Uluslararası Ankara Müzik Festivali bu yıl 40. Yılını kutlarken, yalnızca bir takvimin yapraklarını değil; bir kentin belleğini, bir ülkenin sanatla kurduğu bağı ve müziğin insan ruhunda açtığı derin yolları da onurlandırıyor. Kırk sayısının kadim kültürlerde taşıdığı “tamamlanma, olgunlaşma ve dönüşüm” anlamı, festivalin hikâyesine adeta yakışır bir mühür gibi vuruluyor. Çünkü kırk yıl, bir etkinliğin sürekliliğinden öte, sanatın sabırla büyütülen bir emek olduğunu, her notanın bir sonraki kuşağa bırakılan zarif bir mirasa dönüştüğünü hatırlatır. Ankara’nın taşına, sokağına ve gecelerine karışan bu ses yolculuğu, bugün artık yalnızca bir festival değil; başkentin kalbinde atan güçlü bir kültür geleneğidir.
40.Uluslararası Ankara Müzik Festivali Kapanış Konseri, geleneksel olarak “Mehmet Başman Anısına" düzenlenen son konser, 30 Nisan 2026, saat 20.00’de, CSO ADA Ankara Ziraat Bankası Ana Salonu’nda verildi. Eğer yanlış saymadıysam, şefler dahil, 7 solist sanatçı, 69 CSO müzisyeni, 86 Devlet Çoksesli Korosu koristi, 2 piyanist, sahnede toplam 165 kişinin yer aldığı süper bir kadro ile gerçekleşti. SCAMV kuruluş ilkelerine uygun olarak yeni bestelere ve bestecilere programlarda yer verilmesi bu son konserde de ön plandaydı.

Önce bir klasik, ardından yeni beste şeklinde formatlanan konserin açılışında seslendirilen Joaquín Rodrigo’nun (1901-1999) Aranjuez Konçertosu, salona İspanya’nın Aranjuez bahçelerinin zarafetini ve bestelendiği 1939’un hüzünlü gölgelerini taşıdı. Özellikle ikinci bölümde yükselen o tanıdık melodi, hem bireysel hem toplumsal hafızaya dokunan derin bir duygu atmosferi yaratarak dinleyiciyi sessiz bir iç yolculuğa çıkardı. Türkiye’de Deniz Gezmiş’in son isteğiyle anılan bu eserin bu konserde yeniden hayat bulması, müziğin tarih ve insan kaderiyle kurduğu bağı güçlü biçimde hissettirmişti. Rodrigo’nun bu isteği öğrendikten sonra 1972’de Türkiye’ye gelerek İstanbul ve Ankara’da (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile) konserler vermesi, eserin bu topraklarla kurduğu bağı daha da güçlendirmiş; konserin tanığı olan babam Ozan Sağdıç da, bu ziyareti fotoğraflayarak belgelemişti.

Konserde konçertonun ünlü arp virtüözü Nicanor Zabaleta’nın isteği üzerine Rodrigo tarafından 1974 yılında arp ve orkestra için yapılmış transkripsiyonu seslendirildi. Solist ise Berlin Filarmoni Orkestrası’nın 1993’ten bu yana baş arpisti olarak müzik dünyasının en saygın sahnelerinde yer alan Marie-Pierre Langlamet idi. Langlamet, üstün müzikal disiplin ve rafine tını anlayışıyla, arp transkripsiyonunu adeta bir anlatıya dönüştürdü. Arpın berrak ışığı orkestranın dokusuyla kusursuz biçimde kaynaşırken, yorumun zarafeti ve teknik güveni dinleyiciyi büyüleyen bir bütünlük yarattı. Bu açılış festival gecesine yüksek sanatsal düzeyde unutulmaz bir imza oldu.

Şef Cemi'i Can Deliorman’ın günün anlam ve önemini hatırlatan takdim konuşmasının ardından konserin ilk yeni bestesine geçildi. Erberk Eryılmaz’ın CSO'nun 200. Kuruluş Yılına özel bestelediği sipariş eser “Vur, Çek, Üfle, Bas, Dans Et” adını taşıyordu. Eserin ilk darbeleri duyulduğunda, salon yalnızca yeni bir besteyi değil, çağdaş bir müzik düşüncesinin sahneye taşınmış halini dinlemeye başladığını hemen hissetti. Erberk Eryılmaz’ın yapıtı, bir konser parçası olmaktan çok, müziğin toplumsal ve kültürel sınırlarını aşan bir manifesto gibiydi. Bartók’un 1936’da Türkiye’ye gelişiyle bestelediği Music for Strings, Percussion and Celesta adlı eserine, onun araştırmacı merakına bir saygı duruşu olarak tasarlanan eser, Anadolu’dan Macaristan’a doğru ilerleyen beş bölümünde yalnızca coğrafyaları değil, hafızaları, ritüelleri ve ortak insanlık duygusunu birbirine bağlayan bir “ses yolculuğu” kuruyordu.
Eryılmaz, müziğin tarihte çoğu zaman türlere, sınıflara ve kimliklere bölünerek kategorize edildiğini hatırlatan bir bakışla, tam da Bartók’un yaptığı gibi bu duvarları zurnanın delici sesiyle yıkmaya girişiyordu. Çukurova’nın sıcak nabzı, Orta Anadolu’nun yalın ve derin boşluğu, Trakya’nın kıvrak ritmi, Balkanlar’ın iç içe geçmiş tınıları ve Macaristan’ın çağrışımları, orkestranın çoksesli dokusunda bazen bir halk nefesi kadar yakın, bazen senfonik bir dalga kadar geniş duyuldu. Finalde Bartók’un Music for Strings, Percussion and Celesta eserine yapılan göndermeyle müzik âdeta tarihsel bir kapıyı araladı; geçmişle bugün aynı sahnede buluştu.
Bestecinin sahnedeki varlığı ise yalnızca “eşlik eden” bir synthesizer icracısı değildi; Eryılmaz, elektronik tınıyı bir efekt olarak değil, çağdaş dünyanın nefesi gibi kullandı. Bu yaklaşım, onun uluslararası sanat çizgisiyle tamamen örtüşüyordu: Carnegie Hall’dan Sydney Opera House’a, Kennedy Center’dan Küba Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi’ne uzanan sahnelerde Anadolu’nun enerjisini taşıyan bir besteci olarak, müziğini dünyaya açarken yerel olanı asla folklorik bir vitrine hapsetmemişti. 2022’de “Dances of the Yoğurt Maker” albümüyle yapımcı Judith Sherman iş birliğinde Grammy ve Global Music Awards başarılarına uzanması, onun yalnızca yaratıcı bir besteci değil, çağdaş müzik dilinde güçlü bir “anlatıcı” olduğunu da göstermişti. Dahası, “Ay mıydı, gün müydü yüzü?” adlı eserinin 2024’te MoonArts projesi kapsamında NASA tarafından uzaya gönderilen titanyum disk üzerinde yer alması, Eryılmaz’ın ses evreninin artık yalnızca konser salonlarına değil, insanlığın kozmik hafızasına da kaydedildiğini simgeleyen çarpıcı bir detaydı.
Bütün bu başarıların ardından, son dönemde Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Eryılmaz’ın da öğretim üyesi olduğu Bestecilik Ana Sanat Dalı’nın kapatılmasına yönelik YÖK başvurusu iddiası, ister istemez konserin arka planına gölge gibi düştü. Çünkü bu eser, tam tersine, besteciliğin yalnızca korunması değil, geleceğe doğru büyütülmesi gerektiğini haykırıyordu. Akademik müzik eğitiminin kalbi sayılabilecek bir alana yönelik böyle bir tavır, çağdaş sanat üretiminin sürekliliği açısından kaygı verici bir kırılmayı işaret ediyordu. Eryılmaz’ın müziği o gece yalnızca yeni bir ses dili önermedi; aynı zamanda “bu ülkenin bestecisi var, geleceği var” diyen güçlü bir kültürel duruş sergiledi.
Solist kadro da bu manifestoyu sahnede ete kemiğe büründüren bir bileşen olarak parladı. Ceren Türkmenoğlu, Batı klasik tekniğini Anadolu’nun tını hafızasıyla buluşturan özgün çizgisiyle, kemanı kimi zaman bir senfonik enstrüman, kimi zaman bir halk anlatıcısı gibi konuşturdu. Leipzig’ten Boston’a uzanan akademik birikimi ve Silk Road Ensemble deneyimi, yorumuna kozmopolit bir derinlik katarken, sahnedeki tavrı eserin kültürlerarası iddiasını inandırıcı kıldı.
Üflemeli çalgılarda, Buğra Kutbay ve Ramazan Konak yalnızca “otantik renk” sunan icracılar olarak değil, orkestranın içinde canlı bir damar gibi işlediler. Kutbay’ın zurna, mey, duduk ve benzeri nefeslilerdeki hâkimiyeti, köklerini düğünlerden, ustalardan ve sahici gelenekten alan bir ses bilinci taşıyordu. Konak ise ritim kültürüne dayanan müzikal yaklaşımıyla Anadolu’nun nabzını modern orkestral düzlemde doğal bir akışa dönüştürmeyi başardı. Bu iki solistin varlığı, eserin temel fikrini —müziğin ayrıştıran değil, birleştiren bir güç olduğu düşüncesini— sahnede doğrudan görünür kıldı.
“Vur, Çek, Üfle, Bas, Dans Et”, yalnızca CSO’nun 200 yıllık tarihine yazılmış bir armağan değil; Anadolu’dan Avrupa’ya, geçmişten bugüne uzanan kültürel bir köprünün çağdaş müzikle kurulmuş haliydi. Bu dünya prömiyeri, alkışların uzun sürmesinden çok daha önemli bir şeyi kanıtladı: Türkiye’de bestecilik hâlâ yaşıyor, hâlâ direniyor ve hâlâ yeni bir söz söylemeye devam ediyor.
Aradan sonra programın 2. klasik eseri olarak Antonin Dvořák’ın Slav Dansı No.8, Op.46 ile devam edildi. Bestecinin 1878’de yayımlanan ve onu uluslararası ölçekte görünür kılan Slav Dansları dizisinin bu son parçası, Brahms’ın Macar Dansları’ndan esinlenen bir çıkış noktasına sahip olsa da, doğrudan alıntılardan uzak durarak Slav halk müziğinin ruhunu özgün temalarla yeniden kuran parlak bir orkestral anlatı sunar. Furiant karakterindeki bu dans, keskin aksanları, ritmik oyunları ve üç zamanlı ölçü içinde iki zamanlı bir atak duygusu yaratmasıyla, dinleyiciyi daha ilk anda canlı bir devinimin içine çekti.
Bu eserde orkestranın parlak renkleri âdeta bir şenlik ateşi gibi yükselirken, Cemi’i Can Deliorman yönetimindeki CSO ritmik enerjiyi yalnızca hızlı çalmakla değil, doğru yerden nefes alıp doğru yerde sıçrayarak kurdu. Deliorman’ın genç yaşına rağmen kazandığı uluslararası tecrübe ve disiplin, eserin ani dönüşlerinde ve aksan oyunlarında belirginleşti; özellikle orta bölümde beliren lirik akış, kısa süreli bir iç çekiş gibi duyulup ardından tekrar coşkulu finale taşındı.

Final Devlet Çoksesli Korosu’nun sahneye eklenişiyle zenginleşti. Bu yalnızca sayısal bir büyüme değil, sesin anlam katmanlarının çoğalmasıydı; çünkü gecenin kapanışı, Onur Türkmen’in CSO’nun 200. Yılı için bestelediği ve Mehmet Başman anısına ilk kez seslendirilen “Nedir?” adlı yeni eseriyle, festivalin ruhunu hem düşünsel hem de duygusal bir doruğa taşıdı. Orkestra, koro ve soprano için yazılmış bu dünya prömiyeri, adını Fuzuli’nin dizelerinden alan o yalın ama sarsıcı soruyu merkezine yerleştiriyor; insan ruhunun geçiciliğiyle ilahi olanın sonsuzluğu arasındaki gerilimi müzik diliyle görünür kılıyor.
Türkmen’in bestecilik yaklaşımında belirgin olan “Hat” ve “Ritüelistik Drama” kavramları, bu eserde de açıkça hissedildi. Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’undan süzülen aşk ve yabancılaşma, Goethe’nin “Eins und Alles” şiirindeki varlık-yokluk diyalektiği ve Yunus Emre’nin Vahdet-i Vücud anlayışını taşıyan yalın ama derin çağrısı; eserin içinde yalnızca metinsel bir kolaj olarak değil, adeta birbirine bağlanan üç farklı nefes gibi dolaştı. Bu üç şiirin birleştiği yerde, müzik de bir açıklama yapmaktan çok bir kapı araladı: insanın kendine, dünyaya ve sonsuza yönelttiği o kadim sorunun yankısını…
Bu noktada Devlet Çoksesli Korosu eserin dramatik omurgasını güçlendiren temel unsur oldu. 1988’den bu yana Türkiye’nin en önemli profesyonel topluluklarından biri olan ve uluslararası başarılarla adını pek çok prestijli sahnede duyuran koro, Burak Onur Erdem yönetiminde dengeli, disiplinli ve parlak bir bütünlük sergiledi. Erdem’in hem akademik hem sahne pratiğine dayalı güçlü şeflik dili, koronun özellikle yoğun armonik geçişlerde temiz ve kontrollü kalmasını sağladı; ses grupları arasında şeffaf bir katmanlaşma yaratıldı.

Solist soprano Görkem Ezgi Yıldırım ise bu finalin dramatik merkezindeydi. Uluslararası sahnelerde kazandığı tecrübeyi taşıyan sesi, eserin şiirsel yükünü âdeta bir karakter gibi yaşadı. Yıldırım’ın yorumu, Yunus Emre’nin yakarışını içeriden bir titreşimle, Goethe’nin felsefi sertliğini ise soğukkanlı ama parlak bir çizgiyle duyurdu; Fuzuli’nin sorusu ise onun sesinde adeta havada asılı kaldı.
Konserin kapanışı yalnızca yeni bir eserin ilk kez seslendirilmesi değildi. “Nedir?” festivalin finalinde dinleyiciyi alkışla değil, düşünceyle susturan, sesin içinden felsefeye uzanan bir hat çizen güçlü bir çağrıya dönüştü. Devlet Çoksesli Korosu’nun sahneye kattığı görkem ve Onur Türkmen’in metinle müzik arasındaki ince köprüsü sayesinde, gece bir konserin bitişi olmaktan çıkıp, hafızada kalan bir soru olarak tamamlandı.
OĞUZ SAĞDIÇ
2 Mayıs 2026, Ankara