 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: