Yakın geçmişte yapılan bir araştırmaya göre izleyici, bir sanat yapıtının karşısında ancak birkaç dakika zaman ayırabiliyormuş. Kabul edelim ki günümüz hız çağı. Saatlerin arasına sıkıştırılmış insanlık her şeye yetişme telaşı içinde birçok ayrıntıyı atlamakta. Bunu günlük yaşam içinde herkes kendi üzerinde gözlemlemiştir zaten. En temel gereksinimlerden olan yeme-içme (fast-food) bile bu hızlı tüketimden payını almıyor mu? Küçük bir örnek bu yalnızca. Her yere ulaşma düşüncesi belleğin ayrıntılara takılmasının önündeki en büyük engel sayılır. Burada dillendirilen sıradanlıklarda bile böyle bir durum yaşanıyorsa sanatta neler olup bittiğini düşünmek daha güç. Görme ile algılama arasındaki süre kısaldıkça edinilen bilgi de o denli zayıf kalıyor. Buradan kalkıp sanata geçelim. Günümüz sanatı hız tutkusundan payını almaz mı? Elbette ayrıksı sayılacaklar var. Onları bu değerlendirmelerin dışında tutalım. Ama çoğunlukla hızlılık anlayışı sanata da sinmiş gibi. Sanatın temel kurallarından birini unutmuş değilim. Her dönem sanatı ancak kendi zamanının toplumsal ve estetik kurallarıyla değerlendirilir. Günümüzde insanlığın ulaştığı sanayileşme ve bilişim evresi düşünsel anlamda sanatçıyı da kuşatmış durumda. Geçmişin sanattaki klasik anlayışını ancak ilgili dönemin koşulları içinde açıklayabileceğimizi not edelim. Şimdi uzak bir düş gibi gelen o yapıtların bıraktığı izlenim dingin bir ortamın yaratma çabası ürünleridir. Oysa günümüz sanatında hıza ayak uydurma telaşı içinde yapılmış çalışmaların çokluğu dikkatlerden kaçmıyor. İnceden inceye yapılmış hesaplamalar yerini başka kaygılara bırakmış sanki. Onları izlerken birtakım düşünce izlerini yok saymak olası değil. Yineleyeyim, bu anlayış tümüyle çağdaş zaman kavramıyla birebir örtüşmekte. Çünkü söz konusu kavram tümüyle özneldir. Düşünen ve yaratan kişilerle hiçbir şey yapmayanlar için zamanın anlattığı anlam tümüyle birbirinden ayrıdır.

Burada değinilmeye çalışılan düşünceleri Claude Lévi- Strauss’un “Bakmak Dinlemek Okumak” kitabından esinlendiğimi söylemeliyim. Onun değişik dönem sanat yapıtları üzerine okuma ve gözlemlerini izlemek ilginç sorulara neden oldu. Örneğin Fransız ressam Nicolas Poussin’in (1594-1665) bizde çok da ön planda görülmeyen bir yapıtı üzerine izlenimleri derin bir çözümleme izlerini taşıyor. “Eliezer ve Rebecca” adlı tablo 1647-1649 yılları arasında yapılmış. Kutsal kitaptan alınma öyküye göre Şamlı Eliezer, elindeki İbrahim’in yüzük ve armağanlarını İbrahim’in oğlu İshak’la evlenecek olan Rebecca’ya vermektedir. Klasik anlatıdaki tabloda birçok simge gizlenmiş. Tuvalde söz konusu ikili dışında yer alan 12 kişi bu rakamın içerdiği gizil anlamı işaret ediyor. Bilindiği gibi 12 rakamı üzerine çok sayıda anlam yüklemeleri yapılabiliyor: 12 Havari, 12 İmam, 12 Ayetullah ve Avrupa Birliği bayrağındaki 12 yıldızla çoğaltılabilen kavramlar gibi… Tablodaki sütun ve kürenin içerdiği erdem ve tanrı kavramları yanında çeşme ve testiye yüklenen anlamlar da sanatçının konu üzerindeki düşüncelerini yansıtması bakımından anlamlı. Strauss, tabloda gösterilenler kadar öyküde olan ama yer almayan imgeleri de (deve) sorguluyor. Son olarak, Şamlı Eliezer’in tipik bir Ortadoğulu görünümü konuyu bir ucundan bizim de içinde yer aldığımız bölgeye bağlaması açısından görülmeli. Burada ele alınan konunun yalnızca Poussin’le sınırlı kaldığını düşünmek yanlış olur. Başka birçok sanatçının bu öyküyü tuvaline aktardığı biliniyor.
Claude Lévi-Strauss’un bakışı altında bir dönem ve yapıt sorgulamasının geldiği nokta sanatçıların zaman içinde geçirdiği bakış açısını göstermesi bakımından önemli ipuçları veriyor okuruna. Zamanın değişmesiyle birlikte sanatçıların düşünme ve yaratma eylemlerindeki somut sonuçların nasıl farklılaştığı bu anlatıda ayrıntılı olarak ele alınmış.
A.CELAL BİNZET
25 Kasım 2025, Ankara


























