
Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’nin dingin atmosferinde 18 Mart 2026 akşamı, 21 Şubat’ta vefat eden Akın Gökyay adına düzenlenen anma konseri, yalnızca bir müzik etkinliği değil; hafızanın, düşüncenin ve zarafetin katmanlı bir buluşması olarak anlam kazandı. Gülsin Onay’ın piyanosundan yükselen her tını, bir yaşamın izlerini yeniden görünür kılarken, müziği hatırlamanın en incelikli biçimlerinden birine dönüştürdü.

Programın kurgusu, düşünsel bir süreklilik taşıyordu: Joseph Haydn’ın Fa minör Çeşitlemeleri ile açılan akşam, yapı ve varyasyon üzerinden bir akıl disiplinini işaret ederken, Ahmed Adnan Saygun’un aksak ritimler üzerine kurulu prelüdleri, yerel olanın evrensel dilde nasıl yankı bulduğunu ortaya koydu. Frédéric Chopin ve Franz Schubert ise içsel derinliği ve zamansızlığıyla gecenin duygusal eksenini kurdu. Onay’ın berrak ve katmanlı yorumu, müziği bir anma biçimine dönüştürerek, mekânın ruhuyla bütünleşti.
Bu bütünlük, anılan ismin yaşam çizgisiyle doğrudan ilişki kuruyordu. 1940 yılında Ankara’da doğan Akın Gökyay, disiplinli eğitimi ve çok yönlü ilgileriyle sanayi, kültür ve sivil toplum alanlarını aynı düşünsel çerçevede buluşturan nadir isimlerden biriydi. Devlet kurumlarındaki görevlerinin ardından 1966 yılında kayınpederi Nurettin Usta’nın vefatıyla birlikte aile mesleğini devralarak yöneldiği üretim alanında, Nurus’u yalnızca bir şirket değil, tasarım, kalite ve sürdürülebilirlik ekseninde yükselen güvenilir, aranılır bir marka hâline getirdi.
Gökyay’ın merak duygusuyla beslenen koleksiyonerliği ise zamanla daha geniş bir anlam kazandı. 1970’lerden itibaren oluşturduğu satranç koleksiyonu, estetik bir birikimin ötesine geçerek kültürlerarası bir hafıza alanına dönüştü; bu birikim Gökyay Vakfı Satranç Müzesi ile kamusal bir kimlik kazandı. Böylece koleksiyonerlik, onun elinde müzeciliğe evrilen, paylaşım, eğitim ve süreklilik ilkeleriyle beslenen bir yapıya dönüştü. 2012 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na giren bu koleksiyon, niceliksel büyüklüğünün yanı sıra temsil ettiği kültürel çeşitlilik bakımından da dikkat çekicidir.

Bu mirasın en önemli taşıyıcısı ise baş mirasçı olarak Birten Gökyay’ın üstlendiği sessiz ama kurucu rolde somutlaşır. Yalnızca bir eş olarak değil, bu düşünce dünyasının sürekliliğini sağlayan, etik ve duygusal zeminini koruyan bir hafıza taşıyıcısı olarak, Gökyay’ın kurduğu yapının yaşamasında belirleyici bir varlık olmuştur.
Aynı şekilde, oğulları Renan ve Güran Gökyay da bu güçlü temelin üzerine inşa ettikleri vizyonla, Nurus’u küresel ölçekte rekabet eden, Türkiye’nin gurur duyulan üretim yapılarından biri hâline taşımışlardır.
Gecenin düşünsel derinliği, satranç metaforu üzerinden daha da belirginleşiyordu. Nitekim Stefan Zweig’ın şu sözleri, hem bu mekânın ruhunu hem de Gökyay’ın dünyasını neredeyse eksiksiz biçimde özetler nitelikteydi:
“Satranç, insan ruhunun en yoğun sınavlarından biridir. Çünkü sabrın, yalnızlığın ve kararın alanıdır. Tahtanın başında insan rakibinden önce kendisiyle karşılaşır. Her hamle geri dönülmez bir tercihtir ve her tercih, başka bir ihtimalin sessizce geride bırakılmasıdır. Bu nedenle satranç, zekânın ötesinde karakterin de ölçüsüne dönüşür.”
Bu alıntı, gecede yankılanan müziğin içsel yapısıyla da örtüşüyordu. Her eser, her cümle, her duraksama—tıpkı bir satranç hamlesi gibi—geri dönülmez bir estetik kararın ifadesiydi.
Ve gecenin sonunda şu düşünce berraklıkla beliriyordu:
Bazı hayatlar, yalnızca yaşanmaz—kurulur, aktarılır ve başkalarının ellerinde yeniden anlam bulur.
OĞUZ SAĞDIÇ
20 Mart 2026, Ankara
Yorumlar
Kalan Karakter: