Gerçek sevgi bazen yola çıkmaktır…
Çin’de uzun yol kamyon şoförü olan birisi felçli eşini hiçbir şekilde geride bırakmayı reddettiği için onunla birlikte 4.500 km’den fazla yıl kat etti. 2020 yılında eşi Ying Ying beyin kanaması geçirerek sokakta yere yığıldı. Ameliyat sonrası tamamen felç kaldı. Konuşamıyor ve hareket edemiyordu. Doktorlar artık yapabilecekleri bir şey olmadığını, bir huzur evine ya da palyatif bakıma yerleştirilmesinin daha iyi olacağını söyledi. Eşi bile onu bırakmasını istedi. Yük olmak istemediğini açıkça ifade etti. Ama kocası onu asla terk etmeyeceğini söyledi. Kamyonunun kabinini adeta mobil bir eve dönüştürdü ve sonraki dört yıl boyunca Çin’i eşiyle birlikte dolaştı. Her gün onu kaşıkla besledi. Yıkadı ve her mola yerinde rehabilitasyon eksersizlerini yaptırdı. Sabırla yeniden yürümeyi öğretti.
İnsanlar neden bırakmadığını sorduğunda şöyle cevap verdi. O benim ilkokul aşkımdı. On yıl boyunca ben yollardayken ailemizi tek başına o geçindirdi. Şimdi onu nasıl bırakabilirim.
İki yıl sonra eşi konuşmaya ve yürümeye başladı; tamamen iyileşti. Doktorlar buna inanamadı. Yıllar süren sessizlikten sonra ilk sözleri şuydu:
Kocam insani ilkelerinden asla vazgeçmeyen harika bir adam.
Bazen sevgi sadece söz değildir. Tüm dünya farklı şeyler söylerken doğruda kalabilmektir. https://www.instagram.com/reels/DVMD977DOYY/..


Hakkari'de yaşayan Burhan Yalçın, yuvasından düşen ve kanatları donduğu için uçamayan leyleği evine götürüp ısıttı, karnını doyurdu.

Efsane Vali Recep Yazıcıoğlu.(1948-2003)
Erzincan valisi iken çok gündem olmuştu. Sonra Denizli Valisi iken bir trafik kazasına vefat etmişti.
Bir gün elleri cebinde bir adam, Alaca kaymakamıyız, langır lungur içeri girdi, ‘’Çıkar ellerini cebinden’’ dedim. ‘’Çıkar ellerini cebinden’’ dedim. ya ‘’Biz’’ dedi ‘’Almanya’da dairelere böyle gireriz’’. ‘’Ulan dedim, burası Almanya mı, çıkar ellerini cebinden."
Sonra düşündüm, adam diyor ki, ‘’Almanya’da dairelere biz böyle gireriz’’. Demek ki Almanya’da çalışan memurlar, kamu görevlisi adamın eli kıçında mı, başında mı, bilmem neresinde mi ona bakmıyor. Adam yapacağı işe bakıyor. Ama biz işe değil, adamın şekline, şemaline, biçimine, tavrına bakıyoruz. Niye, çünkü bizim sıkıntımız var. Almanya’da çalışan memurun sıkıntısı yok. Yani o yapacağı işe bakıyor. Ama biz önce vatandaşa bir askerlik yaptırıyoruz. Bir emir komuta, bir talim.
Şimdi devlet dairelerine girmek de yasaklandı. Biliyor musunuz. İşte X-ray cihazları, işte kontroller, bilmem ziyaretçi kartları. Ulan ziyaretçi kartı ne. Ben mumya mıyım diyorum. Beni ziyarete mi gelecek bu millet ya. Bu ne biçim iş bu. En iyisi kapatalım diyorum bu kapıları, ne lüzümu var vatandaşın daireye girmesine. O noktaya geldi sanki. Halbuki kapılar açıktı eskiden. Vatandaş destursuz girerdi, Şimdi gidiyorsun ‘’Nereden geliyorsun, nereden gidiyorsun. Ulan nereden geleceğiz ya. Nedir burası, toplama kampı mı bura?
https://www.youtube.com/shorts/pt5Q3lPw4K4

, Bilim Dünyası onu konuşuyor, aslında Türkiye'nin gurur duyması gereken bir kadın....
Adı Asu Özdağlar...
43 yaşında...
2 çocuk annesi...
ODTÜ Elektrik - Elektronik mezunu...
Peki neden Türkiye'nin gurur duyması gereken bir KADIN!!
Amerika'da bir üniversite var, adı Massachusetts Institute of Technology (MIT).(Dünya sıralamasında ilk başta)
Sadece mezunlarının kazandığı NOBEL sayısı 72 ve bu Nobel ödüllerinin 15’i son 5 yıl içinde.
Simdi Asu Hanım, işte bu Üniversitenin Elektronik Mühendisliği ve Bilgisayar Bölümü BAŞKANI oldu....
Eski Başkan Anantha Chandrakasanona görevi devrederken bakın ne demiş ...
“Bir eğitimci olarak vizyonu ve özverisi de aynı şekilde etkileyici. Öğrencileri için yorulmak bilmeyen bir koç ve bu bölümdeki eğitim alanında yapılacak yenilikleri her zaman güçlü bir şekilde savundu...”
İşte bizim gurur duyduğumuz Atatürk’ün un evladı KADIN....
Sevgili Asu Hanım, iyi ki varsınız.🙏🙏💖💖
İlber Ortaylı

Putin’den gençlere uyarı.
Gençlerimizin ebeveynleriyle nasıl konuştuğunu izliyorum. Kaba davranıyorlar, ters cevap veriyorlar, kapıyı çarpıyorlar. Kendinizi ne sanıyorsunuz. Dünyanın sahibi mi? Dürüst konuşalım! Yalnız anneniz babanız sizi destekler. Onların evinde yaşıyorsunuz, Sıcak yatağınızda uyuyorsunuz, Onların ekmeğini yiyorsunuz. Telefonunuzdaki interneti, tuvaletinizdeki suyu onlar ödüyor. Yüzde yüz onlara bağlısınız. Yanında bedava yaşadığın yabancıya bir kabalk yapmayı dene bakalım. Sizi eşyalarla birllikte bir saniyede kapının önüne koyar. Ama iş aileye gelince cesursunuz. Onların sizi sevdiğini biliyorsunuz. Ve her şeyi affedeceklerini de.
Başkasının iyiliğini kullanmak havalı olmak değildir. Bu alçaklıktır. Karakteerini göstermek mi istiyorsun. Git ekmeğini ve evini kazan. Ama başkasının parasıyla yaşadığın sürece vicdanın olsun, çeneni kapat. Özür dile ve annene-babana teşekkür et.
https://www.instagram.com/reels/DVe8ahADMft/

- Bu paylaşım beni anılara taşıdı. Harran Üniversitesi kampüs olarak göletleri, parkları, geniş yerleşimi ile çok başarılı. O günlerde rektör olan Prof. Dr. İbrahim Halil Mutlu Bey de sanata, doğaya çok düşkün bir eğitimci. Göletlerde bembeyaz kuğular var tüm güzellikleriyle. Bir çift de siyah kuğu. Öğrenciler siyah kuğulara isot yedirmişler. Biri ölmüş. Onun eşi yas içineydi bir binanın köşesinde sürekli ağlıyordu. Her gün onunla konuşmak için yanına giderdik eşimle, bizlere aldırmaz yasına devam ederdi. Rektör Bey devamlı ona bir siyah kuğu eş arıyordu. Onun bir insan gibi o yaslı-perişan hali bugün de gözlerimin önünde.
‘’Kuğular, eşleşme davranışlarıyla en çok incelenen kuş türlerinden biridir.
Birçok kuğu türü uzun süreli eş bağları kurar ve partner seçimi rastgele gerçekleşmez.
Eşleşme öncesinde senkronize yüzme, karşılıklı boyun hareketleri ve paralel ilerleme gibi davranışlar gözlemlenir. Bu davranışlar, çiftler arasında uyum ve koordinasyonun değerlendirilmesini sağlar. Araştırmacılar bunu bir tür bağ kurma ve eş uyumu süreci olarak tanımlar.
Kuğular yavru büyütme döneminde de ortak hareket eder; alan koruma, yuva savunması ve yavruların gözetimi çoğunlukla iki ebeveyn tarafından birlikte yürütülür. Bu da kuğuları doğada iş birliğine dayalı bağ kuran türlerden biri yapar.
Doğadaki bu örnek, bağ kurmanın yalnızca eşleşme değil, birlikte hareket edebilme ve ritim yakalayabilme kapasitesiyle ilgili olduğunu bizlere çok güzel bir şekilde gösteriyor.’’
https://www.instagram.com/reels/DUWAuCeDNyl/

‘’İki arkadaş varmış, biri çok zengin, biri çok fakir. Birgün beraber bir yolculuğa çıkmışlar. bir su kenarında istirahaat ederken uyuya kalmışlar. Zengin olanı bir süre sonra fakir olanı dürtmüş, kalk kardeş kalk. Fakir uyanmış uyanmasına da başlamış söylenmeye. Ya sen beni niye uyandırdın. N’oldu ki demiş zengin arkadaşı. Rüyamda her şeyim vardı. Her istediğim olurdu. Malım mülküm, hizmetimde bir sürü insan vardı. Şimdi sen bu tatlı rüyamdan niye uyandırdın? Arkadaşı başlamış onunla eğlenmeye. Böyle zenginliği ancak rüyanda görürsün diye. Gülüp eğlenmeyi abartınca bizim fukara demiş ki ‘’Ne alay ediyorsun kardeş? Ben gözümü açtım, her şeyimi kaybettim. Sen de gözünü yumunca her şeyini kaybedeceksin. Farkımız ne?
https://www.instagram.com/reels/DVgzLjxDT0y/

Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu, Başarılı belgeselci Nazmi Kal ile.
‘’Bir gün ben babama, ‘’Baba biz öğle yemeklerinde ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Bütün Ankara’da bir tanecik İstanbul lokantası diye bir yer var. Gidebilir miyiz’’ dedim, Babam ‘’hiçbir mahzuru yok git ‘’ dedi. Mahcup mahcup gittik, oturduk bir yere fakat herkes bize bakıyor. Onu da itiraf edeyim, herkes. İki gün böyle devam etti, üçüncü günü babam bak dedi, ‘’başvekil senin lokantaya gitmeni istemiyor’’. ‘’Niçin baba dedim, dedikodu yaptılar her halde. Başvekil o zaman Rauf Bey.
Odamda çalışırken birden bire Necati Bey odaya girdi, Süreyya dedi, ‘’Paşa dedi geliyor seni yemeğe götürmeye, seni bugün yemeğe götürüyor ‘’ dedi. Eve gittik. Latife Hanım başladı gülmeye, dedi ki şuraya eve geldik dedi. Paşa Adamakıllı kızgın, ‘’bana dedi ki, bak yarın ne yapacağım ben.Türk kadını lokantaya gider mi gitmeyecek mi bunu göstereceğim’’. Ertesi gün lokantaya gittiğimizde İhsan Bey vardı, onun Hanımı Nuriye Hanım; Hamdullah Suphi Beyin Hanımı, Ali Rıza Beyin Hanımı bizden evvel lokantadaydı. Ve böylece Atatürk kadının lokantaya gitmek selahiyetine razı olduğunu, gelmeleri lazım olduğunu bütün kapıların Türk kadınına açık olduğunu göstermiştir.
https://www.instagram.com/reels/DVnlUM-CHBo/

Köy okulunda sınıfta sobanın arkasında ısınıyorum. Yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu kapıyı açtı ama çok heyecanlı, çok mutlu. Sordum ‘’Kızım neden bu kadar mutlusun? O da heyecanla dedi ki ‘’Öğretmenim benim danam oldu’’ Ben de mutlu oldum tabi ki. Sonuçta danası olmuş. Tam hayırlı olsun diyeceğim bana ne desin, ‘’Danamın adını İhsan koydum’’.
Yani ne diyeceğimi bilemedim. O ana kadar hiçbir danaya ismim verilmemişti. Ben de teşekkür ettim. Sonra öğrendim ki Kars gibi yörelerde çocuklar sevdiği insanların ismini danalarına verirmiş. Bir danaya ismim verildiği için mutlu olacağım hiç aklıma gelmezdi.

Albany Şehri.
Arkadaşlar şu anda tüylerim diken diken, şoklar içerisindeyim. Birazdan sizlerle paylaştığım zaman sizler de şaşıracaksınız. Arkadaşımla beraber Avusturalya’nın en güney noktasında bir şehre geldik. Yürüyüş yaparken karşılaştığımız bir manzarayı göstermek istiyorum size. Şuna bakar mısınız? Biz Anzaklarla Birinci Dünya Savaşında Çanakkale Cephesinde Savaştık. O kadar büyük bir lidermiş ki düşmanının bile saygısını kazanabilmiş. Ve Barışla ilgili en sevdiğim sözlerinden birini bırakmışlar buraya. ‘Yurtta Barış, Cihanda Barış’’
İşte biz böyle bir ülke kurucunun, böyle bir liderin, böyle bir önderin çocuklarıyız. Onların torunlarıyız. Bugün yeniden, Türk Olmaktan gurur duydum. Heyecanlı olduğum için pek konuşamıyorum, kusura bakmayın. Her zaman diyorum ama bugün ayrı duygular içindeyim. Ne mutlu Türkim diyene, Başka bir şey diyemiyorum.
Avusturalya’ya yolunuz düşecek llursa Albany şehrine uğrayıp bu heykelin yanına gelip fotoğraf çektirmeyi unutmayın. Atama selam vermeyi unutmayın.
https://www.instagram.com/reels/DVVqFxQiRNw/
70-75 yaşlarında iş adamı İsveçliler ile Lise öğrencilerinin hayata bakışlarında ve yorumlarında kuşaklar arasındaki farkı.

Ömer Şengüler*Sanayici
‘’İsveçe çok giderim ben iş toplantıları için. Yıllar önce br toplantıdan sonra yaşlı; böyle 70-75 yaşlarında sanayicilerle. Belli yani eski toprak. Dedim ki ya 7*7.5 milyon insansınız. 10 tane dünya markanız var. Yılın yarısı gece, yılın yarısı gündüz...İntihar oranları çok yüksek. Boşanma oranları çok yüksek. Yani moraller sıfır. Fakat 10 tane dünya markanız var. Nasıl becerdiniz bunu?
Bir tanesi dedi ki, Ya 2. Dünya Savaşında biz Hitler’e tepsinin içinde ülkeyi teslim ettik. O da yakmadı-yıkmadı. İşte ayakta durduk. Güçlü kaldık o yüzden. Hiç tatmin etmedi bu cevap beni. Bir başkası dedi ki ‘’Biz ada gibi bir yerde yaşıyoruz, İhracaat yapmak zorundayız. O yüzden dünya markalarımız var. Bu da beni tatmin etmedi. Doğru gelmedi bu sebepler.
Bir iki yıl sonra İstanbul’da metroda 7-8 İsveçli öğrenci oğlanla karşılaştım, aynı soruyu sordum, birine; düşündü. Biz dedi. ‘’Hepimiz liseden mezun olduğumuzda üç şeyi bir profesyonel gibi yaparız. O sebeple bizim on tane dünya markamız var.
Ne dedim, onlar.
Bir. İsveççe dışında bir yabancı dili iyi konuşuruz. Kimimiz Almanca’yı, kimimiz İngilizceyi. Bu bizim dünyaya açılmamızı kolaylaştırır.
İki. Bir spor dalını bir profesyonel gibi icra ederiz. Liseden mezun olduğumuzda. Yani benim eğilimim kayağa ise hocam beni kayakçı yapıyor’’. Bizdeki gibi beden eğitimi değil. Direk spor eğitimi. ‘’Bu da benim özgüvenimi artırıyor’’.
Üçüncüsü, filozof gibi cevap verdi orada. ‘’Bir müzik aletini bir profesyonel gibi çalarız. Bu da ruhumun gıdası’’. Dedi.
İsveç’ten 10 tane dünya markası çıkmasının nedenleri bunlarmış. https://www.instagram.com/reels/DVBik-XjHCz/
Ne dersiniz?
*
Adı Kuzey’di. Sessizdi, sadece izliyordu. Haftalarca tek kelime etmedi; parmak kaldırmadan konuşmanın yasak oluşunu, yanlış cevap verenle dalga geçilmesini, sadece en yüksek notu alanın “alkışlanmasını” izledi...
Sonunda birgün elini kaldırdı ve o titrek sesiyle sordu:
“Öğretmenim, bizim orada yanlış yapmak ayıp değildir. Çünkü biz biliriz ki; insan en çok hata yaparken öğrenir. Bizim orada teneffüsler yarım saattir, çünkü beyin koşarken de gelişir. Ve bizim orada öğretmenler asla bağırmaz... Çünkü korkan bir çocuk, düşünmeyi bırakır.”
Sınıf bir anda sessizliğe büründü. Kuzey, devam etti: “Burada herkes bir yarışta gibi... Neden notlar, bizim karakterimizden daha önemli?”
O an öğretmen cevap veremedi. Çünkü bu küçücük çocuk aslında sistemi değil, biz yetişkinlerin kurduğu o sert dünyayı sorguluyordu.
Biz çocukları hayata hazırlamaya çalışırken, onların “çocuk kalma hakkını” mı elinden aldık?
Sizce çocukların okulda en çok neye ihtiyacı var?
Sevgiye mi, yoksa yüksek notlara mı? 👇
https://www.instagram.com/reels/DVRaYMmiESi/
Hasan Pekmezci
25 Nisan 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: