(Aşağıdaki yazım bundan 11 yıl önce bir sanat dergisinde yayınlanmıştı. Onu yenide arşivden çıkarıp gündeme getirmek nereden çıktı denirse elbet bir nedeni var. 1937 yılının 26 Nisan günü General Franco’ya yardım amacıyla Hitler’in uçakları İspanya’daki dağlık Guernica kasabasını bombaladı. Kasabaki eli silah tutanlar savaşa katıldığı için geride kalanlar çocuk, kadın ve yaşlılardı. Trajik öyküsü bilinir. Picasso ünlü tablosunu bu olaydan yola çıkarak yaptı. Bu yazıyı güncel kılan şey ise çevremizde eksik olmayan savaş çığırtkanlıkları. Yani tam da sırası. Bugüne de denk düşüyor.)
İlk anda irkiltici gelebilecek bir başlık.
Öyle olmasa bile en azından sevimsiz sözcükler.
O duygu sözcüklerden kaynaklanmıyor ama yaşananların yarattığı bir korku iklimi geziniyor havada.
Sanatla ilgili bir alanda savaşı gündeme getirmenin anlaşılır bir yanı yok sanki. Ne de olsa birbirine tümüyle zıt iki kavram karşısındayız. Yaratma edimine karşın, kendini her an ortaya atan yok etme eylemi görmezlikten gelinebilir mi? Bu nedenle, bilinci kuşatan bilgilerin etkisi istenmeyen olguları yaşamın pratikleri arasına katabiliyor.
Kendi iç yasaları gereği bazı kurallarını ele alarak onlar üzerinden tartışma başlıkları açmak, ya da kimi başka sorunlar aracılığıyla sanatı gündemde tutmak.
Sanırım bunlar toplumun içine yuvarlandığı çıkmaz yollardaki savaş çığlıkları karşısında geri plana düşüyor.
Orta yerde can pazarı varsa öteki her şeyin geriye itilmesi son derece doğal.
Buradaki doğallığın kendi koşulları içinde olduğunu bilmemeye olanak yok. Yoksa, sanatın önemini yok sayma gibi bir anlayış değil buradaki vurgulama.
Eninde sonunda işin ucu yaşam güvenliğine can gelip dayanıyor. Yok etmeler, yıkım ve parçalanmalar üzerine kurulu bir sistemin bu aşamada toplumu karartması kaçınılmaz. Giderek mantıklı düşünme yollarının tıkandığı bile söylenebilir.
Böylesi bir ortamda sanatın/sanatçının yeri nerede?
Tüm dünyada küçüklü büyüklü savaşlarla geçen günlerin barış içindeki zamanlardan daha fazla olduğu bilinirse, sanatın bu gerçekliğe ilgisiz kalması düşünülemez.
Sanatçı, içinde yaşadığı toplumun bu dramını benliğinde duyumsadığında onu yapıtına aktarmakta bir an olsun duraksamamıştır. Geçmişten günümüze ortaya konanlara bakılırsa, sanatçının böylesine olumsuz bir durum karşısında eylemsiz kalmak yerine yaşananları ölümsüzlüğe aktarmayı yeğlediği görülür. Ve işin daha da acı yanı savaşın kötülüğü en çok da sanat yapıtları aracılığıyla belleklerde yer etmiştir. Çünkü ne denli acı ve ürkünç olsa da yıkımların üzerinden geçen zaman onu unutulmaya terk ediyor. Öyle olmasaydı yaşam çekilmez olurdu sanırım. En büyük savaşlar, en kanlı kıyımlar bir kuşak sonra uzak bir masal anlatısına konu olmaktan öteye geçmiyor. Oysa, o sıcak günlerin ortasında kim bilir ne çok dramlar yaşanır ne ayrılıklar ve yok oluşlara tanık olunur? Bireysel bağlamda bir sanatçı da o karmaşadan kendisine düşen payı almıştır elbet. Ancak onun aracılığıyla yaşananlar özel olmanın dar kapsamından kurtulup evrensel bir anlatıya ulaşır.
Bu belirsiz ortamda ölümün gündeme oturmasıyla endişeler de yükselişe geçer. Ondan başka her şeyin geriye itildiği bir süreçtir asıl olan. Kitle iletişim araçları, uzaklık kavramını ortadan kaldırarak her şeyle karşı karşıya getiriyor herkesi.
Yaşananlardan uzaklaşma kaygısı yanında merakla çevresinde dolanma duygusunun ikilemi içindeyken konuyla ilintili sanat yapıtlarını düşünmeden edemiyor insan.
Hemen yakındaki bir kitap çağırıyor sanki.
Kazancakis’in “İspanya Yaşasın Ölüm” adını taşıyan anlatısı.
Yazar İspanyol iç savaşı üzerine izlenimlerini anlatırken oradaki Cumhuriyetçilerle Falanjist grupların savaş üzerine ürettiği “Yaşasın Ölüm” savsözüyle kutsanan yok edişin/ yok oluşun düşünsel nedenlerini de irdelemekte. Bir yerde Miguel de Unamuno’nun gözlemini aktarıyor:
“Size söyleyeceğim şeye iyice dikkat edin: Bütün bunlar, İspanyollar hiçbir şeye inanmadıkları için oluyor! Hiçbir şeye! Hiçbir şeye! Onlar desperados’tur. Bu söz dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Çünkü İspanyol’dan başka hiçbir millet onun anlamına sahip değildir. Desperados demek, hiçbir tutunacak tarafı olmadığını pek âlâ bilen, hiçbir şeye inanmayan ve inanmadığı için kuduran kimse demektir.” (s. 172)
Okurken şöyle bir durup, orada geçen İspanyol ulusu yerine bir başkasının adını yazmakla içeriğinin değişmeyeceği görülür. Öylesine evrensel bir söylem var ortada. Çevremizde her şeye inanır görünen ama aslında hiçbir şeye inanmamanın şaşkınlığını yaşayan ne çok insan var! Yargıya bu açıdan bakıldığında İspanyolların yalnız olmadığı anlaşılacaktır.
O büyük iç savaş, öteki İspanyol sanatçılarının ilgi çemberinden uzağa düşmemiş.
Nasıl düşsün ki, ortalığı kasıp kavuran karşılıklı çatışmanın tam orta yerinde kalmışlardır. Avrupa anakarasını çökertecek yıkımlardan bu sanatçıların da paylarına düşecekler var. Cumhuriyetçilerin yanındaki ozan Lorca 19 Ağustos 1936’da Franco’nun Falanjlarınca kurşuna dizilir. “Ay kırmızı at kara/ Ölüm gözler yolumu/ Kurtuba surlarında/ Yola baktım ama yol uzun” diyen Lorca’yı ölüm Granada’da yakalamıştır.
Dali’nin birçok resminde bu arkadaşının portresi yer alır.
Picasso’nun yaklaşık aynı döneme ilişkin boyadığı tuvaller, sanat tarihinin temel taşları olarak müzelerde durur. Başta Guernica olmak üzere, burada onları yeniden dillendirmeye gerek var mı?
Yalnızca, insanlığın çıldırma noktasına geçişinin bir göstergesi olarak savaşın kötülüğünü iliklerine değin duyumsayan sanatçıların, bu duygularını kalıcılığa dönüştürdüklerini söylemekle yetinelim.

Daha gerilere gidildiğinde, karşımızda Goya’yı bizi beklerken buluruz. Sanatçı 19. yüzyılın karabasanlarda boğulmuş insanlarını bugüne uzanan zaman aralığından ulaştırır gibidir. “Savaşın Felaketleri” başlığı altında topladığı 82 gravürünü 1810-1815 yılları arasına tarihlenir. Onun yaşadıkları çelişkilerle dolu bir süreç. Bir yandan sarayın buyruğunda gerçekleştirilen resimler, öte yanda savaşta ön cepheye sürülen halkın konu edildiği tablolar. Bunların arasında bireysel bunalımlar, karabasanlarla dolu günler.
Toplumdaki iki uç arasında gördüğü zıtlıklar o huzursuzluğun başlıca nedeni sayılmalı. Saraylarında gösterişli yaşamlarını sürdürebilmek için halkını birbirine kırdıran, yoksul çocuklarını cephelerde ölüme terk edenlerin çelişkisini yaşar sanatçı.
Prusya’lı Mareşal Carl von Clausewitz’nin (1780-1831) “Savaş Üzerine” adlı kitabında vurguladığı gibi “savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir” zaten. Artık sözün bittiği yerde yok edici silahların konuştuğu evre başlamış demektir. Yöneticiler, kendi politikasını ve çıkarını koruma adına elinde tuttuğu propaganda kanalları aracılığıyla kitleleri yönlendirmeye çalışır. Arkasına sığındığı devlet gücünü, kendini koruyucu kalkana dönüştürerek kullanmaktan başka yapacağı bir şey yoktur. “Savaşın Felaketleri” dizisine bir de bu gözle bakılmalı kanımca. Baştaki bir iki kişinin uygulamaya koyduğu senaryo gereğince birbirine saldıran, yok etmeye çalışan insanların nasıl da canavarlaştığının resmidir onlar. Aklın devre dışı bırakıldığı bir süreç var ortada. Yalnızca karşısındaki “düşman”ı ortadan kaldırmakla rahatlayacak bir ruhsal yapılanma. Bu çarpık oluşumu gördükleri için, adı geçen sanatçıların yapıtlarında yaşanmışlığın coşkusu yer alır. Rahatlama dedik ama bu durum göründüğünün tersine, bireyi bunalımların ortasına iten bir rahatlamadır. Daha doğrusu kırılmalarla dolu yeni dönem. Yok oluşun, parçalanmanın derin çarpılmalarını içinde barındıran bir dünyadan kopma süreci. O nedenle savaş sonrasının asıl yıkıntısı yaşayanların iç dünyalarında ortaya çıkar.
Koskoca bir kandırılmışlık ve hiçlik duygusu.
Geleceğin belirsizliği üzerine kurulu bir yaşam soluğu.
Savaş dönemleri ve hemen izleyen süreçlerde ortaya konan sanat yapıtlarının taşıdığı temel özellik bunlar olmalı. İnsanların içine düştüğü büyük bunalımlardan sanata düşen pay da onları yansıtmaktan başkası değil. Bir anlamda, toplumsal bilincin ortaya çıkması. Avrupa anakarasındaki sözü edilen dönemlerinde görülen akımların genel eğilimi bu yoldadır.
Bu açıdan bakıldığında anlatımların daha dışavurumcu olduğu dikkatlerden kaçmaz. Biçimle öz arasındaki bu derin bağıntı resimlerde yoğun bir biçimde görülür. Sözün kısası, yaşananların içselleştirildiği bir anlatım dili vardır. Sanatçı için, içinde yer aldığı toplumun sorunları, onun ayrılmaz bir parçası. O nedenle, ortaya koydukları, inandırıcılığa sahip. Zaman içinde kültür tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak adları anmak zorunda kalınıyorsa nedeni salt bundandır.
Savaşların tüm yıkıntısını çekmiş ve yaşamış bir anakaranın bu konuda kazandıklarının sanat adına olduğunu söylemek garip bir çelişkidir kanımca. Öyle bir kazanım ki, yitirilen sayısız insana, geri getirilemez onca varlığa karşın ortaya konmuş sanat yapıtlarından söz ediyoruz. Sanki birisinin var etme eylemine karşın diğerinin yok oluşunu izlemek gibi.
Kuşku yok, sanatçı dokunmasa da aynı olaylar yaşanacaktı. Üzerinden geçen zamanın sildiği acılar bir sürenin sonunda belleğin unutmaları arasındaki yerini alacaktı. Ama şimdi kalıcılığa dönüştükleri için, onlar aracılığıyla günümüze taşındıklarını ve hep anımsamamız gerektiğini vurgulayan birer gerçeklik olarak karşımızdalar. Belleğin unutkanlığına karşın yaşananları diri tutan ve yansıtan birer ayna işlevinde onlar. İnsanlığın içine düştüğü olumsuzluklardan sıyrılıp bilinçli bir gelecek için yol haritası çizmenin izleri var üzerlerinde. Galiba sanatın gücü tam da bu noktada. En dirençsiz anlarda geleceği olumlu yönde kutsayıcı, yaşam gücünü ayakta tutucu güç. İnsanın içindeki yok etme güdüsünün yarattığı canavarı bizlere göstererek ders çıkarmamızı istiyor. Savaş rüzgârlarının dolaşıp durduğu ortamlarda iyi birer yol gösterici aranıyorsa sanattaki örneklerine bakmakta sayılamayacak yarar var. Zamanın imbiğinden geçen yaşananların bugününden sanata kalacakları merakla bekleyeceğiz.
A. CELAL BİNZET
(RH+ARTMAGAZİNE, Eylül/Ekim 2015, Sayı: 116)
Yorumlar
Kalan Karakter: