Kompozisyonu kusursuz olan fotoğraf, iyi fotoğraftır
Reklam

Kompozisyonu kusursuz olan fotoğraf, iyi fotoğraftır

Fotoğrafı çeken, fotoğraf karesine karar veren fotoğrafçıdır. Makine değil. Amatörler hep ekipmanlarından konuşurlar, profesyoneller paradan, fotoğrafçılar ise renkten, ışıktan...

11 Eylül 2020 - 18:29 - Güncelleme: 11 Eylül 2020 - 19:06

Duisburg’da yaşayan Murat Kurt, fotoğrafı hayatının bir parçası yapanlardan.1971’de Balıkesir’de doğdu. İlkokulu Türkiye’de bitirdikten sonra, 1980 yılında , daha önce işçi olarak Almanya’ya gelip yerleşen ailesinin yanına göç etti. Halen demir-çelik sektöründe çalışan bir metalurji uzmanı. Birçok fotoğrafı sanat dergilerinde yayımlandı. Avrupa’nın en büyük fotoğraf sitesi olan Fotocommunity’nin kuruluşunun 10’uncu senesinde düzenlenen yarışmada, “İnsan” kategorisinde fotoğrafları birinciliğe layık görüldü. Bazı fotoğrafları bu önemli sitede sergilendi.

Fotoğraf sanatına ilgi duyan göçmen arkadaşlarıyla, Düsseldorf’ta “Fotokultur e.V.” adındaki fotoğraf derneğini kurdu. Fotoğraflar çekmek için İskandinav ülkelerinden Endülüs’e, İngiltere’den Balkanlar’a kadar tüm Avrupa’yı dolaştı. Amerika, Kuzey Afrika (Fas, Tunus), ve Doğu Afrika (Tanzanya/ Zanzibar) gibi uzak ülkelerin yanında, Ortadoğu’nun Kudüs, Mekke , Medine gibi bütün dinlerce kutsal sayılan topraklarında çekimler yaptı.

Analog, dijital ve orta format çekimler yapan Murat Kurt’un Kudüs’te çektiği fotoğraflar, 2019 yılında, İstanbul’daki Temmuz Yayınevi’nce “Kudüs” albüm-kitap olarak yayınlandı. 

Murat Kurt, kendisi ve sanatı üzerine sorularımızı yanıtladı.  

 - Yayınladığınız “Kudüs” konulu ve başlıklı albümünüz değerli fotoğraflarla bezeli. Sizi fotoğraf sanatına çeken etkenler nelerdi? 

- Ortaokula giderken sınıf öğretmenimin Porst marka bir fotoğraf makinesi vardı. Hep yanında taşırdı. Aynı dönemde fotoğraf seçmeli dersimiz oldu. Haftada iki saat fotoğraf çekip, karanlık oda işleminden sonra banyoda fotoğrafları siyah-beyaz tab ediyorduk. Bayağı zevkli bir çalışmaydı bu. O zamanlar ilk defa adını duyduğum Agrandizör (büyülteç) gibi teknik aletlerin ne olduğunu, ne işe yaradığını öğrendim. Öğretmenimin evinde, okulda incelediğimiz aygıtlardan daha gelişmişleri vardı. Zaman zaman bizi evine davet ediyordu, orada bu daha gelişmiş aygıtlar üzerine bilgileniyorduk. Böylece yavaştan gelişen bir ilgi başladı bende fotoğraf sanatına. Sürekli aktif olmasam da fotoğrafa olan ilgim hep sürmüştür. Liseye başlayınca ilk fotoğraf makinemi aldım; yarı profesyonel bir Canon... Onu uzun zaman kullandım. Dijital makineler yaygınlaşınca yeni bir makine aldım ve uzun aradan sonra 2008 yılında yeniden fotoğraf sanatına yoğunlaştım. 

- Hangi tür fotoğraflar çekmeye başladınız?

- Gezi fotoğrafları, uzun pozlama; yani gece çekimleri ve “lost places” dediğimiz terk edilmiş mekânları çekmeye başladım. Örneğin, salt birkaç kare poz çekmek için terk edilmiş bir fabrikaya uzun yolculuklar yapabiliyorduk. Tamamı Almanlardan oluşan bir ekibimiz vardı. Her fırsatta yeni bir yere gidiyorduk. Daha sonra meslek edindiğim endüstriyel üretim alanlarını çekmeye başladım. Demir-çelik fabrikaları, maden ocakları gibi... Avrupa’nın ağır sanayi merkezi sayılabilecek Ruhr havzasında ikamet ediyordum ne de olsa. Çektiğim fotoğrafları Avrupa’nın en fazla üyesi olan bir web sitesinde sergiliyordum. Almanya’nın tanınmış Düsseldorf Akademisi’nin meşhur bir sanat fotoğrafçısından dersler almaya başladım. Çektiğim kareler üzerinde fotoğraf okumaları yapıyorduk. Çoğunlukla insan olmayan karelerdi bunlar. Başka karelerimi görmek isteyince gezilerde çektiklerimi gösterdim. Çok beğenmişti; sokaklarda insan konusuna yoğunlaşmamı istedi. Şaşırmıştım. Oysa bu kareleri kimselere göstermemiştim. O günden beri “street photography” diye adlandırılan sokak fotoğrafçısıyım. 2010 yılında bir buçuk milyon üyeli fotoğraf sitesinin onuncu yıldönümünde açılan bir yarışmada “insan” kategorisinde birincilik elde ettim. Bazı fotoğraflarım dergilerde yayınlandı. Birkaçı da farklı yerlerde sergilendi. Sonraları bir arkadaş çevresi ile Almanya’da, belki de Avrupa’da, Türkiyeli göçmenlerle ilk fotoğraf derneğini kurduk. Orada aktif çalışıyoruz. Zaman zaman geziler düzenliyoruz.

Kudüs

Şimdiye kadar Kudüs, Amsterdam, Marakeş ve Roma gibi kentlere fotoğraf çekmeye gittik. Aynı zamanda seminerler, kurslar, fotoğraf okumaları gibi aktiviteler oluyor. Şu an daha çok, sık olmasa da, insan manzaraları konulu fotoğraflara çalışıyorum. 

- Fotoğraf çekimlerini hangi makine ile yaparsınız? Bunun bir nedeni var mı?

- Bu sık sık sorulan sorulardan biridir. İnsanlar genellikle teknik konularla ilgilenirler,  fotoğrafın deklanşöre basma işi olduğunu sanırlar çünkü. Daha iyi anlatabilmek için konuyu biraz açayım. Bir şaire, “Şiirlerinizi hangi kalemle yazıyorsunuz?”, bir romancıya, “Eserlerinizi hangi marka bilgisayarda, hangi programla yazıyorsun?” ya da bir aşçıya “Hangi marka tencerede yemek yapıyorsun?” diye sormak gibi biraz bu... 

KALİTEYİ BELİRLEYEN NEDİR? 

En iyi kaleme sahip olan şair, en iyi şair, en kaliteli tencereye sahip olan aşçı, en iyi aşçı olurdu eğer eldeki aletin çok iyi ya da kötü olması belirleseydi durumu. Elbette sanatta bu, böyle değil. Fakat, “Kullanılan makinenin kalitesi fotoğrafçı açısından önemli bir unsur mudur?” diye sorulursa, buna, “Evet!” derim. 

Şöyle: Lenslerin ışık değerleri vardır. Işık değeri düşük bir lens ile çalışmak zordur. Makineye daha fazla ışık girmesini sağlamalısınız. Girmezse, oynayan bir objede netlik bozuntusuna neden olacaktır bu. Onun için ISO değerini çıkartmanız gerekecek, bu da fotoğraf kalitesinin düşüşüne neden olacak. Gördüğünüz gibi biraz karışık, teknik sorunlar bunlar. İçerik olarak daha konuşmadık. Fotoğrafın nitelikli olmasını, net olması da belirlemez. Hemen altını çizeyim bunun. Tekniğin iyi olması, sadece fotoğrafçının işini kolaylaştırır, fotoğrafın değil, diyelim özetle. Fotoğrafı çeken, fotoğraf karesine karar veren fotoğrafçıdır. Makine değil.

Bu girişten sonra ben marka olarak, “Leica” kullandığımı belirtmek isterim. “Street Photography” yani “Sokak Fotoğrafçılığı”nda biraz bu marka olmazsa olmaz gibi. Fiyat ve kalite meselesine bakılacak olursa: Fiyatı çok yüksek, ama kalitesi o kadar yüksek değil diyebilirim. Benim bu markada karar kılmamı belirleyen en etken unsur; makinemin küçük yani gösterişsiz olması, daha çok orta halli klasik makinelere benzemesiydi. İnsanların çoğu elimdeki makinenin kalitesini kestiremediği için pek kaale alınmıyorum ve bunun getirdiği rahatlıkla insanlar arasında dolaşıyor, onların huzurunu kaçırmadan dilediğim kareleri bütün doğallığıyla fotoğrafa yansıtabiliyorum. Hatta üzerinde marka logosu bulunmayan makineleri de var Leica’nın. Ama logosuz da olsa makineyi tanıyanlar çıkıyor bazen. Hemen bir soru yöneltiyor ve bu soru bir sohbete yol veriyor. Bu da güzel bir şey...

Bir örnek vereyim. New York’da eşimle dolaşırken, ara ara fotoğraflar çekiyordum. Bir ambulans şoförü geçerken durdu ve “Makinenize bakabilir miyim?” dedi. Kendisinin de fotoğraf çektiğini ve benzer bir makineye sahip olduğunu anlattı; fotoğraflarımı çok merak etti. Böyle bir yanı da var Leica’nın.

Ara Güler Almanya'da

Aklıma bir anım daha geldi: Ara Güler Almanya’ya gelmişti. Yanına giderken kapıda asistanıyla karşılaştım. Ve espri olsun diye, makineyi Ara Bey’e vereyim, gelmişken bizi bir çeksin bari, dedim. Biraz morali bozuldu asistanının. “Olur mu ya!” dercesine bir hal aldı yüzü. Ama bir kaç saniye sonra makinemin, Ara Bey’in de hep kullandığı, önemsenen bir marka olduğu görünce yumuşadı, “İstersen sor belki de çeker!” dedi bu sefer. Tebessüm ettim...

- Dünya fotoğrafçılarından beğendikleriniz kimler?

- Sayılmayacak kadar çok isim var elbette. Hepsinin alanı, dönemi ve mekânları farklı olduğu için birkaçını sayayım. Josef Koudelka, Sebastiao Salgado, Elliot Erwitt, Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, Eugene Smith, Bruce Gilden ve ismini sayamadığım daha birçok fotoğrafçının kareleri gerçekten çok önemli ve kalıcı. Ayrıca 1947’de ABD’de kurulmuş bağımsız bir ajans olan, Magnum Fotoğraf Ajansı’nın üyeleri, bazı projelerini eleştirsem de, işlerini çok iyi yapan, fotoğraflarıyla adeta edebi eser yaratan üstadlardır...

ARA GÜLER: BÜYÜK USTA 

- Türkiye’den beğendiğiniz, özellikle “ustam” diyebileceğiniz fotoğrafçılar var mı? Varsa kim, ya da kimler?

- Elbette Türkiye’deki ustalardan aklıma ilk gelen 2018’de aramızdan ayrılan Ara Güler Usta. Türkiye, fotoğrafın inceliklerini neredeyse Ara Güler’den öğrendi. Büyük bir çığır açmıştır fotoğrafçılıkta. İstanbul’un güzel yüzünü, bir bakışta görülemeyecek ilginç yanlarını tüm dünya neredeyse onun eşsiz karelerinden öğrenmiştir. Hatta salt İstanbul’u değil, Türkiye’yi de fotoğraflarıyla o tanıttı tüm dünyaya. 

Ara Güler vesilesiyle birçok ünlü fotoğrafçı İstanbul’u ve diğer şehirlerimizi ziyaret etti, fotoğraflar çekip ülkemizin gizli, gizemli yanlarını albüm yaptılar. Türkiyeli fotoğrafçılar yeni yeni kendilerini dünyaya tanıtıyorlar. Aralarında arkadaşım olan bazı ustalar yavaş yavaş ünlü Magnum Ajansı’na kabul ediliyorlar. Bu güzel bir gelişme. 

Belgesel fotoğrafçılığının gelişmesi de ayrıca güzel. “Leica International” dergisinde fotoğrafları yayınlanan ve beğenilen sanatçılarımız var artık. Türkiye’de doğmuş sonra Kanada’ya göç etmiş Mardinli Yusuf Karsh’ı burada anmak önemli. Türkiye’nin akademik eğitim almış ilk kadın fotoğrafçısı olan Yıldız Moran’ın kareleri de nefistir. Aynı zamanda iyi bir çevirmen olan Yıldız Hanım, şair Özdemir Asaf’ın da eşiydi. Coşkun Aral, Sabit Kalfagil ve İzzet Keribar gibi önemli isimleri de anmadan geçemem.

- Fotoğraf amaçlı seyahatleriniz öncesi ne tür hazırlıklar yaparsınız?

Bu işi belli bir ajansa, kuruma bağlı olarak profesyonel yapmadığım için elbette seyahat hazırlığım biraz farklı oluyor. Belirli bir hedef koyma, o hedefe yakın bir netice ile dönme zorunluluğum yok. Fakat, gidilen yerin elbette önceden iyi incelenmesi, çok iyi bilinmesi çok önemli. O kentin ya da bölgenin tarihi üzerine derinlikli okumalar yapılması önemli. Mesela Kudüs’ü fotoğraf albümüne girecek şekilde çekmek, kendimce en iyi karelerimi yakalamam yedinci gidişimde mümkün oldu. Diğer seyahatlar hep tanımak amaçlı idi. 

O zaman yerinde okumalar yaptım. Doğal olarak o zaman da deklanşöre bastım ama istediğim netice o değildi. Ben çekmek istediğim kişiye gitmemiştim, o kişi bana gelmişti. 

Kudüs

Dediğim gibi Kudüs’ü çekebilmek için dinler tarihini iyi bilmek gerekir. Hatta bu zorunludur da. Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar iç içe yaşıyorlar orada çünkü. Tarihi, siyasi gelişmeleri vs. sıkı takip etmek, oranın dokusunu iyi bilmek gerekir.  Yoksa çok şey eksik kalır, fotoğrafa yansıtmak istediğiniz anın seçimini tam bilemezsiniz.

Ara Güler bir çalışma için bir ülkeye gider ve birkaç hafta sonra ünlü bir derginin yayın yönetmenine çalışmalarını göstermek ister. O  yönetmenin ilk sorusu, “Orada kaç gün kaldınız?” olur. Birkaç hafta kaldığını söyleyen Ara Güler, “En az dört ay kalınmadıktan sonra, bir ülke istenildiği gibi fotoğraflanamaz!” cevabı ile karşılaşır. Fotoğraflarıma bile bakmadı adam!” der Ara Güler. Demek ki ciddi iş yapılacaksa gidilen yerlerde, o yere gitmeden ciddi bir ön hazırlık ve fotoğrafa geniş bir zaman gerekir. 

Elbette güzel fotoğraflar da çekilebilir kısa sürede; ama bir ülkeyi anlatırken sadece bir dönemi anlatmak nasıl doğru değilse, fotoğrafta da öyle kareler çekilmeli ki, bakan kişi ülkenin tüm dönemini kafasında resmedebilsin. Kolay iş değil elbette bunlar. Ama mümkün... 

Kudüs

FOTOĞRAF SANATININ ÖZGÜNLÜĞÜ

- Günümüzün akıllı telefonlarıyla da her gün milyonlarca fotoğraf çekiliyor, paylaşılıyor, bunun fotoğraf sanatı üstüne etkileri nedir?

- Fotoğrafa bir sanat dalı olarak baktığımızda, hiçbir sanat dalında mümkün olmayan bir şey görüyoruz burada; o da, neredeyse tüm fotoğraf izleyicilerinin kendilerinin de birer makine sahibi olması. Herkesin elinde, çantasında iyi kötü bir kamera var. Bunun olağan, iyi bir şey mi yoksa talihsizlik mi olduğunu kestirmek de bir hayli zor. 

Buna benzer başka bir sanat dalı düşünebiliyor musunuz? Tüm okurların birer şair, birer yazar, sergiye gidenlerin ressam, heykeltraş veya konsere gidenlerin besteci olmaları mümkün mü? Elbette değil. Sanatsal amaçlı kullanılsın veya kullanılmasın, fotoğraf makinelerinin ne kadar yaygın bir araç olduğunu hepimiz görüyoruz. Ama tabiri caizse herkes durmamacasına fotoğraf çekiyor artık. Hele son zamanlarda -sorduğunuz soru ile alakalı olarak- cep telefonlarına entegre edilmiş kameralarla birlikte, artık izleyicilerinin de iç içelikten dolayı fotoğraf sanatı üzerinde söz sahibi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kadar iç içelik elbette avantaj olarak gözükse de, bazen güzel olan şeylerin kaybolmasına da neden oluyor. İnsan bir süre sonra bakmaktan usanıyor fotoğrafa. Hatta fotoğraf bakmaya bir müzeye gideceğine, müzede sergilenen fotoğrafları dahi cep telefonundan kendine “çağırıyor”.

İstanbul

Doğal olarak fotoğrafla bu denli iç içelik kıyısından köşesinden fotoğrafla yakınlaştırıyor insanları. Artık yeni bir ilişki biçimi ortaya çıkıyor. Nedir bu? Yaratıcılık! Elbette yoktan var etme değildir bu. Var olanı, somut bir olguyu uygun bir “an” içinde kesinleştirmektir. Ne denli gelişmiş bir kamera kullanılırsa kullanılsın, görüntüyü kesinleştiren kamera değildir. Fotoğrafçıyı harekete geçiren bir duygulanım anıdır. 

İlgimizi çekmeyen şeyler fotoğrafımızın konusu da olmazlar. Deneyimlerimizi harekete geçiren ve düşüncelerimizde karşılık bulan ve bu düşüncelerle çakışan görünümlerle daha fazla ilgileniriz doğal olarak. Bir konuyu bulan fotoğrafçının kendisidir. Konuyu bulmak da yeterli değildir, onu biçimlendirmek önemlidir. Çektiği kareyi duyguları birbirine bağlamaktır fotoğrafçılık...

Sosyal medyada var olan binlerce fotoğraf sitelerine üye olup, daha ilk iletisinde, “Nasıl en kısa zamanda ünlü fotoğrafçı olurum?” diyen yüzlerce fotoğraf meraklısı insan görmek mümkündür. Photoshop gibi programlara, sanatçıdan daha çok değer verilerek herkesin “sanatçı” olabileceği propagandası çarpıcı sloganlar eşliğinde pompalanarak ucuzlatılmaktadır. O halde, başarılı fotoğrafçı tekniğe ve kameraya mahkûm biri değil, bunları kendi kontrolü altında tutan kişidir diyebiliriz. 

GELECEĞİN CAHİLLERİ 

Macar asıllı fotoğrafçı ama aynı zamanda ressam ve akademisyen olan Laszlo Moholy-Nagy, fotoğraf adlı makalesinde bir asır önce şöyle demiş: “Geleceğin cahilleri okuma yazma bilmeyenlerin yanı sıra kamera kullanmayı bilmeyenlerden oluşacak.” 

Bunu tam bir asır önce öngörmüş yani. Gerçekten de, o kadar yaygınlaştı ki fotoğraf makineleri, sürekli yanımızda taşıdığımız cep telefonlarına bile entegre edilmiştir ve bunun ötesinde sürekli fotoğraf çekilmektedir. Bilinçli mi? Elbette değil. Görüntünün ruhu ve görsel okuryazarlıktan yoksun çekimler yapılıyor sadece.

Hele hele son dönemde, sosyal medya furyasından sonra fotoğrafın popülaritesi arttı, kabul de gördü. Herkesin elinde bir fotoğraf makinesi var. Sürekli çekiyorlar. Anı yaşamaktan daha ziyade anı paylaşmaktan zevk alıyorlar. Sosyal medyada “neyi paylaşacağım” diye sıkıntıya dahi girebiliyorlar.

İstanbul

- Fotoğraf ve reklam arasında nasıl bir ilişki var sizce?

Fotoğrafçı meçhul olanı ele almaz, görünen gerçeği, sil baştan “yeni bir gerçek” yapar. Fotoğrafın bir dil olduğunu söylemek de bu anlamda yanlış olmaz. Onun içindir ki,  bu görseller işlenerek etkili reklama evriliyor. Resim ya da fotoğraf olmadan yapılmış bir tanıtımı, bir  reklamı düşünün! Bazen bir fotoğraf karesi, sayfalarca sözlü reklamdan daha etkili olabiliyor..

-  Yunancada “photos” ışık,  “graphis” yazmak, çizmek anlamına geliyor. Buradan yola çıkarak fotoğraf sanatının tarihsel gelişimini kısaca tanımlar mısınız?

- Fotoğraf sözcüğü, sizin de dediğiniz gibi eski Yunanca ve Latincede aynı kökten gelen photos (ışık) ve graphis (yazı) sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Yani “ışık ile yazmak” anlamına gelir. Fotoğrafın temel malzemesi ışıktır. Fotoğrafçı sadece teknik bilgiye sahip değil, aynı zamanda estetik ve kültürel bazı değerlere de sahip olmak zorundadır. 

İnsanoğlu, ilkçağlardan beri duygularını, düşüncelerini bir taşın, bir ağacın yüzeyine figürler çizerek tanımlamaya ve aktarmaya, hatta kalıcı kılmaya çalışmıştır. Mağara duvarlarındaki bizon resimlerini hatırlayalım. Fotoğraf sanatına da bu açıdan bakmamız gerekir. O anı ölümsüzleştirme isteği sonucu doğmuş bir buluştur bu... 

FOTOĞRAF VE FOTOĞRAFÇILIĞIN TANIMI 

Teknik açıdan bakarsak optik ve kimyasal süreçleri kullanarak bir yüzey üzerinde kalıcı görüntü elde etme işine fotoğraf diyebiliriz kısaca. 

Fotoğrafçılığın tarihi, 8’inci yüzyılda Arap kökenli Cabir İbni Hayyan’ın, gümüş nitratın güneş ışığının etkisiyle karardığını bulması ve 15’inci asırda Leonardo da Vinci’nin karanlık bir odada mevcut olan ufak bir deliğin, odanın dışındaki görüntüleri aksettirmesini bulması ile şekillenmiştir. Işığın, karanlık kutunun diğer yüzeyine yansıtılarak görüntü elde edilmesi fotoğraf tarihi açısından büyük bir gelişme olmuştur. 

Fotoğraf sözcüğü ilk kez İngiliz Sir John F. W. Herschel tarafından 1840 yılında kullanılmıştır. Sir John, yakın arkadaşı olan William Henry Fox Talbot’un ile uyguladığı yeni yöntemle, yüzey üzerinde elde ettiği görüntüye fotoğraf adını vermiştir. 

Dünyadaki ilk fotoğraf makinesi 1300 yılında objektifsiz “Camera Obscura” adıyla Araplar tarafından icat edilmiştir. Ancak bu çalışmanın pratik hale gelmesi için uzun bir zaman geçmesi gerekmiştir. 1550 yılında Alman Jerome Cardan, kameranın önündeki deliğe ufak bir cam küre yerleştirmiştir. 1795 yılından sonra Joseph Nicephore Niepce fotoğraf makinesi alanında çığır açarak 1826 yılında ilk kalıcı fotoğraf görüntüsünü yakalamayı başarmıştır. 

Fotoğraf ne kadar teknik bir buluşsa da, fotoğrafı sadece o bağlamda değerlendirmek fotoğrafçılık tanımını kısıtlar diye düşünüyorum. Fotoğraf, kendi tanımı içinde  fotoğrafçı hakkında da bilgiler verir aslında. Bir fotoğrafçının neyi, ne zaman, neden çektiği çok önemlidir. 

Fotoğraf altmışlı ve yetmişli yıllarda da popülerdi ama çok farklı boyutta idi. Sanat kurumları, koleksiyonerler tarafından bir sanat olarak özümseniyordu. Sergiler, modern müzeler ve galerilerde yaygın bir şekilde fotoğraf işleniyordu. Seçkin dergiler en güzel fotoğraflarla donatılıyordu. Belli başlı ajanslar kurulmuştu. New York’ta bulunan Modern Sanatlar Müzesi (MoMA) ve Chicago Sanat Enstitüsü gibi göz kamaştıran galeriler yeni yeni fotoğrafçılara açılıyordu. 

Tanzanya'da bayram namazı

RESİM BAŞKA, FOTOĞRAF ÇOK BAŞKA

Son yıllarda fotoğraf ilk defa akademik sanat bölümleri tarafından kabul gördü ve sosyal bilimler tarafından ise benimsendi. Fotoğraf eğitimleri başladı, akademilerde kurumsallaştı. Fotoğrafın medyada çokça yer alması beraberinde kendi sorunlarını da getirdi tabii ki. Moda dünyasına büyük bir giriş yapıldı. Cinsellik ve cazibenin doğuşuna da büyük katkıları oldu fotoğrafın. Kültürel kahramanlar yaratıldı. Kısacası fotoğraf artık endüstriyelleşti. Fotoğraf üzerine yazılar yazıldı, düşünceler aktarıldı. Walter Benjamin, Susan Sontag, Roland Barthes, Michel Foucault ve John Berger gibi yazarları ve düşünürleri örnek verebiliriz.

Yeri gelmişken resim ile fotoğrafın karıştırılması meselesi üzerine de belki bir cümle söyleyebiliriz. Gerçek fotoğrafçıları tebessüme iten bir şey bu. Evet, kısaca, resim “çizilir”, fotoğraf ise “çekilir”. 

Kudüs

- Fotoğrafçılık üzerine hangi sanat dergilerini takip ediyorsunuz?

Neredeyse tüm fotoğraf dergilerinin içeriği genellikle teknik bilgilerle dolu. Çoğu para kazanmak için yayınlanan dergiler, onlar da maalesef reklam ile geçindikleri için fazla bir şey kazandırmıyor fotoğrafçıya. Sadece tüketimi hızlandırıyor. Fotoğraf sanatına hizmet etmiyorlar. Türkiye’de yayınlanan ve çok önemsediğim dergilerden biri, İZ dergisidir. Fotoğrafevi’nin çıkardığı bu dergi Ara Güler ile bağlantılı idi. Daha sonraları el değiştirse de çok önemli içeriğe sahip. Tüm dünyadan fotoğrafçıların karelerini görme, inceleme ve onlar hakkında fikir edinebilmek için büyük fırsat. Avrupa’da bile buna benzer dergi yok diyebilirim. İnşallah uzun soluklu olur bu dergi. 

Kudüs

 

- Hızla gelişen teknoloji fotoğrafın kısa ve uzun geleceğini nasıl etkileyecek?

- Herkesin fotoğrafla ilgilenmesi, fotoğraf çekmesi elbette bir avantajdır.  Çok olumsuz yönleri olsa da, ben olumlu ve umutlu bakıyorum. Analog kamera günlerinde, bir film çekmek hem zaman alıyordu hem de masraflı idi. Şimdi herkesin cebine, çantasına girdi makineler. Alım gücünün eskiye oranla büyük ölçüde artması, duyulan ilgiyi artırması bakımından avantaj.

Şu konu da bu sorunuzla ilintili bence: “Görme”, konuşmadan ve yazmadan önce gelişen bir  duyu, yetenek. Bir haberin fotoğrafı varsa ilk ona bakarız. Asıl mesaj fotoğraf ile verilmiştir. O zaten çok şey söyler bize. Güneşin batışı ya da doğuşunu biliriz ama görmek isteriz. Etkileyicidir çünkü bizim için. İzlerken dalıp gideriz. Fotoğraflar bazen bizi uzaklara götürür, böyle etkileri vardır. Teknoloji bu duygularımızı yok etmeyeceği için fotoğraf da önemli bir yer tutacaktır yaşamımızda hep.

Tanzanya, çocuk

- Çektiğiniz ya da çekmek istediğiniz bir film karesinin hangi önemli ayrıntıları sizi cezbeder? Haz alarak çektiğiniz bir fotoğrafınızı anlatır mısınız?

- En önemlisi, çekeceğim o karede insan olmasıdır herhalde. İnsanın olmadığı bir kare, kendim de çekmiş olsam biraz “değersiz” geliyor. Bu illa böyledir anlamına gelmiyor elbette. Eskiden canlı bir şeyi çekmezken, şimdi cansız olan bir şeyi çekmek beni pek cezbetmiyor. Bu belki geçicidir. Bilemiyorum. Manzara gibi fotoğrafları dün çektiğimiz gibi yarın da çekebiliriz, ama bir insanın, kaydetmeye değer bir duruşla o anda orada olması tekrarlanamayacak bir olaydır. 

Bir de, tek karede çok şey anlatmak önemli olan. Hiçbir zaman memnun olmadım çektiğim karelerden. En güzel fotoğrafım sanki yarınlarda çekeceğim fotoğrafmış gibi geliyor bana hep. An meselesidir fotoğraf çekmek. Güzel bir kare görmüşündür, ama makinen yanında değildir. Ya da birkaç saniye geç gelmişindir. Gölge bile çok önemlidir. Güneşin önüne küçük bir bulut gelmişse çok farklı bir kare ortaya çıkacaktır.

ARA GÜLER’İ ÇEKTİĞİM KARE 

Çekerken heyecanlandığım karelerden biri de Ara Güler’i çektiğim fotoğraftır. Türkiye’nin yetiştirdiği, dünyada büyük ün yapmış en önemli fotoğrafçılarımızdandır. Bir de onun  kullandığı makinenin aynısı ile onu çekmek ayrı bir haz verdi bana.

Ansel Adams’ın bazen bir sözü aklıma geliyor: “Bir yılda çektiklerinin arasından 12 iyi fotoğraf çıkarsa iyidir.” Bir fotoğrafın kötü çıkacağını hissedersem, deklanşöre basmamak da bir sanattır, diyerek basmam! 

- Nasıl bir çalışma kuralına ve disiplinine sahipsiniz?

- Belli bir kuralım yok. Çoğu kez neyi, ne zaman yapmam gerektiği içime doğuyor. Önemli bir fotoğrafçı olan Eugene Smith fotoğrafçılık için genel anlamda,  “Kuralları ben koymadım ki onlara uyayım” demişti. Bu söz benim hoşuma gitmişti. Evet aşırı kuralcılığın bazı durumlarda fotoğrafçılığı sınırladığını, boğduğunu düşünüyorum. Son çıkan özel yaşamı koruma yasaları mesela. Kimseyi çekemezsin, kimseyi yayınlayamazsın. Düşünüyorum da bize kocaman tarih yazdıran Ara Güler ve benzeri fotoğrafçılar bu kuralların kısıtlayıcılığı altında, şu an hiçbir karelerini yayınlayamazlardı. Onun için bazen kurala uymamak ileride ne kadar doğru iş yapıldığı anlamına gelecek bir şey olduğu anlaşılacak. 

Disiplini çok önemsiyorum. Disiplinli çalışanlar güzel neticeler elde edebilirler ancak. Fotoğraf çekme zamanlarını iyi bilmeli, onlara uymalı. Şunu da eklemek isterim buraya. Kendi karelerimi acımadan başkalarından daha çok eleştiriyorum. Nerede hata yaptığımı, kompozisyonu daha iyi kurabileceğimin farkında olduğum için acımasız oluyorum. Bazen de bu kareyi neden çektim diye düşünüyorum. Kompozisyonu kusursuz olan fotoğraf iyi fotoğraftır.  “Mutmain” olmanın insanı kısırlaştırdığına inanıyorum. 

Kudüs, ihtiyar

- Çekimlerinizde hangi tür filmleri kullanırsınız? Renkli mi siyah beyaz mı? 

- Çok sorulan bir soru bu. Gerektiği yerde renkli, gerektiği yerde siyah-beyaz kullanıyorum tabii ki. Ben siyah-beyazı tercih ediyorum ama çıkardığım iki albüm kitapta renkli fotoğraflarımı kullandım. Orada anlatmak istediğim hikâye farklı idi çünkü. Siyah-beyaz, gözü oradan oraya gezdirmez. Bir yerde odaklanıp kalırsın. Odakladığın yer burada çok önemli tabii. 35 mm’lik analog film kullandığım zamanlar siyah-beyaz çalışmalar yaptım hep. İnsanın karakterini siyah-beyaz fotoğraf ile çok güzel ortaya çıkarabilmek mümkün. Ben şöyle diyorum zaman zaman arkadaşlar arasında: “Siyah-beyaz fotoğrafa renk katıyor!” Ama şunu da unutmayalım: Hindistan’a fotoğraf çekmeye gittiğinizde elbette sadece siyah-beyaz fotoğraflarla dönülmez. Renk cümbüşü var çünkü orada. Hindistan renklerle yaşıyor. Kırmızıyı, yeşili ve sarıyı orada salt görmüyor, adeta yaşıyorsun. 

Kudüs, ihtiyar, sb

Belgesel ve sokak fotoğrafçılarının tercihi her zaman siyah-beyazdır. Zannederim bu hep böyle kalacaktır...

SOKAK FOTOĞRAFÇISI SÜREKLİ DOLAŞIR 

- Çekmiş olduğunuz fotoğraflar için hangi tür kağıtları tercih ediyorsunuz?

- Böyle bir sorunun gelmesi bir taraftan şaşırttı, diğer taraftan da sevindirdi. Digital zamanda o kadar azaldı ki, baskı fotoğrafları. Önemli olan, kendimiz yapıyorsak iyi bir baskı kağıdı kullanmak, başka yerlerde bastırıyorsak baskıda nitelikli kağıt kullanan yerlere baskı yaptırmalı. Aynı zamanda mat kağıdı tercih ettiğimi söyleyebilirim. Yansıma yapmıyor parlak kağıt gibi.

- Çekeceğiniz karenin ön okumasını nasıl yaparsınız? Anlık bir bakışla mı, yoksa önden kurgulanmış bir arayışın etkisiyle mi?

- Kolay cevaplanamayacak kadar zor bir soru bu. Bazen anlık bakış ile bir sürü güzel kare yakalayabilirsiniz. Her şey denk gelir. Ama zaman zaman kurguladığınız bir kareyi çekmek için uzun süre beklersiniz ama kimse geçmez oradan. Hatırlıyorum Ara Güler bir gün şöyle demişti: “Saatlerce oradan bir kedinin geçmesini bekledim!” 

Sokak fotoğrafçısı sürekli dolaşır. Çok kare çeker. Ön okumasını belki şöyle yapar: Önceden gideceği yerleri tespit eder. Gideceği vakit de önemlidir elbette. 

Kudüs

- İnsanların, daha çok hangi karelerinizden söz etmesini istersiniz?

Kudüs fotoğraflarımın başarılı olduğuna inanıyorum. Kısa sürede iyi neticeler aldığıma inanıyorum. Ama yine de yeterli görmüyorum tabii. Her zaman, yarın çekeceğim kare daha iyi olacak, düşüncesi ile hareket ediyorum. İnsan gün geçtikçe mükemmelliyetçiliğe doğru gidiyor. Şunu da belirtmek isterim: Herkes ayrı gözle bakıyor. Benim sevdiğim birkaç kare var; ama onlar çoğu insan tarafından fark edilmiyor bile. Severek bakıyorum ben onlara, beni yeniden oraya götürüyor, heyecanlandırıyor. Bir fotoğrafçı izleyenin seveceğini değil, kendisinin beğendiği kareyi izleyene sevdirmek için çeker. 

- Fotoğraf sanatıyla edebiyat ilişkisi hakkında ne söylemek istersiniz? Bir fotoğraf sanatçısının yazınsal türleri de iyi bilmesi onun karelerini ne yönde etkiler? 

Fotoğraf aynı zaman da evrensel bir dildir. Edebiyata dahil bir dildir, sanat dilidir. Bu görsel dili bilen herkes seni anlayacaktır.  Her fotoğraf tek karede anlatılan bir öykü aslında. Hiçbir görüntü yaşamdan kopuk değildir. Fotoğrafçının anlattığı öykü her zaman izleyicinin anladığı ile paralellik taşımaz. Bazen öykü karede yarımdır, izleyen onu tamamlar. 

Fotoğraflar açığa çıkmış yaşanmışlıklardır, diyebiliriz. Edebiyatta bu tam fotoğraftaki gibi olmayabilir.  “Oradaydım” hissi çok güzel bir his. Ve fotoğraf insana “oradaydım” hissi yaşatır. Fotoğrafı bir öykü, bir şiir ile sentezlemekten daha güzel ne olabilir bir fotoğrafçı için?

MAKİNE DEĞİL, İNSAN ÖNEMLİ

- Fotoğraf sanatıyla ilgilenenlere, heveslilerine kısaca önerileriniz ne olur?

- Fotoğrafa yeni başlayanların en çok sordukları soru , ’’Hangi makineyi alayım?’’ sorusudur. Makinenin arkasındaki insan önemlidir aslında. Çünkü makine sadece kaydeder. İnsan ise neyi, ne zaman, nasıl kaydedeceğini belirler. Burasıdır önemli olan aslında.  

Saniye bile bazen çok fazla bir zaman dilimidir fotoğrafçılık için. Yaşamın kendisini çekmeli bir fotoğrafçı, sadece görüntüyü değil. Ancak bunu herkes nasıl algılıyorsa öyle yapar. Herkesin karesi farklıdır bu anlamda. Çektiği fotoğrafa gözündeki ışığı, genzindeki kokuyu ve damağındaki tadı da vermek ister makineyi kullanan. Konu buluyorsun, bu bile yetmiyor, bu konuya bir biçim kazandırıyorsun. Makinenin önemi hangi sırada burada, siz söyleyin! 

Bir kere makineni çok iyi tanımalısın. Neyi nerede kullanacağın çok önemli. Fotoğraf makinesine hâkim olmak gerekir; yoksa o sana hâkim olur ve hiçbir güzel sonuç çıkmaz ortaya. Daha da önemlisi, yanında hep hazır bekleyen makine en iyi makinedir. Yoksa çekeceğin an kuş gibi uçup gider.

Bir yazar ile kıyaslayacak olursak, yazar kısa notlarını alır ve uygun ortamda yazmaya başlar, on sene sonra da yazmak istese zaman önemli değildir; yine yazabilir, yani düşünecek zamanı vardır. Bir şeyi kabul eder, vazgeçer... Sonra yeniden kabul eder... Düşüncelerini kağıda dökmeden önce birçok anlamlı öğeyi bir araya getirebilir. 

Fotoğrafçı böyle değildir. Çekti mi o anı? Çekti. Yoksa onun için bitmiştir. Geriye dönüş yoktur!

Gördüğünüz bir fotoğrafın hangi makine ile çekildiğini söyleyebilir misiniz? Bu mümkün değildir. Daha pahalı makine alındığında daha iyi çekeceği kanısı vardır insanlarda. Bu çok saçmadır. Kapitalizm “Bu makineyi aldığınızda sizi sanatçı yapacaktır” mesajını vermektedir. Yanıltıcıdır bu.

Türkiye’de hemen ünlü olmak, çok kazanmak gibi sanatsal zihni bozan düşünceler maalesef çok hâkim. Ben hep “Amatörler hep ekipmanlarından konuşurlar, profesyoneller paradan, fotoğrafçılar ise renkten, ışıktan” derim.

Yeni başlayanlar eleştiriye açık olmalı, yaptığı işe kendini vererek yapmalıdır. Eleştiri, her iş gibi fotoğraf sanatının ruhuna katkıdır. Onun için eleştirilerden korkmamalıdır. Bunlar senin çektiğin ile ilgilendikleri anlamına geliyordur. Başkaları için değil, öncelikle kendiniz için çekin karelerinizi. Her anın zevkini, güzel karelerle çıkarın...

+49 - SELÇUK ÜLGER - TAMER ÇAĞLAYAN

 

Bu haber 1324 defa okunmuştur.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
21 Kedide Sanat Tarihi
21 Kedide Sanat Tarihi
İzDOB 18 ve 21 Eylül'de Açıkhavada...
İzDOB 18 ve 21 Eylül'de Açıkhavada...