Daha önce Ali Ergur’un Sanattan Yansımalar yazısından okuduğum bu etkinliği bir gün deneyimleyeceğimi biliyordum. Onun böyle bir orkestranın varlığından haberdar olması, katılması ve çok beğenmesi devamının da geleceğini gösteriyordu; sonrası yalnızca benim zamanı denk getirmeme bakıyordu. Yoğun tempolu ve başka bir şehirdeki iş yaşamı, bunun pek kolay olmayacağını düşündürse de hayatın sürprizler ayarlamalarına güvenmek gerekiyor. Hem de ne hoş bir sürpriz oldu.
Orkestranın bu yıl 23 Nisan’ı içerecek üç günlük programının benimkiyle çakışması, felsefe doktorasını Galatasaray Üniversitesi’nde yapmış ve Robert Kolej’de din ve ahlak bilgisi öğretmeni olarak çalışan Hatice Altıntaş’ın konuğu olarak davet edilmek ve içimdeki merakla karışık istek, Robert Kolej Orkestrası 2026 konserini kısa süreye sıkıştırılacak öncelikli planlar arasında en tepeye yerleştiriverdi. Hatta Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın coşkusunu yaşamak için özel bir olanak olarak göründü. Ne de olsa içimizdeki çocuk ve genci, müziğin büyüsüyle sarıp sarmalamayalı epey zaman olmuştu. Daveti seve seve kabul ederken bir konser izleyicisi olarak güzel zaman geçirmekten fazlasını doğrusu beklemiyordum. Hayatın sürprizlerine güvenmek gerekiyor.
Daha önce Robert Kolej’e gitmemişken ilk karşılaşmanın çok etkileyici olduğunu söylemeliyim. Bahçesi, ana binası, ek binaları, eğitim dışı alanları ve tabii boğaz manzarası… Üstelik İstanbul’un en kalabalık yerlerinin kıyısında cennetten bir köşe yeşilliği, sessizliği… Ulus kapısından inip binaların olduğu yere yürürken orman patikalarından inmek ve havanın ılık yumuşaklığında içini taze havayla doldurmak başlı başına bir coşku vesilesiydi. Konserin başlamasını beklerken etrafı dolaşmak istediğimizde, bu kampüse 1914 yılında geçen Robert Kolej’in ana binasını gördük. Ön cephesini sarmaşıkların kapladığı bu bina çok haşmetliydi ve tarihin bugünle sarılmasının hoş bir görüntüsünü oluşturuyordu.

O sırada Hatice Altıntaş bize yetişti ve binanın içinde kısa bir tur önerdi. Daha girer girmez öğrencilerin el işleri sergisi bizi karşıladı. İlerisinde de binanın inşaatı sırasında bulunan arkeolojik parçalar sergileniyordu. Çok şaşırtıcıydı; çünkü prehistorik döneme uzanan buluntulardan başlayan küçük ama zengin bir müze gibiydi. Kayıt altına alındıktan sonra çıkarıldığı yerde sergilenmesi için izin alınmış bu tarihi eserler binanın havasıyla çok uyumlu göründü. Eğitim saati dışında bir zaman diliminde orada olmanın getirdiği insansızlık ayrıca ortama yabancılaşmayı, insanın kendini bambaşka yerlerde hissetmesini sağlıyordu. Bitmesini istemezken konser saatinin yaklaşmasıyla salona doğru yönelmenin zamanı gelmiş oldu. Arkamızda haşmetli, yalnız, görmüş geçirmiş, içinden geçenleri çok sevmiş onlar tarafından çok sevilmiş bu binayı bırakırken duvarlarını kaplayan mor salkımların kokusu bizi bırakmadı. Koku hücrelerinin belleğine hoş bir eşlikçi olarak çakılı kaldı.
Suna Kıraç Sahnesi’nde orkestranın 25. yılını da kutlamak için yerlerimizi almadan önce kulise yöneldik. Hatice Öğretmen, kendi öğretmeni Ali Ergur’u orkestrayı çalıştıran ve konseri yönetecek olan arkadaşı Deniz Bayhan Öğretmen ile tanıştırmak istiyordu. Böylece sahne arkasının tatlı telaşına hızlıca tanık olma şansı da doğdu. Kısacık bir anda, iyi dilekler değiş tokuş edilirken bu yaşananın kulis tozunu yutmak sayılıp sayılmayacağını düşünmeden edemedim; zira okul hayatıyla ilgili tek pişmanlığımın ne müzik ne tiyatro ile ilgilenmek olduğunu bir kez daha hissedip sahne sanatlarıyla ilgilenmenin akademik başarıya engel oluşturmayacağının canlı örneklerini her gördüğümde bu duygu yaşıyorum. Deniz Öğretmenin kendini işine adadığını, hafta sonlarında sekiz saati bulan çalışmalarla öğrencilerini yetiştirdiğini öğrenmek hayranlık uyandırdı. Az sonra izlenecek konserin ardındaki emeği ortaya koydu. Başlangıçta paylaşılan prova anlarından kesitler içeren video, o emeği nasıl seve seve ve sevgiyle verdiklerini gösterdi.
Orkestra konserinin afişinde yer alan görsel, solistlerden Ada Altmışdört’ün tasarımıydı. Öğrencilerin sanatçı ruhu her ayrıntıya sinmeye daha ilk andan başlamıştı.
Salonda yerimizi almak için balkondaki koltukları seçtik. Tam sahnenin karşısındaki koltuklar güzel bir seyir olanağı sunmayı vaat ediyordu. Ne denli doğru bir karar olduğu konserin ikinci yarısında belli oldu. Ana salonu dolduran öğrenciler, sahnenin önüne gelerek konseri tam bir gençlik etkinliği hâline getirdiler. Şarkıları birlikte söylemeleri, uyumlu hareketleriyle eşlikleri, solistlerin onlarla selfi çekmeleri, “dostluğun sevgisiyle” her an orada toplanmaları izleyicilerin içini neşeyle dolduracak bir manzaraydı. Bütün bunları yukarıdan izlemek güzeldi.

Sahnede çok geniş bir kadroya sahip orkestrayı görmek etkileyiciydi. Enstrümanlar yerleştirilmişti ve kemanlar, viyolonseller, flütler, klarinet, trompet sabit olmak kaydıyla (sırasıyla yedi, iki, üç, bir ve bir öğrenci) diğer hepsi, şarkılarda sırayla değişen öğrenciler tarafından çalındı. Bu durumda orada gördüğümüz enstrüman sayısından çok daha fazla icracı öğrenci vardı. Programda her bir çalgının grubu isim listesi olarak verilmişti. Buna göre üç klavye için yedi öğrenci, bir davul için dört öğrenci, iki gitar için beş öğrenci, bir bas gitar için dört öğrenci vardı. Seslerinin rengi birbirinden farklı ve her biri güzel, benim için ikisi daha özel olan yedi solist vardı. Hepsi solistlik yanında sırayla vokal platformunda da yer alıyor ve çok sesli de olarak vokalleri başarıyla söylüyorlardı. Sahne düzenindeki değişiklikler ayrıca çok iyi çalışılmıştı ki görev devir teslimleri su gibi akıyor, şarkıların birbiri ardına eklenmesi mümkün oluyordu. Deniz Öğretmen orkestrayı yönetirken ayrıca trafik polisliği yapmak zorunda kalmadan kendini asli sorumluluğuna verebiliyordu. RC 2026 Orkestrası üyeleri arasında isimleri yazılan ses mühendisi, prodüksiyon amiri, prodüksiyon asistanları, ışık tasarımcısı, sahne arkası görevlileri de sorumluluklarını en iyi şekilde yerine getiriyordu.

İki yarıdan oluşan konser programı, ilk bölümde İngilizce ikinci bölümde Türkçe ağırlıklı eserleri içeriyordu. Hareketli, daha hareketli ve daha da hareketli eserler vardı. Hem orkestra hem solist ve vokaller müzik ziyafetini profesyonel orkestralara benzer başarıda gerçekleştirdiler. Bir okul müsameresi değil uzun zamandır isteyip de sonunda gitme şansı yakaladığımız bir orkestranın şovuna tanık oluyor gibiydik. Bu duygunun dışına çıkaran anlar vardı. Her biri yüzümde tatlı bir gülümseme yaratıyordu. Profesyonel müzisyenlerin kolayca yakalayamayacağı bir dostluk kaynaşması ve gençlik enerjisi ile hep beraber sahnede eğlendiklerini izleyicilere hissettirdikleri anlardı bunlar. Hesapsız, içen ve hayat dolu; ancak gençlikte ve yalnızca kendi tutkuları için müzik yaparken olacak şekilde… Beraber söylenen şarkılar ile bizlere de bulaşan bu duyguyu deneyimlemek çok iyi hissettirdi.

Okulun internet sayfasında, müzik sekmesinin altında şöyle yazıyor: “Robert Kolej öğrencilerine zengin bir müzik programı sunar. Öğrencilerin bireysel veya bir grup olarak enstrüman eğitimi, orkestra ve koro çalışmalarının yanı sıra, müzik alanındaki zengin seçmeli derslerle program desteklenir. Suna Kıraç Hall’daki müzik departmanımız iki derslik, bir orkestra odası, bir dans stüdyosu, gitar, piyano, perküsyon ve diğer birçok enstrümanın yer aldığı altı prova odasından oluşur.”

Cem Karaca, Melih Kibar ve Çiğdem Talu’nun mezunu olduğu okulda müzik başlıca derslerden biri olmaya devam ediyor. Cem Karaca’nın hayatını anlatan filmde geçen okul bahçesindeki konser, babasının müzikle uğraşmaktan vaz geçsin diye orkestrayı yuhalatmak için tuttuğu adamlar olan sahnesi, Robert Kolej ortamını gördükten sonra daha farklı bir anlam kazandı. Okulun mezunları listesine bakınca ne kadar çok ünlü kişinin yer aldığını, sanatçıların (müzisyen ve besteci, tiyatrocu, yazar) önemli bir ağırlık taşıdığı kolayca görülebiliyor. Onların ilk çıktıkları sahnede, bugün de öğrencilere sunulan sanattan zengin programın meyvesini öğrenciler, öğretmenler, aileler, tanıdıklar ile tatmak belleğimizde çok güzel bir anı olarak kalacak.
Her 23 Nisan’da çocuklarımızın temsilen önemli koltuklara oturması gibi Robert Kolej Orkestrası da o bu konserde İstanbul Gelişim Orkestrası’nın sahnesini almış oldu. Dakikalar süren alkışları fazlasıyla hak etti.

RC 2026 Orkestrasının konseri bittikten sonra da etkisi sürerken Robert Kolej ve müzik konusuna internetten bakarken Cumhuriyetimizin 100. Yılı için bir marş bestelendiğini öğrendim.

Bu marşı orkestra ile koronun seslendirdiği video çok etkileyici. Sözlerini Ali Ergur ile yazdığımız, Mahmut Abra bestesi Yüzyılın Çağrısı eserinde “Cumhuriyet yüz yaşında/Olgun ve yolun başında/Bağımsız bir vatan için/Genç nesiller iş başında” demiştik. Baran Bilginer ve Koray Demirkapı’nın sözlerini yazdığı, Koray Demirkapı bestesi olan Robert Kolej 100. Yıl Marşı’nda da geleceğimiz olan pırıl pırıl gençler umudumuzu yeşertiyor: “Bir gün biterse/Tüm umutların/Umudun kendisi/Sen olmalısın”
Göksel Altınışık Ergur
2 Mayıs 2026, Denizli